bende galiba büyüme, birey olma vs korkusu var. düşününce, hiç de haksız değilim. bugün bütün gün, içimde dolaşan kurtlar yüzünden annemin peşinde dolaştım. bana "ay ne var, git başımdan" diyor, ben ona kendimi okşatmaya çalışıyordum. içimdeki korkuları tanımlamaya, yazıya dökmeye, onlarla dalga geçmeye vs çalıştım. hepsi üstünü örtmek içindi. ayın 7sinden beri böyleyim. yine eskisi gibi, hatta daha fazla gülmeye vs çalışıyorum. fakat içimden ağlamak geliyor, koşup annemle babama sarılmak istiyorum. evden çıkmak istemiyorum.
dünya güzel bir yer mi? kötü de değil, güzel de. olduğu gibi bir yer, bunu biliyorum. o gün nasıl görürsen dünya öyle oluyor, benim için öyle oluyor. bugünlerde onu kötü görüyorum. güvenliksiz. özgürlüğümün hepsini güvenlik için vermeye hazırım. eskilere benzeyen kurtlar, kuruntu perileri kafamın içine doluştu. ve, ve tam şu anda amerika'ya çalışmaya mı gidilir? gözlerimin önünde ben, allah muhafaza parasız kalmışım, new york'un ürkütücü sokaklarında aç bilaç gezmekteyim. şimdi new york gözümde tuhaf, bencil, insanlıktan çıkmış amerikalıların cirit attığı yer oldu. vallahi, şaka yok bu söylediklerimde. oysa benim en ufak kaygım yoktu bu konuda. önceden tüm dünyayı evim gibi görürdüm.
ve her şeye gözlerim filan doluyor. musavi yandaşlarının protestolarına gözlerim doldu. içimde coşkulu bir isyan hissettim. hani gören de musavi ne demiş tanıyorum biliyorum sanır. demek istediğim, iran, ırak, afganistan, o insanlar bizden farklı değil. biz onları başlarına gelen her şeye katlanan koyun sürüleri gibi görüyoruz ama onların da tıpkı bizim gibi hayatları, aileleri, zekaları var. şu günlerde kendimi onlara yakın hissediyorum. ve bu her şeye karşı korkumu artırıyor.
ay ne kadar yengeç burcu tripleri bunlar. bugün 23 haziran, güneş yengeç burcuna girdi. dünyaya salak, sümsük, ruh hastası insanlar hediye eden bu güzide burca mensup olmak beni gururlandırmıyor, aksine...
bugün begüm (8) bize geldi, ona uzun uzuun burçları anlattım. giderken bana dedi ki: "ezgi, sana hiç ezgi abla diyesim yok. boyun uzun ama taş çatlasa 11 gibisin."
Perşembe, Mayıs 28, 2009
ne yapacağım bilmem
onca gözyaşının, stresin sonucu 26 oldu. şimdi ne almam gerekiyor, 70. dün rüyamda resmen yalvarıyordum. devletten aldığım burs kesilirse ne işte çalışırım diye bir sürü rüya gördüm. sonra uyandım ve şöyle diyerek: milletvekili dokunulmazlığı, evet aynen böyle uyandım. göğsümde bir sıkışma var. ders çalışmanın sadece kahve, naneli şeker, keçeli kalem gibi yüzeydeki kısımlarıyla ilgileniyorum. 1 saat sonra kafama, bakıyorum da, hiçbir şey girmemiş.
o rahat, geniş, güleryüzlü, balıketi halimden eser yok şimdi.
bazen çalışmak zorunda olduğumu saatlerce unutuyorum, gitarımı elime alıyor, bülbül gibi şakımaya başlıyorum. karşımda kocaman bir seyirciler topluluğu olduğunu hayal ediyorum. onların aklından geçen övgü dolu düşünceleri hayal etmeye çalışıyorum. kendimi amerika'da ortaya çıkan anti folk- indie akımı içinde bir yerlere yerleştiriyorum. geçenlerde ilk "story teller" şarkımı yazdım. öbür şarkılarımdan çok daha kötü, hem müzik hem söz olarak. 5 yıldır aklımda olan bir şeydi. ama başını ve sonunu bir türlü getiremiyordum. ve birden, şarkıyı bir hikaye biçimde ortaya çıkarmak aklıma geldi. nakaratın sonuna ve başına bir şeyler eklersem, bir sahne yaratmış olurdum. bu, şarkıyı (kötü olmasına karşın) benim için özel kıldı. hikaye çok çok basit, anlamsız bir şey: bir kız var, denize giriyor. onu seven çocuk, ona bakıyor ve bu uzun saçlara, güzel, sağlıklı vücuda dokunmak istiyor. sadece bu:
saçları, güneşte güzel parlıyordu girerken suya
öbürü sadece fiziksel temas istiyordu, dokunmak ona
dokunmak, sen, hiçbir şey hissetmeden
içimde üzgün ırmaklar akarken
büyülü bir ormanda gezinirim o zaman ren geyikleri vurulur
o güzel gözlü, masum geyiklerin hatrına girdi suya.
saçları, güneşte güzel parlıyordu.
valla şarkıda geyiklerin işi ne diye sormayın ben de pek bilmiyorum.
o rahat, geniş, güleryüzlü, balıketi halimden eser yok şimdi.
bazen çalışmak zorunda olduğumu saatlerce unutuyorum, gitarımı elime alıyor, bülbül gibi şakımaya başlıyorum. karşımda kocaman bir seyirciler topluluğu olduğunu hayal ediyorum. onların aklından geçen övgü dolu düşünceleri hayal etmeye çalışıyorum. kendimi amerika'da ortaya çıkan anti folk- indie akımı içinde bir yerlere yerleştiriyorum. geçenlerde ilk "story teller" şarkımı yazdım. öbür şarkılarımdan çok daha kötü, hem müzik hem söz olarak. 5 yıldır aklımda olan bir şeydi. ama başını ve sonunu bir türlü getiremiyordum. ve birden, şarkıyı bir hikaye biçimde ortaya çıkarmak aklıma geldi. nakaratın sonuna ve başına bir şeyler eklersem, bir sahne yaratmış olurdum. bu, şarkıyı (kötü olmasına karşın) benim için özel kıldı. hikaye çok çok basit, anlamsız bir şey: bir kız var, denize giriyor. onu seven çocuk, ona bakıyor ve bu uzun saçlara, güzel, sağlıklı vücuda dokunmak istiyor. sadece bu:
saçları, güneşte güzel parlıyordu girerken suya
öbürü sadece fiziksel temas istiyordu, dokunmak ona
dokunmak, sen, hiçbir şey hissetmeden
içimde üzgün ırmaklar akarken
büyülü bir ormanda gezinirim o zaman ren geyikleri vurulur
o güzel gözlü, masum geyiklerin hatrına girdi suya.
saçları, güneşte güzel parlıyordu.
valla şarkıda geyiklerin işi ne diye sormayın ben de pek bilmiyorum.
Pazar, Nisan 26, 2009
etrafımda tülden bir ev örmek istiyorum. bana bunun yok efendim "en kolay şey" olduğunu söylemeyin. isteklerin yerine zaten gelmedikten sonra uğraşmanın ne anlamı var ki? hem para, seks vb gereksiz isteklerden bahsetmiyorum. sadece sevgiden bahsediyorum, insanların hep aradığı, bir türlü alamadığı şeyden. niçin insanın aradığı sevgiyi, istediği kişilerden bir türlü alamadığını bana biri söylesin. sonra da ona gelip kimse "niçin böyle somurtuyorsun?" diye sormasın. o zavallı somurtuyordur, çünkü hayattaki tek zevki bedbaht olmaktır. çünkü hayattaki diğer zevklerden, mutlu olma vs zevklerinden mahrum edilmiştir. bu böyledir, bunu değiştirmeye çalıştıranlardan çok sıkıldım. onlar sadece öğüt verirler. bizse elimizde gerçek, somut bir şey olsun istiyoruz. aslında, sanıldığının aksine en ufak şeyden mutlu oluyoruz. ama bize en ufak şey bile olmuyor. yıllarca aynı acıklı, ezik büzük melodiyi söylüyoruz, bundan prim yapmaya çalıştığımız sanılsa da bundan prim bile yapamıyoruz. istediğimiz sevgiyi kimseden almamz mümkün değil. o yüzden kimse gelip laf olsun diye "niye somurtuyorsun?" demesin.
biz ancak jeff buckley dinleyip ağlıyoruz, bu da bizim orgazm olma şeklimiz.
biz ancak jeff buckley dinleyip ağlıyoruz, bu da bizim orgazm olma şeklimiz.
