Pazartesi, Mart 05, 2007

az önce burçin beni arabayla evime bıraktı ben de onu eve davet ettim beraber çay içtik.

benim hayat felsefemi belirlemem gerek. şu ana kadar geçirdiğim değişimlere bir bakalım:

FONETİK KAKTÜS ÇEKİCİ HANIMEFENDİNİN HAYATINDA ATLADIĞI AŞAMALAR
(biraz özelime girdik ama napalım)

1) huysuzluk- huzursuzluk: ben bebekken acyip huysuz bir bebektim. kreşten dış dünyadan arkadaşlardan annemin beni bir yere bırakmasından çok ama çok korkar uyum bozuklukları çeker gece saat 12lere 1lere kadar ağlardım.
2) meraklılık: daha çok öpüşme sahneleri için geçerliydi bu aşama.
3) düşçülük: çocukken en büyük ve önemli devrim buydu. kağıt bebekler, birbirine geçirilmiş tel tokalarla kaybolmuş hırpalanmış çocuğa su ve yemek veren onu yıkayan kol saati adam oyunu düşçülüğümün tuğlalarıdır.

bu çocukluk akımları akımdan sayılmaz. bunları ilkokulda korkaklık çalışkanlık ve ortaokulda bunalımlık daha sonra da nu metal ve agresiflik ve biraz da marjinalite soslu herkesten nefret ediyorum ergenlik takip eder. asıl önemli olan bundan sonraki akımlar.

1) köktendinci obsesif devir: bozulmuş bir dünyada yaşıyoruz. ben de değişmezsem cehenneme gidebilirim. yaşadığımız dünya çok maddeci ve gösterişçi. burda benim sözümden çıkmayın yazıyor. ama bunları yaparak bu hayat uyum sağlamak çok zor. yine de vazgeçersem ödün vermiş olurum. önemli olan bu dünya değil.

2) toplumcu gerçekçi devir: 2002 yılında (tahminimce) verdiğim gişe memuru adlı eser bu devrimin en önemli eseridir. tkp bröşürlerinden etkilenme görülür. dünyaya eleştirel gözle bakar. başkalarının çektiği acılar içselleştirilir. edebiyatçılıkla birleşir. bu akımda ise en çok (o yaştaki çoğu insanın aklının çelindiği gibi) sait faik'ten etkilenilir. yerini aşkçılığa hemen hemen bırakır.

3) aşkçılık: yerini zamanla tutkuculuk, tutkunculuk, hatta şehvetçilik (o yaşta bir çocuk bu akımı nasıl anlarsa artık) e bıraktı. yeniyetmeliğin (15 16 yaş) tüm taze heyecanlarıyla tüm kompleks karmaşa ve sıkıntılarımı, tüm istek ve heyecanlarımı tek bir insana yönelttim. aşkçılık zamanla karşılıksız aşkçılığa dönüştü ve umutsuzluk aşkı tetikleyen önemli bir unsur olarak tanındı. bu iki akım birbirinden beslendi. fakat bu akıma bir daha dönülmek istenmedi, bir yeniyetme akımıydı. the smithsin umutsuz ve ezik şarkıları dinlendi, ezik şarkı adında bir eser verildi.

4) tiyatroculuk: gerçek anlamıyla olduğu kadar mecazi anlamıyla da. kendini gösterme, sevimli ve çekici olma, kendini sevdirme, şık giysiler, espricilik. hayatımı daha iyimser ve daha mutlu bir havaya sokması açısından bu akım önemlidir. etkileri (diğer tüm akımlar gibi) bazen bugün de görülebiliyor.

5) nihilzime yakınlaşma: tabi bunu tam anlamıyla söylemiyorum, aklıma bu kelime geldiği için nihilizm demeyi seçtim. daha çok fazlaca inandığı şeylerden bir süreliğine uzaklaşma diyelim. (din, aşk, ideolojiler). tembellik. yerini üç ana akıma bıraktı: sınırsız hoşgörü ve özgürlükçülük(avrupa etkisi), hazcılığa yaklaşma (değişim öğrencisi etkisi), hayatı tanıma isteğiyle hareket etme akımı (yeni yeler tanımak isteme, müze gezileri)

6) sosyal yönün tekrar kabarması ve bunun getirdiği sancılar (geriye dönüş)/ savunma- tembellik ve düşçülüğe sığınma: şu an etkisinde bulunduğum akımdır.

Cumartesi, Mart 03, 2007

bu yazıyı okuyun içiniz kararsın hahahahahahah

hayalimdeki aşk ilişkisini şöyle tarif etmeye başlayınca tehlike çanlarının çoktan çalmaya başladığını anladım. yani benim için. :
"hayalimdeki aşk ilişkisi çok sakin rahat acelesiz kimseden bir şey beklemeyen durgun bir göl gibi bir insanla yaşanıyor. onunla istanbul'un zahmetsiz gidilebilecek bir yerinde buluşulur. buluşmamız ise sessiz ve sakin tavana bakarak, pek bir şey konuşmayarak ve uyuyarak geçer. bu süreç içerisinde birbirimize huzur veririz ve dinlenmiş oluruz."

bu arada dönem ödevimi teslim edeceğim. konusu "ne yaptın da yoruldun?" çok duygulu bir çalışma, çok içli. okuyan acıma hissiyle doluyor ve ağlıyor. kimisi de yazanları pek abartılı buluyor. yalnız yazarla yani benimle karşılaşınca anlıyorlar. bana tavsiyeler vermeye başlıyorlar. hepsine "evet ama şu, evet ama bu" diyorum, içleri kararıyor valla. "bu hepimizin başına geliyor ya boşver" diyenler de var tabi. sonuçta ben dünyada tek değilim yani.

