Perşembe, Eylül 08, 2005


Image hosted by Photobucket.com



all is full of love

Çarşamba, Eylül 07, 2005

OKULLLHRRRRGRRR

aptal Adam okula ilk gunden kisa sortla gittigi için mudur tarafindan azarlanmis. ya bu okul bi garip allah allah... gitmedigin zaman rapor getirmen lazim. devamsizlik hakki diye bir sey yok mu dedim yok dediler. ALLAHIM YA RESULALLAH YA!!!!

Salı, Eylül 06, 2005

okul... neden hatiralar yasanirken pek fevkalede degillerdir de sonradan deger kazanirlar? galatasaray lisesinin guzel sari binasindan baska bir yere okul demiyordum 14 yasimdan bu yana, ondan once "okul" benim için zevksiz bir seydi zaten.

bugun "okul" denilen ve yasitlarimizin gittigi, fakat kalmadiklari ve asla evleri gibi benimsemedikleri baska yerler oldugunu kesfettim ve bu hosuma gitmedi. gurultulu yemekhanede sandvicimi yerken etrafima bakip buranin artik benim okulum oldugunu (en azindan bir sureligine) ve burayi da, mektebimi de ayni adla adlandirdigimi (okul) dusundum ve yabanciladim.

oysa okul ne guzeldir. bir sallapatilik getirir, pervazlarinda uyursun, okulda giydigin kiyafetle disari cikmazsin, cunku genelde pijamaya benzer. ve su kadin "neee? 6. sinifa gelmissiniz hala 14uncu yuzyilda hangi akimin hakim oldugunu bilmiyor musunuz?" derken (nasil bilebilirim?) simdi okulda olsaydim diye dusundum. tiyatro olmasaydi, nee 4le 6 arasi bos deseydik, kallaviye giderdik okuldan çikip, gunesli bir gunde bogaza bakar tavla oynar, sonra okula doner, ugur abiyle karsilasir, biraz konusup yatakhaneye cikar, etudde semsettini oynar, aksam cekirdek esliginde d.a.k seansimizi yapar uyurduk. artik birbirini tanimaninn getirdigi ortak dille, mutlu umursamazligin adini fersaye, eglenip yorulmuslugun adini serebenlik koymustuk, hihi.

kimbilir nasil uzulmus olmaliyim ki bunlari dusunurken, donup yanimdaki sivgin kilikli kiza sordum: okuldan sonra bir sey yapacak misiniz? bugun hayir, ben uzakta oturuyorum. peki baska zamanlar? ah, tabi canim, uzulme, 1 seneni ot ot gecirmeni biz de istemeyiz, seni hareket ettiriz azcik. ve kimbilir rahatladigimi ne sekilde gosterdim ki gulduler.

Pazartesi, Eylül 05, 2005

sarki sarki

bugun otobuste:

j'ai demandé à la lune,
si tu voulais encore de moi
elle m'a dit j'ai pas l'habitude
de m'occuper des cas comme ça
et toi et moi, on était tellement sures
et on se disait quelque fois
que c'était juste une aventure
et que ça ne durerait pas.

ve yeni bir koku duydum, hiç bir seye benzemeyen, ve yeni girdigim bir yerin kokusuydu bu, endise vermiyordu, huzur ve ask doluydu, mutlu oldum =)