Çarşamba, Nisan 15, 2009
çok mutsuzum. daha doğrusu umutsuz... 8 buçuk saat sonra anayasa sınavı var. fotokopi çektirdiğim notlar bok gibi çıktı. türkçe kısmını bile hani anca bitirmişken bir de fransızca kısmı çıktı başımıza. ve allahım o nasıl not almadır? 1958'den 2007'ye nasıl sıçrıyorsun? amına koyayım ne biçim not almışsın, kimsen? uff. sanki alanın suçu. benim suçum, sadece benim... içimi dökeceğim kimse yok. hani bu gece hiç uyumasam da kalacağım gibi geliyor bana. ve sınıftan birini arasam da beni rahatlatmaktan çok uzak bir telefon görüşmesi olur bu.
-ne yaptın?
-bülent tanör'ü okudum.
-hımm (yazık ne kaygısızlar, ne zeka özürlüler var der gibi.) başka bişey yapmadın mı?
-... hayır, işte yapacağım şimdi.
-hım... kolay gelsin o zaman...
-sağol... çok zor değildir di mi?
-yok ya, değil.
ay yarabbim çıldıracağım. ne biçim bir not bu? nasıl not almışınız ya?
çok umutsuzum. hani kalsam da bir şey olmaz ya, diğer hepsinin elini kolunu sallaya sallaya geçecek olması üzüyor beni. umutsuzluk beni diğerlerinden çok çok geri olduğum, uyum sağlayamadığım bu 50 kişilik topluluğa, sınıfıma karşı nefretle donattı. işin garibi ben bazı dersleri seviyorum. keşke yapabilseydim...
-ne yaptın?
-bülent tanör'ü okudum.
-hımm (yazık ne kaygısızlar, ne zeka özürlüler var der gibi.) başka bişey yapmadın mı?
-... hayır, işte yapacağım şimdi.
-hım... kolay gelsin o zaman...
-sağol... çok zor değildir di mi?
-yok ya, değil.
ay yarabbim çıldıracağım. ne biçim bir not bu? nasıl not almışınız ya?
çok umutsuzum. hani kalsam da bir şey olmaz ya, diğer hepsinin elini kolunu sallaya sallaya geçecek olması üzüyor beni. umutsuzluk beni diğerlerinden çok çok geri olduğum, uyum sağlayamadığım bu 50 kişilik topluluğa, sınıfıma karşı nefretle donattı. işin garibi ben bazı dersleri seviyorum. keşke yapabilseydim...
Cumartesi, Nisan 04, 2009
merhaba merhaba! bugün çok çok güzel bir hava var dışarda. tiyatroyu bırakmaya karar verdim. en kötü yaptığım işi, vücudumu göstermeyi bırakıyorum. vücudum! bir emanet gibi duruyor üstümde. fransızlar o kadar güzel demiş ki... derisinin içinde kötü olmak diye bir deyim var fransızcada.
vücudumu kullanmayı öğrenemedim, tıpkı bisiklet kullanmayı öğrenemediğim gibi. hep, hep, hep rahatsızım. ergenlikten çıkamadım. insana imkansız geliyor değil mi buna katlanmak? hani müebbet hapis cezası çekmek bize nasıl imkansız görünüyorsa. ama çeken çekiyor. onu sevmiyorum, onla beraber yaşamak bana zor, çok zor geliyor.
sadece bazı anlar, çok istisnai bazı anlar var sahnede rahat olduğum. öyle zamanlarda ilham gelir gibi oluyor. kafamda canlanan sahnenin içinde gibi hissediyorum kendimi ve vücudumu unutuveriyorum. sonra, yine gözleri üstümde hissediyorum ve çirkinliğim, utangaçlığın çirkinliği bana kendini öyle bir hissettiriyor ki... diken üstünde olmak gibi.
büyük gelen bir gitarı çalıyorum sanki, dar gelen bir eldivenle kar topu oynuyorum, tuvalette işerken yüzlerce insan etrafımda dolaşıyor, bana bakıyorlar, bakıyorlar, ya da bana öyle geliyor.
üff, en azından şimdi provadan çıkıp eve geldim. evde kimse yok. kuş yuvası odam güneş görüyor, deli gibi. 5. katta olduğumuz için pencereden mahallemizin, ki bence civarın en güzel mahallesi ve semtin harika manzarası ayaklarımızın altında. araba sesleri içeri doluyor, yalnızım. birden rahatladım işte, keşke her anım böyle geçseydi.:)
vücudumu kullanmayı öğrenemedim, tıpkı bisiklet kullanmayı öğrenemediğim gibi. hep, hep, hep rahatsızım. ergenlikten çıkamadım. insana imkansız geliyor değil mi buna katlanmak? hani müebbet hapis cezası çekmek bize nasıl imkansız görünüyorsa. ama çeken çekiyor. onu sevmiyorum, onla beraber yaşamak bana zor, çok zor geliyor.
sadece bazı anlar, çok istisnai bazı anlar var sahnede rahat olduğum. öyle zamanlarda ilham gelir gibi oluyor. kafamda canlanan sahnenin içinde gibi hissediyorum kendimi ve vücudumu unutuveriyorum. sonra, yine gözleri üstümde hissediyorum ve çirkinliğim, utangaçlığın çirkinliği bana kendini öyle bir hissettiriyor ki... diken üstünde olmak gibi.
büyük gelen bir gitarı çalıyorum sanki, dar gelen bir eldivenle kar topu oynuyorum, tuvalette işerken yüzlerce insan etrafımda dolaşıyor, bana bakıyorlar, bakıyorlar, ya da bana öyle geliyor.
üff, en azından şimdi provadan çıkıp eve geldim. evde kimse yok. kuş yuvası odam güneş görüyor, deli gibi. 5. katta olduğumuz için pencereden mahallemizin, ki bence civarın en güzel mahallesi ve semtin harika manzarası ayaklarımızın altında. araba sesleri içeri doluyor, yalnızım. birden rahatladım işte, keşke her anım böyle geçseydi.:)
Salı, Mart 31, 2009
İnsan özgürlüğe mahkummuş. Biliyor musunuz, ben bunu hep dini bir sorumluluk gibi düşündüm. Hep dini vecibeleri yerine getirip getirmeme seçimi ve ne çok isterdim birilerinin insiyatifi eline alıp şöyle en doğru, en düzgün seçimi yapmasını, benim adıma...
Fakat şimdi konumuz benim özgürlükten çıkardığım kısır anlamlar mı? Değil. Zira çok düzenli bir yaşamım var, ders çalışmak, perhiz yapmak, evden okula- okuldan eve yürümek, onunla bununla ayaküstü konuşmak. Hissettiğim, sezdiğim o "doğru yolun yokluğu"na, yaşam tarzlarının karışıklığına ve çeşitliliğine rağmen, kendi görüşlerimin bile hiçbir şekilde oturmadığını, tanıdığım kimseyle ortak bir paydada buluşmadığımızı anlamama, sezmeme rağmen, içimdeki heyecan verici boşluk duygusunu geçiştirmek ve o dar, düzenli yaşamı yaşayıp durmak: işte aldatıcı görünüş.
Gördüğüm rüyalar aracılığıyla, yüzeyde açılan minik deliklerden sızar gibi onlarla, geceleri bu düzenli yaşamdan kaçıyorum. Ve her resme, manzaraya iştahla bakıyorum. Aklımda tek şey var: gitmek. Ama sıkıcı, dayanılmaz bir hayattan kaçmak manasında değil. Bir zevk düşkününün zevk arayışı manasında.
