"sabahın ilk ışıklarıyla uyandım" ne güzel bir cümle bu. sabahın ilk ışıklarıyla insan niçin uyansın ki? aklıma kötü şeyler getirmeyerek düşünmeye başladım, öyle, kendi kendine uyanmış olabilir, yolculuğa çıkacak olabilir. bunun düşüncesi bile içimi kıpırdatmaya yetiyor. kimbilir hangi kitaptan aldılar bunu. kimbilir gerisi nasıldı. aklıma yağmurun sürekli yağdığı günlerde kendi sabahın ilk ışıklarıyla uyanma anlarım geliyor, cümleyi söyleyenin ne büyük bir sevinç ve coşku içinde olabileceğini düşünüyorum.
hey siz, arkadaki bayan uyanın. test çözüyoruz biz bu dershanede. bu cümlenin gerisini düşünmeden öğelerine ayırmalıyız. "aaah, şimdi damarımdaki anarşist hayalci çocuğa bastınız, işte şimdi!!! ah her şeyiniz para allah sizi kahretmesin kapitalist dersaane yöneticileri. böyle sistemin içine edeyim ben, kahretsin, gökyüzündeki uçurtmalarımı, turuculu sarılı uçurtmalarımı yırttınız." diye düşündüm asice. camdan aksaray'ın benim çok güzel bulduğum bir manzarası görünüyordu.
ben aslında böyle eften püften şeyleri yazı malzamesi yapacak kadar kalitesiz bir kız değilim. yazıyorsam, değersiz şeyler yazdığımı bilerek yazıyorum. yanlış anlaşılmasın.
Pazar, Ağustos 13, 2006
"insan en boş yazılarını ergenliğinde yazar." diye düşündüm bugün, çünkü bir şeyle ilgilensen de o yaşta tam olarak hiçbir konuya yönelemiyorsun, kendinden başka. acıklı bir sesin oluyor evet, ama neden acıklı, niçin acıklı kimse bilmiyor. ve güzel ifadelerle ve etkileyici imgelerle dolu bomboş yazılar yazılıyor. aşağıdaki yazı bu türden yazılara güzel bir örnek olabilir:
19 nisan 2004
seni aldığıma bir sevindim, bir sevindim. kapağın ne güzel, hani monet'nin, ya da renoir'ın, hani kadın çizip duran, bir tablosu vardı, çiçekler, bir gelin, belki de değildir, ama bir kadının elinden tutmuş, yüzü seçilmeyen bir adam, çiçekler, çiçekler... bir yaz gününde verandada oturmuş, 1960larda olabilir, bir grup arkadaş, bahçede çiçekler, çiçekli elbiseli bir kadın, ağaçların arasında bir havuz... anlatamadım. ben çocukken havuz kenarında çok leziz bir börek yemiştik, ama bir parça yiyebilmiştik ancak çünkü başka yoktu, nüsa teyzem, annem, ben. öyle bir görüntü var hala kafamda. anneme defalarca sordum orayı ama hatırlayamadı. aynı bu defterin kapağı gibiydi orası da, renoir'ın o tablosu gibiydi, karmaşık.m şimdi bunlar ne uzak. yarın coğrafya sınavı var, bense sevgilimin saçlarını düşünüyorum. ne güzel, kuş tüyleri gibi, iplikler gibi. ipeksi. ama kestirmiş saçlarını. öyle diyorlar. nasıl sıkılıyor canım. şimdi o havuzun kenarında olmak istiyorum. orda olmayı ve kimsenin saçlarının kafamı kurcalamamasını istiyorum. okul diye bir şeyin olduğunu unutmak, ve dünya işlerini de unutmak, sadece haavuz ve börek. yapmam gereken tonlarca iş var, ama hiçbirini de yapasım yok. aşık olmak da sıktı beni, ne diyeyim, hep aynı şeyler, karşılık alamadıkça güçleniyormuş gibi yapan duygular, hiçbir şeyin olmaması. ama huzur bu defterin içinde. şu an huzur diye bir şeyi basbayağı hayal edebilirim, ama anlatmak zor. bazen kulağına bir ses, gözlerinin önüne anlık bir görüntü gelir "al işte huzur bu" dersin ama hemen geri gider.
bu yazıyı okumak insanın ömründen ömür tüketir bence. o ergeni karşıma alıp şimdi "ne demek istedin kardeşim?" demek isterdim ben de. ama o ergen belki sadece yazı yazmak, kendine güzel gelen o cümlelerin büyüsüne kapılmak istiyordu. ben yatılı okulda okudum, orda pek kitap okumayazdım ben, okuyan okurdu. belki okuyan arkadaşlarım daha güzel yazılar yazmışlardır.
