Çarşamba, Haziran 30, 2010


saçlarım çok mu kötü olmuş? acil yanıt verirseniz eski haline sokacağım. fakat "s.tiğimin karısı sen önce tipini düzelt" demeyin. zira onu düzeltmek daha zor.
not: yiğit ışık, burayı okursan eğer, şunu bil ki seni çok özledim türkiye'ye geldiğinde görüşelim.

Salı, Haziran 29, 2010

lisedeyken tutucu bulduğum arkadaşlara bakıyorum da... şimdi hepsinden daha tutucu olmuşum, her konuda. 22 yaşına basacağım, literatürümde hala "annem kızar" diye bir kavram var. arkadaşlar desen, azala azala birkaç tane kaldı. bu böyle gitmez. hayır, bu değişecek. gittim, değişiklik olsun diye saçımı boyattım. o kadar kötü oldu ki adıma "aysel" koydular. şimdi de annem bana küstü. bir de ısrar sevmem. nedense bana hep ısrar ediliyor. bir de bana sık sık "görev" kelimesini kullanıyorlar. arkamdan da "uyuşuk" diyorlar. hayat çok zor, insanlar çok şımarık. insanın uğraşası gelmiyor.

işte bu bir ölüm notu olabilir!!!! hem de çok havalı bir ölüm notu! "hayat çok zor, insanlar çok şımarık. uğraşmak istemiyorum." ya da "kendini suçlama sevgilim, sadece sen değilsin, hayat böyle." nasıl ama? hem havalı hem arabesk.

idareden bütünlemeye kaldım. ama kıl payı geçtim. teyzem bize gelmişti, şimdi gitti. testlerinde bir şeyi yüksek çıkmış, ağlaya ağlaya gitti. yanında women's health, formsante gibi dergiler aldı. ama diyor ki bir yandan "nasılsa öleceğim, bunları okumama ne gerek var?" anacığım sinirden kuduracaktı.

yaşıtım gençlere soruyorum, siz de bazen evden kaçmak hayalleri kuruyor musunuz? ya bir de 2 temmuzda yani doğumgünümde nooooolur bana doğumgünümü kutlayan mailler atın. nooolur. çok sevinirim. cevap vermem muhtemelen, ama bu okuyup sevinmediğim anlamına gelmiyor. ben öyle zaten cevap vermem, kişisel almayın. ama mail gelirse çok güzel olur. hele de senden, gizemli yakışıklı...

not: biliyorum 2 temmuz hatırlanmak istenmeyen, kutlama yapılmayacak bir gün ama ben bu tarihte doğdum. siz yine de kutlayabilirsiniz. bence kara bir günle aynı güne denk gelen doğumgününü kutlamak başka anlamlara gelmez. ikisi ayrı şeyler diye düşünüyorum. insanların anısına saygısızlık olacağını sanmıyorum.

not: bana mail atarken adınızı belirtmenize gerek yok. mail adresimi bilmeyenler yorum da bırakabilirler.

Cuma, Haziran 18, 2010

zeki ağustos'ta çin'de staj yapmaya gidecekmiş. günde 12 saat çalışacak, farelerle aynı odada uyuyacakmış. aman zayıflamasa bari, çok çalışmaktan. mesela bazı insanlar olur, bu zayıflayamaz çünkü vücudunda yağ yok dersiniz ya zeki onlardan. çok üzülüyorum. yedikleri yetmiyor. hep zayıflık sınırında. bu bende onu kucaklama isteği uyandırıyor.

bu günlük artık bir diyet günlüğü oldu şekerim. beğenmezsen okumazsın.

PERHİZİMİN İLK GÜNÜ YEDİKLERİM

1 kase diyet sütle diyet müsli
1 bardak portakal suyu
100 g kuruüzüm ve badem
1 adet sosis, 1 adet kanepe
azcık kiraz

sosis ve kanepe haricinde iyi gitmiş aslında. onları da babamın dahil olduğu koronun konserinden önce kokteylde dağıtıyorlardı, dayanamadım yedim.

