Perşembe, Ağustos 06, 2009

şu facebook bir işe yarasın bir gün. 100 tane kevin o'brien var. yarısı irlanda'da, yarısı ABD'de. yanımda mobilya şirketinin kartı var ama işime yaramıyor. çocuğu parkta sevgilisiyle görmüşler. o değil de bizim parka gelen bir insan benim gözümden düşmüştür. bizim motelin sahibi sucks dedi. ben dedim neden sucks? sen orda çalışıyorsun, söyle bakalım neden sucks dedi. ben de bütün gün depresif bir şekilde pizza yaptım, kimseyle konuşmaya çalışmadan. bir camın arkasında hissettim kendimi. alice diye salak bir kız var junu, loisi bahadırı şikayet etmiş. neden yapmıştır dedim juna. dedi ki because she's kaltak. ben de artık bezdim. dün garip bir rüya gördüm. bir çinli, bir de amerikalı kız varmış lumberjack grill'de çalışan. bir ay ortadan kayboluyorlar. sonra ikisini görüyorum yeniden. gizemli bir şekilde birbirlerine gülüyorlar. nereye gittiniz? diyorum. istanbul'a diyorlar. nerde kaldınız? diyorum. dışarda diyip gülüyorlar. kolları hep mor, dişleri çürümüş. ayak parmakları simsiyah. niçin konsolosluğu aramadınız, niçin parasız kaldınız? diye bağırıyorum. cevap vermiyorlar çünkü beni duymuyorlar. 5 doların var mı? diyorlar. aniden deniz gelip bağırıyor: sakın verme, uyuşturucu alacaklar diye. böyle garip bir rüyaydı.

bu arada deniz'e yaşlı bir adam 50 dolar kazanmak ister misin diye sormuş. kız şok olmuş biçimde adama bakınca peki 100 dolar olsun demiş. morali bozulmuştu. benim de bozuk gibi ama artık kendi moralimle ilgilenmediğim için bunu söylememe gerek yok. belki boston'a gideceğiz. tek güzel haberim bu. öpücükler.

Salı, Temmuz 14, 2009

bugün bütün gün funnel cake dedikleri şeyden pişirdim. bu amerikalıların yiyeceklere verdikleri oyuncaklı adları çok sevdim: funnel cake, kettle chips vb. funnel cake denen tatlıya 3 isim buldum, onu pişirirken: "döndürmeli lokma tatlısı, çiğ börek, fünel keki" sonuncu isme güldüm de güldüm içimden. kendi esprilerime kendim gülerim ben böyle, ama sessiz. içimden gülerken, dışımdan çalışıyor görünürüm. bu da çalışma hızımı yavaşlatır. ben yavaşlayınca insanlar sinirlenir. vb vb.

kekler bitti, ugandalı supervisorımla, yani süpervizörümle, şaka şaka üstümle dışarı çıktık. ilk defa biriyle bu kadar detaylı konuştum galiba. kimseyle iletişime girmemekten, daha doğrusu kimsenin benimle iletişime girmeye ihtiyacı olmamasından o kadar sıkıldım ki... ben ki, iletişimde kendimi hiç öne sürmemeye çalışırım. ben sadece new york eyaletinde kendi yaşamlarını süren insanların yaşamlarından bir anlığına geçmeyi, iz bırakmadan onların benim belleğimde iz bırakmasını istiyorum şu an için. evlerinin içi nasıl döşeli? sabah kahvaltısında ne yerler? ve her şeyin nedeni nedir? ben sadece bilmek istiyorum ama birine yaşamlarını açmaları saçma olsa gerek...

konuşmak bana temasın getirdiği o güzel doyumu verir her zaman. kız şişmandı, bizim parktaki herkes gibi. ama şişmanlık bana artık çirkin gelmemeye başladı. zayıflıkla şişmanlık arasında fark yok gibi. hatta şişman kadınları daha kadınsı görüyorum artık.

sonra kaldığımız yerde sevimli çinli dostlarım, onur ve ahmet adında iki şaklaban türk ahbabımla takıldık.

Pazartesi, Temmuz 13, 2009

"fattening myself". bu tabiri öyle çok sevdim ki her snickers, kek, dodurma yediğimde içimden, "oh gene fattening myself yapıyoruz iyiymiş" diyor, omuz silkiyorum. ulan kazandığımız para kaç dolar ki gidip onla yiyoruz. sanki çok ihtiyacım var.

ayakta dikilmekten varislerim çıktı. pek mutlu olacak bir ortamda değilim ama içimde garip, güzel bir duygu var, huzur gibi.

