Pazar, Mayıs 16, 2010

saat sabahın kaçı, hala uyumadım. çeviriyi yapamadım. yine de içimde bir mutluluk var. insanların hoşuma gitmesi ile ilgili bir mutluluk. fakat bu mutluluğum boğazımda kalıyor: niçin herkes benim kadar hoşnut değil? en yakınımdaki insanları bile teselli etmek mümkün değil... içimde bunun derdi var.

mesela "haydi gel denize karşı oturalım, şu güzel gece vakti." desem, unutuyorum, böyle şeyler ancak derdi olmayana güzel gelir... hoşnutluğumda beni yalnız bıraktı kahpe kadın. onu anlayamadım, üzüldüğüne üzüldüm. mirkelam gibi. her neyse, şu çeviri de yarına kalsın bir zahmet. sabah erken kalkıp yapayım.

Pazartesi, Mayıs 03, 2010

dün anneannem ve dedem mersin'e döndüler. bu bir hafta içinde evde onlardan köşe bucak kaçtım. ev genişlediği için çok kolay oldu. babam benden fransızca dersi almak istedi. hayali hep fransızca öğrenmekmiş. bir de türk sanat müziği korosuna yazıldı. artık şarkıları notasından okuyor. ilk dersimizde alfabeyi öğretmeye başladım. ders verirken anneannem içeri girdi, durdu, gözlerini bize dikti ve hüzünlü hüzünlü bakmaya başladı. ben kafamı kaldırıp "babam da heves etti öğrenmeye" gibisinden bir şeyler söylüyordum, babam öfkeyle: "boşver onu, işine bak." dedi. babam kaç gündür özellikle dedemin insanın hayatına müdaheleci tavrından sıkılıyordu.

ben de "insanın kendi yaşamını yaşaması mı önemli, yoksa büyüklerini, sevdiği insanları memnun etmesi mi önemli?" diye düşünüyorum son günlerde. özgürlük merkezli bir yaşam mı, yoksa sevgi merkezli bir yaşam mı? ama gerçekten seven insan diğerinin özgürlüğünü kısıtlar mı? yoksa kimsenin birbirine karışmadığı tek yer yalnızlık mıdır?

sadece sabah okula geç gittiğim için anneannemle, dedemle kahvaltı yapma olanağını buluyordum. dedem kökten dinci olmasına rağmen ileri görüşlü, akıllı bir adamdı. valla ikisi nasıl bir arada oluyor diye sormayın, oluyor. anneannemse saf, iyi niyetlidir. fakat dedemden daha beter sıkar insanı. yine de aramızda görüş ayrılıklarına rağmen sevgi vardı. insan "dedeciğim" diyince, koşup ona çay koyunca karşılığını alıyor.

son gün ben artık iyice sinirliydim, onlar yüzünden doğru düzgün gece istediğim yere gidemiyordum. sırf gece mi, aynı zamanda gündüz de... durmadan fısır fısır dua etmeleri de sinirimi bozuyordu. bir ara anneannem odamdan içeri girdi. heyecanlı heyecanlı bana baktı. bu kadar sevgi dolu ilk defa baktığı için çok etkilendim. neden sonra, çıktı gitti.

özgürlük ayrılmakla mı olur, bütünleşmekle mi? yalnızlıkta mıdır, beraberlikte mi? olmasa da olur mu? yoksa sevginin önşartı mıdır? siz ne düşünüyorsunuz?

