Pazartesi, Kasım 23, 2009

sevgi içimde bir duygu olarak var, evet. fakat bir duygu, taşkın bile olsa ne işe yarar? olan şeylerin, olayların dünyasında neyi değiştirir? benim bir şeyi sevmem, ona sevecenlik göstermem o şeyin durumunu ne kadar değiştirir?

kaldı ki içimdeki sevgiye ve gösterdiğim sevecenliğe inancım yıllarla beraber azaldı. "allaha inanmayanların yaptığı iyiliğe inanmayın." cümlesini okuyup benim için yazıldığını düşünerek üzüm üzüm üzüldüğüm zamanla beraber başlayan bir azalma süreci. o zamanlar bu tip şeylere üzülecek kadar genç ve duyarlı oluyorsun tabi. allaha göstermek ve insanlara göstermek arasında tatmin farkı var olmalıydı, birincisi kendine göstermekten de öte bir şeydi.

bende sevgiden çok doğru olanı yapma isteği olabilir. ama olmuyor işte yahu. tüm sevecenliğinle kollarının arasına almak istiyorsun tam olarak alamıyorsun, unutuyorsun ya da kaçıyor. her şeyi yapsan birini unutmuş oluyorsun, ne yapsan çevreyi kirletiyorsun, tüm önlemlerine rağmen hamile kalıyorsun, çocuğa bakacak durumda olmuyorsun, ev hayvanını öldürüyorsun. öfken, tembelliğin, bir de ifa imkansızlığın, objektif, sübjektif tüm nedenler seni tutuyor. tüm bunlar en sonunda kayıtsızlıkla sonlanıyor, sonra sen anlıyorsun ki tüm o sevecenlik makjaymış. o oğlana göstediğin sevecenlik de sadece onu istediğin içinmiş. böyle bir şey olabilir mi?

Perşembe, Kasım 19, 2009

biz insan değiliz

dün gece 5 kişiden ibaret sosyal çevremdeki (ailem dahil) iki arkadaşımdan biri olan sevil'le bu konuda konuştuk ve insan olmadığımıza karar verdik. bu ciddi konu için bayağı ön hazırlık gerekti. öncelikle deniz avcı yatmalıydı. sonra çay yaptık, zihnimizi açmak için kaşar ve salam yedik. son olarak işin ciddiyetini vurgulamak için sigara içmemiz gerekti. uzun tartışmalardan sonra şuna karar verdik ki tam olarak, insan gibi insan değiliz. bu konuyu sistematik bir biçimde ele alacağım.
öncelikle insan olmak için 2 kriter koyduk:
- yaşadığı toplumun değişik kesimleriyle bütünleşebilmek
- karar verme ve risk alma yeteneği
ilk önkoşulu pek beceremiyorduk. bu yüzden yaşamımız çok sıkıcıydı. değişik bir manzarayla karşılaşınca büyüleniyor, fakat o insanların yanında ne diyeceğimiz bilemiyor, birbirimizden ölesiye sıkılıyor fakat birimiz balık, diğerimiz suymuşçasına birbirimizin yanında rahatlıyorduk. konuşma konularımız "şunun cildi güzel, şu fena giyinmiyor, ben şunla çıksam nasıl olur"dan ibaretti. fakat sözle ifade etmediklerimiz alttan akan su gibi bizi yabancılıktan, dış dünyadan temizliyordu.
ikinci önkoşulda ise birer hiçtik. örneğin ikimiz de okuduğumuz bölüme tesadüfen girmiştik. ben beynimin köşesiyle grafiker olmayı düşünmüş fakat kendimi böyle bir meslekte hayal edememiştim. ankara'ya gitmekten günlerce bahsetmiştim ama gitmeyeceğimi bilerek. bir "olmalı", beni girmeyi hiç düşünmediğim okula girdirmişti. iyi kötü karar alıp uygulamış insanların arasında bunlardan hangisi daha tırt acaba diye düşünüyorduk.
sevil'le bunları tartıştıktan sonra şu yan konulara da değindik:
-insanların bunlar da dert mi diye bizi küçümsemesi: bu olgu yüzünden kimseye dertten saydığımız şeyleri anlatmamaya karar verdik.
-bunların dert olup olmadığından kendimizin de pek emin olmaması: emin olamamamızın sorun teşkil etmediğine karar verdik.
-kim gibi yaşamak istediğimiz: yaşıtlarımız arasından kimseyi beğenemedik. bir önceki kuşağın erkekleri gibi yaşamayı çekici bulduk.
-bunları istemenin şımarıkça olup olmadığı: hayır efendim hiç de şımarıkça değildi. biz bir çift ugg çizme, louis vitton çanta istemiyorduk. latin amerika'da planlanmış bohem tatiller de istemiyorduk. biz kendimizi hem yollarımız çizilmiş gibi, hem de belirsizlik içinde hissetmek istemiyorduk. insanın doğal faaliyetini, eyleme geçmeyi arzuluyorduk.