dün arkadaşımla oturuyorduk. benim bir sorunum var. bu sorunum da hürriyet'in kelebek eki. bu salak gazete ekinin bağımlısı oldum. sanki ünlüler dünyasında yaşıyorum. onların şatafatlı hayatını kendi hayatım sanmaya başladım. yazık!

belki de bu gerizekalı kelebek ekinin diliyle bir "orhan pamuk sendromu" olabilir. o nasıl kafayı istanbul, avrupa, batılı doğulu gibi soyut soyut şeylerle bozmuşsa ben de kafamı kelebek eki, eski yaşantılar, belediye otobüsünün içindeki insanlar, istanbulun semtleri arasındaki uçurum, içe kapanma kapanma kapanma kapanma ile bozmuş olabilirim değil mi?

her neyse zaten uydu kentlerde oturan insanlar kentin geleneksel yapısından uzak oldukları için mutsuz olabiliyorlarmış. bir de zaten daha iyisini hak ettiğimi düşünmüyorum. işime de geliyor bu. etrafımda bu kadar acılı insan varken hava atar gibi kendimi gösteremem.

neyse, hepimiz biliyoruz ki son paragrafım yalış düşünceler içeriyor. ne var, ben zamanında sahneye çıkmış bir insanım. isanın kapasitesini, bedenini, aklını en iyi kullanmasının ayıp olmadığını biliyorum. ben de böyle yapınca bana en yakışanı yapmış oluyorum. örneğin ilk şarkılarımda sesimi saklıyordum sanki "benim sesim güzel değil" demeye çalışıyordum. sonra hep bağırmalı, haykırmalı, ses titretmeli şarkılar söylemeye başladım. çok hoşuma gitti. bunalımda olmadığım zamanlar beden dilini de kullanmayı severim. ben böyle yapmayınca dünya daha kötüye gitmez, aksine.

imza: dünyanın en gıcık kızı bitli kaktüs........558820***1111!!!!!!!!!!%()?

Cumartesi, Şubat 24, 2007

buranın tasarımını değiştirmek isterim. bu aradaaa... kimsenin bloguna uğramadığım da bir gerçek yani şu sıralar. amman dikkat edelim, vallahi bu blogger ortamlarının dışında kalırsan işin bitiktir kızım senin!! aa, bak sana link de vermezler. hey! burdan diğer bloggerlara sesleniyorum. link vermezseniz vermeyin adiler!! ben bu işi reyting için yapmıyorum anlıyor musunuz ha? reytingle işim yok benim, benim işim kalbimin derinlikleriyledir. yup.

hey bu arada ben yeni kararlar aldım küçük bencil şımarık bireyci hoppa avrupai ve burjuva yaşamımda. yok be şaka yapıyorum arkadaşlar. "hep aynı türden şakalar yapıyosun amaaaaa." tamam arkadaşlar tamam. kararlarımdan biri de bu zaten.

  1. dar bir bakış açısına sahip olmamak.
  2. insanları başarısızlıklarım için suçlamamak.
  3. blogumun tasarımını değiştirmek.

zaman zaman bu bloga rüyalarımı mı yazsam sadece diye düşünüyorum çünkü acayip hiper süper eğlenceli ve ilginç rüyalar görüyorum. hatta arkadaşlar yaşamımın en ilginç yanı rüyalarım oldu ha. ben geceleri yaşıyorum yani, gecelerin kızı oldum. bir de öğle tenefüsleri çünkü bu tenefüslerde gidip gidip kafayı çekiyoruz. yaaa. para bok tabi. hepimizin cebinde dolarlar. hırsız arkadaşlara sesleniyorum burdan. şimdi bir şarkı söylicem bu şarkı hepimize gelsin: yayladan gel allı gelin yayladan.

Perşembe, Şubat 15, 2007

barda filminin etkisiyle yazılmış satırlar

belçika'da otobüsteki teyzeden tut komşuna, öğretmenine, trendeki adama kadar seni yadırgayan bir kişi bile yoktu. vardı ama azınlıktalardı. çünkü senin yapabildiklerini onlar da yapabiliyorlardı. oysa burda öyle değil. iç karartıcı edebiyatçımızın dediğine katılıyorum. insan yaşadığı çevreden soyutlanamıyor. ve ben ayrıcalıklı olmadığıma göre, başkası nasıl uçup uzaklaşamıyorsa, durup yaşıyorsa kötünün kötüsünü, ben de buna seyirci olmak zorunda olacağım. belki de bir yerden sonra değiştirmek için çabalar göstereceğim ama kaçamayacağım. aslında hepimiz katlanamadığımız durumu düzeltmeye çalışacağız.

Cuma, Ocak 26, 2007

bu şarkıcı kız melek mi? ne kadar güzel bir ses. sözleriyle melodisiyle insanın içine giriyor. hem de çok güzel insanın içi ısınıyor:http://www.reginaspektor.com/index2.html

bugün okuldan erken çıkıp caddebostan sahiline gittik. çok hoşuma gitti çünkü çok uzun zamandır taksim tünel arasında yaşayıp gidiyordum mecburen. oranın sıkışık havası ruhuma işlemişti. oysa caddebostan sahilinde salıncağa bindim denize karşı. zeynep de beni biraz salladı. benim gülümsemem yüzüme yayılmıştı, bir çocuk gibi şendim. sonra zeynep'in iki arkadaşıyla tanıştım, çok sevdim onları. hava soğuktu ama güzeldi. sonra vapura binip eve geldim. kafam yine karmakarışık olmuştu. gitar çaldım. sonra babamla şakalaştım. dün akşam celine'e bir mektup yazdım.

