Pazartesi, Mart 23, 2009

yarın, yani salı, saat 20.30da ortaköy afife Jale sahnesinde oyunumuz var. afife jale dereboyu caddesinde, princess otelin yanı oluyor. rastlarsanız bu yazıya gelin...

bu arada bugün bizim sınıfa sabah programı yapan müge anlı geldi. bizimle beraber ders dinledi, gitti. çok heyecanlandım, konuşmak istedim ama cesaret edemedim. neden, sadece ünlü olduğu için.

Perşembe, Mart 12, 2009

çok güzel bir şiir:

Belirsizlik, en büyüğü sevinçlerin
Yan yana gidiyoruz seninle
Gidişi gibi yengeçlerin
Geriye geriye gerisin geriye
(Apollinaire)

dün rüyamda müjde ar'ı gördüm. pencerenin önünde yıkanıyordu. çırılçıplak. komşu kadınlar ona laf atıyordu. müjde ar, "toplumun buna alışması gerek. insanlar böyle yıkanır" diyordu onlara. sonra bir seçim arabası pencerenin önünden geçiyordu ve ben içindekiler müjde ar'a laf edecek diye koruyordum. ve ne göreyim? müjde ar kurulanmış, saçlarını fönlemiş kaşla göz arasında, giyinmiş, kırmızı bir elbise var üstünde ama dandik bir elbise ama güzel, ev kızı gibi, tatlı, gözlerini kapamış, başını geriye atmış, titanik gibi durmuş, seçim arabasının üstünde, ayakta gitmekte. bana bakıyor, göz kırpıyor ve "içimden geleni yaptım, onlara aldırmadım" diyor komşu kadını ve evde kalmış kızını göstererek. dudağımı ısırarak ona bakıyorum. cesaretine hayran oluyorum ama içten içe onu biraz aptal da buluyorum, ama ne düşündüğümü tam olarak söylemem zor.

Pazartesi, Şubat 16, 2009

İSTANBUL'DA EN SEVDİĞİM BİNALARDAN BİRİ

cevahir'in yanındaki (solundaki) beyaz, büyük, bir sürü penceresi olan bina. ona bakmak beni çok, çok heyecandırıyor. hayatımda gördüğüm en güzel binalardan biri diyebilirim. ne saraylar, ne görkemli tarihi yapılar, camiler, katedraller gördüm ama bu apartman kadar hiçbiri beni kendine çekmedi. baktıkça bakasım geliyor. aynı şeyi cevahir için söyleyemeyeceğim.

Cumartesi, Şubat 07, 2009

artık sadece kendi burcumdan yazarları okuyacağım anacım. yani ahmet hamdi tanpınar, marcel proust, j.j. rousseau, g. orwell, a. de s. exupery, f. kafka.

fante de orhan veli de koç... salinger oğlak. orhan veli ikizler, hiç ummazdım. oğuz atay terazi. woody allen yay. sait faik büyük ihtimalle akrep.

thom yorke da jeff buckley de akrep. soko'nun yengeç olduğu 8 metre öteden anlaşılıyor da ben burcumdan nefret ediyorum. bari yükselenim daha renkli, daha iç açıcı bir şey olsaydı. en iyisi hiç inanmamak, o zaman kaderim de değişir belki.

Cuma, Şubat 06, 2009

şirinler komunist miydi?

başlığa bakıp da neşeli bir şey yazacağımı zannet sen hadi. oysa dün bu konuyu araştırıyordum. geceydi, gündüz uykumdan uyanmıştım. çok ağır bir hüzün ve çaresizlik duygusu içindeydim. kendi kendime karşı bir kırgınlık, bir öfke, bir barışık olmama hali ile doluydum.

"şimdi, şirinler komunist değildir sanıyorum çünkü bizim sülalede komunist pek yoktur. evet, belki sempatizanlar vardır ama komunist... sanmıyorum." gibi bir şaka yapardım önceden olsa ama şimdi yapmam. konuyla alakasız kaçar.

sonra işte yine uyumuşum. rüyamda bilgisayar oyunu gibi bir şeyde galip geldiğimi gördüm. uyanmadan önce içimi zafer duygusu kaplamıştı. hafiflik. sonra uyandım ve bu duyguya sebep olan şeyi hatırlamakta zorlandım. sonra böyle bir şeyin olmadığını, uyumadan önceki durumun bunun tam tersi olduğunu hatırladım ve uyanmak zorunda olmamayı istedim birazcık.

sonra işte uyandım, güzel bir kahvaltı hazırladım şimdi işlerim var biraz daha şirinleyip onları yapıcam.