Pazar, Eylül 04, 2005

"ee, anlat bakalim turkiye nasil?"
evet, sanki temsile gelmisiz buraya. agzimi her açisimda fas'tan yahut italya'dan bahsetmeseler olmaz. karsimda 3 kadin, duraksiyorum: "eee, turkiye'de idam yok, biliyorsunuz."
"ah, ben istanbul'a gitmistim, dedi biri. çok harikaydi, sùltanahmet (boyle diyor), o camiler, gerçekten muhtesem." kimdi o, biri demisti batilinin kafasindaki turkiye'den bahsederken, çok arabik, çok dogulu oldugunu soylemisti, bazilari da "allah allah, biz arap miyiz?" diye kizar, arap olmak ayipmis gibi. neyse, tabi ben istanbul'un ne o, ne de bu oldugunu biliyorum, istanbul çok farkli bir seymis gibi geliyor simdi. gitarda kargo'nun renklerin içinde'yi çalarken farkettim, istanbul çok farkli bir sey dedim. (ne alakaysa)
kemal, eski bir afsli, amerika'dayken en çok martilara simit atmayi ozledigini anlatmisti, oysa boyle bir sahneyi ancak bir ya da iki defa yasamis, belki de sabahleyin martilara hiç simit atmamis kemal abi*. ben de, garip bir hisle hiç gitmedigim yerleri ozlemeye basladim.


*= oyle abi degil, ama kocaman adam, napalim

Cumartesi, Eylül 03, 2005

sevmedigim sey sevilmeye layik olmadigim zamanlarda sevilmeye layik olmadigimi muthis bir yetenekle sezmem.
zeynep bize geldi. uvey abim sylvain evden tasindi.

Cuma, Eylül 02, 2005

içten içe hala biraz çaresiz ve biraz saskin oldugunuzu farketmeniz çok kisa surer ve bu hissin ustesinden hemencecik gelebilirsiniz, tabi kesinlikle, ama bu his zaman zaman su yuzune çikarsa ve artik biraz farkettiyseniz korkuyla karisik soyle dersiniz: ne isim var benim burda? ediz mi olacagim yoksa?

istanbul'da yasamis biri olarak kadikoy buyuklugundeki mons'ta çaresiz ve saskin olacak degilim tabi, ya da hatice teyze ile komsuluk yaptiktan sonra monique teyzenin karsisinda dut yemis bulbule de donmedim, yine de au niveau des emotions, ah pardon, duygusal anlamda hala bazi geceler anneyle uyuma istegi gibi sorunlar çikiyor karsima. burda 2 haftadir yetiskin gibi davraniyorum, herkese karsi, 2 hafta evini ozlemek için erken biliyorum, ama sonrasini dusununce insan korkuyla karisik bir seyler hissediyor, bu his ayni ilk gunku telefon konusmasindan sonra telefonu kapatirken hissettigim sey gibi.

Pazar, Ağustos 28, 2005

ath devleri karnavali

bugun guzel bir gundu, ath devleri karnavalina gittik.

Cuma, Ağustos 26, 2005

pyramid song

son sahnenin ardindan çalar. seslerle sozlerin garip çeliskisi abartili hareketler yapmak istemenize sebep olur. hikayeyi ogrendikten sonra o kadar da etkilenmezsiniz. artik çeliski kaybolmustur. sarkilar zaten ancak istedigimiz zaman guzel oluyor.

Perşembe, Ağustos 25, 2005

adam marie lise'lerde kaliyor. tabi iyi bir sey bu cunku marie lise ve kizi marie astred gercekten iyi insanlar. (ah allahim, yazdigim her sey ne kadar garip geliyor bana. bugun gurbetci bir kizla konustum, belki ondan etkilenmisimdir. hayir, turkcem 5 gunde bozulmamalisin.) neyse, adam icin kotu olan su ki marie lise'lerin interneti yok. adam macaristan'daki ailesine sik yazamiyor. bunu ogrenince: "aa, bizde internet var, bizden yazarsin, doris bir sey demez" dedim, ama tabi zavalli adam bizden mail falan atamadi, bunu soylemek icin cok utangac cunku. neyse, marie lise benim burdaki annem olan dorisin arkadasi ve adam da benim gibi afsyle geldi buraya. dun doris beni marie liselere birakti, marie lise, marie astred, adam ve ben louviere'e gittik. ben adam'i cok seker buldugum icin surekli konustum ama adam pek fransizca konusamiyor. cok komik bir aksani var, tam bir macar çocugu. adam dedi ki bir sey anlamiyorum, sadece gulumsuyorum, ben de insanin gulumsemekten yanaklari agriyor di mi bazen dedim. seker adam uff, evet dedi ve yanaklarini ovusturdu. (burda insanin gerçekten yuz kaslari agriyor. yorucu. bir sure sonra kendini yapma bir çiçek gibi hissediyorsun. ve etrafinda seni seyre dalmis belçikalilar var.) sonra marie lise belki ilgimizi çeker diye bizi brosur almaya gonderdi, biz de sanki okuyacakmisiz gibi hepsinden aldik, ama bunu yaparken guluyorduk.