Pazar, Mayıs 02, 2010

insan en geç torunun torunu tarafından unutuluyor. hatta benim babam babaannesinin adını bile bilmiyor. geçen gün öyle bir konuşma yaptık:

-baba, senin dedelerinin adı ne?
-biri hasan, öteki abdullah.
-anneannenin?
-galiba zekiye.
-babaannenin?
-bilmiyorum.
-peki bunlar nerelerde doğmuşlar?
-herhalde çarşamba'dadır.

düşüsene, torunum olacak, adımı dahi bilmeyecek.

torunumun kızı derin su: babish senin babaannenin adı ne?
torunum berkkan: off derin, bilmiyorum! galiba ezgi... sachma sapan sorular soruosn bebishimm
torunumun kızı: peki olayı neymish babaannemn babish?
hayırsız torunum: ay ne biliyim.. avukatmısh galiba.
kızı: chok sıkıcııııııı
torunum: di miii. keshke herkzz bizim gibi modacı olsa ama o zmnlar öyleymiş.

kesin bilmeyecek. vah başıma gelenler.

Perşembe, Nisan 22, 2010

sabahtan beri süper baba'da fiko ve elif sahneleri izlemeye çalışıyorum. ondan önce gilmore girls ondan önce de hello geekette denen bir diziyi izlemeye uğraştım. bazı diziler ne kadar saçma sapan olurlarsa olsunlar hayal dünyamızı geliştirebilir. bu yüzden izliyorum. sizleri şiirlerimle başbaşa bırakıyorum. derslere ağırlık verince 100 almaya başladım, sanatçı yanım biraz geriledi. belki de hiç olmamıştı:

şiir çok kötüydü sildim.

bu arada süper baba saçma sapan değil. saçma sapan olan hello geekette. bir web fransız dizisi. normal ve yüzeysel fransız gençleriyle yine yüzeysel fakat "geek" olan diğer gençler anlatılıyor. anlamakta zorlanıyorum bazen çünkü anlamak için fantastik edebiyata, star wars'a, barbar conan'a, frp'ye, kuzuların sessizliğine filan hep hakim olmak gerek. (zeki'ye soralım o bilir. bilmeyenleri de pek sevmez. ama zeki başka şeyler de biliyor. o manyaklara pek benzemiyor. ya da eh işte)

bence ideal blogger, böyle referanslar vererek sizi saçma sapan konulara yöneltendir.....

ki zihniniz bulansın, iş hayatında birrr bir elenin.

hahahahahahahahahaha........

Salı, Nisan 06, 2010

merhaba canlarım,

artık bu köşeden sizlere zaman zaman yol göstereceğim. yalnızken kendi kendime düşündüklerimden mahrum kalmamalısınız, şekerlerim. bugün, hatalarımızdan bahsedeceğim. öncelikle, bilmelisiniz ki bazı problemler çözümsüz kalmaya mahkumdur. problemlerin hepsi ancak filmlerde çözülür, bebekler. fakat problemlerden çoğu, beraber yaşanılabilirdir. bazı sorunlar, tramvatik durumlar vardır ki onlara katlanmak için psikolojik ve tıbbi yardım alınmalıdır, yoksa kişi intihar edebilir. veya etrafına zarar verebilir. fakat şükürler olsun ki çoğumuz bu sorunlardan muzdarip değiliz.

pek çok genç insan, diğer insanlar yüzünden mutsuzdur. bu yüzden mutsuz olmayı da zayıflık veya uyumsuzluk sayarlar. oysa tahmin edilenden çok daha fazla bir kısmımız insanlar yüzünden mutsuz olur. hatta diyebilirim ki ortalama insanın baş mutsuzluk sebebi, diğer insanlardır. kadınlar, eşcinseller, işsizler hep bu yüzden mutsuz olurlar. batıda ise, ve şimdi bizde de bu sorundan muzdarip insanlar hep gençlerdir. gençler farklı olmaktan, yadırganmaktan, dışlanmaktan korkarlar. hem benzemek, hem de hoşa giden bir şekilde öne çıkmak, farklı olmak isterler. çoğu genç insan, içinde bir yabancılaşma duygusu taşır ve adını koyamasa da bu duygu ona acı verir. üstelik ülkemizde rekabet çok fazladır, bu yüzden kıskançlık, stres, umutsuzluk vb duyguları gençler çok sık hisseder. gençler bir yandan aile baskısıyla, bir yandan cinsellikle ilgili baskılarla, eğitim zorluklarıyla ve gelecek kaygısıyla kuşatılmışlardır.

