Pazartesi, Şubat 01, 2010
doğru. ben mesela, neyi istediğime şöyle karar veririm genelde: "A ne istiyor? B ne istiyor? benim için hangisinin isteği daha önemli?" ve isteğimi o doğrultuda şekillendiririm. kararsız kaldığım anlar ise A'yı da B'yi de çok önemsediğim zamanlar, veya ne istediklerini tahmin edemediğim zamanlardır. benim için fark etmez. benim için fark eden tek şey, uyum içinde yaşamak, oyundan çıkarılmamak, surat asılmamak, azarlanmamak, terk edilmemektir.
çoğu kimse vardır ki etraflarındaki insanlar onlara istemedikleri şeyleri yaptırır dururlar. ve bazı bahaneler bulurlar: "belli bir zamana kadar bu böyle olacak." o zaman gelir çatar, ve sen artık aynı insan olmazsın. içindeki ruh emilmiştir ve artık hareket kabiliyetin gitmiştir. bazen bir isyan olarak ölmek istersin. "ben gidersem yerime başkası gelebilir. öyleyse yaşamak istemiyorum. yanlızca saçımın şeklini seçebiliyorum. bunun bile sınırları var." diye düşünürsün. bilmiyorum bu cinsiyetle mi alakalıdır. ama "benim için fark etmez" bir kadın sözüdür, anaları tarafından kızlara böyle belletilmiştir, o bellekten yine çeşitli talimatlar okuyarak kurtulmaya çalışır bazıları, ama bunlar da en nihayetinde talimattır. bir oyuncak bebek gibi, kolları iki yanda, başı öne eğik, kişiliksiz, dominant ruhların gölgesinde, nefes alır veriririz.
Çarşamba, Ocak 27, 2010
"hazar bulut", iki sebepten ötürü. hazar, hazin, hüzün gibi kelimelerle ses benzerliği olduğu için, bir de azer bülbül gibi bir etken var:) ikinci sebep, bulut. gözleri bulutlanmak deyişini bilirsiniz. hazar bulut lisesi, hayatın en hazin dönemini, gençliği anlatan bir blog. tüm o bekleyişi, o sancıları, o "hiçbir şeyin olmaması" halini.
bu blog lisede bitmemeli miydi?
aslında seriler yapacaktım. üniversite 1 ve 2. seneme "küllerinden doğan" adını verdim. bunun sebebi, karmaşık bir ilişkiler yumağı içinde, mutsuz ve durağan bir biçimde duruyor oluşumdur. tamam, çok açıklayıcı olmadı. benzer duygular içimde sürekli küllerinden doğuyordu, anlıyor musunuz? yani tam ah, bu his bir daha gelmez derken tekrar ve tekrar geliyordu aynı hisler, aynı durumlar öğrencilik yaşamımda "küllerinden doğuyordu." üçüncü senemin adı ise "gerilmiş bir yay gibi"dir. olumlu bir dönemimi anlatan bir seri olacak, inanıyorum. bütün bu serileri bir kitapta topladım tam olarak: "hazar bulut lisesi."
okuyucunuz olmamasından memnun musunuz?
kedi uzanamadığı ciğere mundar der durumu yok, gerçekten ÇOK memnunum. birkaç okuyucum var ve onlar için yazıyorum. beni sadece birkaç kişinin okuyor olması harika bir şey. hatta onlar da olmasa ne güzel olurdu. sadece bir "umut" olsaydı ve ben ona yazsaydım. sorumluluk yok. kaygı yok. "feed back" yok. bence ben ideal "blogger"ım.
öyleyse kasmamıza gerek yok, beyoncé'yi neden seviyorsunuz?
ya evet, aşırı seviyorum. karıyı tanımam etmem. ama çok çok çok tatlı. keşke yanımda olsa da ingilizce muhabbet etsek.
ya sen niçin kendinle röportaj yaptın?
uyuyamıyorum. bugün vakit geçmek bilmedi.
ne yaptın?
arkadaşım osman'la buluştum. onun dışında vaktin geçmesini bekledim. gazetelere baktım. onlardan etkilenip kendimle röportaj yaptım.