19 nisan 2004
seni aldığıma bir sevindim, bir sevindim. kapağın ne güzel, hani monet'nin, ya da renoir'ın, hani kadın çizip duran, bir tablosu vardı, çiçekler, bir gelin, belki de değildir, ama bir kadının elinden tutmuş, yüzü seçilmeyen bir adam, çiçekler, çiçekler... bir yaz gününde verandada oturmuş, 1960larda olabilir, bir grup arkadaş, bahçede çiçekler, çiçekli elbiseli bir kadın, ağaçların arasında bir havuz... anlatamadım. ben çocukken havuz kenarında çok leziz bir börek yemiştik, ama bir parça yiyebilmiştik ancak çünkü başka yoktu, nüsa teyzem, annem, ben. öyle bir görüntü var hala kafamda. anneme defalarca sordum orayı ama hatırlayamadı. aynı bu defterin kapağı gibiydi orası da, renoir'ın o tablosu gibiydi, karmaşık.m şimdi bunlar ne uzak. yarın coğrafya sınavı var, bense sevgilimin saçlarını düşünüyorum. ne güzel, kuş tüyleri gibi, iplikler gibi. ipeksi. ama kestirmiş saçlarını. öyle diyorlar. nasıl sıkılıyor canım. şimdi o havuzun kenarında olmak istiyorum. orda olmayı ve kimsenin saçlarının kafamı kurcalamamasını istiyorum. okul diye bir şeyin olduğunu unutmak, ve dünya işlerini de unutmak, sadece haavuz ve börek. yapmam gereken tonlarca iş var, ama hiçbirini de yapasım yok. aşık olmak da sıktı beni, ne diyeyim, hep aynı şeyler, karşılık alamadıkça güçleniyormuş gibi yapan duygular, hiçbir şeyin olmaması. ama huzur bu defterin içinde. şu an huzur diye bir şeyi basbayağı hayal edebilirim, ama anlatmak zor. bazen kulağına bir ses, gözlerinin önüne anlık bir görüntü gelir "al işte huzur bu" dersin ama hemen geri gider.
bu yazıyı okumak insanın ömründen ömür tüketir bence. o ergeni karşıma alıp şimdi "ne demek istedin kardeşim?" demek isterdim ben de. ama o ergen belki sadece yazı yazmak, kendine güzel gelen o cümlelerin büyüsüne kapılmak istiyordu. ben yatılı okulda okudum, orda pek kitap okumayazdım ben, okuyan okurdu. belki okuyan arkadaşlarım daha güzel yazılar yazmışlardır.
Cumartesi, Ağustos 12, 2006
36 saattir uyumamış. iç çamaşırlarını gösterdi bize, kana ve dışkıya bulanmıştı. ssk hastahanesinde çalışıyor, işçilerden nefret ediyor. daha doğrusu, zamanla oluşan bir duygu bu. benim anlamadığım, git evine uyu değil mi? hayır, çiçekleri suladı, çamaşırları koydu. beni yanına çağırdı, havluyu neden pis çamaşırların üstüne atmışım. banyodan çıkarken o kadar sinirlendim ki yorulmuş bedenine bilerek kapıyı vurdum, yanlışlıkla olmuş gibi. tembellik nedir bilmiyor, bence kararında bir tembellik herkese yakışır. bir konuya kendini vermek, o konuda yorulmak ve çabanın meyve verdiğini görmek elbette güzel, ama.
siyasetin sadece tahminlerden ibaret olduğu belki de doğrudur, değil mi? hatta bence öyle, nerden bileceksin. hızla gelişiyor her şey. mesela herkesin karşı olduğu bir şeyin hala yapılıyor olması arkada çok büyük güçler varmış hissi uyandırıyor, korkutucu bir şekilde. bir yandan da karşıt söylemlerin ne kadar güvenilir olduğu tartışılır. kuranın dili ne kadar muzipse, insanlık da o kadar muzip, basit ve anlaşılır olmalı değil mi? işte ben adını vermek istemediğim bir dergiyi okuyordum, öfkeli bir dergiydi ve bazı kişileri mahkum ediyordu, ilk başta çok saçma geliyordu ama ben "ya dedikleri doğruysa, nerden bileceğiz?" diyordum. ben zaten emin biri değilim. herkes beni kolayca ikna edebilir.
konudan konuya atlayarak devam edelim. pinhani diye bir grubun istanbul'da şarkısı çok güzel. klibini de izledim. görüntüler çok hoştu, müzik de ben pek anlamam ama çok iyiydi.