Perşembe, Haziran 17, 2010

deniz ben kaan deniz'in anne babasıyla silifke'ye gittik. orda bol bol yüzdük, poker ve scrabble oynadık, balık yedik. bugün döndüm. sabiha gökçen'den eve dönmek çok uzun sürdü. yalnız serin istanbul havası çok hoşuma gitti. tek sınav kaldı açıklanmadık, o da idare. ondan bütünlemeye kalabilirim. sonra eh, koskoca yaz tatili önümde uzanıyor. istersem staj yapma seçeneğim var, ama mecburi değil bu sene. yalnız sınıfımızdaki hırs küplerinin hepsi stajlarını çoktan ayarlamış. hem de ünlü büroların hiçbirinin bu sene bizi almamasına rağmen. düşünün yani. staj yapmak istemiyorum. mis gibi bir yazı bu şekilde tüketmek istemiyorum. aylak aylak gezeceğim çünkü seneye zaten zorunlu. bakalım.

şu aralar kafamda tek bir şey vardı, burnumu deldirip saçımı çılgın renklere boyatmak. ama annem karşı çıktı. ben nasıl yılan resmine bakamıyorsam o da delik burna bakamazmış, tiksinirmiş. ama saçımı çılgın renklere boyatmama bir şey demedi.

doğumgünüme az kaldı. 2 temmuzda. doğumgünü kutlaması yapmak istemiyorum. çünkü beni organizasyon yapmak gerer. doğumgünü dediğin rahat olacak. şu şunla anlaşır mı derdi olmayacak. o kadar kaygısız, o kadar rahatım ki şu an.

staj yapsam mı, yapmasam mı? karar versem belki hala bulurum. bulamazsam da bir şey olmaz. öyle sinir oluyorum ki sınıftaki dingillere. türkiyenin en inek 50 hırs küpünü bir sınıfa toplamışlar. hocalar kendileri dedi BU SENE STAJ YAPMAYIN diye bunlar koştura koştura bürolarla görüşmeye gittiler. mazoşist manyaklar. bunlar yapınca insan kendini zorunlu hissediyor. allah hepinizin belasını versin manyaklar. yavaş yavaş insanı kendinize benzetiyorsunuz.

Cuma, Haziran 11, 2010

çok sıkıldım sınavlardan ve kilo alıp durmaktan. hiç işe yaramıyor gibiyim. sabah kalkıyorum, o gün yapacağım işler aklıma geliyor, sonra uyumaya devam ediyorum. ben uyursam zaman durur diye düşünüyorum herhalde. sonra zeki arıyor, sesi hayat dolu, enerjik. çok mutlu olmakla beraber halimden utanıyorum. "ne yapıyorsun?" diye sorunca "hiçbir şey" demek zor geliyor. "keşke hayatımın daha değişik, daha hareketli anlarında karşılaşmış olsaydık" diye düşünürken, hayatımda hiç böyle bir an olmadığı aklıma geliyor.

sonra tanıdıklarımla gözgöze gelince, tanımamazlıktan gelerek başımı çeviriyorm. çünkü çok kilo aldım.

en sinir olduğum şeyse annemin gelip gelip beni hareket ettirmeye çalışması, bana iş buyurması. bunun hoşuna giden de bu, bırak yatsın demek yok. "ezgi şunu yaptın mı? ezgi bunu unutma. ezgi yine mi böyle yaptın." ay yeter. yeter. belli ki canım istediği zaman hareket edeceğim.

ay rahat bırak annecim beni, lütfen.

Pazartesi, Mayıs 31, 2010

şu günlerde birçok kişi bana türlü sıradışı cinsel macerasını anlatıyor. bunun için niçin beni buluyorlar onu da anlamıyorum. alnımda "gelin ey gelin, ben sizi kınamam." mı yazıyor anlamadım. asla ve asla yapmayacağım, cinsel ahlak açısınan uygunsuz bulduğum şeyleri yapıp yapıp sonra gelip bana anlatıyorlar.

dinliyorum, sanki anlattıkları çok olağan şeylermiş gibi kafamı sallayarak dinliyorum, sonra onlara elbette isteklerin çok önemli olduğunu, ama geleceği düşünerek hareket etmelerini, sonradan kendilerini ve bilhassa başkalarını üzecek hareket ve skandallardan kaçınmalarını, temkinli olmalarını ve en yakın zamanda aşkı bulmaya çalışmalarını tavsiye ediyorum. pek dinlemiyor, ille bildiklerini okuyor sonra da onay bekliyorlar. ben de onaylıyorum. ne yapalım, demokrasi böyledir.