bu şarkı, 12. sınıfta yazdığım "em d c am" 4 akorlu, fransızca furyasından bir şarkı. bu şarkılara 11. sınıfta başladım. ilkini 2006 temmuz linkindeki "pour elise" başlıklı gönderide bulabilirsiniz. 2006 haziranında ve mayısında da o dönemdeki şarkılarımdan var. şarkının sözlerini serbest çevirirsem kısaca şu eğer merak eden olursa: "sen burdayken, yanımda, rahat edemiyorum derimin içinde. bakışını yakalamaya çalışıyorum, bana bir şey söylesin diye. fakat sen bir şey söylemiyorsun, bir ya da iki sigara yakıyorsun. ben de çaresizce atılıyorum: 'burda bir ya da iki akşam kalabilir miyim? bir ya da iki gece? bir ya da iki öpücük? sen ve ben ikimiz bu kadar imkansız mıyız?' şimdi gitmem lazım, şu iş hep aklımda, sen ve ben ikimiz, sen ve ben ikimiz."

o yıllarda azizim, böyle arabesk şarkılar yazmaktan utanmıyordum, şimdi hiç tarzım değildir, merak eden olursa.

Perşembe, Kasım 05, 2009

klipler için evsahipliği yapan kardeşime teşekkür ediyorum.

Cuma, Ekim 30, 2009

birkaç şarkıcık

iki şarkı var burda. ingilizce olanını bu sabah yazdım. açıkçası yaaani. pek iddialı değilim shy spirits unite adlı bu şarkı konusunda. sözleri: "theres a place for shy sprits, somewhere in the universe where they love eachother. they love eachother so deeply that they feel comfortable now so maybe theyre not shy sprits anymore. shy sprits unite. so they wont hurt us anymore they wont reject us anymore" daha çok ingilizce geliştirme/ yazma isteğimi gideriyor diyelim. diğeri de arkadaşlarımdan çoğunun bilmediği, 2007 senesinde 12. sınıfta yazmış olduğum bir şarkıcık. niçin makarella yella monteyi, aptalı, çetini filan koymadığıma gelince: ya onları söylemek çok içimden gelmiyor bu aralar böyle daha bilinmedik şarkıları koyasım var.

şimdi çok saçma bir şeyden bahsedeceğim:

yaşamdaki birçok şeyle temasımı kaybettim. örneğin güzel şeylerle çoooook uzun süredir ilgilenmiyorum. şimdi aptal aptal sırıtarak bu da neymiş deme tamam mı? istemezsen okumazsın okur. işte böyle sürekli bir paranoya içindeyim. geçmedi, geçmiyor, geçmesini de istemiyorum. güzel bir şey yaşamaya, yaşamla iç içe olmaya hazır değilim. bir ot, bir çöp, bir çöp kutusu olmak geliyor içimden. şimdi, ben hukuku kazanınca pek bir sevinmiştim. ama biliyorum ki "sen bakkal olacaksın" deselerdi de sevinirdim, öyle bir şey olasım vardı. şimdi ise bir şey olasım yok. hukuktan da adeta tiksiniyorum. kendimi bir şeye vermek, güzel şeyler yapmak istemiyor muyum?

istemiyor değilim, çok istiyorum. hatta tüm zamanım bunu istemekle geçiyor. ama hak etmediğimi, yapamayacağımı düşünüyorum. ve dünyanın, etrafımdaki kimselerin benim mutlu olmamı istemediklerini düşünüyorum. ergen sensin gerizekalı. okuma o zaman tamam mı düdük. eleştireceksen okuma. benden herkes özür dilesin istiyorum. sanki biri beni vurdu, ben toprağın içindeyim ve çıkmak içimden gelmiyor artık. tam olarak böyle duyumsuyorum kendimi.