Salı, Ocak 26, 2010
Pazartesi, Ocak 25, 2010
biraz geyik edelim
hayattaki tek eğlencem galiba film gibi konuşmak. artık çok bayatladığı için kendimi bir kere de videoda görmek istedim. devir paylaşım (!) (bu ünlemlere de biterim) devri olduğu için, eh neme lazım, ben de madem ki bir internet sitem var, videomu sadece kendi izlemem yetmez, siteme de koyayım istedim. oh, whatever. just watch, man.
Pazar, Ocak 24, 2010
Cuma, Ocak 22, 2010
bir şarkı daha
yeni bir klip bu. klip çünkü mimik filan yapmaya çalıştım. şarkıyı 2005 yılında yazdım. ya da 2006, bilmiyorum. şu an üniversitede bizim sınıfta olan voleybolcu, aptal bir çocuğa yazmış idim. o da beni reddetmiş idi. şarkıyı hala severim. çocuk ise 85leri 90ları çakıp voleybola devam edip güzel güzel kızlarla çıkıyor. geçen gün bana gelip "ay sen bana aşıktın" dedi. ben de ona "ne var, küçük emrah'a da aşıktım" dedim ve beş yıllık intikamımı aldım allah'a şükür.
ılgaz'a gitmesem, vaktimi iki buçuk arkadaşımla öldürsem, hiçbir şey yapmadan, sonra zeki gelse, kahvaltı etsek, yürüsek ne güzel olur.
Perşembe, Ocak 21, 2010
islamabad'da bir gün
ama ben uçtuğum için çok gururlu ve mutluyum. lacivert denizde yunuslar yüzüyor. bir uçurum burası, minik dalgalar kıyıya vuruyor. ben de uçarak denize doğru pike yapıyorum. bir an, ya uçma kabiliyetimi yitirir de sertçe denize düşersem diye korkuyorum, sonra bu korkum geçiyor. çok mutluyum, kendimle gurur duyuyorum sonunda uçabildiğim için. örgücü kadını unutuyorum.
Salı, Ocak 19, 2010
zampara, aile dostu, monokl, ziyafet masası
rüyam, 19.yy sonunda fransa gibi bir yerde geçiyor. dostlar arasında bir toplantı. herkes burjuva ama öyle aşırı zengin değiller. tam zampara olan bir adam var. ve onun hiç mi hiç umursamadığı üzgün karısı var. adamın yanında, aynı masada aşığı oturuyor ve zampara koca masanın altından aşığının bacaklarını okşuyor. karısı da bunu biliyor ve içi parçalanıyor. ama o böyle şeylere alışkın. zampara kocanın ona tek bir kez olsun bakmasını ve azıcık ilgilenmesini istiyor sadece.
bu arada aynı masada başka bir aile dostu var. bu uzun, dalgın bakışlı, sakallı ve çok sevimli bir adam. bir de kendisine çok yakışan bir monokl takmış. aldatılan eşin yanında oturuyor ve onun acısını anlıyor. masada kadın hakkında kafa yoran bir tek o var. sonra birden sohbet etmeye başlyorlar. aile dostu kadına o kadar tatlı ve uzun, derin bir bakış atıyor ki kadıncağız içinde çok büyük bir mutluluk kuşunun kanat çırpmaya başladığını hissediyor aniden. o da aile dostuna, daha önce hiç fark etmemiş olduğu bu sevimli adama bakıyor. "dostum" diyor aile dostuna, "niyetinizi anlıyorum. fakat ben kocama sadık bir kadınım." aile dostu da tüm sevimliliği ile gülerek: "neye sadıksınız, hanımefendi, mutsuzluğunuza mı?" diye soruyor. elele tutuşuyorlar. bunu gören zampara koca ayağa kalkıp: "hahaha, dostum, karım da size kaldı en sonunda, size de boynuz olmak yakıştı hani!" diye bağırarak onları utandırmak isterken kadın, "kapa çeneni gérald!" diye bağırıyor ve zampara, zamparanın sevgilisi, hepsi susuyorlar.
bence çok komik olan bu rüyadan mutlulukla ve içimde güzel bir özgürlük hissiyle uyanmıştım.