geçen gün aklıma bir şiir geldi. teoman'a şarkı sözü olarak satmayı planlıyorum:

sevişmek bir ödül müdür seni sevene?
yoksa bir yol mudur ulaşan sevilene?
fakat kimi sevdiğin ne belli?
ve kimin seni sevdiği ne malum?
kişinin kalbi bozuk bir pusula
hep ayrı yönleri gösterir insana
aksın bacaklarından oluk oluk,
milyonlarca doğmayacak çocuk.

son iki dizeyi teoman'dan çalarak şiirime ekledim, bence şiirime bu dizeler çok yakıştı.

Cuma, Mayıs 28, 2010

"seni seviyorum"larla dolu bir yazı

tutuk bir insanımdır, samimi olmadığım insanlara şen davranamam. bunun için içerim. tutukluktan kurtulmak için çabuk çabuk içer, çabuk sarhoş olurum. sarhoşluğun ilk dakikalarında gelen o coşku ne güzeldir. herkes herkesi sever, gençlik dizilerindeki gibi sorunsuz bir dünya olur, sorunsuz bir iletişim dünyası. herkes insana sempatik gelir.

aşağıdaki yazılarımdan anlamışsınızdınır. son zamanlarda bir "seviyorum o halde söyleyeyim" ruh haline girdim, böyle bir coşku, bir atılganlık. hem de içmeden. komik bir yazı olsun, şimdi bunları anlatayım.

ZEKİ

zeki'ye onlarca mail attım, konuları: "macar salamım benim!!!!!!", "yerim seniiii", "aşkım canımın için bir tanem!!!" vb olan. aramızda şöyle diyaloglar geçti:
-zeki seni seviyorum
-ben de seni.
-zeki seni çok seviyorum.
-ben de.
-zeki çok seviyorum seni.
-(bakar).
kantindeki bir kediye çok zayıf olduğu için "zeki" adını verdim. herkese "bu kedi ne kadar tatlı, aynı benim zeki'm gibi." dedim.

ÇOCUKLUK ARKADAŞIM GÖZDE

gözde ile beşiktaş ışıklarda karşılaştık ki 3 yıldır mı ne görüşmemiştik. ama görüşmek istesek görüşürdük yani. "nasılsın?" diyince "seni gördüm daha iyi oldum." dedim. böyle konuştum hep.

EZGİ TRAK

ezgi trak'a 2 sene önce "seninle ilişkimi tamamen kesiyorum ezgi trak." diye mail atmıştım. peki neden? ne bileyim ben neden... muhtemelen onu kıskanmışımdır. bana kötü davrandığını düşünmüşümdür. işsiz güçsüz bir insanım, hayatım bunları düşünmekle geçiyor. ama geçen gün onu çok özledim. neden görüşmüyorduk? arkadaş olan insanlar birdenbire nasıl yabancı oluyorlardı? bundan kurtulmanın yolu yok muydu? "ezgi trak seni hala seviyorum." konulu bir mesaj attım. cevap gelmedi, ama bundan hiç etkilenmedim. "en azından bilmiş oldu." diye düşündüm.

ZİYA

ziya'ya bir sene önce "artık arkadaş değiliz, olamayız, senle konuşmak istemiyorum" demiştim. o ise buna rağmen bana "filmimde oyna." demişti. yakınlarda ziya'yı rüyamda gördüm. bir sürü film çekmişti rüyamda. bana bakıp dostça gülümsüyordu. eski, dosthane gülümsemesi... neden artık hiç görüşmüyorduk? telefona sarıldım. ama ders çalışıyormuş. "ezgi sınıfta kalıyorum, finallerden sonra ara." dedi. akşam çocuğa internetten mesaj attım. sabah ise kantinde gördüm. "ziya!" diye bağırarak sevinçle ona doğru koşarken o bağırmaya başladı: "yahu aramazsın aramazsın sınıfta kalacağım zamanı mı buldum 20 dakka sonra sınavım var beni rahat bırak! bilerek mi bloke ediyorsun beni!!!" diye bağırdı. "seni rüyamda gördüm." dedim. "ha evet, kesin öyle bişey olsa gerek." dedi.