bakın, kendinizi ne zaman böyle hissederseniz, bilin ki bu normaldir, ve bununla yaşamayı öğrenmeniz gerek. bu sizin hissedebildiğinizin, düşünebildiğiniz bir kanıtıdır, sevinin! ayrıca bu demektir ki toplumdan kopuk değilsiniz, onun bir parçasısınız, çünkü bu tür konular sizi ilgilendiriyor. şimdi aklınızı, yüreğinizi yoklayın, ne yapmak istiyorsunuz? ve kendinizi hoşgörün, ve biraz da zamana bırakın. bir de şu şarkıyı dinleyin, şu klibi izleyin. biraz ergen ama ben çok seviyorum:

http://www.dailymotion.com/video/x5uhv7_jimmy-eat-world-the-middle_music

öpücüklerrrrrr

Cumartesi, Nisan 03, 2010

hayatımda galiba bir kişinin açıkça kalbini kırdım, aşık olarak. ondan da pek emin değilim. yine de zaman zaman rüyalarıma girer ve bana "AHIM TUTTU!" der. "sen artık lanetlisin." terleyerek ve "beni affet" diye sayıklayarak uyanırım. gözlerimde biraz da yaş olur.

össden sonraydı, 1 hafta kadar küçük iskender hayranı bir çocukla buluşmuştuk. bana "seni seviyorum, çünkü bir insanı tanımadan sevmek daha güzel, ruhunu sevmek yani" demişti. internet sitesinde aşk şiirleri vardı. gel gör ki çirkin buluyordum onu. hatta orda burda "göze batan bir çirkinliği var." diye milleti kahkahaya boğuyordum. telefonuma onu "mustafa dershane" diye kaydetmiştim. o ise bana "keşke her gün dershane olsa." diyordu. herkese "ayy ayrıldık çünküüü yakışıklı diiilll:PXXX:D:D:Dzuhaahahaasjasj" dedim.

yaptığım keşke bunlardan ibaret olsaydı. kimi liselilere göre hiçbir şeydi bunlar ama allah kişiyi kendine göre sınarmış. o haftadan sonra lanetlendim işte. kendi ininden çıkmayan lanetli, bunalımlı, sivilceli bir genç kız oldum.

sevgili internet

hiç başına gelen var mıdır acaba, telefon çalıyormuş gibi oluyor. sonra anlıyorsun, ses gaiptenmiş. hatta 100. kez olunca bu, alışıyorsun, "ha gaiptendir" diye düşünüyorsun. hiç bu kadar zavallı bir insan var mıdır acaba?

az önce annemin bana beş yıl önce attığı bir maili okudum. o zaman ben belçikadaydım. yavrukuzum, havalar nasıl, üşütme gibi anne saflığında sorularla dolu bir maildi. annemin maille yazısını ilk kez görüyordum. bazen mi'leri filan ayırmamıştı, bu da bana şefkat hissi vermişti.

o şefkat nerde? şimdi de şunu düşünüyorum ve kendimi çok yalnız hissediyorum, bazen ben bazı insanlara veya durumlara kafayı takarım. şimdi mesela sevgilileri düşünüyorum. birbirlerinden "falan tarihte bir kız arkadaşım vardı" diye bahseden insanları. yahu, bir ara sen onu sevmiştin. yani ne bileyim, filan yılında bir kotum vardı ile aynı şekilde söylüyorsun. bir de "ayşe ile ahmet çok yakışıyorlar" yakışmak ne be? laf. birini tanıyınca onu ister istemez seversin.