Salı, Ocak 27, 2009

yazılarım kötü, o yüzden blogu bırakıyorum

bir daha yazmicam bunun nedeni uslubum. uslubumu düzltemiyorum. çeviri romana benziyor. sonra yazdıklarımı okuyunca çok utanıyorum. bu yüzden çok istisna dışında bir şey yazmayacağım. belki yazarım, o da belki.

tüm dünyaya karşı kızgın genç

Salı, Ocak 20, 2009

tırty girl

dün makûs tarihimin en kötü şarkısını yazdım. adı: zodyak'ın tüm burçları. korkunç bir şarkı:

atılgan koç, neşeli boğa
havai ikizler ve sümsük yengeç
ukala aslan, obsesif başak
dengesiz terazi ve
kötü kalpli akrep
kötü kalpli akrep
yaylar sürekli gezer, oğlaklar çalışır
kovalar bazen dahi olabilir
ve balıklar, ah o balıklar, zavallı balıklar
sürekli ağlar, sürekli ağlar
işte zodyakın tüm burçları

aman allahım. aman allahım. ben hala makus tarihimin en şiddetli bunalımı olarak adlandırdığım tırt bunalımın içinde yaşamaktayım. bugün yemekte çenem çıktı. çok acımadı ama o bahaneyle baya bi ağladım. ve okuyucu, siz mizahi bir dille yazdığımı sanıyorsunuz ama bu gerçekti. işte bunu diyince karşındaki insanın gülen suratı şöyle bir değişiyor. bozuluyor, benden uzaklaşmak istiyor, bu belli. gülümsemeye ve geçiştirmeye çalışıyor. ve sonra hm benim gitmem lazım diyip gidiyor. ve tüm arkadaşlarımı da böyle böyle kaybediyorum. kimi "senle ilgilenmeye vaktim olmadı" gibi beni bir yük olarak gördüğünü belli eden sözler sarfetmekte, ama "ben bir yük değilim, doğam gereği olamam tamam mı?" diyemiyorum. kimi telefonuna bakıp benim aradığımı görünce açmıyor. çok ağır bir şeyim ben. onların da suçu yok ki, ne yapsın garipler. benimle güzel bir gün geçireceklerini zannediyorlar. oysa ben artık eskisi gibi değilim ki, olamam. onlara da elveda böylece. elveda arkadaşlar! elveda tatlı iyi gün dostları! sizi suçlamak değil niyetim. kara sakallı zarif bir arkadaşımdı az önce arayan. bana adeta dertlerimi anlatmam için randevu verdi, artık bunlardan sıkıldığını da ekleyerek. niçin depresyonum çekici değil? yani allah kahretsin niçin insanlar negatif insanları sevmiyor?

evet, tırt bir bunalımın içindeyim. güzin ablanın da dediği gibi hemen ölümü düşünüyorsunuz. ama bakalım nasıl düşünüyoruz? sıktığımız dostlarımızın daha da kahrolmasını umarak:

"f.k., 20 yaşında pırıl pırıl genç bir kızdı. yaklaşık 1 buçuk yıldır bunalımda olduğu söylenen ve son aylarda bunalımının ağırlaştığı belirnenen f.k.'nın geriye bıraktığı son satırlar üzücü:

"çok mutsuzdum. dinlemediniz.""

özensizce koyulmuş tırnak içindekiler bir gazete haberinden alıntı. ne yapabilirsiniz dostlarım, ne yapabilirsiniz bilmiyorum, belki de benden hoşlanmamakta direnmemenizi istiyorum sadece, yalan yalan "aaa öyle olur mu biz seni çok seviyoruz." gibi anaç konuşmalarınızdan vazgeçseniz, bir de hoşgörü, güzel bir dinleme, sadece bir dinleme ama randevu vermeden, finallerinizden ya da partilerinizden bahsetmeden, bana ne söyleyeceğimi unutturmadan, daha kötü durumdakilerden bahsetmeden (sanki ben sebep oldum amına koyiim) , hadi tamam dinliyorum demeden, gözlerinizi devirmeden, konuyu geçiştirmeden, içimdekileri açığa çıkarmama izin vererek, beni hoşgördüğünüzü hissetmek istemiyorum, beni az sonra terk edecekmişsiniz gibi durmayın, sadece anlayın, sıcak olun, öyle soğuksunuz ki.

sizi suçlayarak hareket etmenizi sağlayamam. bu yüzden geçici bir süre için ilişkimiz bitsin. bitsin, gerçekten. dünyanın merkezi olmak istiyorum.

Perşembe, Ocak 15, 2009

uzun süredir yazmamamın nedeni savaştı, bir utanç kaynağım olan savaş çünkü onun hakkında yazamıyorum, o varken ondan başka şey yazmak da istemedim. tabi elbette kağıttan günlüğüme onlarca binlerce şey yazdım ama o başka. burda beni birileri okuyor. okumuyor ama okuma ihtimali var. savaş hakkında hiçbir şey yazamamama gelince, görmediğim, içinde olmadığım bir şey hakkında ne yazabilirim ki? kilometrelece uzaktayız ve o gerçekliğin içinde değiliz. sanki başka bir zamanda oluyor gibi, aslında fark yok.