DENİZ BERDAN

"bu sosyetik hanımın bu listede ne işi var?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim. ama "seni seviyorum" bir kez söylenince arkası geli geliveriyor. berdan'ın kişisel internet sitesine: "magazin yazarları giyiminizi eleştiriyor diye üzülmeyin, istediğiniz gibi giyinin. ben sizi beğeniyorum" yazdım, o an öyle düşünmüştüm.

ANNEM

annem ankara'ya kongrey gitti. o gider gitmaz "seni özledim." diye mail attım.

"sevgilerinizi ertelemeyin" diye bir ekol varsa şu hafta onun temsilcisi oldum, ki bu akımı da hiç sevmem. yaşamımın manik bir evresinde miydim, gençlik dizisi dozunu mu kaçırmıştım, yoksa gerçek duygularım su yüzüne mi çıkmıştı, bir kereliğine, sarhoş olmadan?

Çarşamba, Mayıs 26, 2010

(yazılarım son zamanlarda bir kadın dergisi tadına büründü biliyorum. bunun için de biraz seviniyorum aslında. bugün yine öyle bir konuyu işleyeceğim.)

doğrudan sevmek zor bir şeydir. çok sevgi kişiyi dolambaçlı yollara sokar. az sevmek kolaydır: hiç sorun çıkarmaz. az sevdiği birine insan iyi davranır.

sevgiyi zora sokan şey başta kıskançlıktır. bu, doğrudan bir sevgi ilişkisi kurmaya engel olur. en sevdiğiniz insanla bir de bakmışsınız iğneli iğneli, imalı imalı konuşuyorsunuz. sonra bir de bakmışsınız o da sizinle öyle konuşuyor. sonra bir de bakmışsınız bir rekabet halindesiniz.

oysa siz birbirinizi sevmiştiniz. hala da çok seviyorsunuz. sevgi o kadar çoğaldı ki sizi zora soktu. ama sizi zora sokan şey sevgi değil, güvensizliktir.

sevdiğiniz insanın elini tutun: "biz neden böyle birbirimizi umursamaz gibi konuşuyoruz canım?" deyin. çünkü biz cosmo politan olarak biliyoruz ki siz aslında o havalara rağmen birbirinizi umursuyorsunuz. güç yarışına gireceğiniz en son kişi, en çok sevdiğiniz kişidir.

söylemesi kolay, yapması zor, evet. ben de bu yüzden birçok arkadaşımla uzaklaşmıştım. şimdi de saçma sapan bir neden bulmuştum kendime: zeki'nin karakterini kıskanıyordum. iç yakan duygular, saldırgan yapar sizi. unutmayın, sevgi yarıştırmaz, işbirliğine götürür.

moden dünya kıskanmak, kıskandırmak, dudak ısırtmak, rekabet, elde tutmak, sahip olmak vb vb üzerine kurulmuş olsa da savaşmak aşkın doğasında varmış gibi gösterilse de bunlarla hayatızı zehretmeyin. siz siz olun savaşmayın. sevişebilirsiniz.

Çarşamba, Mayıs 19, 2010



geçen gün okula nil karaibrahimgil ve jay jy johanson geldi. nil karaibrhimgil her zamanki gibi canayakın ve güzeldi. jay jay johanson ise etrafa "seksi bir hüzün" yayıyordu. evet, sadece şu tamlamayı söylemek için kurdum bebeğim bu cümleyi ben. "seksi bir hüzün."benim şarkılarım ne yayıyor acaba etrafa? bok yayıyor. bir bok yaymıyor. keriz.

Pazartesi, Mayıs 17, 2010

birini onun beni sevdiğinden fazla sevmek çok canımı sıkıyor. bu sadece sevgili anlamında değil, arkadaşlarımla da bazen böyle oluyor ve çok rahatsız oluyorum. bana bu alçaklığı yaşattığı için o kişiden intikamların en büyüğünü almayı kuruyorum. mesela sevgilimi sırf bu yüzden terk etmeyi planlıyorum ama bu planımı gerçekleştirecek kadar da salak değilim daha. sadece bazı insanların başına buyruk olmaları, hayattaki bazı şeyleri benden çok sevmeleri sinirime dokunuyor. kıskanıyorum. ben de onlar gibi cool olamak istiyorum.