Pazar, Ekim 11, 2009

then you'll go ahead ve başka şarkılarım

düzeltme: 2 kelime yanlış talffuz edilmiş şimdi fark ettim ama salla.

should i move from here? should i change my hair? should i become a lesbian or should i take you away? by the hand, away from the crowd? but i still don't think yes i still don't think it's gonna work between us cause you'll go ahead and break my heart in two equal pieces. hopelessly i fall in love with the most sarcastic man species. i'm feeling ugly and dump at the same time i'm feeling ugly and fat and completely down... you let me down.

EST CE QUE TU M'AİMES? (BENİ SEVİYOR MUSUN?)

oui, ça fait des mois et des mois que je reste noyée dans des pensées, des obsessions des paranoias. oui, ça fait des mois et des mois que je reste bloquée dans une seule possibilité que tu ne m'aimes pas. est- ce que tu m'aimes? il faut que je le sache. est-ce que tu m'aimes? il faut pas que tu te faches. parfois je me sens hyper loin de toi. parfois tu me sembles accesible, parfois pas. tes un homme froid et javoue que jadore ça parfois. mais parfois cest trop. dis moi si tu me deteste pas trop.

DOKUNMAK

saçları güneşte güzel parlıyordu girerken suya. öbürü sadece elini tutmak istiyordu dokunmak ona. dokunmak sen hiçbir şey hissetmeden, içimde üzgün ırmaklar akarken. büyülü bir ormanda gezinirim o zaman, ren geyikleri vurulur.

TA GUEULE (KIÇIN- DEFOL GİT GİBİ BİR ANLAMI VAR)

privée de mes envies (isteklerimden mahrum bırakılmış)si loin de mon aimé (sevdiğimden böyle uzakta) cest cela que j'appelle ma vie:(ben hayatım diye buna diyorum:)attendre que tu me reconnaisse (beni kabul etmeni beklemeye)mais j'ai marre ah oui j'ai marre, putain j'ai marre de subir ça (ama bıktım, allah kahretsin bıktım bunu çekmekten) si tu ne m'imes pas dis le moi(beni sevmiyorsan söyle bana)au début j'aurai trop mal (önce çok kötü olurum) mais apres je me sentirai moins seule (sonra daha az yalnız hissederim kendimi) je vais tappeler pour te dire ta gueule mon amour (seni defol git demek için ararım aşkım)



Son olarak, then you'll go ahead adlı şarkıdaki "should i become a lesbian?" Ifadesini değiştirmii bulunmaktayım. Bunun sebebi çok açık: bu cümle lezbiyenliği karşı cinsten umudu kesince olunan bir şeymiş gibi gösteriyor, bu yanlış. Buna lezbiyenler kızacaktır. Nitekim karşı cins konusunda habire hayal kırıklığına uğruyorum ama seksüel yönelimimde bir değişiklik olmadı. Orda artık "should i run away?" diyorum.

Cumartesi, Ekim 10, 2009

hey, hey hey why do you threat me like you do?

mani oluyor halmi takrire hicabım
üzme, yetişir üzme firakınla harabım.

böyle şarkılar dinliyorum. kadın- evlilik çağı kitabını okuyorum. hala üzgün ve depresifim fakat işi abartmamaya çalışarak. östrojen eksikliğim olabilirmiş. buna sevindim aslında. acaba erkek düşmanlığı yapıyor mudur bu durum? belki yapıyordur, eğer öyleyse bu durum değişmese de olur. hatta fazladan testesteron alabilirim dışardan.

insanları sevmiyorum. her şeyle temasımı kaybettim. benim gibi insanları sevmeyen bir arkadaşım var, bütün vaktimizi beraber geçiriyoruz. kimbilir neler kaçırıyoruz ama ne bileyim umrumda değil.