bugün dindar dostalarımızı gördük. yine çıplaklıktan söz ettiler, bense artık bu konu açılınca eskisi gibi suçluluk duymuyor ve içimden "ne kadar da abartıyorlar" diyordum. çıplaksan çıplaksın işte canım, ne yani.
son olarak, ben artık dersaneye gideceğim.
siyasetin sadece tahminlerden ibaret olduğu belki de doğrudur, değil mi? hatta bence öyle, nerden bileceksin. hızla gelişiyor her şey. mesela herkesin karşı olduğu bir şeyin hala yapılıyor olması arkada çok büyük güçler varmış hissi uyandırıyor, korkutucu bir şekilde. bir yandan da karşıt söylemlerin ne kadar güvenilir olduğu tartışılır. kuranın dili ne kadar muzipse, insanlık da o kadar muzip, basit ve anlaşılır olmalı değil mi? işte ben adını vermek istemediğim bir dergiyi okuyordum, öfkeli bir dergiydi ve bazı kişileri mahkum ediyordu, ilk başta çok saçma geliyordu ama ben "ya dedikleri doğruysa, nerden bileceğiz?" diyordum. ben zaten emin biri değilim. herkes beni kolayca ikna edebilir.
konudan konuya atlayarak devam edelim. pinhani diye bir grubun istanbul'da şarkısı çok güzel. klibini de izledim. görüntüler çok hoştu, müzik de ben pek anlamam ama çok iyiydi.
bugün dindar dostalarımızı gördük. yine çıplaklıktan söz ettiler, bense artık bu konu açılınca eskisi gibi suçluluk duymuyor ve içimden "ne kadar da abartıyorlar" diyordum. çıplaksan çıplaksın işte canım, ne yani.
son olarak, ben artık dersaneye gideceğim.
Perşembe, Ağustos 10, 2006
rating
bu yazıyı okuyanlar bana "okudum." şeklinde yorum yazabilir mi? böylece beni kaç kişinin okuduğunu hesaplamış olurum. çok umrumda olduğundan değil, merak ettim. beynim işte böyle meselelere tıkır tıkır işliyor, anlarsınız ya. hadi bakalım, bakalım kaç kişi çıkacaksınız bekliyorum.
aksaray taksim dolmuşuna bindim. galatasaray'a gelmeden dolmuş durdu ve biri indi. "bu inen de kim?" diye düşünürken birden çaktım işi. inen yalçın abi'ydi. en ön koltukta oturduğu için yüzünü görmemiştim. yalçın abi baba tarafından 20 küsür kuzenimdem yalnızca biri. saçları jölelenmiş, yana yatırılmış, kareli mavi gömleğini giymiş ve gözlüklerini takmıştı. ben mi yanlış görmüştüm yoksa inen yalçın abi miydi?
yalçın abi sık gördüğüm kuzenlerimdem değildir, yine de onu burda, şu dolmuşun içinde görmek acayip sevindirmişti beni. bu benim için uzun zamandır hayal edilemez bir şeydi zaten, hadi okulun etrafında arkadaşlarını görürsün, ama şehirde akrabalarına rastlamak... demek ki bu kapısından içeri giremediğim, eşiklerinde dolaşmaktan ileri gidemeğim istanbul'da insan akrabalarına rastlayabiliyordu. kafamda akrabalarla örülü, mıncık mıncık sevgiyle hatmedilmiş, arka mahallelerde yaşayan bir akraba dünyası hayali doğdu, mekan ise istanbul'du, benim sokaklarında dolaştığım, fakat yabancısı olduğum bu yer. her şey daha sıcak görünüyordu artık gözüme. oturduğumuz toplu konut- site uzaklardaydı artık. ne kadar bakımlı olursa bir bahçe, o kadar yapay ve çirkindir ey sevgili zavallı okur parçaları. yeni nesil diye bir şey varmış, generation c. bunlar yaratıcı ve teknolojinin en müthiş olanaklarından acayip yararlanabilen bir nesilmiş.
yalçın abi sık gördüğüm kuzenlerimdem değildir, yine de onu burda, şu dolmuşun içinde görmek acayip sevindirmişti beni. bu benim için uzun zamandır hayal edilemez bir şeydi zaten, hadi okulun etrafında arkadaşlarını görürsün, ama şehirde akrabalarına rastlamak... demek ki bu kapısından içeri giremediğim, eşiklerinde dolaşmaktan ileri gidemeğim istanbul'da insan akrabalarına rastlayabiliyordu. kafamda akrabalarla örülü, mıncık mıncık sevgiyle hatmedilmiş, arka mahallelerde yaşayan bir akraba dünyası hayali doğdu, mekan ise istanbul'du, benim sokaklarında dolaştığım, fakat yabancısı olduğum bu yer. her şey daha sıcak görünüyordu artık gözüme. oturduğumuz toplu konut- site uzaklardaydı artık. ne kadar bakımlı olursa bir bahçe, o kadar yapay ve çirkindir ey sevgili zavallı okur parçaları. yeni nesil diye bir şey varmış, generation c. bunlar yaratıcı ve teknolojinin en müthiş olanaklarından acayip yararlanabilen bir nesilmiş.