ben hafif şeylerin kadını değilim. olamam. fakat hafif olmayan ne kaldı ki artık? hafiflik belki de insanın tabiatında var. hafiflik bencillikle alakalı. eskiden en azından bu horlanırdı. şimdi yaygın yaşam felsefesi bu. daha iyi oldu tabi, daha rahat. ben zaten öyle dayanaklı bir şeyler söyleyemem bu konuda. ancak buna benzeyen hislerimi anlatabilirim:

ahmet ayşe'yi tanıdı ve tanıdıkça daha da sevdi. ana babasından bulduğu sıcaklığı başkalarında da bulmak isteyen, merhametli bir insandı ahmet. ilişkilerinde hafiflik istemiyordu. sonsuza kadar bağlanmak vs de istemiyordu zavallım. ayşe ise hafiflik, uçarılık peşindeydi.

bırakalım şu ikisini de ben derdimi anlatamadım: ben gittikçe daha da asosyalleşiyorum. aslında sevimli bir insan olmama rağmen örneğin iyi niyetli gülüşüme pek fazla insan dayanamaz, ki bu gerçek, bazı dönemler down down...

Cuma, Nisan 02, 2010

ilerisi, ilerisi ne olacak? kime benzeyeceğim? şu otuzlukların hiçbirine benzemek istemem. ama bunun için onlardan daha akıllı olmak gerek. ev eşyalarına, içkiye yemeğe düzdükleri methiyelerden, sanki insan yetişince başka bir uğraşı kalmıyormuşçasına "şöyle seks, böyle seks" diye konuşmalarından bıktım. kafa yoracak başka konu mu yok? ya ben, neye kafa yoruyorum ki diğerlerini beğenmeyeceğim?

akıllı, çok akıllı olmak gerek. öyle çok şey okumak, bilmek gerek ki, içini yakan şeyleri, insanları küçümseyip yüz çevirebilesin onlara, kendi tutacağın, emin bir yolun olmalı, insanın kendi fikri yoksa moda neyse onu yapar. ve ben modayı beğenmiyorum, bundan eminim. sadece beğenmemek değil öfkeleniyorum zamane insanlarına. eh, ben de aydan gelmediğime göre...

Cumartesi, Mart 27, 2010

bazen 21 yaşında olduğuma inanamıyorum. bir çocuğum olsaydı onu severdim. ama sadece severdim, tek yapabildiğim bu olurdu. ona ahlaki açıdan hiçbir şey öğretemezdim, ona tanrı var mı yok mu açıklayamazdım. hangi okula göndereceğime karar veremezdim. sonuçta kolpa bir çocuk çıkardı ortaya. çocuğum olsa onun zamane çocuğu olmasını hiç istemezdim çünkü zamanımızı hiç beğenmiyorum. bazen moda bloglarını filan okuyorum da aman allahım! dünya nasıl da değişmiş. çocuğum boy boy fotoğraflarını çekip facebook'a koysun, birayla, sigarayla beslensin hiç istemezdim. hele tokio hotel dinlesin hiç istemezdim. gerizekalının biri gelip çocuğumun kalbini kırsın da istemezdim. çocukcağızım eşcinsel olsun, evlenemesin, sapık adamlar onu taciz etsin, horlansın istemezdim. çocuğum tanrıya inanmasın da istemezdim. benim gibi inancı zayıf ve iradesiz bir insan olsun da istemezdim. intihara teşebbüş etmesini, antidepresan kullanmasını, fondoten kullanmasını hiç istemezdim. insanlar doğurup duruyor, ama sonuçta ortaya salak salak insanlar çıkıyor. bir insanın doğmasından sorumlu olmak?? bu sapıtık dünyaya bir yavru getirmek??? asla!!! gerçi dünya hiçbir zaman düzgün bir yolda olmamış. allah hepimizi kötülüklerden korusun.

ya da ben eski kafalı, muhafazakar bir insanım. değişimden bu kadar korkmamak gerek. hair müzikalinde "age of aquarius" diye bir şarkı söylüyorlardı galiba.

hakikaten de kova burcu, hippi ruhuna da uygun bir burçtur. yukarda gördüğünüz üzere benim burcum olan yengeç, george bush'un da burcu olduğu için hippilikten, yeniliklerden kaçınır.