Pazartesi, Ocak 22, 2007

benim için hayat sadece neşe, eğlence olmalı. böyle olmadığı zaman üzülüyorum. çalışmayı sevmiyorum, çok nadir seviyorum. aslında seviyorum ama çalışmanın bana yarar getireceğini bildğimden mahsus çalışmıyorum.

ama bu böyle gitmez. böyle böyle insan nereye gider? bunalımlı bir surat, bakmayan gözler, hayaller içine çekilmiş bir beyinle insan ölse de bir yaşasa da bir.

ama insan bir ajanda tutabilir. eve gelince meyveli çay içebilir. sonra hiç mızmızlanmadan güzelce dersinin başına oturabilir. sonra otobüste giderken içerdeki insanların ıncığını cıncığını incelemeden onlara bakabilir. onlar ona sıkıntı değil neşe verebilir. sonra yolda yürürken buraları sevebilir. daha sıkı olur insan o zaman. günlük işlerine hiç şikayet etmeden sarılır. tatsız tutsuz hayaller dünyasına kaçma yolları aramaz. o da diğerleri gibi güler yüzlü ve neşeli biridir işte, hem çok sakin.

aşırı kahkahalar atmaz. hep bir şeyden söz edip onu yapmamazlık etmez.

halide edip kimdi bilmemne. işim gücüm yok sanki. bir de bizim bir serap hanım var, kendisi adını vermek istemediğim anadolu liselerinden birinde edebiyat hocası, hep onun başının altından çıkıyor bunlar. çünkü ne zaman türkiye'den ve türk edebiyatından bahsetse acıklı bir film izler gibi oluyorum. yok şu aydın bakış açısıyla bakamamış, yok şu roman başarısız olmuş, yok şu şu sorunu görememiş. eh! sanırsın tutunamayanlar. niçin bizim insanımızda varoluşçu sorunlar yokmuş, çünkü biz birey olamamışız. ne yapalım, oturup ağlayalım mı?? yalnız sorun bu kadar olsa sorun olmaz. bir de doğulu mu batılı mı olduğuna karar veremeyen bizim gibi arada kalmış, sıkıntılı aydınlar varmış. insan toplumsal sorunlardan kendini soyutlayamazmış. yuh artık yuh yuh yuh! benim de hakikaten söylüyorum işim gücüm kalmadı. neler anlatıyorum.

bunalımımda bile bir ilerleme kaydedemedim. artlarımızı ve eksilerimizi toplayalım ve kendimize on üzerinden bir not verelim. ya da artık 18 yaşına gelmiş kocaman reşit oy verme yaşında kocaman bir insan olarak bu türden salak çocukça ergen kendine dönük okul arkadaşlarının kıçınla güleceği uğraşları bir kenara atalım. ARTIK BÜYÜYELİM. belki brigdet jones sevimliydi. ama sen ondan da betersin. yaşıtların çocuk bakıyor. sen de çocuk olmayı bırak.

bunu böyle acıklı bir şeymiş gibi yazıyorum sanmayın. bu 5 aydır falan içinde bulunduğum salak durumdan çıkmamiçin kendime uyarı.

Cumartesi, Ocak 20, 2007

bugün çoçuğun teki video sitesinde bir yorum yazmış. diyor ki orasına kaş göz çizse benden daha güzel olurmuş sesim de çatlakmış. gidip yemek yapmalıymışım.

evet, gerçekten de çok cesaretlendirici bir yorum. insan bu yorumdan sonra gerçekten blog yazmak için çok istekli olur eminim. ah ah, internette sizden nefret eden binlerce kişi var. neyse. ben ama iki gün öncesinden blog yazmaya karar vermiştim. devam etmeye yani. fakat insanlardan korkuyorum.

bugün iranlı biriyle tanıştım. çok güzel türkçe konuşuyor. iran kültürü çok zengin aslında. bize benzer yanları var.

aslında ucu bana yöneltilmiş (son zamanlarda sayıları gittikçe artan) binlerce zehirli ok görüyorum, sokakta, okulda, her yerde. iyi niyetimi ortaya koymam yetmiyor. beni yok etmek istiyorlar. daha doğrusu beni, neden bilmiyorum, bir şeyden dolayı sorumlu görüyorlar. herkesin birbirine diş bilediğni görüyorum. orta yaşlı adamların arkamdan alaycı alaycı baktığını görüyorum, hatta bu bakış bazen öyle bir şeye dönüyor ki, cinsellik ve yok etme isteğinin dorukta birbiriyle kaynaştığı yerde durduğunu, öldüresiye ve tiksinerek ırza geçmenin, saldırganca yok etmenin, değersiz görmenin ortaya çıktığını hissediyorum. sokakta türbanlı kızlara bakıp nefret sözcükleri söylüyorlar. yazarlara ana avrat sövüyorlar. herkes birbirini. bu kadar nefretin hedefi olan bizler gerçekten hak ettik mi? nefreti duyuranlar mı haklı, yoksa onların da mı üstüne aynı nefretle gidiliyor?

Pazar, Aralık 31, 2006

http://fonetikkaktus.blogspot.com/2006/01/yeni-yilin-ilk-gunude-gozumu-atigimda.html

yeni bir karar:

blogum bitti. belki ara sıra yazarım. belki de bu kararımdan dönerim. ama önemli değil. içimde ne varsa döktüm. artık kafamı dinlemek istiyorum bu yüzden anlatmayı keseceğim. yazdıklarımı kendime saklayacağım. doğrusu da budur. yeni şarkılar yazarsam onları koyabilirim.