Cumartesi, Ocak 16, 2010
ay ay. dün zeki beşiktaş'tan kabataş'a, sonra gülhane'den beyazıt'a, ordan taksim'e yürümeme vesile oldu ve ben öldüm. ne zaman tramvaya binmeyi teklif etsem bana küçümser gibi baktı, ben de durup dedim ki: "doğru söyle zeki, beni şişman mı buluyorsun?" yani herhalde beni zayıflatmak istedi, başka açıklaması olamaz. eve gittim, kuyruksokumumda bir ağrı. yürüyemedim bir süre. telefon açıp bunu ona söyledim. o da pişkin pişkin: "alışkın değilsen yarın da ağrır." dedi. demek alışkınmışım ki bugün hiç ağrımadı. bugün ortaköy'den eve yürüdüm.
ben de sağlıklı alışknalıklar kazanınca ideale daha yakın hissediyorum kendimi. şaka lan şaka. hangi idealden bahsediyorsunuz? 6 milyar insan var, yanlışım varsa söyleyin. hangi ideal? ideali söylemek insanları sevmekten vazgeçmektir. insanları sevelim. ayyy akşam akşam sevecenlik bastı uff.
Cuma, Ocak 15, 2010
sonra başka bir rüya görmeye başladım. rüyada bir trende gidiyordum ve niyeyse çıplaktım. çıplak olmaktan aşırı derecede rahatsızdım. yanıma tuhaf bir adam oturdu ve en içimden "çattık" dedim. adam elinde bir hortumla pis pis sırıtarak beni ıslatmaya başladı, böylece henüz çıplak olduğumu fark etmemiş olan tren ahalisinin dikkatini çekip benim anadan doğma oturduğumu göstermek istiyordu. sonra biri bana sarı bir havlu verdi. allahtan ona sarındım ve kurulanıyordum. ama adam beni ıslatmaya devam ediyordu, bir yandan beni taciz etmeye, mıncıklamaya da başlamıştı. ben "git başımdan" diye bağırıyordum, bir an gidiyor gibi oluyor, sonra aynı pis sırıtışla geri geliyordu. tacizleri eksik olmuyordu. ben de ondan şikayet edecek gücü kendimde bulamıyordum. derken tren bir durakta durdu, adam bana bakıp: "benimle inmek ister misin?" diye sordu. o ana kadar heriften nefret etmiş olmama rağmen bir an için trenden inmek için müthiş bir istek duydum. nasıl olduysa ağzımdan "olur" sözü çıkmıştı. sonra durağa baktım. adamın kendisi gibi izbe ve pis sokaklar, ıssız ıssız önümde uzanıyordu. gitmek ve gitmemek arasında tereddüt ediyordum. derken yanıbaşımda daha yaşlı bir adam belirdi "ve kızım, senin böyle bir adamla ne işin var?" diye sordu. ben de "bilmiyorum amca, üstelik benim bir sevgilim var, duysa çok üzülür." diyordum. o da bana "eminim o da senin gibi pırıl pırıl bir gençtir. öyleyse sen bu pis herifle gitmek istemiyorsun. gitme bence yavrum." dedi, pırıl prılı genç ne demekse... ben de trenden inmedim, ama elim yaşlıca adamın avcunun içindeydi ve adam bana şefkatle, tuhaf tuhaf bakıyordu. içimde çok büyük bir sıkıntı ve üzüntüyle uyandım.
günde 12 saat uyumak demek ki böyle saşma sapan rüyalar gördürebiliyor. 12 saat bir insan evladına çok geliyor. sakın siz uyumayın.