Salı, Ağustos 08, 2006
-ne okumak istiyorsun?
-uluslararası ilişkiler.
yalan. külliyen yalan. uluslararası ilişkiler okumak istemediğimden değil, sadece "ne okumak istiyorsun" sorusunun cevabı bu değil, çünkü bilmiyorum. bu cevap da sadece soran olursa verilmek için üç dakikada hazırlanmış, kişisel özelliklerimle o kadar da çatışmadığı için inandırıcı gelebilecek bir cevap işte. yine söylüyorum, bence uluslararası ilişikiler okunmayacak bir alan değil. hatta bence her alanın kendine özgü güzelliği var, bir kimyacı için kimyadan güzel bilim yoktur, böyle düşünürsek, tıp da, psikoloji de yararlı, zevkli, gerekli bilimlerdir, bir konunun diğer konuya üstünlüğü yoktur herhalde. bense bu sorunun bana şimdi sorulmasına kıl oluyorum, çünkü cevabını, dürüst olmak gerekirse, hiç düşünmedim, keşke bana bu akşam ne yapmak istediğimi ya da kiminle çıkmak isteyeceğimi sorsaydınız. üstelik bence bu konunun pek de ehemmiyeti yok, insan ne iş yaparsa yapsın yaşamını az çok sürdürebilir. güvender yayınları lise 2 setinden çıkmış matematik kitabının önsözü öyle demiyor ama:
"hayatınızın en önemli dönüm noktalarından biri öss'dir. bu sınavda kazanacığınız bölüm ve o bölüm sonrasında edineceğiniz meslek sizin yaşam biçiminiz olacaktır. elbette böylesine önemli bir sınava en iyi şekilde hazırlanmak gerekir. işte GÜVENDER YAYINLARI'ndan olan elinizdeki kitap sizi sınavlara hazırlayacak en iyi kaynaktır."
ne kadar umutsuzluğa sürükleyici bir yazı. keşke şöyle yazsalardı:
"hayatınızın baharındasınız. hormonlarınız gelişiyor. tabi ki böyle karışık bir dönemde sizden önemli kararlar vermenizi isteyemeyiz. günleriniz test çözerek de geçmesin. ailenizin durumu iyiyse sizi ne de olsa beslerler."
tabi ki ben kendi çıkarlarımı en iyi bir biçimde savunmak zorundayım. tabi bu düşüncelerimi annemle ya da babamla paylaşamam. onlara düşman kesildim. bana çocuklarıymışım gibi davranıyorlar, sinirimi bozuyorlar. babam ise olgunlaşmadığıma dair kanıtlar bulup bunları herkesin arasında söylemeye pek meraklıdır. neyse canım, meseleleri büyütmek yersiz. eninde sonunda bir şey olurum herhalde.
-uluslararası ilişkiler.
yalan. külliyen yalan. uluslararası ilişkiler okumak istemediğimden değil, sadece "ne okumak istiyorsun" sorusunun cevabı bu değil, çünkü bilmiyorum. bu cevap da sadece soran olursa verilmek için üç dakikada hazırlanmış, kişisel özelliklerimle o kadar da çatışmadığı için inandırıcı gelebilecek bir cevap işte. yine söylüyorum, bence uluslararası ilişikiler okunmayacak bir alan değil. hatta bence her alanın kendine özgü güzelliği var, bir kimyacı için kimyadan güzel bilim yoktur, böyle düşünürsek, tıp da, psikoloji de yararlı, zevkli, gerekli bilimlerdir, bir konunun diğer konuya üstünlüğü yoktur herhalde. bense bu sorunun bana şimdi sorulmasına kıl oluyorum, çünkü cevabını, dürüst olmak gerekirse, hiç düşünmedim, keşke bana bu akşam ne yapmak istediğimi ya da kiminle çıkmak isteyeceğimi sorsaydınız. üstelik bence bu konunun pek de ehemmiyeti yok, insan ne iş yaparsa yapsın yaşamını az çok sürdürebilir. güvender yayınları lise 2 setinden çıkmış matematik kitabının önsözü öyle demiyor ama:
"hayatınızın en önemli dönüm noktalarından biri öss'dir. bu sınavda kazanacığınız bölüm ve o bölüm sonrasında edineceğiniz meslek sizin yaşam biçiminiz olacaktır. elbette böylesine önemli bir sınava en iyi şekilde hazırlanmak gerekir. işte GÜVENDER YAYINLARI'ndan olan elinizdeki kitap sizi sınavlara hazırlayacak en iyi kaynaktır."