Fakat şimdi konumuz benim özgürlükten çıkardığım kısır anlamlar mı? Değil. Zira çok düzenli bir yaşamım var, ders çalışmak, perhiz yapmak, evden okula- okuldan eve yürümek, onunla bununla ayaküstü konuşmak. Hissettiğim, sezdiğim o "doğru yolun yokluğu"na, yaşam tarzlarının karışıklığına ve çeşitliliğine rağmen, kendi görüşlerimin bile hiçbir şekilde oturmadığını, tanıdığım kimseyle ortak bir paydada buluşmadığımızı anlamama, sezmeme rağmen, içimdeki heyecan verici boşluk duygusunu geçiştirmek ve o dar, düzenli yaşamı yaşayıp durmak: işte aldatıcı görünüş.
Gördüğüm rüyalar aracılığıyla, yüzeyde açılan minik deliklerden sızar gibi onlarla, geceleri bu düzenli yaşamdan kaçıyorum. Ve her resme, manzaraya iştahla bakıyorum. Aklımda tek şey var: gitmek. Ama sıkıcı, dayanılmaz bir hayattan kaçmak manasında değil. Bir zevk düşkününün zevk arayışı manasında.
Pazartesi, Mart 23, 2009
yarın, yani salı, saat 20.30da ortaköy afife Jale sahnesinde oyunumuz var. afife jale dereboyu caddesinde, princess otelin yanı oluyor. rastlarsanız bu yazıya gelin...
bu arada bugün bizim sınıfa sabah programı yapan müge anlı geldi. bizimle beraber ders dinledi, gitti. çok heyecanlandım, konuşmak istedim ama cesaret edemedim. neden, sadece ünlü olduğu için.
bu arada bugün bizim sınıfa sabah programı yapan müge anlı geldi. bizimle beraber ders dinledi, gitti. çok heyecanlandım, konuşmak istedim ama cesaret edemedim. neden, sadece ünlü olduğu için.
Perşembe, Mart 12, 2009
çok güzel bir şiir:
Belirsizlik, en büyüğü sevinçlerin
Yan yana gidiyoruz seninle
Gidişi gibi yengeçlerin
Geriye geriye gerisin geriye
(Apollinaire)
dün rüyamda müjde ar'ı gördüm. pencerenin önünde yıkanıyordu. çırılçıplak. komşu kadınlar ona laf atıyordu. müjde ar, "toplumun buna alışması gerek. insanlar böyle yıkanır" diyordu onlara. sonra bir seçim arabası pencerenin önünden geçiyordu ve ben içindekiler müjde ar'a laf edecek diye koruyordum. ve ne göreyim? müjde ar kurulanmış, saçlarını fönlemiş kaşla göz arasında, giyinmiş, kırmızı bir elbise var üstünde ama dandik bir elbise ama güzel, ev kızı gibi, tatlı, gözlerini kapamış, başını geriye atmış, titanik gibi durmuş, seçim arabasının üstünde, ayakta gitmekte. bana bakıyor, göz kırpıyor ve "içimden geleni yaptım, onlara aldırmadım" diyor komşu kadını ve evde kalmış kızını göstererek. dudağımı ısırarak ona bakıyorum. cesaretine hayran oluyorum ama içten içe onu biraz aptal da buluyorum, ama ne düşündüğümü tam olarak söylemem zor.
Belirsizlik, en büyüğü sevinçlerin
Yan yana gidiyoruz seninle
Gidişi gibi yengeçlerin
Geriye geriye gerisin geriye
(Apollinaire)
dün rüyamda müjde ar'ı gördüm. pencerenin önünde yıkanıyordu. çırılçıplak. komşu kadınlar ona laf atıyordu. müjde ar, "toplumun buna alışması gerek. insanlar böyle yıkanır" diyordu onlara. sonra bir seçim arabası pencerenin önünden geçiyordu ve ben içindekiler müjde ar'a laf edecek diye koruyordum. ve ne göreyim? müjde ar kurulanmış, saçlarını fönlemiş kaşla göz arasında, giyinmiş, kırmızı bir elbise var üstünde ama dandik bir elbise ama güzel, ev kızı gibi, tatlı, gözlerini kapamış, başını geriye atmış, titanik gibi durmuş, seçim arabasının üstünde, ayakta gitmekte. bana bakıyor, göz kırpıyor ve "içimden geleni yaptım, onlara aldırmadım" diyor komşu kadını ve evde kalmış kızını göstererek. dudağımı ısırarak ona bakıyorum. cesaretine hayran oluyorum ama içten içe onu biraz aptal da buluyorum, ama ne düşündüğümü tam olarak söylemem zor.
Pazartesi, Şubat 16, 2009
İSTANBUL'DA EN SEVDİĞİM BİNALARDAN BİRİ
cevahir'in yanındaki (solundaki) beyaz, büyük, bir sürü penceresi olan bina. ona bakmak beni çok, çok heyecandırıyor. hayatımda gördüğüm en güzel binalardan biri diyebilirim. ne saraylar, ne görkemli tarihi yapılar, camiler, katedraller gördüm ama bu apartman kadar hiçbiri beni kendine çekmedi. baktıkça bakasım geliyor. aynı şeyi cevahir için söyleyemeyeceğim.
Cumartesi, Şubat 07, 2009
artık sadece kendi burcumdan yazarları okuyacağım anacım. yani ahmet hamdi tanpınar, marcel proust, j.j. rousseau, g. orwell, a. de s. exupery, f. kafka.
fante de orhan veli de koç... salinger oğlak. orhan veli ikizler, hiç ummazdım. oğuz atay terazi. woody allen yay. sait faik büyük ihtimalle akrep.
thom yorke da jeff buckley de akrep. soko'nun yengeç olduğu 8 metre öteden anlaşılıyor da ben burcumdan nefret ediyorum. bari yükselenim daha renkli, daha iç açıcı bir şey olsaydı. en iyisi hiç inanmamak, o zaman kaderim de değişir belki.
fante de orhan veli de koç... salinger oğlak. orhan veli ikizler, hiç ummazdım. oğuz atay terazi. woody allen yay. sait faik büyük ihtimalle akrep.
thom yorke da jeff buckley de akrep. soko'nun yengeç olduğu 8 metre öteden anlaşılıyor da ben burcumdan nefret ediyorum. bari yükselenim daha renkli, daha iç açıcı bir şey olsaydı. en iyisi hiç inanmamak, o zaman kaderim de değişir belki.
Cuma, Şubat 06, 2009
şirinler komunist miydi?
başlığa bakıp da neşeli bir şey yazacağımı zannet sen hadi. oysa dün bu konuyu araştırıyordum. geceydi, gündüz uykumdan uyanmıştım. çok ağır bir hüzün ve çaresizlik duygusu içindeydim. kendi kendime karşı bir kırgınlık, bir öfke, bir barışık olmama hali ile doluydum.
"şimdi, şirinler komunist değildir sanıyorum çünkü bizim sülalede komunist pek yoktur. evet, belki sempatizanlar vardır ama komunist... sanmıyorum." gibi bir şaka yapardım önceden olsa ama şimdi yapmam. konuyla alakasız kaçar.
sonra işte yine uyumuşum. rüyamda bilgisayar oyunu gibi bir şeyde galip geldiğimi gördüm. uyanmadan önce içimi zafer duygusu kaplamıştı. hafiflik. sonra uyandım ve bu duyguya sebep olan şeyi hatırlamakta zorlandım. sonra böyle bir şeyin olmadığını, uyumadan önceki durumun bunun tam tersi olduğunu hatırladım ve uyanmak zorunda olmamayı istedim birazcık.
sonra işte uyandım, güzel bir kahvaltı hazırladım şimdi işlerim var biraz daha şirinleyip onları yapıcam.