Cumartesi, Temmuz 11, 2009

yeah i know i've got an unimproved english but today i would like to express myself in these words.

today, it was like, the first day of my period so working was more painful than ever. i'd been singing to myself "a hard day's night" from beatles. but the difference is, that i've got nobody making me feel "allright" when i come back home. and yes, i'd been working like a dog.

yesterday, i had my day off, so i went to lake george. i met a girl in the trolley and we went to her motel. later, i walked back to the lake, walked in to a taverne and i drank two beers. they somehow caused a big encouragement in me and i decided to walk back to the park. at first, i was walking on the highway and i was scared of the cars. then i found a walking route passing through the forest. after 2 hours i was in the park, but i was miserable. i decided not to drink anymore.

i am tired right now. but i cannot sleep.

Cuma, Temmuz 03, 2009

bugün çok güzel bir gündü. sabah sosyal güvenlik numarası almaya gittik. adam pasaportumdaki doğum tarihimi görüp bana gülümsedi ve bana şirin şirin: "happy birthday" dedi. bu sahte friendly havalarını ben pek yemem, ama bu sefer gerçekten çok mutlu oldum. saat 2de "training" vardı, pazartesiye kadar boşmuşuz. bunu öğrendiğimiz anda deniz bana dönüp "new york'a gidelim." dedi. sonra oteli, otobüsü araştırdık, ayarladık. mutfağa girince en sevdiğim kızlardan biri "bugün ezgi'nin doğumgünü!" dedi, sonra herkes elini çırptı. tanımadığım bir çocuk kek yapmış, ilk keki bana verdiler. sonra beni bir sandalyeye oturtup havaya fırlattılar.

ve sonra hepsine müjdeyi verdim: "biz yarın new york'a gidiyoruz" diyerek. bir kız "siz buraya 3000 dolarla filan geldiniz herhalde, ne bu gelir gelmez new york'a gitmeler?" dedi. korkularım bu sözle biraz daha su yüzüne çıktı.

annem de çok tatlı bir mail atmış. bütün ahbaplar, dostlar atmışlar sağolsunlar. doğumgünleri aşırı güzel. herkes seni kutluyor. insanın her yıl bir defa sevgiyle kutlanması çok hoş. kimse bundan mahrum kalmamalı. ama kalmıyor mu, kalıyor.

Salı, Haziran 30, 2009

u bitch

omg u bitchy slutty little piece of whore, may i ask u something? i mean, just 1 thing u know. maybe than u have time to think, if u really know wat dat means:

r u happy now?

i mean, u're a bitchy slut and i dont like u at all and its quite boringggg

Pazartesi, Haziran 22, 2009

korkular

bende galiba büyüme, birey olma vs korkusu var. düşününce, hiç de haksız değilim. bugün bütün gün, içimde dolaşan kurtlar yüzünden annemin peşinde dolaştım. bana "ay ne var, git başımdan" diyor, ben ona kendimi okşatmaya çalışıyordum. içimdeki korkuları tanımlamaya, yazıya dökmeye, onlarla dalga geçmeye vs çalıştım. hepsi üstünü örtmek içindi. ayın 7sinden beri böyleyim. yine eskisi gibi, hatta daha fazla gülmeye vs çalışıyorum. fakat içimden ağlamak geliyor, koşup annemle babama sarılmak istiyorum. evden çıkmak istemiyorum.



dünya güzel bir yer mi? kötü de değil, güzel de. olduğu gibi bir yer, bunu biliyorum. o gün nasıl görürsen dünya öyle oluyor, benim için öyle oluyor. bugünlerde onu kötü görüyorum. güvenliksiz. özgürlüğümün hepsini güvenlik için vermeye hazırım. eskilere benzeyen kurtlar, kuruntu perileri kafamın içine doluştu. ve, ve tam şu anda amerika'ya çalışmaya mı gidilir? gözlerimin önünde ben, allah muhafaza parasız kalmışım, new york'un ürkütücü sokaklarında aç bilaç gezmekteyim. şimdi new york gözümde tuhaf, bencil, insanlıktan çıkmış amerikalıların cirit attığı yer oldu. vallahi, şaka yok bu söylediklerimde. oysa benim en ufak kaygım yoktu bu konuda. önceden tüm dünyayı evim gibi görürdüm.