ne kadar umutsuzluğa sürükleyici bir yazı. keşke şöyle yazsalardı:
"hayatınızın baharındasınız. hormonlarınız gelişiyor. tabi ki böyle karışık bir dönemde sizden önemli kararlar vermenizi isteyemeyiz. günleriniz test çözerek de geçmesin. ailenizin durumu iyiyse sizi ne de olsa beslerler."
tabi ki ben kendi çıkarlarımı en iyi bir biçimde savunmak zorundayım. tabi bu düşüncelerimi annemle ya da babamla paylaşamam. onlara düşman kesildim. bana çocuklarıymışım gibi davranıyorlar, sinirimi bozuyorlar. babam ise olgunlaşmadığıma dair kanıtlar bulup bunları herkesin arasında söylemeye pek meraklıdır. neyse canım, meseleleri büyütmek yersiz. eninde sonunda bir şey olurum herhalde.
Pazartesi, Ağustos 07, 2006
özlediğim şeyler
Cuma, Temmuz 28, 2006
daniel
şimdi size daniel nasıl bir adamdı onu anlatacağım. bir pamukşekeri kadar yumuşak ve tatlı bir adamdı diyebilirim. hatta siz bu yorumdan benim ona hani şu genç kızların kendinden yaşlı adamlara duydukları flört ve kendini beğendirmeyle karışık yakınlığı duyduğumu çıkarabilirsiniz. oysa ki yazdığım daniel, artık malzemem olmuş bir daniel'dir. bu yüzden kendimi gerçek daniel'e karşı suçlu yahut sorumlu hissetmem.
daniel bizim tiyatro dersinde oluşturduğumuz küçük gruba gelmiş küçük bir adamdı. evsiz serserilere benzerliği ile dikkat çekerdi. kilosu herhalde elli falandır, elmacık kemikleri öyle çıkıktı ki hasta sanırdınız. kısa boyluydu, dalgalı saçları ve tek kulağında küpesi vardı. utangaç oğlan çocuklarına benzeyen sevimli bir gülüşü vardı, çok kibar ama çekingen biriydi. yaşı kırktı. fakat hiç göstermezdi, zayıflığı nedeniyle.
daniel'e başta hiç sokulamadık. onun françoise diye bir arkadaşı vardı ki onu da başka bir yazımda anlatırım. soğuk olmamasına karşın, beni beğenmediğini sanırdım. beni çok ciddi buluyormuş gibime gelirdi. bir oğlu da vardı daniel'in, yaşından 4 yaş küçük gösteren, zayıf, utangaç bir çocuk. sonradan öğrendik ki annesi evi terk etmiş, sonra vefat etmiş. kitapları, okumayı seven, duygulu bir çocukmuş. ben ona ablaca bir yakınlık göstermiş ve onu sinirlendirmiştim.
marie france beni artık arabasıyla bırakamaz olunca, bu iş daniel'e kaldı. akşamları onunla dönmeye başladım. bu yolculuklar boyunca ben hep konuşurdum, daniel de dinlerdi. sonra bana anlatmaya başladı. evsizlere ettiği yardımlardan, ruhsal aydınlanmadan, meditasyondan, acıların insanı olgunlaştırdığından bahsederdi. eve bırakırken beni de sevgiyle gülümserdi, artık kalbini kazanmış gibiydim.
size daniel'i neden anlattım, bilmiyorum ama insanları anlatmayı seviyorum. hele böyle her şey olağanüstüymüş ve çok önemliymişçesine anlatmayı.
daniel bizim tiyatro dersinde oluşturduğumuz küçük gruba gelmiş küçük bir adamdı. evsiz serserilere benzerliği ile dikkat çekerdi. kilosu herhalde elli falandır, elmacık kemikleri öyle çıkıktı ki hasta sanırdınız. kısa boyluydu, dalgalı saçları ve tek kulağında küpesi vardı. utangaç oğlan çocuklarına benzeyen sevimli bir gülüşü vardı, çok kibar ama çekingen biriydi. yaşı kırktı. fakat hiç göstermezdi, zayıflığı nedeniyle.
daniel'e başta hiç sokulamadık. onun françoise diye bir arkadaşı vardı ki onu da başka bir yazımda anlatırım. soğuk olmamasına karşın, beni beğenmediğini sanırdım. beni çok ciddi buluyormuş gibime gelirdi. bir oğlu da vardı daniel'in, yaşından 4 yaş küçük gösteren, zayıf, utangaç bir çocuk. sonradan öğrendik ki annesi evi terk etmiş, sonra vefat etmiş. kitapları, okumayı seven, duygulu bir çocukmuş. ben ona ablaca bir yakınlık göstermiş ve onu sinirlendirmiştim.