"şimdi, şirinler komunist değildir sanıyorum çünkü bizim sülalede komunist pek yoktur. evet, belki sempatizanlar vardır ama komunist... sanmıyorum." gibi bir şaka yapardım önceden olsa ama şimdi yapmam. konuyla alakasız kaçar.
sonra işte yine uyumuşum. rüyamda bilgisayar oyunu gibi bir şeyde galip geldiğimi gördüm. uyanmadan önce içimi zafer duygusu kaplamıştı. hafiflik. sonra uyandım ve bu duyguya sebep olan şeyi hatırlamakta zorlandım. sonra böyle bir şeyin olmadığını, uyumadan önceki durumun bunun tam tersi olduğunu hatırladım ve uyanmak zorunda olmamayı istedim birazcık.
sonra işte uyandım, güzel bir kahvaltı hazırladım şimdi işlerim var biraz daha şirinleyip onları yapıcam.
Salı, Ocak 27, 2009
yazılarım kötü, o yüzden blogu bırakıyorum
bir daha yazmicam bunun nedeni uslubum. uslubumu düzltemiyorum. çeviri romana benziyor. sonra yazdıklarımı okuyunca çok utanıyorum. bu yüzden çok istisna dışında bir şey yazmayacağım. belki yazarım, o da belki.
tüm dünyaya karşı kızgın genç
tüm dünyaya karşı kızgın genç
Salı, Ocak 20, 2009
tırty girl
dün makûs tarihimin en kötü şarkısını yazdım. adı: zodyak'ın tüm burçları. korkunç bir şarkı:
atılgan koç, neşeli boğa
havai ikizler ve sümsük yengeç
ukala aslan, obsesif başak
dengesiz terazi ve
kötü kalpli akrep
kötü kalpli akrep
yaylar sürekli gezer, oğlaklar çalışır
kovalar bazen dahi olabilir
ve balıklar, ah o balıklar, zavallı balıklar
sürekli ağlar, sürekli ağlar
işte zodyakın tüm burçları
aman allahım. aman allahım. ben hala makus tarihimin en şiddetli bunalımı olarak adlandırdığım tırt bunalımın içinde yaşamaktayım. bugün yemekte çenem çıktı. çok acımadı ama o bahaneyle baya bi ağladım. ve okuyucu, siz mizahi bir dille yazdığımı sanıyorsunuz ama bu gerçekti. işte bunu diyince karşındaki insanın gülen suratı şöyle bir değişiyor. bozuluyor, benden uzaklaşmak istiyor, bu belli. gülümsemeye ve geçiştirmeye çalışıyor. ve sonra hm benim gitmem lazım diyip gidiyor. ve tüm arkadaşlarımı da böyle böyle kaybediyorum. kimi "senle ilgilenmeye vaktim olmadı" gibi beni bir yük olarak gördüğünü belli eden sözler sarfetmekte, ama "ben bir yük değilim, doğam gereği olamam tamam mı?" diyemiyorum. kimi telefonuna bakıp benim aradığımı görünce açmıyor. çok ağır bir şeyim ben. onların da suçu yok ki, ne yapsın garipler. benimle güzel bir gün geçireceklerini zannediyorlar. oysa ben artık eskisi gibi değilim ki, olamam. onlara da elveda böylece. elveda arkadaşlar! elveda tatlı iyi gün dostları! sizi suçlamak değil niyetim. kara sakallı zarif bir arkadaşımdı az önce arayan. bana adeta dertlerimi anlatmam için randevu verdi, artık bunlardan sıkıldığını da ekleyerek. niçin depresyonum çekici değil? yani allah kahretsin niçin insanlar negatif insanları sevmiyor?
evet, tırt bir bunalımın içindeyim. güzin ablanın da dediği gibi hemen ölümü düşünüyorsunuz. ama bakalım nasıl düşünüyoruz? sıktığımız dostlarımızın daha da kahrolmasını umarak:
"f.k., 20 yaşında pırıl pırıl genç bir kızdı. yaklaşık 1 buçuk yıldır bunalımda olduğu söylenen ve son aylarda bunalımının ağırlaştığı belirnenen f.k.'nın geriye bıraktığı son satırlar üzücü:
"çok mutsuzdum. dinlemediniz.""
özensizce koyulmuş tırnak içindekiler bir gazete haberinden alıntı. ne yapabilirsiniz dostlarım, ne yapabilirsiniz bilmiyorum, belki de benden hoşlanmamakta direnmemenizi istiyorum sadece, yalan yalan "aaa öyle olur mu biz seni çok seviyoruz." gibi anaç konuşmalarınızdan vazgeçseniz, bir de hoşgörü, güzel bir dinleme, sadece bir dinleme ama randevu vermeden, finallerinizden ya da partilerinizden bahsetmeden, bana ne söyleyeceğimi unutturmadan, daha kötü durumdakilerden bahsetmeden (sanki ben sebep oldum amına koyiim) , hadi tamam dinliyorum demeden, gözlerinizi devirmeden, konuyu geçiştirmeden, içimdekileri açığa çıkarmama izin vererek, beni hoşgördüğünüzü hissetmek istemiyorum, beni az sonra terk edecekmişsiniz gibi durmayın, sadece anlayın, sıcak olun, öyle soğuksunuz ki.
sizi suçlayarak hareket etmenizi sağlayamam. bu yüzden geçici bir süre için ilişkimiz bitsin. bitsin, gerçekten. dünyanın merkezi olmak istiyorum.
atılgan koç, neşeli boğa
havai ikizler ve sümsük yengeç
ukala aslan, obsesif başak
dengesiz terazi ve
kötü kalpli akrep
kötü kalpli akrep
yaylar sürekli gezer, oğlaklar çalışır
kovalar bazen dahi olabilir
ve balıklar, ah o balıklar, zavallı balıklar
sürekli ağlar, sürekli ağlar
işte zodyakın tüm burçları
aman allahım. aman allahım. ben hala makus tarihimin en şiddetli bunalımı olarak adlandırdığım tırt bunalımın içinde yaşamaktayım. bugün yemekte çenem çıktı. çok acımadı ama o bahaneyle baya bi ağladım. ve okuyucu, siz mizahi bir dille yazdığımı sanıyorsunuz ama bu gerçekti. işte bunu diyince karşındaki insanın gülen suratı şöyle bir değişiyor. bozuluyor, benden uzaklaşmak istiyor, bu belli. gülümsemeye ve geçiştirmeye çalışıyor. ve sonra hm benim gitmem lazım diyip gidiyor. ve tüm arkadaşlarımı da böyle böyle kaybediyorum. kimi "senle ilgilenmeye vaktim olmadı" gibi beni bir yük olarak gördüğünü belli eden sözler sarfetmekte, ama "ben bir yük değilim, doğam gereği olamam tamam mı?" diyemiyorum. kimi telefonuna bakıp benim aradığımı görünce açmıyor. çok ağır bir şeyim ben. onların da suçu yok ki, ne yapsın garipler. benimle güzel bir gün geçireceklerini zannediyorlar. oysa ben artık eskisi gibi değilim ki, olamam. onlara da elveda böylece. elveda arkadaşlar! elveda tatlı iyi gün dostları! sizi suçlamak değil niyetim. kara sakallı zarif bir arkadaşımdı az önce arayan. bana adeta dertlerimi anlatmam için randevu verdi, artık bunlardan sıkıldığını da ekleyerek. niçin depresyonum çekici değil? yani allah kahretsin niçin insanlar negatif insanları sevmiyor?
evet, tırt bir bunalımın içindeyim. güzin ablanın da dediği gibi hemen ölümü düşünüyorsunuz. ama bakalım nasıl düşünüyoruz? sıktığımız dostlarımızın daha da kahrolmasını umarak:
"f.k., 20 yaşında pırıl pırıl genç bir kızdı. yaklaşık 1 buçuk yıldır bunalımda olduğu söylenen ve son aylarda bunalımının ağırlaştığı belirnenen f.k.'nın geriye bıraktığı son satırlar üzücü:
"çok mutsuzdum. dinlemediniz.""