Salı, Ağustos 23, 2005

abim sylvain japonlarin fotografini cekmeyi seviyormus. simdi italya gezintisinin fotograflarini gosteriyor bana. doris annem diyor ki, buraya en rahat uyum saglayan çocuk benmisim.
aslinda biraz oyle oldu, havaalaninda annem salya sumuk aglarken ben yere egilmis vesikalik resimlerimi ariyordum, oyle ya, okul icin lazim olabilir. giderken aglayan zeyneple ezgiyi duygusuzca teselli ettim, niye agliyosunuz ki, cok guzel olucak. eve geldigimde coskuyla merdivenleri ciktim, amanin ne guzel ev, amanin ne seker kadin, amanin ne cici kopek, tanrim her sey ne kadar guzel, nasil da eglenecegim burda.
cati katindaki odami severek yerlestirdim, ustumdeki kiyafetleri cikardim, ve bir kirli poseti aramaya koyuldum (tatile ciktigimizda kirlilerimizi posete koyar, geri gotururuz) ama sonra dank etti, camasirlarimi geri filan goturemeyecegim, ve tuhaf oldum. neyse, buraya eglenmeye geldim ben; sonra annemi aradim geldigimi bildirmek icin, ama telefon gozumde anlamsizlasti, ne de olsa kapattigimda annem hala orda olacakti ve ben burdaydim, o halde bu pek de gercek bir iletisim sailmazdi. sonra amerikan kizlari gibi kendi kendime dedim ki, hey kizim, senin yasin kac ha, 12 filan mi? sonra dusundum ve 17 yasin aileden ayrilmak icin gayet uygun bir yas olduguna karar verdim. evet.
gunlerim ziyaretlerle gecti, 1 kere de Monsu gezdim, hakkatten guzel sehir. karnavallara gitmek istoyorum.
dorisle konusurken, allahim ne cok konusuyor, bana dedi ki kendimi pek feminen hissetmiyorum, hele su aralar hic, goruyorsun, sismanim biraz. ben de iyi de dedim, yani bu cekici olmana engel mi ki? o da ne dese begenirsin: yok, bu vucutla bir erkekle yataga giremem.
amanin! kultur soku.

Pazartesi, Ağustos 08, 2005

gamze

dün gamze'yi gördüm. gamze fahriye halamın eski ev sahibinin kızı. fahriye halamlar mahmutpaşa'da otururlardı. ben üç yaşında filandım. annem beni fahriye halamlara bırakırdı. çocukluğum orda geçti. bir hamakları vardı. mükerrem halamın oğlu haktan abim, zekiye halamın kızı hatice ablam, ben, o hamakta oynardık. sonra halam KOM'dan, cimi eniştem de İETT'den emekli noldu, manavgat'a taşındılar. gamze'yi hiç görmedim. yüzünü de hatırlamıyorum. ama gamze'yi hep bilirdim. hatta geçenlerde acaba gamze şimdi nerdedir diye de düşünmüştüm. nebahat halamın kızı aslıhan ablanın düğününde gamze'yi gördüm.

gamze yozgatlı kocasıyla fransa'ya yerleşmiş. bir çocuk kadar zayıf ve güzel. bir çocuğu var. türkiye'ye gelir gelmez canı lahmacun çekmiş. sebahat halam da ona ''bizim orda bir lahmacuncu var, nasıl güzel, nasıl güzel, parmaklarını yersin, 20 tane yersin valla.'' dedi. sebahat halam da bir garip. bir keresinde anneme ''senin evini ben taşıyacam seher'' dedi, ayağı sakatken. gamze utangaçça güldü. türkçeyi pek iyi konuşamıyor.