Pazar, Aralık 24, 2006

ezginin eski günlüğünden

bu akşam eski günlüklerimi karıştırdım ve çok eğlendim. aslında bazı yerlerinde sıkıldım, ama bazı yerlerinde tekrar tekrar olayları hatırladım ve çok güldüm, ya da şaşırdım. insanın örneğin eski bir rüyasını ya da eski bir gününü ilk ağızdan okuması değişik oluyor. işte hazırlıktan lise 1e geçtiğimin yazında yazdığım bazı satırlar. yani 2002 ya da 2003 yazı oluyor. aradan 4 sene falan geçti:

"neyse, dün burçin'lerde (hati'nin arkadaşı) parti vardı. millet sarhoş oldu kustu mustu ama güzeldi. şimdi başka yazıcak bişeyim olmadığına göre onu yazıyim en iyisi:

öğlen başladık yemek yapmaya. menümüzde şunlar vardı:
  • sosisli börek
  • haydari
  • acılı ezmeli kanepe
  • makarna salatası
  • doğumgünü kekleri
  • kirpi kek
  • profiterol
  • jelibonlu/bonibonlu pasta.

bunlardan kirpi keki Ezgi'yle ben yaptık. kimse yemedi, zaten yenicek gibi değildi. hepsi çöpe. başka da bi katkım olmadı yemeklere. sonra içkiler falan alındı, dans etmeye başladık falan. bi ara sılov müzik koydular, işte millet dans ediyo. naci beni dansa kaldırdı, o çocuğa da kıl kapıyorum, nedeni onun benden bahsederken "o kız" dediğini duymuş olmam. (arka koltukta oturan ezik kız konusu) bu arada Burçin'in Kemal diye unutamadığı bi çocuk varmış, ben Kemal adını duydum, Özden ablaya, sırf dalga geçmek için "unut kemal'i özden abla" dedim, meğersem Kemal Burçin'inkiymiş. ben öyle dalga geçmek için demiştim, Kemal'in kim olduğunu bilmiyordum, kim bilir ne sanmışlardır.

üf, sonra oturduk ben salak gibi rezil olduğumu düşünüyorum. kendimi "öldün mü? cehenneme mi gittin? alt tarafı salak olduğunu düşünüyorlar" diye telkin etmeye çalıştım falan. sonra ahmet kaya koydular. salak apo beni ahmet kaya'da dansa kaldırdı, gülmekten öldüm. zaten çocuğun kafası iyiydi. biliyo musun, kimse duymasın, ben apo'dan hoşlandığımı sanıyorum. ya da sanıyordum, çünkü şu anda en ufak bir belirti hissetmiyorum. evde kaldım ya, gittiğim her yerde kendime uygun birine bakıyorum.

bu arada sarhoşlar izlenmeye değerdi. bir diyalog:

apo: lan naci, iyice sarhoş oldun lan. (naci uyuyor) lan naci cevap versene lan. aa, uyumuş lan. içmişsin lan sen. naci kustu, ben kusmadım, naci kustu ben kusmadım. naci hemen de sarhoş oldun be! naci kustu ben kusmadım.

burçin: apocum sessiz olur musun?

apo: fenerbahçe şampiyon. (burçin televizyonu açar. spor programı.)

hıncal uluç: inşallah bu sene birinci olucaz.

apo: inşallah. (bana döner) sen de içtin mi?

ben: hayır.

apo: içtin içtiiiin, ben seni gördüm beş tane içtin.

bu ve buna benzer bissürü komik sahne oldu, hepsini aktaramadım, aktardıklarımı da güzel aktaramadım. zaten kolum ağrıyo, burası da boş kalıcak, neyse bari imzamı atiim:

ezgi."

Çarşamba, Aralık 13, 2006

cuma günü çok hastaydım. ama akşam fen dersine gitmem gerekiyordu. ardından da bir arkadaşımın yengesinin oynadığı tiyatro oyununa gitmek istiyordum. hem aylardır hüküm süren can sıkıntımın içinden çıkardım rahat bir nefes almaya böylece, kimbilir.

ama ben çok yorgundum ve hastaydım. hasta olmak bende hiç hal bırakmamıştı. ben de düşündüm ve planlarımın hiçbirine uymamaya karar verdim. bir yandan da ufacık bi hastalık için tembellik yapmamı affedemiyordum. şimdi görüyorum da iyi ki bozmuşum planlarımı çünkü hiç de küçük bir hastalık değilmiş, hala sürüyor. iltihaplı ateşli bir grip.

her neyse. yatakhaneye çıktım ve uyudum. bir kaç saat sonra uyandım, saat kaç oldu telaşıyla ışıkları yakmaya koştum. hava karanlığa dönüyordu ve yatakhane boştu. dışarıda çok hoş, mavi bir loşluk vardı. cep telefonumun saatine baktım. başımı çevirdiğimde trak belirdi birden. gülümsüyordu. "sen uyandığında paf diye bir ses çıkardım, duymadın mı?" dedi. yanına gittim. henüz uyku sersemi olduğum için rüya diliyle konuşuyordum. rüyamı anlatmaya koyuldum:

-bir kız varmış, chadia'ya benzeyen bir kız
-chadia kim?
- faslı bir kız. ya da crista'ya da benziyor olabilir.
-crista kim?
-amelie nothomb'un kitabındaki kızın adı. bu kız bir çizgiroman çiziyor, böyle kare kare. (trak'ın kitabının kabını görür) işte buna benzer kareler. ve bir adam var. bu karelerin sırrını çözmeye çalışıyor. meğersem çizgiroman kadının ortak öyküsüymüş. 1100'lü yıllardan 19. yüzyıla kadar yaşamış olan tüm kadınların. tüm kadınlar bir kadının bedeninde buluşuyor.
-o kadın benim.
-(bakar) sen değilsin.
-ama benim kitabıma benziyormuş.
-evet, olabilir. der.

buna benzer saçma bir şey de bu sabah yaşandı. beni bir arkadaşım dürterek uyandırdı bu sabah, saat yedi oldu diyerek. ben de içimden şöyle düşünüyorum: ay tai ki saat 24, bunu ben de biliyorum. çünkü şu noktayı şu köşeye birleştirirsem alanın dörtte biri eder, köşegenini de çizersem paralelkenarın ayrısı eder yani oniki paralelkenarın alanı da 24.

tavsiye edeceğim şarkı ise mutlaka: bright eyes, haligh haligh(?)

Perşembe, Kasım 30, 2006

aralık ayındayız tam altı aralıkta aziz nikola günü olacak yarınsa trakın doğumgünü. sene çabucak geçiyor ama ben össde pek iyi değilim çalışmaya zaman bulamıyorum desem güleceksiniz ama öyle çok meşgul da değilim tabi ama bu zaman nasıl geçiyor ne yaparak geçiyor ben de anlamıyorum gerçekten:( neyse bizim sınavlarımız var hepsi de çok zor bir de saçma sapan ben ki fransızca konuşulan bir memlekette yaşadım bir sene ve sonra ikiyle üç arası bir not aldım fransızcadan yuh diyorum bu ne be, kompozisyonlarımı da hiç beğenmiyorlar bok yesinler kendilerini bir şey sanıyorlar.

ben kilo aldım hem de çok artık hem zayıflayacağım hem de çalışkan olacağım hem de eşyalarımı düzende tutacağım modern ve düzenli ve şehir hayatına uyum sağlamış biri olacağım biraz imkansız gibi görünüyor da olsam ne olacak olmasam ne olacak allah aşkına aman be.

Salı, Kasım 28, 2006

kurulmalık küçük hayal sahneleri

son zamanlarda kurduğum hayal çok basit ve sıradan ama yine de güzel ve eğlendirici: bir akşam, daha yeni geldiğim bir şehirdeyim. orada daha önceden çok ama çok az tanıdığım birileri var. aralarına beni alıyorlar. onlar o bar senin bu bar benim dolaşırken ben de peşlerindeyim. pek konuşmalarına katılmasam da dinliyorum onları ve eğleniyorum. sonra aralarından birinin evine gidiyoruz. balkonda oturuyoruz. biriyle sohbete dalıyorum. ama havadan sudan. ve sonra bana bir köşede bir yer yatağı veriyorlar, ben uyuyorum. ve ertesi sabah pek az konuşarak kahvaltımızı ediyoruz, ben otobüse mi trene mi neye bineceksem ona biniyorum ve yanımdaki küçük not defterime notlar alarak serin bir havada yolculuğumu yapıyorum.

biliyorum bu çok aptal bir hayal ama bunu kurmayı seviyorum. bu hayalde özellikle pek tanımamalıyım insanları. bana karşı sıcak ve sevimli davranmalılar. her şey çok az konuşarak olmalı. hava serin olmalı. ve ben her şeye karşı kayıtsız ve mutlu olmalıyım.
bugün çok hüzünlüydüm. nedenini gerçekten bilmiyorum. trak'la dışarı çıkacaktık. sonra benim on beş dakikalık bir işim çıktı. on beş dakika sonra da gidebilirdik ama trak beklemedi. beni ekti. başkalarıyla tünel'e gitti. bana "sen de gel." dedi. ben tabi ki istemedim. okulda ders çalışacağımı söyledim ona. çıktım yukarı ve somurtarak ders çalışmaya başladım. tabi böyle somurturken hiç de çalışılınmıyordu. insan aklını doğru düzgün derse veremiyordu. ben de dersi bıraktım ve kara kara düşünmeye başladım. durumumu düşünüyordum. önümdeki yılları düşünüyordum. yıllar bana boğucu zaman dilimleri gibi geliyordu. insanlar uzlaşılması imkansız varlıklar. ve karakterim, dünyanın en "penible" yani sıkıntı, ıstırap verici, beraber yaşanılması zor karakteri gibi geldi bana. bunun aslında böyle olmadığını biliyorum ama o an sanki sürekli haksızlığa uğruyormuşum gibi geldi, durmaksızın. büyük olasılıkla gençliğin verdiği bunalımlardı bunlar. oysa ben biliyorum, ben kendim, çünkü yaşadım, gençlik çok da güzel olabiliyor aynı zamanda. benim gençliğimi güzelleştiren şeyler belli başlıdır, tanışmalar, seyahat, sanat müzeleri ve yalnız olmak. şimdi ise gençliğimi karartan şeyler var. örneğin yatılılık. sevdiğim insanların arasındayım gerçekten de ama bunalıyorum. kimse bu kadar abartmıyor ama bana neden bu kadar kara görünüyor her şey bilmiyorum. belki de ben bir çok konuda hem beceriksiz, hem de tatminsiz biriyim. neyse, daha da dramikleştirmek istemem ama bu benim günlüğüm.