ve her şeye gözlerim filan doluyor. musavi yandaşlarının protestolarına gözlerim doldu. içimde coşkulu bir isyan hissettim. hani gören de musavi ne demiş tanıyorum biliyorum sanır. demek istediğim, iran, ırak, afganistan, o insanlar bizden farklı değil. biz onları başlarına gelen her şeye katlanan koyun sürüleri gibi görüyoruz ama onların da tıpkı bizim gibi hayatları, aileleri, zekaları var. şu günlerde kendimi onlara yakın hissediyorum. ve bu her şeye karşı korkumu artırıyor.

ay ne kadar yengeç burcu tripleri bunlar. bugün 23 haziran, güneş yengeç burcuna girdi. dünyaya salak, sümsük, ruh hastası insanlar hediye eden bu güzide burca mensup olmak beni gururlandırmıyor, aksine...

bugün begüm (8) bize geldi, ona uzun uzuun burçları anlattım. giderken bana dedi ki: "ezgi, sana hiç ezgi abla diyesim yok. boyun uzun ama taş çatlasa 11 gibisin."

Perşembe, Mayıs 28, 2009

ne yapacağım bilmem

onca gözyaşının, stresin sonucu 26 oldu. şimdi ne almam gerekiyor, 70. dün rüyamda resmen yalvarıyordum. devletten aldığım burs kesilirse ne işte çalışırım diye bir sürü rüya gördüm. sonra uyandım ve şöyle diyerek: milletvekili dokunulmazlığı, evet aynen böyle uyandım. göğsümde bir sıkışma var. ders çalışmanın sadece kahve, naneli şeker, keçeli kalem gibi yüzeydeki kısımlarıyla ilgileniyorum. 1 saat sonra kafama, bakıyorum da, hiçbir şey girmemiş.

o rahat, geniş, güleryüzlü, balıketi halimden eser yok şimdi.

bazen çalışmak zorunda olduğumu saatlerce unutuyorum, gitarımı elime alıyor, bülbül gibi şakımaya başlıyorum. karşımda kocaman bir seyirciler topluluğu olduğunu hayal ediyorum. onların aklından geçen övgü dolu düşünceleri hayal etmeye çalışıyorum. kendimi amerika'da ortaya çıkan anti folk- indie akımı içinde bir yerlere yerleştiriyorum. geçenlerde ilk "story teller" şarkımı yazdım. öbür şarkılarımdan çok daha kötü, hem müzik hem söz olarak. 5 yıldır aklımda olan bir şeydi. ama başını ve sonunu bir türlü getiremiyordum. ve birden, şarkıyı bir hikaye biçimde ortaya çıkarmak aklıma geldi. nakaratın sonuna ve başına bir şeyler eklersem, bir sahne yaratmış olurdum. bu, şarkıyı (kötü olmasına karşın) benim için özel kıldı. hikaye çok çok basit, anlamsız bir şey: bir kız var, denize giriyor. onu seven çocuk, ona bakıyor ve bu uzun saçlara, güzel, sağlıklı vücuda dokunmak istiyor. sadece bu:

saçları, güneşte güzel parlıyordu girerken suya
öbürü sadece fiziksel temas istiyordu, dokunmak ona
dokunmak, sen, hiçbir şey hissetmeden
içimde üzgün ırmaklar akarken
büyülü bir ormanda gezinirim o zaman ren geyikleri vurulur
o güzel gözlü, masum geyiklerin hatrına girdi suya.
saçları, güneşte güzel parlıyordu.

valla şarkıda geyiklerin işi ne diye sormayın ben de pek bilmiyorum.