şu aralar bir oyun çıkaracağız, ben karakterlerin burçlarını tayin ediyorum ve bunu yönetmene de söyledim, milletin işi gücü yoktu sanki, 10 dakika onlara oyun karakterlerinin burçlarını anlattım. bu benim için aşırı önemli bir bilgiydi ama nezaketen dinlediler. oyunda oynadığım kadına arkadaşları eskiden "küçük burjuva" derlermiş. haydi, küçük burjuva nedir onu düşün dur. şu burçlar konusu daha tatlı, daha eğlenceli.

bunun dışında bir şey yaptığım da yok pek. yeni şarkılar yazdım. ingilizce, fransızca, türkçe, uydurma dilinde toplam 41 şarkım var. buraya koymam gerek onları. ama ön bilgi vereceğim:)

dog thinking of suicide_ bu şarkımı seviyorum.
je m'appele la vie_ bu şarkımı geçen sene yazdım. çok seviyorum. yunanlı, akdeniz ezgileriyle dalga geçmek amacıyla yazmıştım.
jealousy_ yeni yazdım ama pek güzel değil
yaklaşamıyorum sana_ çok düz bi şarkı oldu, zaten gnışğına çıkarmadım
makarella yella monte_ uydurukça kervanına katılan

finallerim var. notlarım iyi değil. bu kadar çok çalışmak zorunda olmaya alışık değilim. okulu seviyorum ama bazen aklıma okulu bırakıp şansımı müzik camiasında denemek ya da filmlerde oynamak için ajans ajans dolaşmaya başlamak geliyor. ve tabi biraz hayatın sillesini yiyerek, sefil olarak. evi de seviyorum ama artık pek oturmak istemiyorum ailemle. çantamı alıp hayata atılmak planım var.

Cuma, Kasım 21, 2008

?

şimdi, bugün, akşam, tamam mı, birden aydınlandım: dedim ki, ben, kendime, ne engeller koyuyorum yarabbim, her şeyden bir mutsuzluk çıkarmalar, kaprisler, tam kızsın şirin dedim kendi kendime tam kızsın yani, huysuz, alıngan kızsın işte sen dedim. şu olmasaydı bu olmasaydı ah ne güzel neşeli olurdum diye diye dolaşıyorsun şirin dedim. etrafını değiştirecek olan sensin, evet sen dedim. pozitivity saçacaksın artık etrafına kızım dedim. saat 11 filandı. merdivenlerin hepsini yürüyerek çıktım. aydınlanmış gibiydim. anahtarla açtım kapıyı. annem, babam, her zamanki gibi suratları 1 karış tv izliyorlardı. bu bana çok ayıp geldi.

mesela bir gece iç sıkıntısına dayanamayıp babama gittim ve "benim sıkıntılarım var." dedim. beni kovdu bunun üzerine. valla beni kovdu. arkadaşlarım da böyle.

odama gidip e.t.yi aradım. arkadan tekno sesleri geliyordu. nerdesin diye sordum. o kadar kısa kesti ki. evet anlıyorum uygun değil ama o kadar kısa kesti ki. sonra düşündüm ve kimi arayacağımı bulamadım. d.a. olsun dedim, ama telefonu kapalıydı çünkü çok önemli bir derdiniz varken bile uyuyosa yarın konuşalım der. daha uyumamamışsa ama uyuması gerektiğini düşünüyorsa bile bunu der.

bilmiyorum galiba hep kendimle ilgiliyim ama aman bana be yani. gerçekten hiç arkadaşım yoktu.

ve oldukça pozitif ve yapıcı, yaratıcı bir şekilde aklıma müthiş bir fikir geldi: vizelerden sonra intihar numarasına yatacaktım. vizelerden sonra çünkü en ufak bir mide yıkaması bile çalışmamı engelleyebilir. şöyle ki, ne kadarı öldürüyorsa onun yarısından bile az ilaç içeceğim. sonra anneme yalvaran gözlerle gidip, mümkünse ağlayarak, intihara kalkıştığımı, ancak pek başarılı olmadığımı, lütfen beni kurtarması gerektiğini söyleyeceğim. o da panik olacak ve herhalde en nihayetinde beni ciddiye alıp neyin var yavrum diye sorar herhalde değil mi? mümkünse bunu birkaç arkadaşıma da yayarım. hepsine değil, bilmesini istediklerime söylerim yalnızca. ve... sonunda benden esirgedikleri o sıcak şefkati ve ilgiyi bana gösterirler. ya da anlayışı en azından. ne bileyim.

yani, bak, işte buna oha derim. aynı akşam içinde pozitif olmak ve vizelerden sonra intihar etmek gibi 2 alakasız kararı birlikte alacak kadar mantıksız biriyim. mantığım yok. yok! yani bir an için var zannediyorum, sonra olmadığını görüyorum. hiç olmadığım kadar endişe içindeyim, ve utanıyorum bunu söylemekten çünkü gerçekten çok sudan şeyler yüzünden herhalde. ama öyle sudan demekle olmuyor canım.

Çarşamba, Ekim 22, 2008


aman allahım ne olurdu Soko'yla arkadaş olsaydık? ne olurdu yani? ama bu imkansız, çünkü o ünlü, vakti filan da yoktur, benimle mi konuşacak. fakat dua edeyim ki ünlü, en azından bu sayede onu tanıdım çok şükür yarabbim... ona içten bir sevgi duyuyorum, her gün myspace'teki sayfasını ziyaret ediyor, o sıkıcı şarkılarını dinliyor, resimlerine bakıyor, videolarını izliyorum. geri kalan zamanımda da medeni hukuk çalışıyorum ama ders molalarında yine o aktris şarkıcı kız aklıma geliyor. yeniden ne olurdu onunla ahbap olsaydık diye düşünüyorum sonra ne yapalım kendi dostlarımızla idare edeceğiz artık diye tekrar düşünp kendi dostlarımla takılıyorum, bu arada beraberken onlara Soko'dan bahsediyorum. dur bakayım, bu iki gündür böyle. işim mi yok nedir anlamadım.