Pazar, Mayıs 16, 2010

saat sabahın kaçı, hala uyumadım. çeviriyi yapamadım. yine de içimde bir mutluluk var. insanların hoşuma gitmesi ile ilgili bir mutluluk. fakat bu mutluluğum boğazımda kalıyor: niçin herkes benim kadar hoşnut değil? en yakınımdaki insanları bile teselli etmek mümkün değil... içimde bunun derdi var.

mesela "haydi gel denize karşı oturalım, şu güzel gece vakti." desem, unutuyorum, böyle şeyler ancak derdi olmayana güzel gelir... hoşnutluğumda beni yalnız bıraktı kahpe kadın. onu anlayamadım, üzüldüğüne üzüldüm. mirkelam gibi. her neyse, şu çeviri de yarına kalsın bir zahmet. sabah erken kalkıp yapayım.

Pazartesi, Mayıs 03, 2010

dün anneannem ve dedem mersin'e döndüler. bu bir hafta içinde evde onlardan köşe bucak kaçtım. ev genişlediği için çok kolay oldu. babam benden fransızca dersi almak istedi. hayali hep fransızca öğrenmekmiş. bir de türk sanat müziği korosuna yazıldı. artık şarkıları notasından okuyor. ilk dersimizde alfabeyi öğretmeye başladım. ders verirken anneannem içeri girdi, durdu, gözlerini bize dikti ve hüzünlü hüzünlü bakmaya başladı. ben kafamı kaldırıp "babam da heves etti öğrenmeye" gibisinden bir şeyler söylüyordum, babam öfkeyle: "boşver onu, işine bak." dedi. babam kaç gündür özellikle dedemin insanın hayatına müdaheleci tavrından sıkılıyordu.

ben de "insanın kendi yaşamını yaşaması mı önemli, yoksa büyüklerini, sevdiği insanları memnun etmesi mi önemli?" diye düşünüyorum son günlerde. özgürlük merkezli bir yaşam mı, yoksa sevgi merkezli bir yaşam mı? ama gerçekten seven insan diğerinin özgürlüğünü kısıtlar mı? yoksa kimsenin birbirine karışmadığı tek yer yalnızlık mıdır?

sadece sabah okula geç gittiğim için anneannemle, dedemle kahvaltı yapma olanağını buluyordum. dedem kökten dinci olmasına rağmen ileri görüşlü, akıllı bir adamdı. valla ikisi nasıl bir arada oluyor diye sormayın, oluyor. anneannemse saf, iyi niyetlidir. fakat dedemden daha beter sıkar insanı. yine de aramızda görüş ayrılıklarına rağmen sevgi vardı. insan "dedeciğim" diyince, koşup ona çay koyunca karşılığını alıyor.

son gün ben artık iyice sinirliydim, onlar yüzünden doğru düzgün gece istediğim yere gidemiyordum. sırf gece mi, aynı zamanda gündüz de... durmadan fısır fısır dua etmeleri de sinirimi bozuyordu. bir ara anneannem odamdan içeri girdi. heyecanlı heyecanlı bana baktı. bu kadar sevgi dolu ilk defa baktığı için çok etkilendim. neden sonra, çıktı gitti.

özgürlük ayrılmakla mı olur, bütünleşmekle mi? yalnızlıkta mıdır, beraberlikte mi? olmasa da olur mu? yoksa sevginin önşartı mıdır? siz ne düşünüyorsunuz?

Pazar, Mayıs 02, 2010

insan en geç torunun torunu tarafından unutuluyor. hatta benim babam babaannesinin adını bile bilmiyor. geçen gün öyle bir konuşma yaptık:

-baba, senin dedelerinin adı ne?
-biri hasan, öteki abdullah.
-anneannenin?
-galiba zekiye.
-babaannenin?
-bilmiyorum.
-peki bunlar nerelerde doğmuşlar?
-herhalde çarşamba'dadır.

düşüsene, torunum olacak, adımı dahi bilmeyecek.

torunumun kızı derin su: babish senin babaannenin adı ne?
torunum berkkan: off derin, bilmiyorum! galiba ezgi... sachma sapan sorular soruosn bebishimm
torunumun kızı: peki olayı neymish babaannemn babish?
hayırsız torunum: ay ne biliyim.. avukatmısh galiba.
kızı: chok sıkıcııııııı
torunum: di miii. keshke herkzz bizim gibi modacı olsa ama o zmnlar öyleymiş.

kesin bilmeyecek. vah başıma gelenler.