Perşembe, Ocak 07, 2010
ben de odamda yine genç kız gibi takılmaya başladım, yani yine tek kitap açmadan boş boş durup "hayatın anlamı nedir, ben kimim" vs diye kendi çapımda geyik yapmaya başladım. hayat kesinlikle mutlu olmak için değildi. hayat iniş ve çıkışlarla doluydu, her kişi kendi kadersizliği içinde güzeldi. werther ne kadar özenilesi bir hayat yaşamıştı. 21 yılda ben de kendi çapımda irili ufaklı aşk acıları çekmiştim ve hiçbirinden de nefret etmiyordum. hatta onlarla guru duyan bir yanım vardı. annem zaten korunaklı olan yaşamımda bana kimseye sevgimi belli etmemi, kimse için üzülmemi söylerken ne kadar haksızdı. şimdiye kadar annemle iyi anlaşmışızdır benim itaatkar ve uysal ve muhafazakar bir genç oluşum sayesinde. ama onun anlamadığı bir şey var, ben üzülmemek veya mantıklı davranmak için muhafazakar değilim, yavaş yavaş kaybolan dini inançlarım ve otoriteye olan saygım yüzünden muhafazakarım. yani kendimi korumak gibi bir amacım hiç yok. hayat iniş çıkışlarıyla güzeldir. işte böyle romantik duygular içindeydim bugün.
Salı, Ocak 05, 2010
nickelcreek /i should have known better adlı şarkı çok güzel
"TAVSİYE
amacınız toplum içinde yükselmek mi? saygı duyulan ve sevilen bir insan olmak, dostlar edinmek mi? ve bu arzunuz hayatınızı önemli ölçüde etkiliyor mu? bir türlü hayal ettiğiniz yerde değil misiniz? kendinizi başarısız mı buluyorsunuz? öyleyse beni dinleyin.
5 yaşımdan 21 yaşıma kadar türlü gruplara girmeye çalıştım. türlü yöntemler denedim. saçıma perma yapmaktan tut alkolu bırakmaya ve yalan söylemeye kadar. ve bir türlü istediğim amaca ulaşamıyordum, ya da ulaşamadığımı düşünüyordum. ta ki şu yıla, 2010 yılına kadar. gelin, sizinle 2010 yılına girerken hayatınızın akışını değiştirecek bir kararın altına imza atalım.
ben hep ortaya oturun, kibar ve nazik olun gibi alışıldık yöntemlerden bahsetmeyeceğim size! size sadece şunu diyeceğim. siz zaten bu ezik halinizle toplumun bir parçasısınız. bütün hayatınız boyunca kendinizi ayrı hissettiniz filan ama bal gibi parçasısınız. bunu düşünün ve gülümseyin. siz, onun gayet içinde ve güzel, sevilesi bir parçasınız aslında ve mesela çok ağır bir suç işlemediğiniz sürece bu böyle kalacak. tanıdığınız insanları düşünün. onların hepsini birden kıskanıyorsunuz ama kıskandığınız şey onların kendisi değil, onların siz olamaması. ama siz de çok ayrı bir varlık değilsiniz. herkes kendini ayrı bir varlık gibi düşünseydi bir arada yaşayamazdık.
bir arada yaşamak aslında güzeldir ve insanların size ihtiyacı var. sizinse sadece haz içinde yaşamaya ihtiyacınız var, ve sevmeye. bir ağacı, br kuşu, bir taşı sevmeye."
öyk ne taşı be!!! ders çalışmaktan yoruldum, her an çalışmak gerekiyor. temsil yetkisine harcadığım saati başka şeye harcasaydım alim olurdum. ya da dünyayı gezerdim. ne yazık ki temsil yetkisini biliyorum sadece, bu da bana anca bir 65 getirir.
Cumartesi, Aralık 26, 2009
Pazartesi, Aralık 21, 2009
bakın, ben hepinizi 20li yaşlarında, yakışıklı, entel ve derbeder genç erkekler olarak hayal ediyorum. içten içe böyle olmadığını bilsem de adsızlar, lütfen bu inancımı bozacak bir şey yapmayın. örneğin bu yazıya "ne alaksı var ben adsızlardan biriyim ve emekli öğretmenim" diye yorum yazarsanız gerçekten hayallerimi yıkmış olursunuz. lütfen hepiniz birer yakışıklı indie şarkısı, o da olmadı teoman'ın gençliğiymiş gibi davranın. olur mu? sevgiler.