Cuma, Ekim 17, 2008

küçükken


insanın küçükken yalnız başına oynadığı oyunlar sonraki yaşamı hakkında ipuçları verebiliyor. çoğu çocuğun kendini oyalama yöntemi vardır, benimki şuydu: bir prens vardı, uzaklarda oturan prenses sevgilisine kavuşmak istiyordu. fakat ben, cadı, onu hapsediyordum çünkü ona aşıktım. burda, doğru olmadığını bile bile ona bazı işkenceler yapıyordum, o da "bırak beni pis cadı!" diye bağırıyordu. ama ben onu bırakmıyordum çünkü ben prensesten daha çirkindim ama daha güçlüydüm, ona aşıktım, prens benden tiksiniyordu ve bu, oyunu daha da zevkli hale getiriyordu. bu arada kendimi dışardan da bir yandan ayıplıyordum, yani cadı olmayı tam kabullenmiş değildim. valla sonraki yıllarda da aşktan yana tercihimi hep karşılıksız sevgilerde kullandım, gurursuzluklar yaparak, herhalde insan yedisinde neyse onyedisinde de o.

yeni rüyalar

bu rüya serisine yer rüyaları ya da mekan tasvirli rüyalar adı veriyorum zira olay örgüsünden veya işittiğim sözlerden çok garip, gerçeküstü görüntüler bu rüyaların bende en çok iz bırakan özellikleri. etrafına fazla bakmadığı halde görüntü aşığı bir kızım bazen. evet, okuyalım artık:
(regina spektor'ın rüyasını anlattığı chemo limo eşliğinde yazıldı)

BORNOVA VE KOCA LACİVERT BLOKLAR

bu tür rüyalarda gördüğüm yerin hep gerçek yaşamdan alınma bir adı olur. burasının adı da izmir, bornova. fakat ortasında özgürlük heykelinin küçük ve kalitesiz bir imitasyonunun bulunduğu, tek bir açıklığa veya yeşilliğe ya da doğal bir şeye, toprağa ya da doğal olmayan bir şeye asfalta bile yer bırakmamış o kocaman, lacivertli koyu pembeli bloklar. denizin bittiği yerde başlıyorlar ve upuzuun uzanıyorlar. öyle göz yorucu ve sevimsizler ki... ama yine de onlardan bir şekilde hoşlanıyorum, hoşlanma ve korku bir arada beliriyor içimde bu garip, kalitesiz ve tek çim bırakmamış bloklara bakarken. hoşlanma çünkü bu çok yenilikçi bir şey, yepyeni ve garip bir semt. evet garip bir semt, aslında bildiğimiz uydukent ama sanki gelecekten gelmiş gibi. korkuyorum çünkü sanki alıştığımız bornova'nın içine etmişler gibi geliyor bana. bu arada bornova'ya hayatımda sadece 1 kere gittim:)

bu tür rüyalarda bilinmeyen yerlerin verdiği o garip korku ve heyecanı duymamak imkansız:

İSTANBUL RÜYALARI

1) ÇİÇEK PASAJI

rüyamda evimin önünden çiçek pasajına çabuk gidebilmek için otostop yapıyorum. arabada 30 yaşlarında işi gücü belirsiz bir adam var. ıhlamurdere caddesinden sonra açıkçası nereye gittiğimiz belli değil. ıhlamurdere caddesi bir ara mons'ta şehri çeviren çemberin parçası olan ve dükkanların bulunduğu o çok nadir geçtiğim caddeyle karışıyor, o kadar benzeyiveriyor ki anlatamam. özellikle en yukarı kısımlarını düşününüz. her neyse ışıklı bir alt geçite geliyoruz. başı tramvay alt geçitlerindeki umumi helalara benziyor, 10 liraya hırka satan tarzda dükkanlar var, ve bir kerhane havası. başta bıyıklı şiman bir adam var elinde kağıt paralar. buanın adı çiçk pasajıymış. beni arabasına alan sürücü arabadan çıkıyor ve beraber içeri giriyoruz. elimde bir okul çantası var ve montlar. korkuyorum korkuyorum fakat bu o kadar garip, karanlık ve heyecan verici hoş bir korku ki anlatamam.

2) NEVİZADE, KARAKÖY, EYÜP

aynı geçidi çok önceden başka bir rüyamda görmüştüm aslında. turist arkadaşlarım, belçika'dan pek de tanımadığım okul arkadaşlarım izcilik klübü arkadaşlarım geliyormuş istanbul'a. hepsi eğlenmek isteyen, alkolik, gözükara, şamatacı tipler. istanbul ise küçücük, ama karmakarışık bir yermiş. öyle ki, bir deniz parçası ve etrafını bir körfez gibi çevreleyen minicik bir kara var. semtler küçülmüş ve içiçe girmiş. ceneviz evleri birleşerek minik kuleler oluşturuyor. ve sivri çatılar her şey bir minyatürdekine benziyor, iki boyutlu. nevizade ve karaköy ise birbirine çok çok yakın iki karanlık yerin adı. tramvay alt geçidine benzeyen ama ondan çok daha dar, eğlenceli, garip ve içinden adeta yıldız gibi kayarak geçilen yerin adı nevizade ve içki evleri & genelevler hep burada. ve ben oralaı pek bilmiyormuşum, arkadaşlarla yeniden öğreniyorum, bi ara onları kaybediyoruum ve nefesim kesiliyor.