Perşembe, Nisan 22, 2010

sabahtan beri süper baba'da fiko ve elif sahneleri izlemeye çalışıyorum. ondan önce gilmore girls ondan önce de hello geekette denen bir diziyi izlemeye uğraştım. bazı diziler ne kadar saçma sapan olurlarsa olsunlar hayal dünyamızı geliştirebilir. bu yüzden izliyorum. sizleri şiirlerimle başbaşa bırakıyorum. derslere ağırlık verince 100 almaya başladım, sanatçı yanım biraz geriledi. belki de hiç olmamıştı:

şiir çok kötüydü sildim.

bu arada süper baba saçma sapan değil. saçma sapan olan hello geekette. bir web fransız dizisi. normal ve yüzeysel fransız gençleriyle yine yüzeysel fakat "geek" olan diğer gençler anlatılıyor. anlamakta zorlanıyorum bazen çünkü anlamak için fantastik edebiyata, star wars'a, barbar conan'a, frp'ye, kuzuların sessizliğine filan hep hakim olmak gerek. (zeki'ye soralım o bilir. bilmeyenleri de pek sevmez. ama zeki başka şeyler de biliyor. o manyaklara pek benzemiyor. ya da eh işte)

bence ideal blogger, böyle referanslar vererek sizi saçma sapan konulara yöneltendir.....

ki zihniniz bulansın, iş hayatında birrr bir elenin.

hahahahahahahahahaha........

Salı, Nisan 06, 2010

merhaba canlarım,

artık bu köşeden sizlere zaman zaman yol göstereceğim. yalnızken kendi kendime düşündüklerimden mahrum kalmamalısınız, şekerlerim. bugün, hatalarımızdan bahsedeceğim. öncelikle, bilmelisiniz ki bazı problemler çözümsüz kalmaya mahkumdur. problemlerin hepsi ancak filmlerde çözülür, bebekler. fakat problemlerden çoğu, beraber yaşanılabilirdir. bazı sorunlar, tramvatik durumlar vardır ki onlara katlanmak için psikolojik ve tıbbi yardım alınmalıdır, yoksa kişi intihar edebilir. veya etrafına zarar verebilir. fakat şükürler olsun ki çoğumuz bu sorunlardan muzdarip değiliz.

pek çok genç insan, diğer insanlar yüzünden mutsuzdur. bu yüzden mutsuz olmayı da zayıflık veya uyumsuzluk sayarlar. oysa tahmin edilenden çok daha fazla bir kısmımız insanlar yüzünden mutsuz olur. hatta diyebilirim ki ortalama insanın baş mutsuzluk sebebi, diğer insanlardır. kadınlar, eşcinseller, işsizler hep bu yüzden mutsuz olurlar. batıda ise, ve şimdi bizde de bu sorundan muzdarip insanlar hep gençlerdir. gençler farklı olmaktan, yadırganmaktan, dışlanmaktan korkarlar. hem benzemek, hem de hoşa giden bir şekilde öne çıkmak, farklı olmak isterler. çoğu genç insan, içinde bir yabancılaşma duygusu taşır ve adını koyamasa da bu duygu ona acı verir. üstelik ülkemizde rekabet çok fazladır, bu yüzden kıskançlık, stres, umutsuzluk vb duyguları gençler çok sık hisseder. gençler bir yandan aile baskısıyla, bir yandan cinsellikle ilgili baskılarla, eğitim zorluklarıyla ve gelecek kaygısıyla kuşatılmışlardır.

