bugün milletlerarası hukuk dersinde hoca yugoslavya'dan bahsedip duruyordu. kendi kaderini tayin hakkında bir ders. işte efendim, beraber yaşama isteği artık yoksa, durumu inkar edemezmişsin, yeni oluşan devletleri tanımalıymışsın, o konular. benim de aklıma deniz'i eğlendirmek için şöyle bir fikir geldi: birden ayağa kalkacak, çok kontrollü ve kibar bir adam olan hoca'ya yavaş, kendimden emin adımlarla yürüyüp şöyle diycektim:
sonra da sınıfın kapısını çarpıp çıkacaktım. deniz buna 1 hafta gülerdi. o kadar kanlı bir iç savaşla alay mı edecektin diye soruyorsanız, yok amacım bu değildi. amacım, dediğim gibi, deniz'i güldürmekti. bütün ders boyunca bunu düşündüm. tam yugoslavya'dan söz açıldı, ayağa kalktım. yavaş yavaş, kendimden emin adımlarla hocanın yanına ittim, ama yemedi, "tuvalete gidebilir miyim?" dedim. birkaç kişi güldü. yani, bu da bir şeydir. deniz 'e anlattım, o da kayıtsızca omuz silkerek, "yapsan çok komik olurdu, ama onu kimse yapamaz, bu bir hayal, yalnızca bir hayal..." dedi. o öyle deyince çok üzüldüm. oysa ben, sınıfta şaklanbanlık yapmak dahil, hayatta her şeyin mümkün olduğunu, çoğu şeye gülünebileceğini, insanın herkesle tatlı tatlı dalga geçebileceğini göstermeyi çok istemiştim. eh, kısmet değilmiş. belki önümüzdeki ders, belki önümüzdeki ders bunu yaparım.