3) BORDO KAHVEHANELER

bu rüyayı az öncekilerle birlikte mi gördüm emin değilim aslında. bana bu rüyayı gördürten avrupanın iç içe biraevleri, bizdeki beatles gibi kafeler olmalı. ama özellikle avrupa'nın alabildiğine uzanan biraevleri. rüyamda saat sabahın ikisi filan. liseden iki alt dönemimden çok konuşmadığım ama çok sevimli bir kızı görüyorum. abla diyor, eve gitmem lazım benim, ailem sorun çıkarıyor. anlıyorum diyorum, sen git ve sonra kendime gece için arkadaş aramaya başlıyorum o meydanda. her kahvehane boş, florasan ışığıyla aydınlatılmış zarif iki sandalyesi olan minik bir tanesi var, içinde de iki sevgili. böyle dolaşıyorum ve yapayalnızım, içim üşüyor. sonunda bordo renkli, içi de bordo ışıklı, bordo koltuklu, sıcak bir kafe buluyorum ve içinde liseden arkadaşlarım var. 10 kişilik bir grup, gülüp oynuyorlar. az önceki zevk veren üşüme hissim (pyscologic breeze dediklerinden) geçiyor, kendimi çok çok iyi ve güvende hissediyorum.

4) NEHİR, YEŞİLKÖY, AKBİL VE BOWLİNG TOPLARI

istanbul'da bir nehir varmış. nehrin üstünden kayarak taksiyle gece yolculuğuna çıkıyormuşuz. beyazıt'tan bir vapura biniliyormuş. fakat pahalıymış bu ve binmesi çok zormuş. beyazıt'ta robert kolej varmış kocaman bir yer ve vapurda kokteyl varmış. ve vapurdan inmek istediğim halde bunu nasıl yapacağımı bilemiyormuşum. ve birden kendimi yeşilköy'de buluyorum. evime gitmek istiyorum artık. (evimin arkası yeşil bahçeyle çevrili bir göl, bunu biliyorum) evime gitmek imkansız gibi... metrodayım çünkü. araçta değil, istasyonda. burası bomboş, sadece pis demirde dizilmiş bowling topları var. akbilime bakıyorum ve evime gitmek istiyorum, göle yakın (gerçekte göl yerine park vardı) yeşillikler içindeki evime.

UZAKTA OTURMA RÜYALARI

bu rüyalarda evim ya da gitmek istediğim yer o kadar uzakta oluyor ki otobüslerin oradan geçip
geçmediğinden bile emin olamıyorum. giderken fabrikalar, boş araziler, güneşli ve tozlu yollar görüyorum.

her neyse, filmlerin anlatmak istediği konudan çok bazı görüntülerin güzelliğine takılıyorum, anlamsız bir şekilde güzellik, neden gördüğümü bilmediğim anlamsız rüyalara geri dönmek, orada kalmak istiyorum, neden, sadece daha güzel olduğu için.

Pazar, Ekim 12, 2008

yeşil gözlü kız

üniversitede tesadüfen tanıştık. beraber bir derneğe gittik. başka biri de vardı tabi. güzel bir gündü. benden 6 yaş büyüktü ve bana sürekli dik durmamı söylüyordu. buraya kadar güzel de... ben bugünün sonunda ona ne dedim? aynen şunları: "ben güçsüzüm. neden güçsüz olduğumu bilmiyorum. bu fiziksel bir şey değil, zekayla ilgili de değil. yalnızca kendimi çok güçsüz hissediyorum ve bunun çözümü yok."

yani yeni tanıştığım birine kendim hakkında kurduğum cümlelerin patetikliğine bakar mısınız? üstelik daha yeni hayata daha sıkı tutunan çocukların derneğine gitmişken. gururla abaküsünü gösteren o tatlı çocuğun derneğinde hayranlık içinde kalmışken, kendimizi huzur içinde ve rahatlamış hissettikten sonra, tutup bunu söylememin adı: "gariplik". "şımarıklık". ya da boş laf.