Cuma, Ekim 02, 2009

bugün eve gelirken bir şarkıcık yazdım. gelir gelmez çekiyorum:

bir de uzun süredir yüklemek istediğim i saw a dog adlı şarkı var. bu da benim amerika'ya bile gitmeden önce yazdığım pre intermediate seviyesindeki ingilizce şarkımdır. hoş, seviye de atlatmadı bana o 3 ay ya her neyse. (what would you like to drink mam demeyi öğrenmek dışında). bu videoyu yüklemek konusunda çooook kararsız kaldım, çünkü perişan vaziyetteyim ama sonunda yüklemeye karar verdim:

bir ara bahsettiğim şarkı

bir ara makus tarihimin ennn kötü şarkısından bahsetmiştim, if you remember it.

işte bu o. adı:zodyağın tüm burçları. bence astrolojile ilgili yazılmış ilk şarkı. ha, bundan önce teoman "durun tahmin edeyim, balıksınız değil mi?" demişti ama zannetmiyorum ki o sayılsın...

zannetmeyin ki bu şarkıyı yolladım diye neşeliyim. değilim aslında. içimde beni yatırmayan bir korku var. bunun nedeni var mıdır bilmiyorum. açıkçası neden isteyenlere kızmaya başladım. insan nasıl nezle olursa aynı derecede, insan olmanın getirdiği bazı hüzünlerle, korkularla ruhu üşüyebilir... korkmak ne kadar insancıldır ve hiçbir şey yapamayız bunun karşısında. bir adım ötemizdeki dehşetten, bir tık ötedeki vahim durumlardan korkmamak elde midir? ve burçlara sığınırız, depresif balıkla, ukala aslanla tanıdık birer kişilermiş gibi, zeus veya hera gibi vücut bulmuş idealler, (ideal dediysem mükemmel olmayan) hayali kişilermiş gibi avunuruz.

sizi seviyorum.

Salı, Eylül 22, 2009

yürürken özgür olduğumu bir daha ve bir daha hissediyorum. bir amaca doğru, işine doğru, bir kaçınılmaz sona doğru yürürken özgür olmazsın elbet. benimkisi amaçsız yürümek. bacakların makas gibi açılıp kapanması. evden çıkar, öncelikle beşiktaş iskelesine yürürüm, ki bu bir 15 dakikayı alır. sonra iş, karaköy istikametine mi, arnavutköy istikametine mi yürüneceğine karar vermektir. ilkini seçersem bazen ta sirkeci'ye kadar yürürüm. ikincisini seçip bebek'e kadar yürümüşlüğüm vardır. yalnız yürürken bazen sıkılırım. kafamın içi bir hapishaneye dönüşmeye başlayınca, örneğin tophane'de isem bir bank molası veririm. bazen buna bir çay eşlik eder. en güzeli bir kitabın eşlik etmesidir. böylece kafamın içindeki radyo susar, yolun geri kalanında da düşünecek yeni konu çıkar. çünkü konu bulmak en zorudur. kimi zaman kulağımda müzikçalar olur. şarkıları kendimin yazıp söylediğini hayal etmem alışkanlığımdır. ilerde böyle bir şarkı yazayım, diye düşünürüm. ah ama daha çok fırın ekmek yemem lazım der hayıflanırım.

derim ki,bir gün, müzik kanallarının birinde, bir klip çıkacak. izleyenler bu ne ya diye düşünecekler çünkü böyle bir şeyle ilk kez karşılaşmış olacaklar. o ben olacağım. hukuk okumasına rağmen gönlünü müziğe vermiş genç bir kadın. işte böyle düşünürüm. sonra turistin biri yol sorar. istediğim gibi cevap veremem ve tüm fiyakam uçar gider...

Pazartesi, Eylül 14, 2009

şarkılar

dün gece bu şarkıyı yazdım bu sabah da çekiyorum. saçım bir türlü şekle girmedi bu yüzden klibinde çok gerginim.

daha başka bir sürü şarkı var. bunlar en güzelleri değil, sadece rastgele... cesaretimi topladığım, üşenmediğim zaman öbürlerini de koyarım.