Cumartesi, Aralık 19, 2009
başka bacak istemediğimi fark ettim. başka bacak istemiyordum. istediği kadar kalın olsundu bacaklarım. iyi ki vardılar, iyi ki daha uzun değillerdi. esmerlikleri içinde ne kadar sevimliydiler. ve benim bacaklarımdı. onlarla yürüyordum, onlarla her yere gidiyordum.
ve iyi ki o çok özendiğim, sarışın, pırıltılı, havalı kızlar gibi güzel değildim. evet, onlar benden daha güzeldi şüphesiz. ama ben bendim ve aslında kendimi arzuluyordum. ben kendimi arzulayınca başkasının da arzulayabileceğini fark ettim. yani, evet, bende ferah, sevimli bir hava yoktu ama tanrı beni yaratmışsa bir bildiği vardı. ve fotomodel olmadığıma göre bu ancak beni ilgilendirirdi. eh, benim de şikayetçi olmak için bir sebebim yoktu ki. belki güzel filan olsam şu anki halime çok daha yabancı bir insan olacak ve kendime ısınamayacaktım.
o an dünyanın en çirkin vücutlarını dahi güzel buldum. en sakatlarını, en garibanlarını. başka boy istemiyordum, 1 65 iyiydi. başka surat istemiyordum. herkes dalında güzeldi.
Perşembe, Aralık 17, 2009
ve ruh hastası yaşamımdan bir gün daha yararsız, zararsız aktı gitti...
Cumartesi, Aralık 12, 2009
geçen gece uyuyamadım yine. orta sonda başka şubede 4 kız vardı, hiç de konuşmazdık, kendi halinde kızlardı, 8 c'de. onların adını hatırlamaya çalışıyordum. mergezer, elif, ışıl, bir de... dördüncüsünün adını hatırlayamıyordum. aman bana ne diyordum, neyse ne. uyumama bakayım ben. ama deli etti beni. bunun üzerine kalkıp ortaokul yıllığına baktım. dördüncü kızı bulamadım. demek ki üçlülerdi. hayal kırıklığına uğrattı bu beni. sonra yıllığı okudum, lise kısmını. benden 3 yaş büyük çocuklardı hepsi. ama ne güzel bir kuşaktı. sonra gözlerimi yumdum ve rüyamda mezun olduğum ortaokulu gördüm.
o kadar mutluyum ki. o kadar mutluyum. belki yarın deniz avcı'lara giderim. ya da bari şu yiğit ışık'ı arayayım bir ara. aklıma geldi.
Salı, Aralık 08, 2009
Salı, Aralık 01, 2009
asosyalliğimin doruklarındaydım. öyle ki üniversitede orda burda, kantinde gördüğüm insanlar bana insanmışlar gibi gelmiyorlardı. şekilmişler gibi geliyorlardı ve içten içe tanımadıklarımdan nefret ediyordum. tanıdıklarımla ise, 2 tane çok iyi arkadaşım hariç ayaküstü konuşmak bile bana eziyet gibi geliyordu. bir şekilde anlayacaklarmış gibi geliyordu bana, hiç konuşmak istemediğimi, orda olmadığımı. zaten ağzımı her açtığımda kendimi geri zekalıya benzetecek bir laf ediyordum. pek zeki görünmem. hele bunalımlı, asosyal zamanlarda.
bu akşam çıkışta ayaklarım eve gitmek istemedi, bunun da sebepleri ayrı bir yazı konusu teşkil eder. şöyle diyeyim, aslında çok sevdiğim anneannem ve dedem bizdeydi ve biz dinin gereklerine uygun yaşamıyoruz diye üzülüp duruyorlardı. bir yandan eşi görülmedik bir gerginlik, sessizlik ve rahatsızlıktan bıkmıştım öbür yandan onların üzülmelerine hak vermekten kendimi alamıyordum. konuşma konusu bulmak zorlaşmıştı. dün bir cenazeye gitmiştik ve beni aslında ilgilendiren bu ölüm karşısında suçluluk duymaktan kendimi alamıyordum. ama bu konudan burda bahsetmek istemiyorum. demek istediğim, depresyon yapan ünlü sivilce ilacı gerçekten kendine süper bir ortam bulmuştu. nedensiz de olsa kendimi malak gibi hissediyordum.