bakın, kendinizi ne zaman böyle hissederseniz, bilin ki bu normaldir, ve bununla yaşamayı öğrenmeniz gerek. bu sizin hissedebildiğinizin, düşünebildiğiniz bir kanıtıdır, sevinin! ayrıca bu demektir ki toplumdan kopuk değilsiniz, onun bir parçasısınız, çünkü bu tür konular sizi ilgilendiriyor. şimdi aklınızı, yüreğinizi yoklayın, ne yapmak istiyorsunuz? ve kendinizi hoşgörün, ve biraz da zamana bırakın. bir de şu şarkıyı dinleyin, şu klibi izleyin. biraz ergen ama ben çok seviyorum:

http://www.dailymotion.com/video/x5uhv7_jimmy-eat-world-the-middle_music

öpücüklerrrrrr

Cumartesi, Nisan 03, 2010

hayatımda galiba bir kişinin açıkça kalbini kırdım, aşık olarak. ondan da pek emin değilim. yine de zaman zaman rüyalarıma girer ve bana "AHIM TUTTU!" der. "sen artık lanetlisin." terleyerek ve "beni affet" diye sayıklayarak uyanırım. gözlerimde biraz da yaş olur.

össden sonraydı, 1 hafta kadar küçük iskender hayranı bir çocukla buluşmuştuk. bana "seni seviyorum, çünkü bir insanı tanımadan sevmek daha güzel, ruhunu sevmek yani" demişti. internet sitesinde aşk şiirleri vardı. gel gör ki çirkin buluyordum onu. hatta orda burda "göze batan bir çirkinliği var." diye milleti kahkahaya boğuyordum. telefonuma onu "mustafa dershane" diye kaydetmiştim. o ise bana "keşke her gün dershane olsa." diyordu. herkese "ayy ayrıldık çünküüü yakışıklı diiilll:PXXX:D:D:Dzuhaahahaasjasj" dedim.

yaptığım keşke bunlardan ibaret olsaydı. kimi liselilere göre hiçbir şeydi bunlar ama allah kişiyi kendine göre sınarmış. o haftadan sonra lanetlendim işte. kendi ininden çıkmayan lanetli, bunalımlı, sivilceli bir genç kız oldum.

sevgili internet

hiç başına gelen var mıdır acaba, telefon çalıyormuş gibi oluyor. sonra anlıyorsun, ses gaiptenmiş. hatta 100. kez olunca bu, alışıyorsun, "ha gaiptendir" diye düşünüyorsun. hiç bu kadar zavallı bir insan var mıdır acaba?

az önce annemin bana beş yıl önce attığı bir maili okudum. o zaman ben belçikadaydım. yavrukuzum, havalar nasıl, üşütme gibi anne saflığında sorularla dolu bir maildi. annemin maille yazısını ilk kez görüyordum. bazen mi'leri filan ayırmamıştı, bu da bana şefkat hissi vermişti.

o şefkat nerde? şimdi de şunu düşünüyorum ve kendimi çok yalnız hissediyorum, bazen ben bazı insanlara veya durumlara kafayı takarım. şimdi mesela sevgilileri düşünüyorum. birbirlerinden "falan tarihte bir kız arkadaşım vardı" diye bahseden insanları. yahu, bir ara sen onu sevmiştin. yani ne bileyim, filan yılında bir kotum vardı ile aynı şekilde söylüyorsun. bir de "ayşe ile ahmet çok yakışıyorlar" yakışmak ne be? laf. birini tanıyınca onu ister istemez seversin.

ben hafif şeylerin kadını değilim. olamam. fakat hafif olmayan ne kaldı ki artık? hafiflik belki de insanın tabiatında var. hafiflik bencillikle alakalı. eskiden en azından bu horlanırdı. şimdi yaygın yaşam felsefesi bu. daha iyi oldu tabi, daha rahat. ben zaten öyle dayanaklı bir şeyler söyleyemem bu konuda. ancak buna benzeyen hislerimi anlatabilirim:

ahmet ayşe'yi tanıdı ve tanıdıkça daha da sevdi. ana babasından bulduğu sıcaklığı başkalarında da bulmak isteyen, merhametli bir insandı ahmet. ilişkilerinde hafiflik istemiyordu. sonsuza kadar bağlanmak vs de istemiyordu zavallım. ayşe ise hafiflik, uçarılık peşindeydi.

bırakalım şu ikisini de ben derdimi anlatamadım: ben gittikçe daha da asosyalleşiyorum. aslında sevimli bir insan olmama rağmen örneğin iyi niyetli gülüşüme pek fazla insan dayanamaz, ki bu gerçek, bazı dönemler down down...