Pazar, Nisan 26, 2009

etrafımda tülden bir ev örmek istiyorum. bana bunun yok efendim "en kolay şey" olduğunu söylemeyin. isteklerin yerine zaten gelmedikten sonra uğraşmanın ne anlamı var ki? hem para, seks vb gereksiz isteklerden bahsetmiyorum. sadece sevgiden bahsediyorum, insanların hep aradığı, bir türlü alamadığı şeyden. niçin insanın aradığı sevgiyi, istediği kişilerden bir türlü alamadığını bana biri söylesin. sonra da ona gelip kimse "niçin böyle somurtuyorsun?" diye sormasın. o zavallı somurtuyordur, çünkü hayattaki tek zevki bedbaht olmaktır. çünkü hayattaki diğer zevklerden, mutlu olma vs zevklerinden mahrum edilmiştir. bu böyledir, bunu değiştirmeye çalıştıranlardan çok sıkıldım. onlar sadece öğüt verirler. bizse elimizde gerçek, somut bir şey olsun istiyoruz. aslında, sanıldığının aksine en ufak şeyden mutlu oluyoruz. ama bize en ufak şey bile olmuyor. yıllarca aynı acıklı, ezik büzük melodiyi söylüyoruz, bundan prim yapmaya çalıştığımız sanılsa da bundan prim bile yapamıyoruz. istediğimiz sevgiyi kimseden almamz mümkün değil. o yüzden kimse gelip laf olsun diye "niye somurtuyorsun?" demesin.

biz ancak jeff buckley dinleyip ağlıyoruz, bu da bizim orgazm olma şeklimiz.

Çarşamba, Nisan 15, 2009

çok mutsuzum. daha doğrusu umutsuz... 8 buçuk saat sonra anayasa sınavı var. fotokopi çektirdiğim notlar bok gibi çıktı. türkçe kısmını bile hani anca bitirmişken bir de fransızca kısmı çıktı başımıza. ve allahım o nasıl not almadır? 1958'den 2007'ye nasıl sıçrıyorsun? amına koyayım ne biçim not almışsın, kimsen? uff. sanki alanın suçu. benim suçum, sadece benim... içimi dökeceğim kimse yok. hani bu gece hiç uyumasam da kalacağım gibi geliyor bana. ve sınıftan birini arasam da beni rahatlatmaktan çok uzak bir telefon görüşmesi olur bu.

-ne yaptın?
-bülent tanör'ü okudum.
-hımm (yazık ne kaygısızlar, ne zeka özürlüler var der gibi.) başka bişey yapmadın mı?
-... hayır, işte yapacağım şimdi.
-hım... kolay gelsin o zaman...
-sağol... çok zor değildir di mi?
-yok ya, değil.

ay yarabbim çıldıracağım. ne biçim bir not bu? nasıl not almışınız ya?

çok umutsuzum. hani kalsam da bir şey olmaz ya, diğer hepsinin elini kolunu sallaya sallaya geçecek olması üzüyor beni. umutsuzluk beni diğerlerinden çok çok geri olduğum, uyum sağlayamadığım bu 50 kişilik topluluğa, sınıfıma karşı nefretle donattı. işin garibi ben bazı dersleri seviyorum. keşke yapabilseydim...

Cumartesi, Nisan 04, 2009

merhaba merhaba! bugün çok çok güzel bir hava var dışarda. tiyatroyu bırakmaya karar verdim. en kötü yaptığım işi, vücudumu göstermeyi bırakıyorum. vücudum! bir emanet gibi duruyor üstümde. fransızlar o kadar güzel demiş ki... derisinin içinde kötü olmak diye bir deyim var fransızcada.

vücudumu kullanmayı öğrenemedim, tıpkı bisiklet kullanmayı öğrenemediğim gibi. hep, hep, hep rahatsızım. ergenlikten çıkamadım. insana imkansız geliyor değil mi buna katlanmak? hani müebbet hapis cezası çekmek bize nasıl imkansız görünüyorsa. ama çeken çekiyor. onu sevmiyorum, onla beraber yaşamak bana zor, çok zor geliyor.

sadece bazı anlar, çok istisnai bazı anlar var sahnede rahat olduğum. öyle zamanlarda ilham gelir gibi oluyor. kafamda canlanan sahnenin içinde gibi hissediyorum kendimi ve vücudumu unutuveriyorum. sonra, yine gözleri üstümde hissediyorum ve çirkinliğim, utangaçlığın çirkinliği bana kendini öyle bir hissettiriyor ki... diken üstünde olmak gibi.

büyük gelen bir gitarı çalıyorum sanki, dar gelen bir eldivenle kar topu oynuyorum, tuvalette işerken yüzlerce insan etrafımda dolaşıyor, bana bakıyorlar, bakıyorlar, ya da bana öyle geliyor.