ırmak'la beraber kütüphaneye devletler hukuku sınavına çalışmaya gittik. onun bazı tanımadığım arkadaşları da vardı. bunlar aslında fena insanlar değillerdi. ama dediğim gibi benim için uzaylıyla birdiler. kahve almak için dışarı çıktık. hava alacakaranlığa dönüyordu. sonra kütüphaneye döndük. ve sonra birden... o his geldi. proust'un swan'lerin tarafı kitabında bahsettiğine benzettiğim o muhteşem haz duygusu... o kadar mutlu oldum ki birden anlatamam. dışarısı alacakaranlıktı, gökyüzünün koyu mavi rengi kütüphanenin ahşap sıcaklığına karışıyordu. masanın üsütnde "para" isimli bir kitap duruyordu ve ben ilham gelmiş gibi "boston!" dedim. evet, benim günün en sevdiğim saatiydi şimdi. aynı bu saatlerde deniz avcı ben ve çisem boston umumi kütüphanesine gitmiştik. kütüphane o kadar güzeldi ki, boston'da yaşamak, her gün buraya gelmek, kitaplar arasında boğulmak, boğulmak istemiştim. sonra o muhteşem avluya çıkmıştık. gökyüzü şimdiki gibi koyu maviydi, alacakaranlık mavisi. yine şimdiki gibi coşkulanmıştım. deniz avcı'ya ne harika, ne kadar güzel diyip durmuştum. ırmak'ın arkadaşlarına sevgiyle baktım. onlar benim hayali boston'ımın figuranlarıydılar.
böyle bir his lisede de oldu. ezgi trak'ın elleri sayesinde. bayram tatilinden okula dönmüştük. gitarımı yatakhaneye çıkarmıştım. ezgi trak da ordaydı. pencerelerin önündeki yataklarda yattığımız yıldı. kafasını kaldırdıve gitarımı akord etmeye başlamıştı. onun ellerine bakmış "tanrım ne güzel..." diye düşünmüştüm. onun elleri o kadar huzur vericiydi ki. tanıdık ve yabancıydı, aynı anda.
sonra sevil'in yüzü de bana aynı hissi verir bazen. o kadar tanıdığım o kız, günlük ve banal dünyamın parçası o kız bazen yabancı bir insan olur nazarımda ve çekicileşir. aşık olduğumuz kişiyi bize yabancı ve girmek istediğimiz bir dünyanın parçası olduğu için severiz demiş proust, işte sevil de bana o anlarda o kadar ulaşılmaz geliyordu. patates burnu, sevimli gülümsemesi, kumral saçlarıyla ışıl ışıldı. buraya değil de cumhuriyetin ilk yıllarına, doğu bloku ülkelerine ait gibiydi. o zaman ona "sen şimdi ne kadar farklısın sevil" derdim o da "üf saçmalama benim işte" derdi. o zaman şüpheye düşerdim, ama onda olup bende olmayan şeyden yoksun olduğumu bilmediğinden böyle dediğini de düşünürdüm.
geçen sene tiyatro klübünde pek de tanımadığım öykü diye bir kıza hayrandım. kızı tanısam hayranlığım geçeceğinden, yani kız benim için banalleşeceğinden tanımak da istemezdim. neden onu sevdiğimi açıklayamıyordum. seviyordum çünkü teni çok pürüssüzdü. orta boylu orta kiloluydu. abartılı olmayan ama çok hoşa giden bir yeteneği vardı. tepkileri çok normal, çok abartısızdı. ne bileyim... ziya koskoca klüpte en az tanıdığım kişiyi en çok sevmemle dalga geçer, "kimseyi sevmiyorum, öyküyü seviyorum. kimseyi sevmiyorum cem'in kardeşini seviyorum" derdi.
ah bilmiyorum işte böyle. havadan sudan konuştuk, söyleştik. etrafımdaki insanların tacizine maruz kalıyorum şu an. kalmasam rahat rahat yazardım anacım.