Cumartesi, Temmuz 30, 2005

Televizyonda gördüğüm kadarıyla çok şeker bir adam olan doğan cüceloğlu ''yetişkin çocuklar'' adlı kitabında iç çocuğun utanca boğulmasından bahsediyor, bakalım nasıl:

''iç çocuk, ebeveynler veya çevre tarafından bir şekilde utanca boğulduysa, kişi vücundaki küçük kusurları abartabilir. bu yüzden utanır, vücudu bu haldeyken insan içine çıkamayacağını filan düşünür. kozmetik sektörü de bu durumdan bol bol istifade eder.''

utanca boğulmuş iç çocuklarımızı derin kaygılara sokan gazetelerin güzellik sayfaları bir yana, bu uğraşı veren bir sürü komik reklam var:

  1. Blendax ( konserden sonra grupla resim? havalı saçlarımızla kesin.) en aptal yeri esas kızın alaycı alaycı gülüp: o şampuanla asıl elktriklenme saçlarında olacak demesi.şıllık.
  2. Dove ( neden pürüzsüz koltukaltlarına sahip olasın? çünkü herkes koltukaltlarına bakıyor.) hihi, bir keresinde birinin koltukaltına bakmaya çalışmıştım. ortaokulda, güven diye bi çocuktu. anladı ve garip garip suratıma bakmıştı. neden koltukaltına bakmak istemiştim bilmiyorum. allah allah, niye bakmışsam?
  3. Discreet (senin eskisi can burda) kadınlardaki tuhaflık. nasıl görünüyorum? felaket.
  4. Elidor 7/24 (yine can yüzünden yaşanan gerginlikler ve tuhaf arkadaşlar) aa, can değil mi şu? öyleyse git bi merhaba de salak kız. ah, hayır saçlarım felaket. şapkam nerde? değişik arkadaş bu durumda şöyle bir cevabı uygun görmüş: şapka olmaz bunu kullan.
  5. Rexona (kesin ter kokuyorsunuzdur.) iki kişi de birbirinden tiksiniyor, çünkü ikisi de ter kokuyor. siz de ter kokuyor olabilrsiniz, rexona kullanın demek isteniyor.

yani, bu garip dünyada her şey mümkün. koca koca adamlar ve koca koca kızlar, oturmuş kalçalardaki bir tutam selüliti tartışıyor. ben selülite karşı değilim, aksine kızların tombul kalçaları ve narin ayakbilekleri olmalı.

ve bunlar hayatımızı güzelleştirmek yerine, düşüncelerimizi kendimize döndürüyor, hayatı renksiz ve kokusuz yapıyor. güzel filmlerdeki hayat mümkün değil, çünkü acısız ve steril ama dertli bir dünyada yaşıyoruz.

bu iğrenç yazıyı burda sonlandırdım.

Salı, Temmuz 19, 2005

sahtekar sevgi böceği

bazı insanlara biraz aşığım. duyduğum sevgi aşkla karışıyor.

bir kızla konuşurken gözlerim parlıyor, eğer benden güzelse ondan çekinebiliyorum. sanki dünyanın en güzel varlığı oymuş. ona olan yakınlığımı ona anlatmak, onun sevgisini kazanmak istiyorum, coşkulu oluyorum böyle anlarda. utangaçsam eğer, kendimi taşralı, basit bir kız gibi hissediyorum ve tutuklaşıyorum. ve karşımdaki kişi, kız ya da değil, yüceldikçe yüceliyor, bense alçaldıkça alçalıyorum. eğer çekinilecek biri değilse, anaç ve sevimli oluyorum. en son sevdiğim birine bunu dedim: ben sana aşkla karışık bir sevgi duyuyorum. ve hemen ekledim: tabi, yanlış anlamazsan. güldü, ama yanlış anlamamıştı, ve ben çok mutlu oldum. tabi bunu söylemek bazen sevgiyi öldürebilir. hassas bir konudur bu. bazılarını severiz, fakat bazılarını aşkla karışık severiz. sevgilimizin kıskanmaması gerekir.