Cuma, Nisan 02, 2010

ilerisi, ilerisi ne olacak? kime benzeyeceğim? şu otuzlukların hiçbirine benzemek istemem. ama bunun için onlardan daha akıllı olmak gerek. ev eşyalarına, içkiye yemeğe düzdükleri methiyelerden, sanki insan yetişince başka bir uğraşı kalmıyormuşçasına "şöyle seks, böyle seks" diye konuşmalarından bıktım. kafa yoracak başka konu mu yok? ya ben, neye kafa yoruyorum ki diğerlerini beğenmeyeceğim?

akıllı, çok akıllı olmak gerek. öyle çok şey okumak, bilmek gerek ki, içini yakan şeyleri, insanları küçümseyip yüz çevirebilesin onlara, kendi tutacağın, emin bir yolun olmalı, insanın kendi fikri yoksa moda neyse onu yapar. ve ben modayı beğenmiyorum, bundan eminim. sadece beğenmemek değil öfkeleniyorum zamane insanlarına. eh, ben de aydan gelmediğime göre...

Cumartesi, Mart 27, 2010

bazen 21 yaşında olduğuma inanamıyorum. bir çocuğum olsaydı onu severdim. ama sadece severdim, tek yapabildiğim bu olurdu. ona ahlaki açıdan hiçbir şey öğretemezdim, ona tanrı var mı yok mu açıklayamazdım. hangi okula göndereceğime karar veremezdim. sonuçta kolpa bir çocuk çıkardı ortaya. çocuğum olsa onun zamane çocuğu olmasını hiç istemezdim çünkü zamanımızı hiç beğenmiyorum. bazen moda bloglarını filan okuyorum da aman allahım! dünya nasıl da değişmiş. çocuğum boy boy fotoğraflarını çekip facebook'a koysun, birayla, sigarayla beslensin hiç istemezdim. hele tokio hotel dinlesin hiç istemezdim. gerizekalının biri gelip çocuğumun kalbini kırsın da istemezdim. çocukcağızım eşcinsel olsun, evlenemesin, sapık adamlar onu taciz etsin, horlansın istemezdim. çocuğum tanrıya inanmasın da istemezdim. benim gibi inancı zayıf ve iradesiz bir insan olsun da istemezdim. intihara teşebbüş etmesini, antidepresan kullanmasını, fondoten kullanmasını hiç istemezdim. insanlar doğurup duruyor, ama sonuçta ortaya salak salak insanlar çıkıyor. bir insanın doğmasından sorumlu olmak?? bu sapıtık dünyaya bir yavru getirmek??? asla!!! gerçi dünya hiçbir zaman düzgün bir yolda olmamış. allah hepimizi kötülüklerden korusun.

ya da ben eski kafalı, muhafazakar bir insanım. değişimden bu kadar korkmamak gerek. hair müzikalinde "age of aquarius" diye bir şarkı söylüyorlardı galiba.

hakikaten de kova burcu, hippi ruhuna da uygun bir burçtur. yukarda gördüğünüz üzere benim burcum olan yengeç, george bush'un da burcu olduğu için hippilikten, yeniliklerden kaçınır.

Salı, Mart 23, 2010

bugün güneş hepimizi birer kedi yaptı: kantin kedileri. gerizekalı bir şekilde merdivenlere serildik ve güneşlendik. bir yandan da kızların kıyafetlerini vs kesiyordum. başparmağımla ve işaret parmağımla kollarımdaki tüyleri yoluyordum. emin diye bir çocuk var, aramız çok resmidir. güneşin mayıştırıcı etkisiyle ona dönüp "emin sen çok götoşsun." dedim. o da güneşin mayıştırıcı etkisiyle güldü. bazen halimden çok memnunum. bazen düşünüyorum da, hiç ölmek istemem. hep merdivenlere serilip aklımdan "çay mı içsem, çikolata mı alsam?" "kollarımdaki tüyleri öyle bir yolayım ki seyrek görünsün." "kedi mi severim köpek mi?" gibi şeyler geçirmek isterim. okul bitince keşke emekli olmak imkanı olsa.