marie france beni artık arabasıyla bırakamaz olunca, bu iş daniel'e kaldı. akşamları onunla dönmeye başladım. bu yolculuklar boyunca ben hep konuşurdum, daniel de dinlerdi. sonra bana anlatmaya başladı. evsizlere ettiği yardımlardan, ruhsal aydınlanmadan, meditasyondan, acıların insanı olgunlaştırdığından bahsederdi. eve bırakırken beni de sevgiyle gülümserdi, artık kalbini kazanmış gibiydim.
size daniel'i neden anlattım, bilmiyorum ama insanları anlatmayı seviyorum. hele böyle her şey olağanüstüymüş ve çok önemliymişçesine anlatmayı.
Perşembe, Temmuz 27, 2006
babam bugün beni yanına çağırdı. "kızım ne olacak senin bu halin?" dedi. ben de anlamamazlıktan gelerek "hangi halim?" diye sordum. yüzünü acı bir ifade kapladı, bana sevgi ve acımayla karışık baktı. kafasını iki yana salladı "ah kızım, dedi, bize hiç güven veremedin. hep korunmaya muhtaç gibisin. arkadaşlarına, bize, kendini hemencecik teslim ediveriyorsun. hiçbir işini sen kendin yapmıyorsun. etrafına bakmıyorsun. bir gün sana bu halin yüzünden yolda araba çarpacak, öleceksin diye korkar oldum." ben de başımı eğdim. devam etti "çok iyi bir insansın ama bir türlü büyüdüğünü gösteremedin bize be yavrum." dedi. aileleri çocuklarının hayta olamsından çok üzen bir şey varsa bu da çocuklarının pısırık olmasıdır. hele çocuklar erkekse daha büyük bir utançtır bu. fakat bizim evde kız erkek ayrımı yapılmıyor, benden de bir erkek çocuktan beklenen şeyler beklenebiliyordu. bunun başında açıkgöz olmak geliyordu.
oysa olnuyordu. değişmem için epey bir değişmem lazımdı, oysa ki ben halimden memnundum. kendi küçük, bulanık evrenimde yaşamım sürüp gidiyordu. rahatsız edilmek en son isteyeceğim şeydi.
oysa olnuyordu. değişmem için epey bir değişmem lazımdı, oysa ki ben halimden memnundum. kendi küçük, bulanık evrenimde yaşamım sürüp gidiyordu. rahatsız edilmek en son isteyeceğim şeydi.
Çarşamba, Temmuz 26, 2006
sonunda evden çıkmamaya karar verdim çünkü hastayım. bu sefer galiba bedenen değil, ruhen hastayım, bildiğimiz tembellik hastalığına yakalandım, içimden hiçbir iş görmek, yürüme bandında yürümek bile gelmiyor. öyle ki canım kitap okumak istediğinde yeni bir kitaba başlamak için bile çok yorgun olduğumu hissettim, ben de "kürk mantolu madonna" kitabını yıllar sonra tekrar okumaya başladım. onu okurken de uyuyakalmışım. şimdi uyandım ve yazıyorum. benim asosyal olduğum hissine kapılıyorlarmış okurken beni, doğrudur. insanda bir aktif bir de pasif yan varsa ve biri harekete geçtiğinde diğeri alçalıp bitiyorsa bende bu pasif hal üste çıkmaya çok meraklıdır. oysa ki ne kadar gencim, 18 yaşındayım, sağlıklı bir vücudum var, isteseydim eğer daha sağlıklı olur, böyle yağ bağlamazdı. bazen kendi kendimi bir doğal kaynak gibi harcadığımı hissediyorum. fakat tüm bu pasifliğime rağmen hayattan tam olarak kopmadığımı görüyor seviniyorum. sadece etrafıma daha fazla dikkat etmem gerekiyor. ah, şimdi bu dalgınlığın, babaanne geceliğinin ardına saklanmış ezgi'nin seyahat etmekten, müzelere gitmekten ve yeni insanlarla tanışmaktan hoşlandığını söylesem kim inanır? affedin sevgili sürüsüne bereket okurlarım, politikadan bahsetmek yerine size daha çok söz sahibi olduğum konulardan bahsedebiliyorum ancak.