Çarşamba, Ekim 01, 2008

regina'nın kanatları altında



dün rüyamda sınıfımıza bir kız gelmişti. güya doris'in evinde benden önce kalan jamaikalı kız oymuş. fakat samarra'nın zenci olduğunu rüyamda unutmuşum. bu yüzden regina'nın adı samarra değildi fakat yine de jamaikalıydı. beyaz tenli, yeşil gözlü ve çok güzel bir kızdı. o kadar güzel bir kızdı ki onu kıskanmıyordum bile. zaten öyle uzak, erişilmez bir güzelliği yoktu. sıcak ve geniş bir güzeldi. balıketiydi, beyazdı, açık renk gözlüydü ve güzelliği insanın içini açıyordu. çok dışadönük ve hafif anaçtı, konuların üstünde durmuyordu, umursamazdı ama derindi. hem samarra'ymış ama hem de meğersem, arkadaşımı başka biri uğruna terk ettiği için (arkadaşım üzülüyor diye) biraz mesafeli durduğum bizim üniversitede uluslarasındaki o güzel, zarif kızdı, ona duyduğuma benzer bir hayranlıktı regina'ya duyduğum ama regina neşeliydi, genişti ve hafifti.
her neyse regina bizim fakülteye gelmişti ve benim içinde bulunduğum arkadaş grubunu seçmişti. çünkü beni seviyordu ve beni kendine yakın buluyordu. ayrıca arkadaşlarımı, avcı'yı mavcı'yı, ırmak'ı da seviyordu, biz de regina'nın tayfamıza katılmış olmasına hiç şaşırmamış, gyet memnuniyetl karşılamıştık bunu.
ben rüyamda her zamanki beceriksizliklerimi yapıyordum. okul çıkışında herkesi bekletiyor, hr yere geç kalıyordu. tüm arkadaşlarım benden şikayetçiyken regina sadece şaşıryor ve hiç üstünde durmuyordu. okul çıkışında bahçede beni bekliyordu. gel, sana hayatımdaki en önemli iki insanı takdim edeyim diyordu. ve jamaikalı olduğu için, yani enternasyonel bir tipti, beni brezilyalı, 40 yaşlarında bir çiftle tanıştırıyordu. erkek, uzun boylu, koyu renk tenli ve yakışıklıydı, kadın uzun, sağlam, uzun simsiyah saçlı, koyu renk tenli ve sıcaktı. avrupai, bohem bir çiftti, hippi kıyafetleri giymişler fransızca konuşuyorlardı. konuşmaları mükemmeldi, yalnız hafif aksanlıydı ki bu aksan onlara güney amerika sevimliliği katıyordu. işte regina'nın hayatındaki en önemli iki insan böyle özenti tiplerdi. fakat akıllılardı, bu belliydi. regina kadınla mükemmele yakın bir ilişki kurmuştu. bana fotoğraflarını gösterdiler. birbirlerine sarılıp ağlamışlar ayrılırken. içten içe kıskandım. regina ile yeni tanışıyoruk, iki kadın arasındaki o yakın, sıcak ilişkinin tadını biliyordum ve regina'yla birbirimizi sevelim istiyordum. onun o geniş, rahat, yumuşak, sakin, cool hali beni çekiyordu. ben öyle değildim çünkü ve öyle insanların kanatları bana gölgeli, güzel görünüyordu.
çift sonunda gidiyor ve regina bana dönüyor. avcı ve arkadaşlarımız bizi bekliyor. onda samarra ve uluslararsındaki beyaz tenli zarif kızdan sonra ş'yi ve celine'i görüyorum. o kadar da yakın olmamamızla celine. neşesiyle ş. ve uyandım işte ne olsun, bir şey olacak değil ya.

Salı, Eylül 16, 2008

hello sivik

isteyim, yapacak bir seyim yok ben de aklima gelen yeni ve cok sahane fikirleri yaziyim, paylasiyim dedim. son zamanlarda kafami astrolojiyle bozdum. bu da iyi bisey diil. yani kafami karakterimle bozmus olmak demek bu. tamam, saglam temelleri olan bir kac sey var elbette ama gerisi olusturulmus bos bir mukavva kutu gibi. yengec yengec. bu da burcum. ozelliklerini okuyup duruyorum.ve her seferinde kendi kendime hmm ben boyle boyleyim diyerek mutlu oluyorum. ben boyle boyleyim dedikce oyle oyle davranmaya alisiyorum ve sonunda dun, asiri bir ic sikintisiyla uyandim: oha dedim, e.s., kendini nasıl bir dar cemberin icine hapsettiginin farkinda misin??

beni bu dar cemberde tutan bir insan da milan kundera. onun o utangac kizlarini idol yaptim kendime tabi farkinda olmadan. yazdigim oykuler, nasil anlatsam.. bak simdi bu yazarin oykulerinin birinde utangac kiz hakkinda diyor ki "sevgilisine her seyi vermek istiyordu ama buna cabaladikca ona flortlesmenin yuzeysel hazzini veremiyordu." yani ben surekli derinlesmeye calistikca, aslinda olmayan trickadan konular uzerine yogunlastikca yogunlasiyorum ve ne oluyor? sokagin, insanlarin yuzeysel ama guzel seslerini kaciriyorum. ve budur beni bunaltan, yeah. ornegin gecen gun internette amelie hakkinda bir adam soyle demis onu okudum: montmarte da bissuru zenci olmasina ragmen filmde sirf parisin ideal goruntusune uysun diye sadece beyazlar var. benim de kafamda soyle banliyo ya da sokak gibi bi yerde, iste degisik degisik insanlarin yasamini, hayat mucadelelerini ya da eglencelerini konu alindigi bir oyku yazmak gecti. fakat bunun icin sadece dissal ogeleri kullanmak gerekiyordu. fakat ben bunu yapabilir miydim? boyle, insanlari kendimden ayri tutarak onlari sadece disardan ele alabilir miydim? bunun gibi seyler.