Pazar, Kasım 26, 2006

bugün hürriyet gazetesinin pazar ekinde papanın daha önce söylediği sözleri 0kudum. çoğuna hak verdim. şimdi düşünüyorum da aslında dindar biri oluyor ve diyor ki mesela "ben evlilik öncesi sekse ve herkesin ahlak anlayışının kendine olmasına karşıyım." sen kıyametleri koparıyorsun, cahil, örümcek kafalı vs. neden çünkü aslında sen zamanında hakim olan bir görüşü benimsemişsin, 21. yyda savunulan düşünceyi kanun gibi görüyorsun, dindarlığı küçümsüyorsun. halbuki dindarlık da diğerleri gibi bir görüş. ve bence çürütülebilecek bir şey değil. bu aynı bir zamanlar bütün herkesin aynı şekilde arabeski küçümsemesine veya ırkçı söylemelere göz yummasına benziyor. işte, herkes aynı anda diyor ki ıyy oruç mu tutuyorsun, ıyy namaz mı kılıyorsun. oysa insan fikirler arasında kendine en yatkın olanı seçiyor, bu da her zaman günün modasına uymuyor.

her neyse, papanın fikirleri beni düşündürdü ve en sonunda bu konuyu düşünmemeye karar verdim. yorucu işler. bu sabah sibel alaşın adam şarkısı radyoda çıktı. güzel bir şarkı. benim geçen sene adam adında bir tanıdığım vardı, aynı, yazıldığı gibi okunuyor. yalnız macarlar ikinci a'yı birazcık ince ve bastırarak söylüyorlar, kulağa hoş geliyor. ben günün gençlerinin modasından nefret ediyorum. mesela benim kullandığım bu iğrenç uslup günümüz gençlerinin ağzına bir nebze yaklaşır. oysa tüm bunlardan bağımsız olmak isterdim.

bir sorunum daha var, milyonlarca sorunum arasında sadece bir tanesi. zamanımı iyi kullanamıyorum, hayatımı organize edemiyorum. kendi evimde yabancı gibi yaşıyorum.

bir de fikirlerimden hiç emin olamıyorum. fikirlerim çok ama çok sık değişiyor. bir başkası karşı bir fikir öne sürdüğünde hemen hak veriyorum.

ben hep intihar ettiğimi, televizyonlarda bu sayede göründüğümü ve herkesin arkamdan ağladığını düşünürdüm. bu hayali 9 -10 yaşımdan beri kurarım. oysa bugün bu olayı başkalarıın açısından değil de kendi açımdan düşündüm, bir tabutun içine girmek kimbilir nasıl bir şeydi. üstelik sonra seni toprakla örtüyorlar. ben ölürsem ölümü denize atmalarını isterdim, ya da çimenlik, güzel bir yerde bırakmalarını. fakat herkes böyle isterse dünyada çürüyen cesetlerden dirilere yer kalmazdı. demek ki çoğumuzda olan tabut korkusunun kaynağı olan tabuta koyulmak, ortaya çıkabilcek pratik sorunlardan doğuyor. yaşayan insanlar bencilmiş o zaman. ya da böyle olması gerekti. doğurmasınlar o zaman o kadar. ben mi diyorum doğurun diye. çocuklarını sevdiklerine de inanmıyorum onların. saçmalamaya başladım. şu ahmet altan da ne kadar kendinden emin. onun tanrısı yazarlar çalışırken başlarını okşayan, kadın memesini gösterip "işte bunları ben yarattım" diyen bir tanrıymış. iyi de, kesin düşüncesini bir filozofa, bir yazara dayandırıyordur. bu gibi adamlar hep "ben demiyorum c.c.t. tessiot demiş." der. ve hep kesin doğruları bulmuşçasına rahattırlar. gerçi hangimiz öyle değiliz ki?

Çarşamba, Kasım 22, 2006

bugün amelie nothombun dişi şeytan kitabını okudum. kendisinin adını ilk kez belçika'da bir televizyon filminde duymuştum, o filmde de aşağıda gördüğünüz adı sylvie mi ne olan kadın oynuyordu. ben filmin bir orasından bir burasından izlemiştim gerçi. fakat kadının yüzü sizce de çok güzel değil mi? çok değişik bir yüzü var gerçekten de:
her neyse. dişi şeytan kitabının arkasında yazanlardan şunu çıkarmıştım: kitapta kesin lezbiyen bir ilişki vardı. sonra biraz çıldırma ve sınırları deneme ile alakalıydı. benim edindiğim izlenim buydu. ne alaka diye soracaksınız ama tıpkı biraz duras'nın sevgili ya da tim bilmemkimin parfümün dansı kitabında olduğu gibi. fakat kitap çok ölçülü ve iyi anlatılmıştı. çok iyi anlatılmıştı ama konusunda bir ilginçlik yoktu aslında. yine de kitabı sevdim diyebilirim. bıraktığım anda tekrar okumak istedim, gerçekten zevkliydi. yalız ekşi sözlükte kitabı ezmiş iki kişi. neden oraya baktım onu ben de bilmiyorum. aptal mılar neler. beğenmezsen bile, git köşende piponu iç, di mi? belçika'yı tanımış biri için kitap iyi bence. bunun nedenini de az sonra açıklayacağım.

kitabın belçika'da geçmesi iyi olmuş. az sonra tartinlerden de bahset de havamızı bulalım, diyecek kıvama gelmiştim. neden belçika? çünkü bu yerin bir türlü güzel bir resmini çizemiyorum kafamda. anılarım küçük, bulanık resimlerden ibaret.