özensizce koyulmuş tırnak içindekiler bir gazete haberinden alıntı. ne yapabilirsiniz dostlarım, ne yapabilirsiniz bilmiyorum, belki de benden hoşlanmamakta direnmemenizi istiyorum sadece, yalan yalan "aaa öyle olur mu biz seni çok seviyoruz." gibi anaç konuşmalarınızdan vazgeçseniz, bir de hoşgörü, güzel bir dinleme, sadece bir dinleme ama randevu vermeden, finallerinizden ya da partilerinizden bahsetmeden, bana ne söyleyeceğimi unutturmadan, daha kötü durumdakilerden bahsetmeden (sanki ben sebep oldum amına koyiim) , hadi tamam dinliyorum demeden, gözlerinizi devirmeden, konuyu geçiştirmeden, içimdekileri açığa çıkarmama izin vererek, beni hoşgördüğünüzü hissetmek istemiyorum, beni az sonra terk edecekmişsiniz gibi durmayın, sadece anlayın, sıcak olun, öyle soğuksunuz ki.
sizi suçlayarak hareket etmenizi sağlayamam. bu yüzden geçici bir süre için ilişkimiz bitsin. bitsin, gerçekten. dünyanın merkezi olmak istiyorum.
Perşembe, Ocak 15, 2009
uzun süredir yazmamamın nedeni savaştı, bir utanç kaynağım olan savaş çünkü onun hakkında yazamıyorum, o varken ondan başka şey yazmak da istemedim. tabi elbette kağıttan günlüğüme onlarca binlerce şey yazdım ama o başka. burda beni birileri okuyor. okumuyor ama okuma ihtimali var. savaş hakkında hiçbir şey yazamamama gelince, görmediğim, içinde olmadığım bir şey hakkında ne yazabilirim ki? kilometrelece uzaktayız ve o gerçekliğin içinde değiliz. sanki başka bir zamanda oluyor gibi, aslında fark yok.
şu aralar bir oyun çıkaracağız, ben karakterlerin burçlarını tayin ediyorum ve bunu yönetmene de söyledim, milletin işi gücü yoktu sanki, 10 dakika onlara oyun karakterlerinin burçlarını anlattım. bu benim için aşırı önemli bir bilgiydi ama nezaketen dinlediler. oyunda oynadığım kadına arkadaşları eskiden "küçük burjuva" derlermiş. haydi, küçük burjuva nedir onu düşün dur. şu burçlar konusu daha tatlı, daha eğlenceli.
bunun dışında bir şey yaptığım da yok pek. yeni şarkılar yazdım. ingilizce, fransızca, türkçe, uydurma dilinde toplam 41 şarkım var. buraya koymam gerek onları. ama ön bilgi vereceğim:)
dog thinking of suicide_ bu şarkımı seviyorum.
je m'appele la vie_ bu şarkımı geçen sene yazdım. çok seviyorum. yunanlı, akdeniz ezgileriyle dalga geçmek amacıyla yazmıştım.
jealousy_ yeni yazdım ama pek güzel değil
yaklaşamıyorum sana_ çok düz bi şarkı oldu, zaten gnışğına çıkarmadım
makarella yella monte_ uydurukça kervanına katılan
finallerim var. notlarım iyi değil. bu kadar çok çalışmak zorunda olmaya alışık değilim. okulu seviyorum ama bazen aklıma okulu bırakıp şansımı müzik camiasında denemek ya da filmlerde oynamak için ajans ajans dolaşmaya başlamak geliyor. ve tabi biraz hayatın sillesini yiyerek, sefil olarak. evi de seviyorum ama artık pek oturmak istemiyorum ailemle. çantamı alıp hayata atılmak planım var.
şu aralar bir oyun çıkaracağız, ben karakterlerin burçlarını tayin ediyorum ve bunu yönetmene de söyledim, milletin işi gücü yoktu sanki, 10 dakika onlara oyun karakterlerinin burçlarını anlattım. bu benim için aşırı önemli bir bilgiydi ama nezaketen dinlediler. oyunda oynadığım kadına arkadaşları eskiden "küçük burjuva" derlermiş. haydi, küçük burjuva nedir onu düşün dur. şu burçlar konusu daha tatlı, daha eğlenceli.
bunun dışında bir şey yaptığım da yok pek. yeni şarkılar yazdım. ingilizce, fransızca, türkçe, uydurma dilinde toplam 41 şarkım var. buraya koymam gerek onları. ama ön bilgi vereceğim:)
dog thinking of suicide_ bu şarkımı seviyorum.
je m'appele la vie_ bu şarkımı geçen sene yazdım. çok seviyorum. yunanlı, akdeniz ezgileriyle dalga geçmek amacıyla yazmıştım.
jealousy_ yeni yazdım ama pek güzel değil
yaklaşamıyorum sana_ çok düz bi şarkı oldu, zaten gnışğına çıkarmadım
makarella yella monte_ uydurukça kervanına katılan
finallerim var. notlarım iyi değil. bu kadar çok çalışmak zorunda olmaya alışık değilim. okulu seviyorum ama bazen aklıma okulu bırakıp şansımı müzik camiasında denemek ya da filmlerde oynamak için ajans ajans dolaşmaya başlamak geliyor. ve tabi biraz hayatın sillesini yiyerek, sefil olarak. evi de seviyorum ama artık pek oturmak istemiyorum ailemle. çantamı alıp hayata atılmak planım var.
Cuma, Kasım 21, 2008
?
şimdi, bugün, akşam, tamam mı, birden aydınlandım: dedim ki, ben, kendime, ne engeller koyuyorum yarabbim, her şeyden bir mutsuzluk çıkarmalar, kaprisler, tam kızsın şirin dedim kendi kendime tam kızsın yani, huysuz, alıngan kızsın işte sen dedim. şu olmasaydı bu olmasaydı ah ne güzel neşeli olurdum diye diye dolaşıyorsun şirin dedim. etrafını değiştirecek olan sensin, evet sen dedim. pozitivity saçacaksın artık etrafına kızım dedim. saat 11 filandı. merdivenlerin hepsini yürüyerek çıktım. aydınlanmış gibiydim. anahtarla açtım kapıyı. annem, babam, her zamanki gibi suratları 1 karış tv izliyorlardı. bu bana çok ayıp geldi.
mesela bir gece iç sıkıntısına dayanamayıp babama gittim ve "benim sıkıntılarım var." dedim. beni kovdu bunun üzerine. valla beni kovdu. arkadaşlarım da böyle.
odama gidip e.t.yi aradım. arkadan tekno sesleri geliyordu. nerdesin diye sordum. o kadar kısa kesti ki. evet anlıyorum uygun değil ama o kadar kısa kesti ki. sonra düşündüm ve kimi arayacağımı bulamadım. d.a. olsun dedim, ama telefonu kapalıydı çünkü çok önemli bir derdiniz varken bile uyuyosa yarın konuşalım der. daha uyumamamışsa ama uyuması gerektiğini düşünüyorsa bile bunu der.
bilmiyorum galiba hep kendimle ilgiliyim ama aman bana be yani. gerçekten hiç arkadaşım yoktu.
ve oldukça pozitif ve yapıcı, yaratıcı bir şekilde aklıma müthiş bir fikir geldi: vizelerden sonra intihar numarasına yatacaktım. vizelerden sonra çünkü en ufak bir mide yıkaması bile çalışmamı engelleyebilir. şöyle ki, ne kadarı öldürüyorsa onun yarısından bile az ilaç içeceğim. sonra anneme yalvaran gözlerle gidip, mümkünse ağlayarak, intihara kalkıştığımı, ancak pek başarılı olmadığımı, lütfen beni kurtarması gerektiğini söyleyeceğim. o da panik olacak ve herhalde en nihayetinde beni ciddiye alıp neyin var yavrum diye sorar herhalde değil mi? mümkünse bunu birkaç arkadaşıma da yayarım. hepsine değil, bilmesini istediklerime söylerim yalnızca. ve... sonunda benden esirgedikleri o sıcak şefkati ve ilgiyi bana gösterirler. ya da anlayışı en azından. ne bileyim.