ben de ne yaptim, hizli gazeteci adli bir cizgiromanin ikinci cildini aldim. onu okuyarak 1994 yilinda cem boyner in kurdugu liberal siyasi parti hakkinda fikir sahibi oldum. cok sasirticiydi aslinda. ve simdi gulme ama ihtiyacim olan sey buymus! kendimin disinda bir konuda kafa yormak yani.

gecen gun sevil ve kemale ders anlattim. sevil ve kemal, onlar da bana cok iyi geldi. civil civildik. onlara benzeyen insanlarla konusmak, beni kendi trickadan sikintilarimdan uzaklastiriyor, en azindan, uzuldugum konulardan beni uzaklastiriyor, dunyadaki tek secenek bu degil!! diye dusunuyorum yani. okula gittim onlari calistirmak icin, bogaza bakarken, su evlerin birinde olsam diye gecirdim icimden, ama burda degil, ne oldu da yasamdan zevk alamaz oldum dedim, bu uzuntu 1 sene once haberdar bile olmadigin ama buna ragmen mutlu oldugun bir sey icin, sacmalama yavrum ezgi dedim kendime. ama kendine demekle olmuyor, iste.

ohoo, iyice de abartmisim, hayatimi anlatmisim. sen nasilsin? sen nasilsin? nasil oldugunu az cok tahmin ediyorum aslinda. bu maili hotmailde yaziyordum ama su an bloga koymaya karar verdim. bilmem, daha surprizli olacagi icin herhalde. bir de icinde cok ayrinti oldugu icin, okumaya usenenler olabilir. boyle surprizler yapmak da dogamda vardir. muneccim.com oyle diyor. haydi eyw.

Pazar, Eylül 14, 2008

kötü kalpli sahaf!! hızı gazeteci kitaplarının hepsine paramın yetmeyeceğini biliyordun yine de onları bana tek tek satmadın. benden başkası da alacak kadar çok seviyodur eminim. dur ama, olamaz mı?

insan mutsuz olduğunda hep kendininkine benzer acılar çeken bir başkasının yazdıklaını okumak istiyor. bu yüzden ben hep kendi yazdıklarımı okurum. nasıl olsa şu an çektiğim acıları biraz kendim yarattığım ve kendim de hep aynı kişi olduğum için. işte sabahın bu vaktinde uykusuzluktan kıvranırken kendime müthiş bir dert yoldaşı buldum: hızlı gazeteci.

hızlı gazeteciyi okurken insan sıkıntılarını unutuyor. karnı tok olunca ve üzerine uzandığı şilte rahat olunca gerisinin önemi kalmıyor.

"sen bir boyalı kuştun, kitaplara sığındın ve bu yüzden fena keleğe geldin... çünkü bütün o kitapları yazanlar aslında aynı gizli mezhebe aittiler; gerçek dünyaya değil de estetik bir ütopyaya bağlanmışlardı; farkına bile varmadan onlar gibi biri oluvedin: ödlek ve hayalperest.", hızlı gazeteci

"sekiz yıl önceki o harika birkaç saati tanrı bilir kaç kz çoğalttım kafamda ve zamana yaymaya çabaladım, donuk bir hayata renk katsın diye.", hızlı gazeteci

uykusuzluktan kızarmış gözleriyle yıllar sonra kanepede, kitabın içine düşer gibi onun maceralarını okuyan zavallı bir kızcağızın yaşadığını bilseydi, hızlı gazeteci ne düşünürdü acaba?

Cumartesi, Eylül 13, 2008

çagdaş ekin şişmanın bloguna niçin giremiyoruz? sadece davetli okuyuculara açıkmış... iyi madem öyle. zaten şu aralar çok trip atasım var. en çok kullandığım cümle: inşallah ölürüm sen de üzülürsün. bu cümleyi tekrar ede ede insanları ölümüme karşı duyarsızlaştırdığıma inanıyorum. aslında iyi bir şey bu.
fakat böyle diyen birinin tek ihtiyacı olan şey birazcık pışpışlamadır ve herkes bunu görmezden gelir her zaman.

Salı, Eylül 09, 2008

bu sabah rüyamda annemle çok feci bir kavga ettiğimi gördüm. ben, bir de iki arkadaşım anneme ağza alınmayacak şeyler söylüyorduk. üç kişi olmamız annemi yaralıyordu, bunun farkındaydım ve bu beni üzüyordu ama yine de onun rüyadaki anlayışsızlığı karşısında öfkeden titriyor ve bas bas bağırıyordum. hem sinirleniyor, hem de böyle bağırıp kavga ettiğim için garip bir üzüntü duyuyordum. tatlı, vicdani bir üzüntüydü bu.

rüyam daha bitmemişti ki gerçek yaşamda annem işe gidiyordu. işe gitmeden önce gelip uyuyan beni öptü. annem durup duruken amerikan filmlerindeki gibi böyle şeyler söylemez ama seni seviyorum dedi bana. demek ki içinden gelmişti.

insan birini kırınca üzülüyor ama annesini kırınca daha çok üzülüyor çünkü annelerin içinde hep bize karşı meleksi bir yan oluyor.
kocası ölmüş. onu anlatırken ağlıyordu. çektiği acılara mı, ona acıdığı için mi, yoksa onu özlediği için mi? belki de tüm bunların karışımına ağlıyordu.