Salı, Mart 23, 2010

bugün güneş hepimizi birer kedi yaptı: kantin kedileri. gerizekalı bir şekilde merdivenlere serildik ve güneşlendik. bir yandan da kızların kıyafetlerini vs kesiyordum. başparmağımla ve işaret parmağımla kollarımdaki tüyleri yoluyordum. emin diye bir çocuk var, aramız çok resmidir. güneşin mayıştırıcı etkisiyle ona dönüp "emin sen çok götoşsun." dedim. o da güneşin mayıştırıcı etkisiyle güldü. bazen halimden çok memnunum. bazen düşünüyorum da, hiç ölmek istemem. hep merdivenlere serilip aklımdan "çay mı içsem, çikolata mı alsam?" "kollarımdaki tüyleri öyle bir yolayım ki seyrek görünsün." "kedi mi severim köpek mi?" gibi şeyler geçirmek isterim. okul bitince keşke emekli olmak imkanı olsa.

Pazartesi, Mart 22, 2010

bu şarkı da öyle bir şarkı işte. ingilizceye merak saldığımı anlamışsınızdır. bunu alçakgönüllü bir merak olarak kabul etmenizi isteyeceğim, zira ne aksan ne de kelime dağarcığı olarak bu dile olan ilgim bir hevesten ileri gitmiş değil. bu şarkım, diğer ingilizce olanlarla beraber yazdığım, fakat gerek melodi gerekse söz olarak beğenmeyip zihnimde geri plana attığım şarkılarımdan biri. benim şöyle bir huyum vardır, yazığım hiçbir süprüntüye kıyamam ve asıl sevdiğim şarkılarım diğerlerinden biraz daha kötü olanlarıdır. onlara utanmadan "butik şarkılar" derim, yani melodisi akılda kalıcı olmayan, arkadaşlarımın duyunca "bunu o kadar sevmedim ben be" dedikleri şarkılar... fakat ben yalnızken bunları söylerim, kendimi eğlendirmek, vakit geçirmek, birazcık duygulanmak için. bu şarkı 500 days of summer filmini izleyenler için de içerik bakımından tanıdık gelecektir.

Pazar, Mart 14, 2010

eskiden ezgi'nin günlüğü'nün adının şurdan geldiğini düşünürdüm: (kafamdan uydurduğum bu hikayeye iyice inanmıştım yani)

bu grubun elemanları uzun süredir arkadaşlar. bir müzik grupları var, yalnız adını bulamıyorlar. bu arada aralarından birinin ezgi adında 9 yaşlarında, sevimli bir yeğeni var. muhtemelen ablasının kızı. bu kızcağız, o kadar iyi huylu bir çocuk ki grup elemanlarının tümünün sempatisini kazanmış. ezgi bir gün günlük tutmaya başlıyor. grup elemanları da ona jest olsun diye gruplarının adını "ezgi'nin günlüğü" koymuşlar.

bu hikayeyi uydururken bir yandan da benden daha güzel, sessiz ve huyu bana benzeyen bir kız düşünürdüm. bir gün babama bu teorimi açtım. "o ne lan." dedi, "yok o zaman zeynep'in külodu, berk'in pipisi. hahahaha." dedi.

Cumartesi, Mart 13, 2010

pratik öneriler

şimdiii, yarın kahvaltıda ne yapsak diye düşünüyorsanız, hemmen manava gidin derim. neden mi? ıspanaklı yumurta yapacaksınız. süper lezzetli bir yemektir. elbette yumurtalar dağılmamış olacak, yani sahanda. içine soğan da konur. tabi size burda tarifi verecek değilim. internette elbette vardır.