üff, en azından şimdi provadan çıkıp eve geldim. evde kimse yok. kuş yuvası odam güneş görüyor, deli gibi. 5. katta olduğumuz için pencereden mahallemizin, ki bence civarın en güzel mahallesi ve semtin harika manzarası ayaklarımızın altında. araba sesleri içeri doluyor, yalnızım. birden rahatladım işte, keşke her anım böyle geçseydi.:)

Salı, Mart 31, 2009

İnsan özgürlüğe mahkummuş. Biliyor musunuz, ben bunu hep dini bir sorumluluk gibi düşündüm. Hep dini vecibeleri yerine getirip getirmeme seçimi ve ne çok isterdim birilerinin insiyatifi eline alıp şöyle en doğru, en düzgün seçimi yapmasını, benim adıma...

Fakat şimdi konumuz benim özgürlükten çıkardığım kısır anlamlar mı? Değil. Zira çok düzenli bir yaşamım var, ders çalışmak, perhiz yapmak, evden okula- okuldan eve yürümek, onunla bununla ayaküstü konuşmak. Hissettiğim, sezdiğim o "doğru yolun yokluğu"na, yaşam tarzlarının karışıklığına ve çeşitliliğine rağmen, kendi görüşlerimin bile hiçbir şekilde oturmadığını, tanıdığım kimseyle ortak bir paydada buluşmadığımızı anlamama, sezmeme rağmen, içimdeki heyecan verici boşluk duygusunu geçiştirmek ve o dar, düzenli yaşamı yaşayıp durmak: işte aldatıcı görünüş.

Gördüğüm rüyalar aracılığıyla, yüzeyde açılan minik deliklerden sızar gibi onlarla, geceleri bu düzenli yaşamdan kaçıyorum. Ve her resme, manzaraya iştahla bakıyorum. Aklımda tek şey var: gitmek. Ama sıkıcı, dayanılmaz bir hayattan kaçmak manasında değil. Bir zevk düşkününün zevk arayışı manasında.

Pazartesi, Mart 23, 2009

yarın, yani salı, saat 20.30da ortaköy afife Jale sahnesinde oyunumuz var. afife jale dereboyu caddesinde, princess otelin yanı oluyor. rastlarsanız bu yazıya gelin...

bu arada bugün bizim sınıfa sabah programı yapan müge anlı geldi. bizimle beraber ders dinledi, gitti. çok heyecanlandım, konuşmak istedim ama cesaret edemedim. neden, sadece ünlü olduğu için.

Perşembe, Mart 12, 2009

çok güzel bir şiir:

Belirsizlik, en büyüğü sevinçlerin
Yan yana gidiyoruz seninle
Gidişi gibi yengeçlerin
Geriye geriye gerisin geriye
(Apollinaire)

dün rüyamda müjde ar'ı gördüm. pencerenin önünde yıkanıyordu. çırılçıplak. komşu kadınlar ona laf atıyordu. müjde ar, "toplumun buna alışması gerek. insanlar böyle yıkanır" diyordu onlara. sonra bir seçim arabası pencerenin önünden geçiyordu ve ben içindekiler müjde ar'a laf edecek diye koruyordum. ve ne göreyim? müjde ar kurulanmış, saçlarını fönlemiş kaşla göz arasında, giyinmiş, kırmızı bir elbise var üstünde ama dandik bir elbise ama güzel, ev kızı gibi, tatlı, gözlerini kapamış, başını geriye atmış, titanik gibi durmuş, seçim arabasının üstünde, ayakta gitmekte. bana bakıyor, göz kırpıyor ve "içimden geleni yaptım, onlara aldırmadım" diyor komşu kadını ve evde kalmış kızını göstererek. dudağımı ısırarak ona bakıyorum. cesaretine hayran oluyorum ama içten içe onu biraz aptal da buluyorum, ama ne düşündüğümü tam olarak söylemem zor.

Pazartesi, Şubat 16, 2009

İSTANBUL'DA EN SEVDİĞİM BİNALARDAN BİRİ

cevahir'in yanındaki (solundaki) beyaz, büyük, bir sürü penceresi olan bina. ona bakmak beni çok, çok heyecandırıyor. hayatımda gördüğüm en güzel binalardan biri diyebilirim. ne saraylar, ne görkemli tarihi yapılar, camiler, katedraller gördüm ama bu apartman kadar hiçbiri beni kendine çekmedi. baktıkça bakasım geliyor. aynı şeyi cevahir için söyleyemeyeceğim.