Pazar, Eylül 07, 2008

öykü

bu senenin ortalarında öykü yazmada çok üretkendim, hala da öyleyim. defterlerime sürekli bir şeyler yazıyorum, sürekli yeni öykü konuları düşünüyorum. bu tek sayfaık öyküyü de defterimi karıştırken buldum. kısa olduğu için de üşenmeyip elektronik ortama aktardım, where i end you begin ve high and dry adlı iki duygusal yabancı şarkı eşliğinde. umarım beğenirsiniz.

ALİ- DÜZELMENİN EŞİĞİNDE

Üzüntünün iki yüzü vardır, bunlardan birincisi üzüntünün kendisidir: zaman zaman gelen, şiddetli, ani iç burkulmaları, her zaman göğüste duran sıkıntı, aklı esir alan çaresizlik, bunların toplamına üzüntü diyoruz. Üzüntünün diğer yanı, üzüntünün adıdır, sözle üzülüyorum demektir, üzüldüğünü bilmek, üzüldüğünü düşünmek, üzüldüğünün farkında olmaktır. Ali bu ikisini de yaşıyordu.

Üzüntü bedeni terk ederken bedensel belirtiler azalır, kendini ifade edebilme artar. Bunu yalnız ben söylemiyorum, birçok önemli bilim adamı söylemiş. Sevgili deneğim Ali, daha az kasılıyor, daha rahat konuşabiliyordu artık. Değişim küçüktü fakat gözlerimi dolduruyordu.

Ali sahnedeyken ön koltukta bir kız oturuyordu. O ne dese, ne yapsa, hiç durmadan gülüyordu. Birkaç kere kendini tutamayıp alkışladı. Ali: “Bu kız benimle sevişmek istiyor” diye düşündü. Bunu defalarca düşündü. Buna inanıp mutlu oldu. Kendine hayran bırakmanın, arzulanmanın sarhoşluğunu yaşadı.

Bendeniz kendi hareketlerimin en büyük izleyicisiyim. Kimi zaman parmaklarımın arasında bir sigara tutar, bu tutuşu filmlere layık bulurum. Bu yüzden Ali’yi anlıyorum. Bir zamanlar her halinde çok tatlı bir kendinden hoşnutluk vardı, bir şey söylediği zaman düşünceli bir halde değil, hafif kendinden geçerek söylerdi, birinin gözlerine bakarken bakışlarının tesirinden emin bakardı, bu da onu sadece benim gözümde değil, herkesin gözünde biraz daha tatlı yapardı. Ali sahnedeyken bu hallerinin yavaş yavaş geri geldiğini görmek hoştu doğrusu. O kikirdek kıza teşekkür etmek geldi içimden.

Her neyse, biz o kikirdek kıza geri dönelim. Oyun bitince hemen kulise koştu, Ali’yi aradı. Onu tebrik etti. Kendi saçlarıyla oynadı. Bakışlarıyla: “Hadi gidelim.” Diyerek. Ali bu çağrıya kayıtsız kaldı. O kadar havaya girmemişti. Birden hüzünlendi. Arkasını dönüp kulise gitti. Aklına, başına gelenler geldi yine. Boş kuliste bir sandalyeye oturdu. Çenesini ellerine dayadı. Düşünceli bir hal aldı. Dışarıda koşuşturan, telaşlı kalabalık, sahneyi daha da filmlere uygun yapıyordu. Zavallı Ali! Ne zaman düzeleceksin? Düşünmeni istemiyorum artık.

Ali ayağa kalktı. “Öyleyse yazma!” dedi. “Sana yaz diyen yok. Ben kendi romanımı yazıyorum.” “Senin gibi tuzu kuru birinin yazdığını kim okur?” dedim. Ali ciddi ciddi baktı. “Benim mi tuzum kuru?”

Başını eğdi. Bir ileri, bir geri kuliste dolaşmaya başladı. Sonra durdu. Aklına yeni gelmiş gibi, içinde kalmış bir şeymiş gibi bana dedi ki: “Sen de beni anlamıyorsun.” Sonra yine o kendine has yürüyüşüne devam etti.

Belki haklı, ama onun öykülerini yazmak epey zihinsel çaba gerektiriyor. Öyle miydi, böyle miydi düşünmek, durumlardan en ona uygun olanını seçmek, analiz etmek, karar vermek. Bir rejisör gibi hissediyorum kendimi. Ali efendinin dramaturgisini yapıyorum. Becerikli bir rejisör olduğum da söylenemez.

Fakat öyle iyi yürekli ki, hiç umursamıyor. Ne söylesem, ne anlatsam masumca dinliyor. Üzülmesi ve sevinmesi çok çocukça, çok hayranlık verici.
Bu iyi insan şimdi düzelmenin eşiğinde. Mutluyum. “Düzeliyorsun” dediğim zaman “şöyle böyle” diyor gülümseyerek. Çok sevimli oluyor.