öğlen ise sebzeli pilav yapmanızı öneriririm. karnıbahar olur, havuç olur, domates olur. zeytinyağında onları önce kavurursunuz, işte sonra pilavı normal yaparsınız ama içine 1 ya da 2 küp şeker koyarsanız daha iyi olur. işte size kolay bir yemek.

akşam dizi ilerken canınız tatlı çektiyse dünyanın yapması en kolay keki olan "ıslak kek"i yapın. hem güzel yani, insan tatlı istediğinde iyi gidiyor, hem kolay, hem de çayla iyi gider. tarifini burda verecek değilim, girin internete, her yerde bulursunuz. bu mükemmel fikir için de bana teşekkür edersiniz.

Perşembe, Mart 11, 2010

en güzel yemek

anneannem tarhana çorbası, yaprak sarması yapmış. yanına kendi kurduğu turşu, ekmek, yoğurt. öyle bir özlemişim ki bu türden bir yemeği. çünkü yemekleri ben yapıyorum ya hepsi dandik oluyor. ya barbunya pişiriyorum ya ayşe kadın. çünkü daha zeytinyağlılardayım. çorbalardan ise yalnız yağsız mercimek. eh, bir de pirinç pilavı. fakat anneanneciğim sağolsun. ah, bir de aramız iyi olaydı. insan kendinden tamamen farklı görüşteki bir insanı sevebilir. kıble'nin yerini yanlış bildiğim ortaya çıktı bugün, gözünden daha da düştüm. durmuş'un tarikata giren kızını övüp duruyor.

Salı, Mart 09, 2010

bugün milletlerarası hukuk dersinde hoca yugoslavya'dan bahsedip duruyordu. kendi kaderini tayin hakkında bir ders. işte efendim, beraber yaşama isteği artık yoksa, durumu inkar edemezmişsin, yeni oluşan devletleri tanımalıymışsın, o konular. benim de aklıma deniz'i eğlendirmek için şöyle bir fikir geldi: birden ayağa kalkacak, çok kontrollü ve kibar bir adam olan hoca'ya yavaş, kendimden emin adımlarla yürüyüp şöyle diycektim:

sonra da sınıfın kapısını çarpıp çıkacaktım. deniz buna 1 hafta gülerdi. o kadar kanlı bir iç savaşla alay mı edecektin diye soruyorsanız, yok amacım bu değildi. amacım, dediğim gibi, deniz'i güldürmekti. bütün ders boyunca bunu düşündüm. tam yugoslavya'dan söz açıldı, ayağa kalktım. yavaş yavaş, kendimden emin adımlarla hocanın yanına ittim, ama yemedi, "tuvalete gidebilir miyim?" dedim. birkaç kişi güldü. yani, bu da bir şeydir. deniz 'e anlattım, o da kayıtsızca omuz silkerek, "yapsan çok komik olurdu, ama onu kimse yapamaz, bu bir hayal, yalnızca bir hayal..." dedi. o öyle deyince çok üzüldüm. oysa ben, sınıfta şaklanbanlık yapmak dahil, hayatta her şeyin mümkün olduğunu, çoğu şeye gülünebileceğini, insanın herkesle tatlı tatlı dalga geçebileceğini göstermeyi çok istemiştim. eh, kısmet değilmiş. belki önümüzdeki ders, belki önümüzdeki ders bunu yaparım.

Cumartesi, Mart 06, 2010

dandik köşe yazarı tadında bir yazı

ayrı olmanın 2 türü

sevilen bir oğlandan ayrı olmanın iki tür yolunu biliyorum. birincisi, hislerin karşılıksız olmasıdır. o zaman dikkatinizi başka hiçbir şeye veremezsiniz. hep dalgın, mutsuz bir haliniz vardır. aşk, bitmemiş bir iş gibi yakanızdadır. mutsuzluğunuza zamanla alışırsınız ve sonra ondan bir mutluluk çıkarırsınız. yani aslında halinizden memnun olursunuz en nihayetinde. periyodik olarak, size söylediği tek tük güzel şeylerden size aşık olduğu sonucunu çıkarırsınız. karşılıksız aşkından ayrı kalmak çok işkenceli bir şeydir.