Cumartesi, Şubat 07, 2009

artık sadece kendi burcumdan yazarları okuyacağım anacım. yani ahmet hamdi tanpınar, marcel proust, j.j. rousseau, g. orwell, a. de s. exupery, f. kafka.

fante de orhan veli de koç... salinger oğlak. orhan veli ikizler, hiç ummazdım. oğuz atay terazi. woody allen yay. sait faik büyük ihtimalle akrep.

thom yorke da jeff buckley de akrep. soko'nun yengeç olduğu 8 metre öteden anlaşılıyor da ben burcumdan nefret ediyorum. bari yükselenim daha renkli, daha iç açıcı bir şey olsaydı. en iyisi hiç inanmamak, o zaman kaderim de değişir belki.

Cuma, Şubat 06, 2009

şirinler komunist miydi?

başlığa bakıp da neşeli bir şey yazacağımı zannet sen hadi. oysa dün bu konuyu araştırıyordum. geceydi, gündüz uykumdan uyanmıştım. çok ağır bir hüzün ve çaresizlik duygusu içindeydim. kendi kendime karşı bir kırgınlık, bir öfke, bir barışık olmama hali ile doluydum.

"şimdi, şirinler komunist değildir sanıyorum çünkü bizim sülalede komunist pek yoktur. evet, belki sempatizanlar vardır ama komunist... sanmıyorum." gibi bir şaka yapardım önceden olsa ama şimdi yapmam. konuyla alakasız kaçar.

sonra işte yine uyumuşum. rüyamda bilgisayar oyunu gibi bir şeyde galip geldiğimi gördüm. uyanmadan önce içimi zafer duygusu kaplamıştı. hafiflik. sonra uyandım ve bu duyguya sebep olan şeyi hatırlamakta zorlandım. sonra böyle bir şeyin olmadığını, uyumadan önceki durumun bunun tam tersi olduğunu hatırladım ve uyanmak zorunda olmamayı istedim birazcık.

sonra işte uyandım, güzel bir kahvaltı hazırladım şimdi işlerim var biraz daha şirinleyip onları yapıcam.

Salı, Ocak 27, 2009

yazılarım kötü, o yüzden blogu bırakıyorum

bir daha yazmicam bunun nedeni uslubum. uslubumu düzltemiyorum. çeviri romana benziyor. sonra yazdıklarımı okuyunca çok utanıyorum. bu yüzden çok istisna dışında bir şey yazmayacağım. belki yazarım, o da belki.

tüm dünyaya karşı kızgın genç

Salı, Ocak 20, 2009

tırty girl

dün makûs tarihimin en kötü şarkısını yazdım. adı: zodyak'ın tüm burçları. korkunç bir şarkı:

atılgan koç, neşeli boğa
havai ikizler ve sümsük yengeç
ukala aslan, obsesif başak
dengesiz terazi ve
kötü kalpli akrep
kötü kalpli akrep
yaylar sürekli gezer, oğlaklar çalışır
kovalar bazen dahi olabilir
ve balıklar, ah o balıklar, zavallı balıklar
sürekli ağlar, sürekli ağlar
işte zodyakın tüm burçları

aman allahım. aman allahım. ben hala makus tarihimin en şiddetli bunalımı olarak adlandırdığım tırt bunalımın içinde yaşamaktayım. bugün yemekte çenem çıktı. çok acımadı ama o bahaneyle baya bi ağladım. ve okuyucu, siz mizahi bir dille yazdığımı sanıyorsunuz ama bu gerçekti. işte bunu diyince karşındaki insanın gülen suratı şöyle bir değişiyor. bozuluyor, benden uzaklaşmak istiyor, bu belli. gülümsemeye ve geçiştirmeye çalışıyor. ve sonra hm benim gitmem lazım diyip gidiyor. ve tüm arkadaşlarımı da böyle böyle kaybediyorum. kimi "senle ilgilenmeye vaktim olmadı" gibi beni bir yük olarak gördüğünü belli eden sözler sarfetmekte, ama "ben bir yük değilim, doğam gereği olamam tamam mı?" diyemiyorum. kimi telefonuna bakıp benim aradığımı görünce açmıyor. çok ağır bir şeyim ben. onların da suçu yok ki, ne yapsın garipler. benimle güzel bir gün geçireceklerini zannediyorlar. oysa ben artık eskisi gibi değilim ki, olamam. onlara da elveda böylece. elveda arkadaşlar! elveda tatlı iyi gün dostları! sizi suçlamak değil niyetim. kara sakallı zarif bir arkadaşımdı az önce arayan. bana adeta dertlerimi anlatmam için randevu verdi, artık bunlardan sıkıldığını da ekleyerek. niçin depresyonum çekici değil? yani allah kahretsin niçin insanlar negatif insanları sevmiyor?