her neyse ben bugün olduça karanlık ve depresif bir gün geçirdim. çünkü aslında hiç hatıram yokmuş gibi geliyordu. aslında sıkıcı bir gün geçirmenin nedeni yoktur. sıkıcılık, nedensiz mutluluklar gibidir. bir bakış açısına bazen günün başlangıcında sahip oluyorsun. o bakışından daha öteye gitmen olanaksız. örneğin ben size blogumda ilginç şeylerden bahsedebiliyor muyum, hayır. fakat kendimi buna zorunlu görmeseydim, ben de mi o aptal yazıları yazanlardan olacağım diye düşünmeseydim, sadece yaşamaya baksaydım, sadece yaşamaya... evet, yaşamaya ve görmeye anları hatırlamaya, çünkü aslında yabana atılmayacak bir anı hazinem var. yaşamak bana çok güzel geliyor.

Pazartesi, Kasım 13, 2006

kestane avcıları

kestane aslında bir bitki değil hayvan biliyor musunuz? iğneyle onu iyice incelediğinizde, kabuklarını yani, ağaç derisinin altında tüylü bir tabaka göreceksiniz, bu kuyruk kısmında iyice belirginleşir, tüyler ise aynı fare tüylerine benzer, bu da kestanenin bir bitki olmadığının apaçık kanıtıdır, şimdi diyeceksiniz ki şeftali ve enginar da tüylü, fakat şeftalinin tüyleri bu kadar belirgin değildir, enginarınkiler ise tüy değil sakaldır. kestane uzun zamanlar boyunca eti pek kıymetli bir küçük hayvan oldu. eti tıpkı salyangozun eti gibi kauçuğumsudur, pişirince yumuşar fakat çok lezzetlidir, bunu dünya çapındaki kestane tutkunlarına sorabilirsiniz. gerçek kestane tutkunları kestanenin pasta içinde kullanılmasına karşı çıkarlar, çikolata gibi basit bir tadın altında bu asil hayvanın etinin eşsiz tadının yokolmasına dayanamazlar. kestaneler ağaçta yetişir diye bilinir, ancak burda kastedilen kestanelerin bir bölümüdür, (onlar da ağaçta yetişmez, ağaçta parazit yaşarlar sadece) diğerlerini ise deniz kestanesi adı altında anıyoruz. yalnız tabi onlar yenmez. yiyenler vardır ama daha iyisi kara kestanesidir. ayrıntılı bilgiyi mecmuamızın trend& yaşam ekinde bulabilirsiniz. sizin için istanbul'un en iyi on sokak kestanecisini seçtik. müslüm'ü orhan'ı nasıl moda yaptıysanız onlara da dadanın bakalım. fakat bu trend girişimlerimizin yarısının devamının gelmemesi sinirimizi bozuyor.

Cuma, Kasım 10, 2006

her şeyi bilen çocuk

her şeyi bilen çocuk'un yaşı benim yaşımın sadece bir fazlasıydı. öf şöyle matematik problemi gibi bilerek sevimli görünmek için yazılmış nil karaibrahimgil cümlelerinden nefret ederim ama kullananların benden bir eksiği olmadığı için kullanabilirim herhalde. ben onu daha büyük sanıyordum. beyoğlu sokaklarını ve baba zulayı bile benden iyi bilen biri. tabi ki bu ikisini iyi bildiğimi söylemiyorum. hatta ikincisini hiç bilmem, müzikle aram tembeldir çünkü dinleyecek aletim yok. sonra bu bildiklerinin en ulaşılabilir kısmı. daha neler biliyor, çevre sorunlarını, politik sorunları, le monde gibi gazeteler okuyor her gün. sebastianmış adı, yiğit duyduğunda gülerek dedi ki "bu çocuk uşaklık yapmış mı bir yerde?" (şimdi bunu söylemek benim için şaşırtıcı ama keşke etrafım hep böyle ciddiyetsiz ve boş kişilerle dolu olsaydı.) ama sırrını açıkladı. her geçirdiği gün mutlaka bir şey yapmış olmak istermiş. kitap okumuş olmak, bir şey dinlemiş olmak, bir yere gitmiş olmak, bir film izlemiş olmak... tabi ona şimdi sıla'yı izlediğimi ve hürriyetin kelebek ekini zevkle okuduğumu söyleyemezdim. hatta bunları yapanlarla (ona hoş görünmek için) dalga bile geçtim. dedim ki: "ya ben anlayamıyorum, bu gizli seks kasetlerine gösterilen ilgiyi, kendi kasetlerini kendi çekseler ya bu salak boş insanlar" dedim. neyse ki mizah anlayışı pek sivrilmemiş ki (kriter olarak kendini mi anlıyorsun yoksa aptal?) güldü.

Pazar, Kasım 05, 2006

ama sıçıcam artık, bir geçen otobüs niçin bir daha geçiyor? benimki nerde*? benimkinin numarasını kendi kendime tekrarlayarak yerime oturuyorum. hadi **, hadi **, diyorum. gelmedi. oturuyorum ve aklımdaki şeylere dalıp gidiyorum, bu arada otobüsü unutup yerlere baktığım için otobüs geçmiş olabilir. denemem kötü geçti, niçin? sonra efendim, kilo aldım. ciddi ders meselelerini bu türden sudan meselerle bir tutmamalıyım. artık bloguma haftalık çözdüğüm soru sayısını yazacağım.