konuşma kurslarına gideceğim çünkü konuşamıyorum. cümlelerimi tamamlayamıyorum, orta yerde cesaretim kırılıyor ve mecburen susuyorum ya da sesimi gittikçe alçaltarak karşımdakinin bozuk cümlelerimi duymamasını sağlıyorum bana diyorlar ki "sen türkçe'yi mi unuttun bakiyim?" aslında unutmadım kelime dağarcığım falan iyi ama konuşma biçimimi bulamıyorum "hangi cümleyi kimin karşısında hangi ses tonuyla söylemek" işte sorun bu. fransızcada yoktu böyle bir şey. aksanlı ama spontane bir konuşma biçimi tutturmuştum, hızlı ve neşeli konuşuyordum, konuşurken mimiklerimi ve bakışlarımı kullanmaktan çekinmiyordum böylece ortaya ferah ve sevimli bir konuşmacı çıkıyordu. üstelik konuşurken böyle şeyleri düşünmezdim bile. ne de olsa değişim öğrencisiyim derdim ve çok rahat olurdu. burda bir şey sorsan diyorlar ki " kendi vatanın, kendi şehrin, nasıl bilmezsin?" bunun sorumluluğu var tabi.
bugün boş boş otururken (evden çıkmam gerek ama çıkmaya üşeniyorum) tembelliğim meyvesini verdi ve ben bir şarkının nakaratını yazdım. şarkım o kadar derin değil ama kız sesine ağırlık veren hüzünlü bir aşk şarkısı:
est ce que je peux rester ici, un soir, ou deux?
une nuit, ou deux?
une moi, ou deux
toi et moi, nous deux, est ce que nous sommes si impossibles?
bugün boş boş otururken (evden çıkmam gerek ama çıkmaya üşeniyorum) tembelliğim meyvesini verdi ve ben bir şarkının nakaratını yazdım. şarkım o kadar derin değil ama kız sesine ağırlık veren hüzünlü bir aşk şarkısı:
est ce que je peux rester ici, un soir, ou deux?
une nuit, ou deux?
une moi, ou deux
toi et moi, nous deux, est ce que nous sommes si impossibles?
Pazar, Temmuz 23, 2006
kendinizi salmayın
bu blogun adını alaycı alaycı "ezgi'nin esrarengiz olaylarla dolu bilmemne günlüğü" koyacagıma keşke daha açık sözlü olup "zavallı ezgi'nin heyecansız arayışlarının günü gününe özeti" falan koysaymışım.
Pazartesi, Temmuz 10, 2006
Pazar, Temmuz 09, 2006
Çarşamba, Temmuz 05, 2006
odami bosalttim dun. yarin gelecekmis gibi biraktim, çunku hiç burayi terk edecekmisim gibi gelmiyor. doris ispanya'ya gitti ve bana madrid'den mesaj atti. dogumgunumde tracy champman'i dinlemeye gittim. bruksel'de abimle kaliyorum ve karisiyla. iki avusturalyali'ya belçika'yi tanittik. ben dun ve bugunu hoslandigim insanlarla geçirdim. A. ve iki kiz arkadasiyla bulustum dun. saçlari uzamisti A'nin, agzi burnu kir içindeydi. kiz arkadaslarindan yahudi olan dil okuyormus, bana ural altay dillerinden bahsetti, benim de dil gruplari hakkinda biraz bilgim oldugunu gorunce beni çok sevdi. durmadan A'nin fotograflarini çekiyor bana "çok yakisikli degil mi?" diyordu, ben de "evet" diyordum. sonra A ile bilardo oynayanlari seyrettik bir kosede, baska oglanlarla tanistik, bize yeni bir içki tanittilar. ben de çekingenligimden kurtulayim diye içiyordum. A'ya kendi adindan esinlenerek yaptigim adem ile havva resmimi hediye ettim. bu resimde ikisi de çiplakti, adem havva'yi omzuna oturtmustu ve yasak elmayi çalmaya ugrasiyorlardi. A "çok guzel" dedi. ben A'nin saçlarini oksadim. sarhos bir edaylane kadar sevimli oldugundan bahseden laflar ediyordum, o da oylesine "sen de, sen de" diyordu. daha ileri gitmedim, çunku bu kadar mutluluk bana 3 gun yeterdi. eve gidince bulusmalarini kafalarinda tekrarlayan genç kizlar olur ya, aynen oyleyim. bugun de c ile bulustum, birbirimize yazacagimiza soz verdik. kendisine ondan bahsettim, dedim ki "sakin ve misafirperver bir gol gibisin." o da bana dedi ki "masum ve safsin, ama aptal degilsin." ve son bir bruksel turu yaptim a pied.