ikinci tür, sizi sevdiğini söyleyen ve sizin de sevdiğiniz bir çocuktan ayrı kalmaktır. bu türden bir ayrılık harikadır. dikkatinizi her şeye verebilirsiniz. sadece bazen, ders çalışırken, yemek yaparken, bir arkadaşınızla iken aklınıza gelen bu aşk içinizi ferahlatır. aşk bir çiçekse, bu tür ayrılıklar aşkın suyudur. bu çocuk size ne derse desin, ona pek inanasınız gelmez. ama bazen, sırf o mutlu anlarda, ayrı olduğunuz zaman içinde, tümden ayrılma ihtimali yokmuş gibi gelir, gelse de umursamazsınız, hayalkırıklığına uğrayacağınızı düşünmezsiniz, o zaman aşkınız tavan yapar. sevgili olmadan önce evrimden devrimden bahseden çocuk ve bildiği tek entel olan simone de beauvoir'dan alıntı üstüne alıntı yapan o kız gider ve şöyle konuşan iki gerizekalı onları ikame eder:

"sabah ne yaptın?... hihihi, güzel miydi?... ay ben de ben de! Ay eveeet oraya da gidelim. hihi.... yaaa, bugün noldu biliyo musuuuun?" vs vs.

bütün bu konuşmaların tek anlamı şudur:

"sevgili olmamız ne güzel di mi? evet bence de çok güzel. evet hep sevgili kalalım. ay ay. iyi ki sevgiliyiz."

kaslar spor yaparken gelişmez. spordan sonra dinlenirken gelişir. aşk da beraberken gelişmez. bir iki saatliğine ayrı kaldığınızda gelişir.

bir daha bu testleri çözmeyeceğim, moralimi bozdu g.toşlar

aşkta başarı için neye ihtiyacınız var? sonuç:
Özgüven
Âşık olmakta üzerinize yok ancak kendinizi yeterince iyi ifade edebildiğiniz söylenemez. Çünkü âşık olduğunuz kişinin sizi her an terk edebileceği korkusundan bir türlü kurtulamıyorsunuz. Bunu aşabilirseniz, isteklerinizi ve arzulamadıklarınızı rahatlıkla dile getirip sevgilinizle uyumlu bir ilişki kurabileceksiniz. Bunun için birkaç konuda dikkatli olmanız gerekiyor. İlk olarak korkularınızı aşmanız ve yalnızca kendinize değil, ona da güvenmeniz gerektiğini sık sık kendinize hatırlatmalısınız. Onunla her meseleyi mümkün olduğu kadar olumlu bir atmosferde konuşmalı, arada bir hem onun hem de sizin için sürpriz olabilecek adımlar atmalısınız. “Ya hep, ya hiç” demekten vazgeçip, her durumda ilişkinizi kurtarabileceğinizi aklınızdan çıkarmamalı ve olumlu her adımınızda kendinizi ödüllendirmelisiniz.

ulan

"arkanızdan ne diyorlar?" testinde ise şu çıktı amk:
Pinti
Sizin biraz cimri olduğunuzu düşünüyor etrafınızdaki insanlar. Sadece para ya da nesnel varlıklarınızı paylaşmak konusunda değil, insanların sorunlarını, çabalarını paylaşmak konusunda da biraz gönülsüz gibi bir haliniz varmış. Her şeyin, herkesin, bütün o ortaklaşa aktivitelerin dışında durmanızı da buna bağlıyorlar. Nereden bilsinler sizin içinde yaşadığınız koşulları, endişelerinizi... Kimseye bir şey açıklamak zorunda değilsiniz, ama arada bir piyasada görünmek için koşullarınızı birazcık zorlamak da fena fikir olmayabilir...

kim pintiymiş amk. sensin.
az önce sıkıntıdan internette "neden mutsuzsunuz?" adında bir test çözdüm ve sonuç şu çıktı. testi kim hazırladıysa onla arkadaş olacağım.