yani, bak, işte buna oha derim. aynı akşam içinde pozitif olmak ve vizelerden sonra intihar etmek gibi 2 alakasız kararı birlikte alacak kadar mantıksız biriyim. mantığım yok. yok! yani bir an için var zannediyorum, sonra olmadığını görüyorum. hiç olmadığım kadar endişe içindeyim, ve utanıyorum bunu söylemekten çünkü gerçekten çok sudan şeyler yüzünden herhalde. ama öyle sudan demekle olmuyor canım.
mesela bir gece iç sıkıntısına dayanamayıp babama gittim ve "benim sıkıntılarım var." dedim. beni kovdu bunun üzerine. valla beni kovdu. arkadaşlarım da böyle.
odama gidip e.t.yi aradım. arkadan tekno sesleri geliyordu. nerdesin diye sordum. o kadar kısa kesti ki. evet anlıyorum uygun değil ama o kadar kısa kesti ki. sonra düşündüm ve kimi arayacağımı bulamadım. d.a. olsun dedim, ama telefonu kapalıydı çünkü çok önemli bir derdiniz varken bile uyuyosa yarın konuşalım der. daha uyumamamışsa ama uyuması gerektiğini düşünüyorsa bile bunu der.
bilmiyorum galiba hep kendimle ilgiliyim ama aman bana be yani. gerçekten hiç arkadaşım yoktu.
ve oldukça pozitif ve yapıcı, yaratıcı bir şekilde aklıma müthiş bir fikir geldi: vizelerden sonra intihar numarasına yatacaktım. vizelerden sonra çünkü en ufak bir mide yıkaması bile çalışmamı engelleyebilir. şöyle ki, ne kadarı öldürüyorsa onun yarısından bile az ilaç içeceğim. sonra anneme yalvaran gözlerle gidip, mümkünse ağlayarak, intihara kalkıştığımı, ancak pek başarılı olmadığımı, lütfen beni kurtarması gerektiğini söyleyeceğim. o da panik olacak ve herhalde en nihayetinde beni ciddiye alıp neyin var yavrum diye sorar herhalde değil mi? mümkünse bunu birkaç arkadaşıma da yayarım. hepsine değil, bilmesini istediklerime söylerim yalnızca. ve... sonunda benden esirgedikleri o sıcak şefkati ve ilgiyi bana gösterirler. ya da anlayışı en azından. ne bileyim.
yani, bak, işte buna oha derim. aynı akşam içinde pozitif olmak ve vizelerden sonra intihar etmek gibi 2 alakasız kararı birlikte alacak kadar mantıksız biriyim. mantığım yok. yok! yani bir an için var zannediyorum, sonra olmadığını görüyorum. hiç olmadığım kadar endişe içindeyim, ve utanıyorum bunu söylemekten çünkü gerçekten çok sudan şeyler yüzünden herhalde. ama öyle sudan demekle olmuyor canım.
Çarşamba, Ekim 22, 2008

aman allahım ne olurdu Soko'yla arkadaş olsaydık? ne olurdu yani? ama bu imkansız, çünkü o ünlü, vakti filan da yoktur, benimle mi konuşacak. fakat dua edeyim ki ünlü, en azından bu sayede onu tanıdım çok şükür yarabbim... ona içten bir sevgi duyuyorum, her gün myspace'teki sayfasını ziyaret ediyor, o sıkıcı şarkılarını dinliyor, resimlerine bakıyor, videolarını izliyorum. geri kalan zamanımda da medeni hukuk çalışıyorum ama ders molalarında yine o aktris şarkıcı kız aklıma geliyor. yeniden ne olurdu onunla ahbap olsaydık diye düşünüyorum sonra ne yapalım kendi dostlarımızla idare edeceğiz artık diye tekrar düşünp kendi dostlarımla takılıyorum, bu arada beraberken onlara Soko'dan bahsediyorum. dur bakayım, bu iki gündür böyle. işim mi yok nedir anlamadım.
Cuma, Ekim 17, 2008
küçükken

insanın küçükken yalnız başına oynadığı oyunlar sonraki yaşamı hakkında ipuçları verebiliyor. çoğu çocuğun kendini oyalama yöntemi vardır, benimki şuydu: bir prens vardı, uzaklarda oturan prenses sevgilisine kavuşmak istiyordu. fakat ben, cadı, onu hapsediyordum çünkü ona aşıktım. burda, doğru olmadığını bile bile ona bazı işkenceler yapıyordum, o da "bırak beni pis cadı!" diye bağırıyordu. ama ben onu bırakmıyordum çünkü ben prensesten daha çirkindim ama daha güçlüydüm, ona aşıktım, prens benden tiksiniyordu ve bu, oyunu daha da zevkli hale getiriyordu. bu arada kendimi dışardan da bir yandan ayıplıyordum, yani cadı olmayı tam kabullenmiş değildim. valla sonraki yıllarda da aşktan yana tercihimi hep karşılıksız sevgilerde kullandım, gurursuzluklar yaparak, herhalde insan yedisinde neyse onyedisinde de o.
yeni rüyalar
bu rüya serisine yer rüyaları ya da mekan tasvirli rüyalar adı veriyorum zira olay örgüsünden veya işittiğim sözlerden çok garip, gerçeküstü görüntüler bu rüyaların bende en çok iz bırakan özellikleri. etrafına fazla bakmadığı halde görüntü aşığı bir kızım bazen. evet, okuyalım artık:
(regina spektor'ın rüyasını anlattığı chemo limo eşliğinde yazıldı)
BORNOVA VE KOCA LACİVERT BLOKLAR
bu tür rüyalarda gördüğüm yerin hep gerçek yaşamdan alınma bir adı olur. burasının adı da izmir, bornova. fakat ortasında özgürlük heykelinin küçük ve kalitesiz bir imitasyonunun bulunduğu, tek bir açıklığa veya yeşilliğe ya da doğal bir şeye, toprağa ya da doğal olmayan bir şeye asfalta bile yer bırakmamış o kocaman, lacivertli koyu pembeli bloklar. denizin bittiği yerde başlıyorlar ve upuzuun uzanıyorlar. öyle göz yorucu ve sevimsizler ki... ama yine de onlardan bir şekilde hoşlanıyorum, hoşlanma ve korku bir arada beliriyor içimde bu garip, kalitesiz ve tek çim bırakmamış bloklara bakarken. hoşlanma çünkü bu çok yenilikçi bir şey, yepyeni ve garip bir semt. evet garip bir semt, aslında bildiğimiz uydukent ama sanki gelecekten gelmiş gibi. korkuyorum çünkü sanki alıştığımız bornova'nın içine etmişler gibi geliyor bana. bu arada bornova'ya hayatımda sadece 1 kere gittim:)
bu tür rüyalarda bilinmeyen yerlerin verdiği o garip korku ve heyecanı duymamak imkansız:
İSTANBUL RÜYALARI
1) ÇİÇEK PASAJI
rüyamda evimin önünden çiçek pasajına çabuk gidebilmek için otostop yapıyorum. arabada 30 yaşlarında işi gücü belirsiz bir adam var. ıhlamurdere caddesinden sonra açıkçası nereye gittiğimiz belli değil. ıhlamurdere caddesi bir ara mons'ta şehri çeviren çemberin parçası olan ve dükkanların bulunduğu o çok nadir geçtiğim caddeyle karışıyor, o kadar benzeyiveriyor ki anlatamam. özellikle en yukarı kısımlarını düşününüz. her neyse ışıklı bir alt geçite geliyoruz. başı tramvay alt geçitlerindeki umumi helalara benziyor, 10 liraya hırka satan tarzda dükkanlar var, ve bir kerhane havası. başta bıyıklı şiman bir adam var elinde kağıt paralar. buanın adı çiçk pasajıymış. beni arabasına alan sürücü arabadan çıkıyor ve beraber içeri giriyoruz. elimde bir okul çantası var ve montlar. korkuyorum korkuyorum fakat bu o kadar garip, karanlık ve heyecan verici hoş bir korku ki anlatamam.