ezgi ezgi ezgi. ne güzel adınız var ezgi hanım. ne güzel, ne narin bir kız adı. 1988 yılı boyunca moda olan bir isimdi. o kızların yarısı tiki, yarısı gotik oldu ezgi. kendi halinde tarzsız olanları da var ama az. hepsi birbirinden farklı, kimisi birbirine benziyor. o ezgilerin içinde bir ezgisiniz. insanları giyinişlerine göre yargılamayın. çünkü herkes istediği gibi giyinebilir. giyinmek çok kolay. cesaret edemeyenler var. yani mesela arkadaşları concon, kendisi punkçı gibi giyinse garip kaçar. ay ne sudan şeylerle uğraşıyoruz biz gençler. fatih sultan mehmet 21 yaşında istanbul'u fethetti. işi kolaydı. kaftan giyiyordu. sarayın terzisi vardır muhtemelen. fatih sultan mehmet bir arkadaş çevresine girmek için çaba da sarf etmemiştir, lalasıyla, veziri azamıyla takılıyordur. hoşlandığı kıza artistik yapıcam diye kasmamıştır, adamın haremi var. oh, öyle ninem de fetheder istanbul'u. biz burda nelerle uğraşıyoruz, vaktimiz mi var?
şimdi son dönem ilham kaynaklarımı inceleyeceğiz. ilham kaynağı nedir? hayır, yanlış anlıyorsunuz. ilham kaynağı dememeliydim, bu benim uydurmam çünkü. tamam, orijin diyelim, ya da sabit nokta. yani kendimizi ona göre ayarladığımız kişi. onun her şeyini doğru kabul eder ve biz kendimizdeki yanlış noktaları

yok canım, bu yazı böyle sürmeyecek. benim kafamda şu an saddam'ın idam kararı var. ben bir şey bilmiyorum. saddam'ın yaptığı korkunçluklar varmış. ama yıllardır ismen tanıdığım bir adamın idam kararı beni üzmedi ama şu an çok garip duygular içindeyim.

Çarşamba, Kasım 01, 2006

günlük yaşamımı anlatıyorum

dün öss çalışma kütüphanemizde yukarda çalışmaya çalışıyordum ama alt katta babalama team tüm hayvanlıklarını yapıyordu ve bu çok ses çıkarıyordu. ben de dayanamayıp "eeeeh, sıçıcam ha!" diye kavgaya gittim, çalışmaya niyetim olduğundan değil tabi sadece canım uzun zamandır şöyle yumruğumu masaya dayayıp çatır çatır kavgaya tutuşmak istiyordu ve bunun için alt kattaki frpçi erkeklerden uygunu olamazdı. neyse sonra kavgamız bitti ve ben yukarı çıktım, bir de baktım, orta kurdan sesler geliyor, pencereden baktım galatasaray maçını dev projektörlerle yansıtmışlar izliyorlar. vay anasını dedim, oturup pencereye maçı seyrettim bir süre, sonra yatakhaneye çıktım. nihan'ın yanına gittim, ona "hadi gel abazan muhabbeti yapalım" dedim, kıkır kıkır gülerek, o da beni çekip öptü uzun uzun, "canımsın" dedi, sonra yatağını toplattı bana.

bu günüm ise daha güzel geçti. özel ders almaya giderken hocadan dersin iptal olduğunu öğrendim, sonra döndüm geriye, şıvgın ve mesut'la karşılaştım. "ben de tam size geliyordum" dedim, beşiktaş'a gittik beraber. mesut'la ben mesut'un özel parkına gittik. oraya yalnız başıma gitmemi istemiyor çünkü orası onun keşfettiği bir parkmış. mesut'la pek konuşmamıştım daha önceleri. akıllı sözleriyle büyüledi beni. tarihe girmiş insanlardan söz etti, tarihe girmek için neler yapmak gerektiğini anlattı. benim için çok yararlı oldu denilebilir çünkü ben dinleyici pozisyonundaydım. ben mütevazı bir kişi gibi gülüyor ve kendimi bu tür şeyler için fazla yetersiz bulduğumu söylüyordum. "sen ne olmak istiyorsun?" diye sordu bana, ben de "bazı kişilerin sevdiği ve beğendiği, işini iyi yapmaya çalışan, çok ses getirmeyen ama hoşa gidebilen bir şarkıcı olmak isterim." dedim. "normali de bu zaten." dedi. kalktık ben okula gittim sonra. hava kararıyordu yavaş yavaş. istiklal caddesi fıkır fıkırdı. botaniğe gidip oturdum, çantalarım ağır olduğu için. karşı apartmanda oturan ve röntgenciliğni yaptığım adama baktım bir süre.

içimde bir huzur vardı. daha önceki yaşamımı sıkıntı, yani ıstırap verici buldum. bu doğru gerçekten. niçin yanımda bir platon, bir sokrates yok? diye düşündüm. çok akıllı biri bana yön verebilir, bana benim için neyin yararlı neyin yararsız olduğunu söyleyebilir, beni çekip çevirebilir diye düşündüm. mesut onların senden benden daha akıllı olmadığını söylüyor. ancak ben erkeklere, çıkma mıkma işlerine, alkışlanmaya, günlük yaşama meyilli biriyim bir bakıma, üstelik kendimi çok çok özel hissetmiyorum. iyi ki hissetmiyorum, diye düşündüm. daha çok okumalı, bu adamların düşüncelerini öğrenmeli ve kendim için elimden gelenin en iyisini yapmalıyım diye düşündüm. çıkarıp bir kitabın önsözünü okudum. tam yazarın sevmediği birinin yapıt hakkındaki kötü düşüncelerine (yani işin dedikodulu, en zevkli kısmına) gelmiştim ki bıraktım. eve gittim.