geldiğimden beri bir ruh misali evde dolaşıyorum. gecem gündüzüm belli değil. uyumak ne mümkün. bu gece de uyuyamamışım. deniz'in bana tavsiye ettiği son şeyler ülkesi'ni okudum. sonra şişman kızın yaşam rehberi diye bir kitap okudum. uslubunu hiç ama hiç beğenmesem de, anafikrini beğendim. şişman kadınlara yapılan baskı ve saygısızlık, onların her gün maruz kaldığı kişiliğe saldırı, şiddet, sözlü taciz... kadınlara yönelik kötü muamelenin ve ayrımcılığın sadece bir kolu bence. çünkü erkekler güzel kadınlara ayrı, çirkinlere ayrı kötü muamele yapıyor. güzel olmayı hep daha da zorlaştıran bir kültür egemen. kitabın yazarı tuana toksöz adında şişman bir kadınmış. "artık böyle olduğum için kimseden özür dilemeyeceğm." diye bir lafı var. çok beğendim. ama dediğim gibi, uslubunu hiç beğenmedim. ha ingilizce yazıp kitabı sonra çevirdiyse o başka. amerika'da yaşıyorsa o da başka. ama atıyorum istanbul'da yaşıyor ise beğenmedim.

ruh gibi dolaşıyorum, evet. new york'ta son günlerimiz ne kadar güzel geçti... manhattan dışındaki mahalleri de görmek istedim ama öyle bir şey olmadı. istanbul'a geldiğimden beri bir şey yaptığım yok. bir gece ekin geldi. beni sabaha kadar uyutmadı, yeni aldığım küçük gitarı çaldı, komşuları da uyutmadı. balkonumuzda sigara içti. annem ona gelip "yatsana oğlum, bu kız jet lag oldu bilmiyor musun?" diye kızdı. babam havaalanında beni önce soğuk karşıladı, eve gelip yıkanınca da bana dedi ki: "havaalanında domuz gripliydin öpemedin, dur bir daha öpeyim." yani işte böyle. zee ile geçen gün trolley'de karşılaştık. ben onu bizim gibi öğrenci sanıyordum, oysa 7 yıldır amerika'da, göçmenmiş. okumuyormuş. deniz de sırbıstan kökenlidir. bunu duyan zee deniz'in peşini bırakmadı. nerde görse kızı, kolundan tutuyor, konuşuyor da konuşuyor. ermeni sorunundan konuşuyormuş. deniz kaçacak delik arıyordu. yok diyor konuşsun konuşsun da durmuyor ki, bir yerden sonra dinlenmiyor dedi.

Pazar, Eylül 06, 2009

ingilizcemi geliştirmek için yaptıklarımdan o kadar memnun olmasam da yine de idare eder. 50lerde çekilmiş komik dizileri izliyorum televizyonda, onlarda baya kelime oluyor yani bugünkü salak şeylerden daha zengin kelime açısından. paul austerdan 2 kitap okudum. onlar baya basitti. the readerı okudum, hani filmi çekildi ya. o da baya basitti. sonra hemingway'den öyküler okumaya çalıştım, yapamadım. şimdi on the roadu okumaya çalışıyorum. ingilizcem hala kötü ama yine de biraz gelişti sayılır. 1 günümüz kaldı!!! ondan sonra bu fucking parktan ayrılıp new yorka gidiyoruz. oh be, yetti amına koyayım. geliyorum new yorkçuğum, az kaldı. sonra evime. sanki kendi evim yokmuş gibi burda gördüğüm evinden çıkan, arabasına binen insanları kıskanıyorum. inşallah bir gün bizim evin önünden geçen bir turist de beni kıskanır. kardeşimi özledim. ben çok evcil bir insanım, evden hiç çıkmam. ama 1 hafta evde kalınca hemen başka bir yerlerde yaşamak isterim. sanki bir şey kaçırıyormuşum gibi gelir.

az sonra zee'yi göreceğim. dün mutfakta zee'nin salaklığından bahsediliyordu. ben de hemen ilgilendim. dedim ki aa o nerde çalışıyor şimdi falan. valerie hemen anladı, ezgi görmek istiyorsan zee'yi alpine'a gel dedi. ve ekledi, gerçi çok aptal bir insan ama yani dedi. şimdi oraya gidiyorum.