Cumartesi, Temmuz 01, 2006
bir gun bir soz biri tarafindan verilmis ise
doris ile konusiyorduk dun aksam. kendi meme ucuna parmaginin ucu ile sert bir darbe indirdi "ne yani, bundan da mi huylaniyorsun?" iki buklum olmustum: "y yapma huylaniyorum, uff çok fena.." guldu. "ayni sey gobek deligi için de geçerli." "ama acitmiyor ki" "aa igrenç, igrenç, uff, kolonoskopi gibi, jinekolog masasi gibi ayni, iyyyy. huylaniyorum iste. yilan fobime benziyor bu." "sana dokunamayacaklar" dedi gulerek. yilanlardan nefret ederim. hayatimda yilan gormedim. ama çok kuçuklukten beri yilanlar hep kabuslarimin bas oyunculari olmustur. ansiklopedide bile resmini gorsem dayanamam. kuçuklugumde her hafta yilan kabusu gorurdum. hediye paketinden çikan yilanlar, degisik, igrenç, buklum buklum yilanlar. ayaklarim çiplak ise yatagimda yilanlar oldugundan kuskulanirdim. "bunlarin hepsi cinsel fobiler aslinda." dedi doris. "ne? dedim. benim neden cinsel fobim olsun ki çok saçma." "yilan neyin simgesi sence?" dedi doris de. "aaa" simdi guluyorduk ikimiz de.
"din yuzunden olmasin?" evet din yuzunden olabilir. kuçukken dini yayin yapan kanallari çok dinledim. "yalvaracaklar. ama çikamayacaklar. su isteyecekler. su yerine irin verilecek onlara." cennet yolcusu olduguna emin konusucu tarafindan alti yasindaki çocuga yapilan bu urkutucu konusmalar, tesbih sesleri ve ilahiler. ilahiler en neseli yayinlari idi aslinda. "oje surmek gunahtir." "annem de suruyor ama." "sen annen gibi olma, olur mu? soz ver? kapanacaksin. anneni bile yola getireceksin." "el sikismak çok haram. sehvet vucuda bir girdi mi. biz kardes gibiyiz diyorlar, oysa bilmiyorlar. ah, bir bilseler!" "peki tamam kapanacagim ben de. hem kapanip hem okuyacagim." "bu sozu sirf bana degil allaha da verdin." çunku ben de soz verdim. hasta yataginin basinda. ve bu sozu sirf kendim için vermedim. anlayin beni. "allahim sen annemi babami beni koru, az sonra dusuneceklerim için ise beni affet." ah altug'u çok seviyorum ama evli degiliz ki. ve en vurucu kismi: "insallah buyumem ben. buyuyunce gunahlar yazilmaya basliyor." her fanteziden sonra ortaya çikan suçluluk duygusu, yilanlarla birlikte vucuda gunahlarin da girmesi.
"din yuzunden olmasin?" evet din yuzunden olabilir. kuçukken dini yayin yapan kanallari çok dinledim. "yalvaracaklar. ama çikamayacaklar. su isteyecekler. su yerine irin verilecek onlara." cennet yolcusu olduguna emin konusucu tarafindan alti yasindaki çocuga yapilan bu urkutucu konusmalar, tesbih sesleri ve ilahiler. ilahiler en neseli yayinlari idi aslinda. "oje surmek gunahtir." "annem de suruyor ama." "sen annen gibi olma, olur mu? soz ver? kapanacaksin. anneni bile yola getireceksin." "el sikismak çok haram. sehvet vucuda bir girdi mi. biz kardes gibiyiz diyorlar, oysa bilmiyorlar. ah, bir bilseler!" "peki tamam kapanacagim ben de. hem kapanip hem okuyacagim." "bu sozu sirf bana degil allaha da verdin." çunku ben de soz verdim. hasta yataginin basinda. ve bu sozu sirf kendim için vermedim. anlayin beni. "allahim sen annemi babami beni koru, az sonra dusuneceklerim için ise beni affet." ah altug'u çok seviyorum ama evli degiliz ki. ve en vurucu kismi: "insallah buyumem ben. buyuyunce gunahlar yazilmaya basliyor." her fanteziden sonra ortaya çikan suçluluk duygusu, yilanlarla birlikte vucuda gunahlarin da girmesi.
kuçuk ezgi
nolur gitme
Vidéo envoyée par ezgisirin
her seyden sikayet ettim butun bir yil boyunca. bana sorarsaniz yasamim berbatti. herkesin sahip olduklarini kiskandim, ama anlayamadim ki herkes her seye sahip degil. bugun odami toplarken anladim. ne çok kitabim, brosurum, kart postalim, hediyem, haritam, hatiram hatiram varmis. altta gordugunuz yine benim. insanin bir web cami olmayagorsun, ne yapacagini sasiriyor.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

