
ilk kez dediğimde çok şaşıracaktım. karşımda kışın soğuyla titreyen kumral ve güzel yuzuki taşimova'ya bakıp "sen benden çok iyisin" diyecektim. bir aşk itirafı gibi diyecektim bunları, bir de tabi umutsuzca diyecektim, her zamanki uslupla. şaşırıp, "hangi konuda?" derdi, ben de "bilmiyorum" derdim. gülüp "ben de bilmiyorum" derdi. "hem mesela tanıştığımız zaman hatırlıyor musun, sen epey konuşkandın, sosyal birisin." bilmiyor, anlamadı, demek ki. neyi anlamadı? anlayacak ne var? pardon? neydi sahi benim kaygı duyduğum, gizlemeye çalıştığım, neydi?
yok. artık yok. artık değer verdiğim kişiler de benimle aynı görüşte. mesela ilk tanıştığımızda "bendensin" dedi. ne demeye geliyor bu "bendensin"? hem hesabını ödüyorum, hem de "bendensin" demek artık bir artı bir iki eder demek. ah oysa, bilseydiniz, ben neler zannederdim. zannettiğim şeylerin hepsi ucuzlukmuş, dandirikten, bokturupüsür kriterlermiş hepsi. (buraya bir parantez açıyorum. bu yazıda asla yıkılmadım ayaktayım ayaktayım ajda pekkan gibi davranmayacağım. yeni girdiğim bu çevre (çevre mi, hangi çevre, nasıl yani) nin kanunlarını allah kelamı zannettiğim yok. ) ben bir keresinde bir büyüğüme danışmıştım. beni, horlayarak, sözde moral verircesine: "çıkmaktan ne anlıyorsun?" demişti. demek istemişti ki yani "yavrum, sana göre değil bu meseleler. aşk senin gibilerinin özenip de alamayacakları bir şey. sen yerinde otur. o kıvama gelmedin." oysa ki sadece bir beraberliği nelere yormuşlardı. aşkı bağdaştırdıkları şeyleri bir görseydiniz. iyi ki o tarihlerde istemeden de olsa uzak kalmışım. (yüzyıllık tarihimde, evet, öhöm.)
sonra bile bile gönlümce yaşayamamak nasip oldu hiçbir şeyi. utanç beni sarıyor, kendimi böyle şeylere layık bulmamak hakim oluyordu.
şimdi ise... özgürdüm! iki kişi birbirini sevebilir, bu iki kişiden biri ben olabilir, diğeri yuzuki taşimova olabilir, bu iki kişi gönüllerince yaşayabilir.
ah bilseydiniz ne kadar mutluydum, yuzuki taşimova bende dandik kriterler bulamayıp kaçmıyor, zaman zaman beni aşağılasa da her zaman hor görmüyor, beni güzel bulduğu bile oluyordu.
sedirde özgürce ve kadınsıca uzanıp serbestçe, aşık aşık ve kendine güvenli bir biçimde yuzuki taşimova'ya bakabilmenin keyfini bilebilir misiniz?
hele uzun zamanlar boyunca eşyayı tutuşunuz bile gaddarca eleştirilirken. şimdi mutluca ve özgürce yuzuki'nin ellerini tutuyorsunuz.
yuzuli taşimova'yı öptüğünüzde, bu cesareti nasıl, hangi hakla bulduğunuzu sorduğumda o an aklınıza gelmiş gibi gülümsüyor ve "bilmem. cesareti bulmaya pek uğraşmadım. her şey kendiliğinden gelişti" diyorsunuz. sorarım size, niçin diğerlerini iterken yuzuki'ye yanaştınız? niçin diğerlerinin peşinden koşarken bıraktınız ki yuzuki size gelsin? "bilmem, diyeceksiniz, belki de ben değiştim." başka zaman olsaydı utanırdınız bu sözlerinizden. şimdi mahçupça gülümsüyorsunuz. yuzuki'ye bir sır vermiş gibi oluyorsunuz. bırakın gitsin. bırakın olsun. o sır oradan çıksın. yuzuki onu bilsin. bu sizi güldürüyor ancak. her aklınıza gelişinde utangaçça gülmenizi, o bilmemkim üstün kişisi görse sizi hor görürdü, görsün. sonra herkese anlatırdı, anlatsın. artık sadece yuzuki ve sizsiniz. ışıklı bir yerleri, arabaları, insanları özlediğinizde, o olacak şimdi. bir özgüğrlük savaşçısısınız kendi çapınızda, bir rock grubu üyesisiniz. diyorsunuz ki içinizden. "bırak herkes bildiği gibi yaşasın"