Cuma, Eylül 04, 2009

bazen suratıma bakıp "sen nasıl avukat olacaksın?", "senin sinirlendiğin, sevmediğin insan var mıdır?" diyorlar. bilseler ki aslında öfkeden kuduruyorum. galiba tek bir şeye kızıyorum, ukalaca hafife alınmaya. örneğin birinin bana saygı duymadığını biliyorum. gelip bana sen nasıl avukat olacaksın diye soruyor yine. sana ne. merak etme haddimi biliyorum olmayacağım diyorum. o zaman ne olacaksın diye soruyor bana. çünkü ne cevap versem onu da olamayacağımı söyler bu. hani biri hakkında böyle düşünsen de söylemezsin. üzülür. bilmiyor ki, densiz. kaba. merak etme işsiz kalacağım. buna da kızar. merak etme olmayacağım. rahat ettin mi? öleceğim.

ama ben ölsem sen yaşayamazsın ki... kendini kime öveceksin? kim sözünü kesmeden "hıhı" diyip dinleyecek seni? yine ben. bana ihtiyacın var yavrum.

sana kızmıyorum. kendimi sana ispatlamak da istemiyorum. gitmeni istiyorum. yalnız da kalacak olsam etrafımda seni istemiyorum.

Pazartesi, Ağustos 31, 2009

bugün bir hiç yüzünden kasılıp durdum. sabah dutch fünel keklerine gittim. kasiyeri daha önce hiç görmemiştim. çok salak bir tipti. en unutulmayacak şeyleri unutup duruyordu. ingilizcesi kötüydü. adı zeeydi. sırp imiş. adı zee değil, zjelko muymuş neymiş. hiç yakışıklı olmamasına rağmen onu beğendim. funnel keki yiyip "kolesterol" diyerek kalbini gösterdi. "nerelisin?" diye sorunca "karadağ" dedim. "gerçekten mi?" dedi, "hayır." dedim, güldü. herkese burcunu sordu. sonra burçları yorumladı. seninki ne dedim. başak dedi. keşke boğa olsaydı diye geçirdim içimden. ne işime yarayacaksa. sonra onu kola doldurma noktasına gönderdiler. bizim tam karşımızda. bütün gün tuvalete gidip dönerken şu çocuğa uğrayıp naber desem mi diye düşünüp durdum. hiç yüzünden, çünkü tanımadığım bir insan. görünüşe bakılırsa hiçbir özelliği yok. adı da zee değil zjelko mu ne. kimbilir neye denk geliyordur. cenk filan gibi bir şeydir belki de.

Cumartesi, Ağustos 29, 2009

parasızlık belimi büküyor. içim sıkılıyor bu yüzden. başarsız hissediyorum kendimi. yalnız aynı şeyi gezilerimiz için söyleyemem, onlar çok güzeldi. boston& salem ve niagara şelaleleri'ne gittik. boston o kadar güzeldi ki... o kadar güzeldi ki... niagara'da ıslandık. arabada hiç tanımadığım bir rus çocuk başka romanyalı bir kızı öptü.
büyük kim, yani ırkçılığıyla ünlü süpervisor kim gitti. yerine kim geldi peki?? bizim moteldeki singapurlu ally'e yavşayan ricky. geçen gece sarhoş olup göle işeyen, boş zamanlarında "lan amcık", "siktir git" gibi kelimelerin türkçesini öğrenen ricky. bu geldi ve ortam anında değişti. kimseyle konuşmayan bahadır birden canlandı ve ricky'i gıdıklayıp durmaya başladı. ricky dükkanın telefonundan arkadaşlarını arayıp türkçe küfredip kapattı. sonra ricky boş zamanında arı yakalıyor tamam mı. plastik bardakla. ben de acıdım arıya gittim serbest bıraktım. bağırmaya başladı arım nerde diye. sonra fire burning on the dance floor çalınca işi gücü bırakıp oynamaya başlıyor. ricky var diye jun'la tavuk kanat pişirip yedik. ricky önce kınar gibi yaptı sonra gizli gizli o da yedi.
ricky bugün iş çıkışı çisem'in yanına gitmiş. bunu duyan salak çocuklar dalga geçmişler.
küçük kim ise beni korkutuyor. yaşından büyük laflar etmeye başladı. şimdi size söylediklerinden biraz aktaracağım:
- "taco bell'in tacoları beni orgazmik yapıyor." (çok biliyorsun)
- "t...k türkçe'de nasıl denir?"
- "jun 25 erkekle yatmış." (jun bunu yalanladı.)
- "jun bütün parkla yatmış." (jun bunu da yalanladı)
- "t.....klarım terledi türkçe'de nasıl denir?" (oha)

bu geyikleri yazmak çok hoşuma gitti, umarım sıkılmadınız.