2) NEVİZADE, KARAKÖY, EYÜP
aynı geçidi çok önceden başka bir rüyamda görmüştüm aslında. turist arkadaşlarım, belçika'dan pek de tanımadığım okul arkadaşlarım izcilik klübü arkadaşlarım geliyormuş istanbul'a. hepsi eğlenmek isteyen, alkolik, gözükara, şamatacı tipler. istanbul ise küçücük, ama karmakarışık bir yermiş. öyle ki, bir deniz parçası ve etrafını bir körfez gibi çevreleyen minicik bir kara var. semtler küçülmüş ve içiçe girmiş. ceneviz evleri birleşerek minik kuleler oluşturuyor. ve sivri çatılar her şey bir minyatürdekine benziyor, iki boyutlu. nevizade ve karaköy ise birbirine çok çok yakın iki karanlık yerin adı. tramvay alt geçidine benzeyen ama ondan çok daha dar, eğlenceli, garip ve içinden adeta yıldız gibi kayarak geçilen yerin adı nevizade ve içki evleri & genelevler hep burada. ve ben oralaı pek bilmiyormuşum, arkadaşlarla yeniden öğreniyorum, bi ara onları kaybediyoruum ve nefesim kesiliyor.
3) BORDO KAHVEHANELER
bu rüyayı az öncekilerle birlikte mi gördüm emin değilim aslında. bana bu rüyayı gördürten avrupanın iç içe biraevleri, bizdeki beatles gibi kafeler olmalı. ama özellikle avrupa'nın alabildiğine uzanan biraevleri. rüyamda saat sabahın ikisi filan. liseden iki alt dönemimden çok konuşmadığım ama çok sevimli bir kızı görüyorum. abla diyor, eve gitmem lazım benim, ailem sorun çıkarıyor. anlıyorum diyorum, sen git ve sonra kendime gece için arkadaş aramaya başlıyorum o meydanda. her kahvehane boş, florasan ışığıyla aydınlatılmış zarif iki sandalyesi olan minik bir tanesi var, içinde de iki sevgili. böyle dolaşıyorum ve yapayalnızım, içim üşüyor. sonunda bordo renkli, içi de bordo ışıklı, bordo koltuklu, sıcak bir kafe buluyorum ve içinde liseden arkadaşlarım var. 10 kişilik bir grup, gülüp oynuyorlar. az önceki zevk veren üşüme hissim (pyscologic breeze dediklerinden) geçiyor, kendimi çok çok iyi ve güvende hissediyorum.
4) NEHİR, YEŞİLKÖY, AKBİL VE BOWLİNG TOPLARI
istanbul'da bir nehir varmış. nehrin üstünden kayarak taksiyle gece yolculuğuna çıkıyormuşuz. beyazıt'tan bir vapura biniliyormuş. fakat pahalıymış bu ve binmesi çok zormuş. beyazıt'ta robert kolej varmış kocaman bir yer ve vapurda kokteyl varmış. ve vapurdan inmek istediğim halde bunu nasıl yapacağımı bilemiyormuşum. ve birden kendimi yeşilköy'de buluyorum. evime gitmek istiyorum artık. (evimin arkası yeşil bahçeyle çevrili bir göl, bunu biliyorum) evime gitmek imkansız gibi... metrodayım çünkü. araçta değil, istasyonda. burası bomboş, sadece pis demirde dizilmiş bowling topları var. akbilime bakıyorum ve evime gitmek istiyorum, göle yakın (gerçekte göl yerine park vardı) yeşillikler içindeki evime.
UZAKTA OTURMA RÜYALARI
bu rüyalarda evim ya da gitmek istediğim yer o kadar uzakta oluyor ki otobüslerin oradan geçip
geçmediğinden bile emin olamıyorum. giderken fabrikalar, boş araziler, güneşli ve tozlu yollar görüyorum.
her neyse, filmlerin anlatmak istediği konudan çok bazı görüntülerin güzelliğine takılıyorum, anlamsız bir şekilde güzellik, neden gördüğümü bilmediğim anlamsız rüyalara geri dönmek, orada kalmak istiyorum, neden, sadece daha güzel olduğu için.
(regina spektor'ın rüyasını anlattığı chemo limo eşliğinde yazıldı)
BORNOVA VE KOCA LACİVERT BLOKLAR
bu tür rüyalarda gördüğüm yerin hep gerçek yaşamdan alınma bir adı olur. burasının adı da izmir, bornova. fakat ortasında özgürlük heykelinin küçük ve kalitesiz bir imitasyonunun bulunduğu, tek bir açıklığa veya yeşilliğe ya da doğal bir şeye, toprağa ya da doğal olmayan bir şeye asfalta bile yer bırakmamış o kocaman, lacivertli koyu pembeli bloklar. denizin bittiği yerde başlıyorlar ve upuzuun uzanıyorlar. öyle göz yorucu ve sevimsizler ki... ama yine de onlardan bir şekilde hoşlanıyorum, hoşlanma ve korku bir arada beliriyor içimde bu garip, kalitesiz ve tek çim bırakmamış bloklara bakarken. hoşlanma çünkü bu çok yenilikçi bir şey, yepyeni ve garip bir semt. evet garip bir semt, aslında bildiğimiz uydukent ama sanki gelecekten gelmiş gibi. korkuyorum çünkü sanki alıştığımız bornova'nın içine etmişler gibi geliyor bana. bu arada bornova'ya hayatımda sadece 1 kere gittim:)
bu tür rüyalarda bilinmeyen yerlerin verdiği o garip korku ve heyecanı duymamak imkansız:
İSTANBUL RÜYALARI
1) ÇİÇEK PASAJI
rüyamda evimin önünden çiçek pasajına çabuk gidebilmek için otostop yapıyorum. arabada 30 yaşlarında işi gücü belirsiz bir adam var. ıhlamurdere caddesinden sonra açıkçası nereye gittiğimiz belli değil. ıhlamurdere caddesi bir ara mons'ta şehri çeviren çemberin parçası olan ve dükkanların bulunduğu o çok nadir geçtiğim caddeyle karışıyor, o kadar benzeyiveriyor ki anlatamam. özellikle en yukarı kısımlarını düşününüz. her neyse ışıklı bir alt geçite geliyoruz. başı tramvay alt geçitlerindeki umumi helalara benziyor, 10 liraya hırka satan tarzda dükkanlar var, ve bir kerhane havası. başta bıyıklı şiman bir adam var elinde kağıt paralar. buanın adı çiçk pasajıymış. beni arabasına alan sürücü arabadan çıkıyor ve beraber içeri giriyoruz. elimde bir okul çantası var ve montlar. korkuyorum korkuyorum fakat bu o kadar garip, karanlık ve heyecan verici hoş bir korku ki anlatamam.
2) NEVİZADE, KARAKÖY, EYÜP
aynı geçidi çok önceden başka bir rüyamda görmüştüm aslında. turist arkadaşlarım, belçika'dan pek de tanımadığım okul arkadaşlarım izcilik klübü arkadaşlarım geliyormuş istanbul'a. hepsi eğlenmek isteyen, alkolik, gözükara, şamatacı tipler. istanbul ise küçücük, ama karmakarışık bir yermiş. öyle ki, bir deniz parçası ve etrafını bir körfez gibi çevreleyen minicik bir kara var. semtler küçülmüş ve içiçe girmiş. ceneviz evleri birleşerek minik kuleler oluşturuyor. ve sivri çatılar her şey bir minyatürdekine benziyor, iki boyutlu. nevizade ve karaköy ise birbirine çok çok yakın iki karanlık yerin adı. tramvay alt geçidine benzeyen ama ondan çok daha dar, eğlenceli, garip ve içinden adeta yıldız gibi kayarak geçilen yerin adı nevizade ve içki evleri & genelevler hep burada. ve ben oralaı pek bilmiyormuşum, arkadaşlarla yeniden öğreniyorum, bi ara onları kaybediyoruum ve nefesim kesiliyor.