Hayır demeyi bilmiyorsunuz
Neredeyse ezik bir kişiliğiniz olmak üzere. Çünkü insan kaybetmemek için, gelen bütün taleplere evet demek gerektiğini zannediyorsunuz. Bu yanlış bilinç, kendi ihtiyaçlarınızı görmezden gelmenize, enerjinizi hep başkaları için harcamanıza neden oluyor. Boşverin, siz bir talebine hayır dediniz diye sizi terk edecek insanlarla olmayın zaten. Hem arada bir siz de bir şeyler talep edin ki insanlar varlığınızın farkına varsınlar. Çok cömert ya da açık yürekli olabilirsiniz, ama siz de en nihayetinde bir insansınız.

astrolojik gerçekler

"astrolojik gerçek mi olur?" dedin. dedin değil mi? oysa insanları sınıflayarak tanımak en kolayıdır. ingilizcede "i'm not that kind of girl" derler mesela. aslında kolay ama, yanlış. yani 12 gruptan oluşmuyor ki insanlar. tabi bunun ay burcu, güneş burcu, yükselen burcu var. hım, sonra evler var. öyle olunca tam olarak 12 sınıf yok aslında. uf yine de, batı astrolojisi bir sınıflandırma işi. amerikalı bir iş aslında. "i'm that kind of person" işi. uf, ne kadar yanlış bulsam da, benim en sevdiğim iş yahu. :)

sevdiğim insanlara birer "burç" olarak bakarım. (zaten çok sevdiğim bir avuç insan vardır. kısa yaşamıma girmiş olan ve bir zamanlar çok sevmiş olduklarım da var. ama vefasız olduğum iç onları aramam sormam. yine de hala severim. neyse.) mesela d.a. Oğlak'tır. benim zıt burcum. fakat astrolojide zıtlık, alakasızlık anlamına gelmiyor. ortak birçok yönümüz vardır. ve oğlakları severim. bende kucaklama isteği uyandırırlar. salinger da oğlaktır. fakat kendisini tanımıyorum.

en sevdiğim başka bir burç boğa. boğa, üzerinden çekicilik, sevimlilik akan bir burçtur. o da bir toprak burcudur. özellikle geveze boğa çocukları tadından yenmez. biraz fevri ama çok güvenilir insanlardır. içtendir bunlar.

akrep sizi severse harika olur ama genelde uzak durur. biraz soğuk olur ve çokça kendini çeker. ben akreplerde çokça derinlik, hüzün ve gaddarlık bulurum. bir de deneyimlidirler. çok kayda değer insanlardır. kayda değer derken, çekici, dolu demek istedim. ama kaçınırım onlardan. madem bu amerikanvari bir yazı, ingilizce söylersem: "i avoid them."

yay ise, benim hayran olduğum bir kişidir. ay yay, seni seni. çok sevimli bir keretadır. ben bu burcu çok ilginç, ama duygusal olarak güdük bulurum. yani bence öyle. ama bu güdüklüktür, bu doğrudanlıktır (bu da nasıl bir kelimeyse) onu sevimli yapan. yay hayatımda gördüğüm en kolpa insandır. aynı zamanda en çok vakit geçirmek istediğim insandır çünkü bu tipler benim gibi sıkıcı olmaz.

balık güzeldir. fiziksel olarak. hep güzel ve nazlıdırlar.
ikizler iyi biri gibi geldi bana.
aslan çok süper biri. çok tatlı. çok da seksi.
teraziyi pek tanıma fırsatım olmadı.
kova akıllı. hem de uyumlu.
başak müşkülpesent.
koç sakin, kendine güvenli. zengin bir avukat çocuğu.

ay evet, 11 tane. kendi burcumu unutmuşum. kendi burcum için seksi diyeceğim. bene çok seksi biriyim yani.