Cumartesi, Ağustos 15, 2009

1 . talgat'a "talgıt" diyorsun. jun'a "can" diyorsun. bir doğru düzgün isimlerini söylemeyi beceremiyorsun. ve orda milletle geyik yaparken 80 pizzanın hepsini bana yaptırıyorsun. gerzek karıya bak. andrew bütün gün dalga geçiyor. küçük kim'den bir şey beklemiyorum zaten o yavrucağın kendine hayrı yok. ama yani herkes geyik yaparken neden hepsini bana yaptırdığının bir sebebi var ki o sebebi bütün park biliyor. ırkçısın, kıçımın kenarı. herkes bunu biliyor, herkes de söylüyor. öyle bir ünün var. anlamadığım benim, sen neyine ırkçı oluyorsun yani hani sen böyle çok matah bir şey olsan da diğerlerini beğenmesen anlayacağım. gerçi senin pek matah bir şey olmaman her şeyi açıklıyor, zira ırkçı olmak matah insanların takındığı bir tavır değildir genelde.

2 . bazı erkeklerden hoşlanmıyorum, örneğin şu aralar karşılaştıklarımın %90'ından tiksiniyorum. geriye sadece sevgili arkadaşımız arthur kaldı ki, o da beni sevmiyor. "arthur, why don't you like me?" diyince "i never said that." diyip kafasını çeviriyor. her neyse o ve onun gibi birkaç tane daha sayarım, gerisinin yanında rahat edemiyorum. özellikle bir grup var ki kaçmak istiyorum. "delikanlılar". onlara gidip şöyle demek isterdim: "siz kendinizi en delikanlı sansanız da 5 dakikada sizin gibi 100 tane toplarım. hepsi de en delikanlı kendini sanır." derim.
nefret kusma seansımız bitti. yarın aynı yerde bekliyorum anacım.

Salı, Ağustos 11, 2009

cem yılmaz

çalışmak yoruyor adamı. şu an yeni geldim. kendimden yükselen bu iğrenç kokuya katlanamıyorum artık ama duşa girince de bir saat çıkamam genelde. uff ne kadar yorgunum. kokunun ne olduğunu buldum. ekşi lahanaları atmışlar üstüme sinmiş. marks'ın işine yabancılaşma geyiğini anladım. hakikaten yaptığın işin sana hiçbir şey öğretmemesi böyle bir şey. benimkini alalım: pizza yapmak. hamurun, ki burda yapılmışı var üstüne doğradığımız peynirleri koyuyoruz ki burda doğranmışı var, üstüne dilimlediğimiz, ki dilimlenmişi var salamları dizelim sonra da kendiliğinden dönen fırına atalım pizza yapmış olalım. yani tüm gün yaptığım işi 5 jeste filan indirgeyebiliriz. şimdi çisem gelecek. bana hadi klaba gidelim diyecek. ben de tamam diyeceğim. ama aslında gitmek istemiyorum. ve ayrıca param yok. şu gitarı alınca hiç param kalmadı. blog yazarak eğleniyorum. o bedava.

Cumartesi, Ağustos 08, 2009

insanlar...

bazen kendimi yorgun bir ağız gibi hissediyorum. amerikanvari yayvanlığa alışamamış bir ağız. konuşmanın doğal bir davranış olmaktan çıktığı bir zamanda ne yapacağını şaşırmış bir ağızcağız. yeah yup oh sorry diyiveren, bir şey değil ile önemli değil sözlerini sürekli unutan bir ağızcağız. fakat kendimi en çok yorgun ve az duyan bir kulak gibi hissediyorum. o kadar çok insanı dinlemeye çalışıyorum ki hepsi kafamda geziniyorlar ve yerlerini arıyorlar.