3) BORDO KAHVEHANELER
bu rüyayı az öncekilerle birlikte mi gördüm emin değilim aslında. bana bu rüyayı gördürten avrupanın iç içe biraevleri, bizdeki beatles gibi kafeler olmalı. ama özellikle avrupa'nın alabildiğine uzanan biraevleri. rüyamda saat sabahın ikisi filan. liseden iki alt dönemimden çok konuşmadığım ama çok sevimli bir kızı görüyorum. abla diyor, eve gitmem lazım benim, ailem sorun çıkarıyor. anlıyorum diyorum, sen git ve sonra kendime gece için arkadaş aramaya başlıyorum o meydanda. her kahvehane boş, florasan ışığıyla aydınlatılmış zarif iki sandalyesi olan minik bir tanesi var, içinde de iki sevgili. böyle dolaşıyorum ve yapayalnızım, içim üşüyor. sonunda bordo renkli, içi de bordo ışıklı, bordo koltuklu, sıcak bir kafe buluyorum ve içinde liseden arkadaşlarım var. 10 kişilik bir grup, gülüp oynuyorlar. az önceki zevk veren üşüme hissim (pyscologic breeze dediklerinden) geçiyor, kendimi çok çok iyi ve güvende hissediyorum.
4) NEHİR, YEŞİLKÖY, AKBİL VE BOWLİNG TOPLARI
istanbul'da bir nehir varmış. nehrin üstünden kayarak taksiyle gece yolculuğuna çıkıyormuşuz. beyazıt'tan bir vapura biniliyormuş. fakat pahalıymış bu ve binmesi çok zormuş. beyazıt'ta robert kolej varmış kocaman bir yer ve vapurda kokteyl varmış. ve vapurdan inmek istediğim halde bunu nasıl yapacağımı bilemiyormuşum. ve birden kendimi yeşilköy'de buluyorum. evime gitmek istiyorum artık. (evimin arkası yeşil bahçeyle çevrili bir göl, bunu biliyorum) evime gitmek imkansız gibi... metrodayım çünkü. araçta değil, istasyonda. burası bomboş, sadece pis demirde dizilmiş bowling topları var. akbilime bakıyorum ve evime gitmek istiyorum, göle yakın (gerçekte göl yerine park vardı) yeşillikler içindeki evime.
UZAKTA OTURMA RÜYALARI
bu rüyalarda evim ya da gitmek istediğim yer o kadar uzakta oluyor ki otobüslerin oradan geçip
geçmediğinden bile emin olamıyorum. giderken fabrikalar, boş araziler, güneşli ve tozlu yollar görüyorum.
her neyse, filmlerin anlatmak istediği konudan çok bazı görüntülerin güzelliğine takılıyorum, anlamsız bir şekilde güzellik, neden gördüğümü bilmediğim anlamsız rüyalara geri dönmek, orada kalmak istiyorum, neden, sadece daha güzel olduğu için.
Pazar, Ekim 12, 2008
yeşil gözlü kız
üniversitede tesadüfen tanıştık. beraber bir derneğe gittik. başka biri de vardı tabi. güzel bir gündü. benden 6 yaş büyüktü ve bana sürekli dik durmamı söylüyordu. buraya kadar güzel de... ben bugünün sonunda ona ne dedim? aynen şunları: "ben güçsüzüm. neden güçsüz olduğumu bilmiyorum. bu fiziksel bir şey değil, zekayla ilgili de değil. yalnızca kendimi çok güçsüz hissediyorum ve bunun çözümü yok."
yani yeni tanıştığım birine kendim hakkında kurduğum cümlelerin patetikliğine bakar mısınız? üstelik daha yeni hayata daha sıkı tutunan çocukların derneğine gitmişken. gururla abaküsünü gösteren o tatlı çocuğun derneğinde hayranlık içinde kalmışken, kendimizi huzur içinde ve rahatlamış hissettikten sonra, tutup bunu söylememin adı: "gariplik". "şımarıklık". ya da boş laf.
yani yeni tanıştığım birine kendim hakkında kurduğum cümlelerin patetikliğine bakar mısınız? üstelik daha yeni hayata daha sıkı tutunan çocukların derneğine gitmişken. gururla abaküsünü gösteren o tatlı çocuğun derneğinde hayranlık içinde kalmışken, kendimizi huzur içinde ve rahatlamış hissettikten sonra, tutup bunu söylememin adı: "gariplik". "şımarıklık". ya da boş laf.
Çarşamba, Ekim 01, 2008
regina'nın kanatları altında
dün rüyamda sınıfımıza bir kız gelmişti. güya doris'in evinde benden önce kalan jamaikalı kız oymuş. fakat samarra'nın zenci olduğunu rüyamda unutmuşum. bu yüzden regina'nın adı samarra değildi fakat yine de jamaikalıydı. beyaz tenli, yeşil gözlü ve çok güzel bir kızdı. o kadar güzel bir kızdı ki onu kıskanmıyordum bile. zaten öyle uzak, erişilmez bir güzelliği yoktu. sıcak ve geniş bir güzeldi. balıketiydi, beyazdı, açık renk gözlüydü ve güzelliği insanın içini açıyordu. çok dışadönük ve hafif anaçtı, konuların üstünde durmuyordu, umursamazdı ama derindi. hem samarra'ymış ama hem de meğersem, arkadaşımı başka biri uğruna terk ettiği için (arkadaşım üzülüyor diye) biraz mesafeli durduğum bizim üniversitede uluslarasındaki o güzel, zarif kızdı, ona duyduğuma benzer bir hayranlıktı regina'ya duyduğum ama regina neşeliydi, genişti ve hafifti.
her neyse regina bizim fakülteye gelmişti ve benim içinde bulunduğum arkadaş grubunu seçmişti. çünkü beni seviyordu ve beni kendine yakın buluyordu. ayrıca arkadaşlarımı, avcı'yı mavcı'yı, ırmak'ı da seviyordu, biz de regina'nın tayfamıza katılmış olmasına hiç şaşırmamış, gyet memnuniyetl karşılamıştık bunu.
ben rüyamda her zamanki beceriksizliklerimi yapıyordum. okul çıkışında herkesi bekletiyor, hr yere geç kalıyordu. tüm arkadaşlarım benden şikayetçiyken regina sadece şaşıryor ve hiç üstünde durmuyordu. okul çıkışında bahçede beni bekliyordu. gel, sana hayatımdaki en önemli iki insanı takdim edeyim diyordu. ve jamaikalı olduğu için, yani enternasyonel bir tipti, beni brezilyalı, 40 yaşlarında bir çiftle tanıştırıyordu. erkek, uzun boylu, koyu renk tenli ve yakışıklıydı, kadın uzun, sağlam, uzun simsiyah saçlı, koyu renk tenli ve sıcaktı. avrupai, bohem bir çiftti, hippi kıyafetleri giymişler fransızca konuşuyorlardı. konuşmaları mükemmeldi, yalnız hafif aksanlıydı ki bu aksan onlara güney amerika sevimliliği katıyordu. işte regina'nın hayatındaki en önemli iki insan böyle özenti tiplerdi. fakat akıllılardı, bu belliydi. regina kadınla mükemmele yakın bir ilişki kurmuştu. bana fotoğraflarını gösterdiler. birbirlerine sarılıp ağlamışlar ayrılırken. içten içe kıskandım. regina ile yeni tanışıyoruk, iki kadın arasındaki o yakın, sıcak ilişkinin tadını biliyordum ve regina'yla birbirimizi sevelim istiyordum. onun o geniş, rahat, yumuşak, sakin, cool hali beni çekiyordu. ben öyle değildim çünkü ve öyle insanların kanatları bana gölgeli, güzel görünüyordu.
çift sonunda gidiyor ve regina bana dönüyor. avcı ve arkadaşlarımız bizi bekliyor. onda samarra ve uluslararsındaki beyaz tenli zarif kızdan sonra ş'yi ve celine'i görüyorum. o kadar da yakın olmamamızla celine. neşesiyle ş. ve uyandım işte ne olsun, bir şey olacak değil ya.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)