evet, tırt bir bunalımın içindeyim. güzin ablanın da dediği gibi hemen ölümü düşünüyorsunuz. ama bakalım nasıl düşünüyoruz? sıktığımız dostlarımızın daha da kahrolmasını umarak:

"f.k., 20 yaşında pırıl pırıl genç bir kızdı. yaklaşık 1 buçuk yıldır bunalımda olduğu söylenen ve son aylarda bunalımının ağırlaştığı belirnenen f.k.'nın geriye bıraktığı son satırlar üzücü:

"çok mutsuzdum. dinlemediniz.""

özensizce koyulmuş tırnak içindekiler bir gazete haberinden alıntı. ne yapabilirsiniz dostlarım, ne yapabilirsiniz bilmiyorum, belki de benden hoşlanmamakta direnmemenizi istiyorum sadece, yalan yalan "aaa öyle olur mu biz seni çok seviyoruz." gibi anaç konuşmalarınızdan vazgeçseniz, bir de hoşgörü, güzel bir dinleme, sadece bir dinleme ama randevu vermeden, finallerinizden ya da partilerinizden bahsetmeden, bana ne söyleyeceğimi unutturmadan, daha kötü durumdakilerden bahsetmeden (sanki ben sebep oldum amına koyiim) , hadi tamam dinliyorum demeden, gözlerinizi devirmeden, konuyu geçiştirmeden, içimdekileri açığa çıkarmama izin vererek, beni hoşgördüğünüzü hissetmek istemiyorum, beni az sonra terk edecekmişsiniz gibi durmayın, sadece anlayın, sıcak olun, öyle soğuksunuz ki.

sizi suçlayarak hareket etmenizi sağlayamam. bu yüzden geçici bir süre için ilişkimiz bitsin. bitsin, gerçekten. dünyanın merkezi olmak istiyorum.

Perşembe, Ocak 15, 2009

uzun süredir yazmamamın nedeni savaştı, bir utanç kaynağım olan savaş çünkü onun hakkında yazamıyorum, o varken ondan başka şey yazmak da istemedim. tabi elbette kağıttan günlüğüme onlarca binlerce şey yazdım ama o başka. burda beni birileri okuyor. okumuyor ama okuma ihtimali var. savaş hakkında hiçbir şey yazamamama gelince, görmediğim, içinde olmadığım bir şey hakkında ne yazabilirim ki? kilometrelece uzaktayız ve o gerçekliğin içinde değiliz. sanki başka bir zamanda oluyor gibi, aslında fark yok.

şu aralar bir oyun çıkaracağız, ben karakterlerin burçlarını tayin ediyorum ve bunu yönetmene de söyledim, milletin işi gücü yoktu sanki, 10 dakika onlara oyun karakterlerinin burçlarını anlattım. bu benim için aşırı önemli bir bilgiydi ama nezaketen dinlediler. oyunda oynadığım kadına arkadaşları eskiden "küçük burjuva" derlermiş. haydi, küçük burjuva nedir onu düşün dur. şu burçlar konusu daha tatlı, daha eğlenceli.

bunun dışında bir şey yaptığım da yok pek. yeni şarkılar yazdım. ingilizce, fransızca, türkçe, uydurma dilinde toplam 41 şarkım var. buraya koymam gerek onları. ama ön bilgi vereceğim:)

dog thinking of suicide_ bu şarkımı seviyorum.
je m'appele la vie_ bu şarkımı geçen sene yazdım. çok seviyorum. yunanlı, akdeniz ezgileriyle dalga geçmek amacıyla yazmıştım.
jealousy_ yeni yazdım ama pek güzel değil
yaklaşamıyorum sana_ çok düz bi şarkı oldu, zaten gnışğına çıkarmadım
makarella yella monte_ uydurukça kervanına katılan

finallerim var. notlarım iyi değil. bu kadar çok çalışmak zorunda olmaya alışık değilim. okulu seviyorum ama bazen aklıma okulu bırakıp şansımı müzik camiasında denemek ya da filmlerde oynamak için ajans ajans dolaşmaya başlamak geliyor. ve tabi biraz hayatın sillesini yiyerek, sefil olarak. evi de seviyorum ama artık pek oturmak istemiyorum ailemle. çantamı alıp hayata atılmak planım var.