talgat kazakistanlı. çalıştığım yerde herkesin dövmesi var, 35 yaşındaki alice'ten tut 17 yaşındaki andrew'e kadar. talgat'a ille de dövme yaptırt diye tutturdular. talgat "benim ülkemde onu ancak mahpuslar yapar" falan dedi. talgat insanın içini ısıtacak kadar sevimli, can bir çocuk. ben bugün gidip ona son saçmalığımı yaptım "talgat, sen kımız içiyor musun?" dedim. o da "tabi içerim, kımız sağlığa çok faydalıdır." dedi. bunu duyan kim (15) ne???!! "peanuts" mı içiyorsun??? dedi. talgat da "hayır at sütü içiyorum" dedi. bunun üzerine kim "ne????!!! at sütü mü içiyorsun?!!!" dedi. süpervisor kim'e gelip "kim, are you retarded?" dedi. bu da sevdiğim kelimelerden biri. 15 yaş çalışmak için bence çok erken ama. aklıma kendi kardeşim geliyor da, çok küçük.

ryan diye bir çocuk geldi bugün. beraber pizza yaptık. 17 yaşında olduğu isim kartından belliydi. başta hiç konuşmuyordu, sonra ben ona bileğindeki dövmesini sordum. sonra 13 yaşından beri anne babasıyla yaşamadığını, onlardan hiç para almadığını, 25 yaşındaki kuzeni, kuzeninin sevgilisi ve 5 yaşındaki kızlarıyla yaşadığını söyledi.

17 yaş diyince sırtına soyadını yazdırmış andrew geldi aklıma. o da akşamları kavga ediyormuş. street fight club gibi dedi, övünerek. canım yesinler. pırıl pırıl, sarışın, kaslı, genç biraz da salakça bir amerikan delikanlısı.
çalıştığım yerdeki insanlar bunlar. bir de öğretmenler var ki onları severim. honeyi dearı dillerinden düşürmezler.

bugün ise.... bugün saratoga'ya gittim. gitar aldım. evet, yeaaah yazının bu bölümüne ayrı bir başlık açmak istiyorum. minicik, çok hoş bir gitar. sesi çok tatlı, biraz tenekemsi ama dandik değil, oldukça gür. eski gitarımı her zaman seviyorum yanlış anlamayın, ama bunu aldığı için çok çok mutluyum. çok mutluyum!!!! çok!! yol gitarı bu. minik ve güzel. her neyse, parkta 2 çocuk bir de kız arkamdan seslendiler. bize gitarını çalsana dediler. ben de dog thinking of suicide ve trying to find out the imperfection adlı 2 bestemi çaldım. beğendiler, kate nash'e benziyormuş. california'ya git filan dediler. günün geri kalanında onlarlan takıldım. kız metalciydi, oğlanlardan biri bukowski hayranıydı. kızla diğer çocuk gitti, bukowski hayranı çocuk bana şiirlerini okudu. "kızlar gelip geçiyor ben abazan kaldım" gibi şeyler. ama çok şeker bir çocuktu. 17 yaşındaydı. bana istersen benimle çık gibi bir şey dedi, ben de geçiştirdim. 17 yaş diyince benim aklıma ekin geliyor. "ekin senden 1 yaş küçük bir çocukla çıktım." desem herhalde bizim ekin bana epey gülerdi.

sevgiler, ezgi.

Perşembe, Ağustos 06, 2009

kimseye değil sadece kendime güzel geleyim başka bir şey istemem. çok güzel olmama gerek yok ama aynaya baktığımda içim açılsın. burnum her sene düşmesin, suratım bana bu kadar yabancı ve olduğu gibi olmasa da olurmuş gibi gelmesin. beğendiğim kadınlar arasında ben de olayım. zarif ve nazik olayım, bir tür sevinç kaynağı olayım, yanında olmak, hiç ayrılmamak istenecek gibi bir insan olayım. bu kadar ortalama olmayayım amına koyayım. mesela cildimin kendine has bir kokusu olsun. 1m 65 cm gibi sıradan bir boyum olmasın 56 gibi sıradan bir kilom olmasın. bacak boyum daha uzun olun. zayıflayınca memelerim küçülmesin. gülümseyince arkadaşım ata benzedin diye yorum yapmasın.

güzellik çok önemli bir şey. angelina jolie güzelliğini kast etmiyorum, bizim gözümüze güzel gelen, sübjektif güzelliği söylüyorum. hamura katılan bir tutam çeşni. ben renksiz gibiyim. çok önemli bir sorun değil tabi ama yine de soruyorum nasıl değiştirebilir bir insan kendini? yoksa güzellik çok önemli bir şey değil mi?