aşkla karışık sevmek, belki, yalnız yüce bir kalbe mahsustur. ya da şu daha geçerli olabilir:

''komşumuzu sevmemiz, kendimizi kötü sevmemizden gelir. sen kutsanmıştır, fakat ben daha kutsanmamıştır, bu yüzden benden kaçar sana koşarım ben.''

beni yüce değil, ezik yapan da bu zaten.

afs is passing by

bugün belçika vizesi aldık.
keşke bir su balerini, patinajcı, jimnastikçi yahut yüzücü olsaydım. tenisçi de olabilirdim, ama zeynepin tenisçi arkadaşları pek fevkalade değiller, yani şişman olabiliyorlar bazen. dans da edebilirdim tabi. yeter ki zarifçe süzüleyim, biraz da kaslı olmak isterim. fakat hayır, ne yazık ki hiçbir vasfım yok.

Perşembe, Temmuz 07, 2005

melankoli burgacı

aptal şeyleri abartmayı ne çok severim. lise2 psikoloji kitabına göre bir savunma şekli bu. başına kötü bir şey gelince insan ezilmişlik duygularını abartır ve sanat yapar: yüceltme. insana kendini özel hissettirir. mesela kimse seni okumuyor değil mi, buna dersin ki: ''kimsenin beni anladığı yok. şu koca dünyada garip, savunmasız bir varlığım ben. ah, şehir! benim yegane dostum sensin. ne de severim hüzünlü gecede parlayan ışıklarını...'' böyle deyince okunmayan, ezik blogger olma duygusu, yerini anlaşılmamış, değerli fakat değeri bilinmemiş, şerefli bir ''loser''lığa bırakır, ve bu duyguyu yaşamak gerçekten çok hoştur. (işin garibi bunu güzel bir şekilde ifade edersen, eserin beğenilir ve sen de sevilirsin. fakat kimse gerçek yüzünü keşfetmemeli.)

ben de dün, böyle duygular içindeyken tam, babamla arabada, bir sarhoş gelip bir kaç milyon istedi açım diye. sevgili babam adama 5 milyon uzattı. adam ''saol'' dedi, babam ''sen de saol'' dedi. sonra bana bakıp kendine has bir biçimde gülerek ''şarap içmiş lavuk'' dedi. o zaman, tam da bu duygular içindeyken babamı sevdiğimi, sevmekten çok ondan hoşlandığımı düşündüm. bazı insanların bazı şeyleri hoşuma gider, onları severim, ama onlardan hoşlanırım da aynı zamanda.

Pazar, Temmuz 03, 2005

dün doğumgünümdü, ben keyifsizdim. nedeni ise bence tamamen şımarıklık. alınan hediyeleri beğenmedim, ne bileyim, buna benzer şeyler. manavgat'a gittim, halamın eski evine, gerçekten güzel yermiş orası, özlediğim kadar varmış hani. çocukluk arkadaşlarım egzozcu bilal'in oğulları tuna ve ismail'le görüştüm. ikisi de clubber olmuş çıkmış. iyice soğuk nevale gibi davrandım, tabi elimde olmadan ve asla clubber oldukları için değil. ben bu kadar keyifsizken ezgisunun kutlama mesajı geldi: ''nice mutlu senelere, bu yaşam enerjini ve delidoluluğunu hiç kaybetme!'' mesajı tekrar okurken bu son cümle gözüme takıldı, demek ezgisu beni yaşam enerjisiyle dolu ve delidolu sanıyor. insanlara kendimi ne kadar yanlış tanıtıyorum ben. mesela 10 gün önce tatil köyüne gittik biz ve ben, nasıl bir kompleksse bu, etrafıma bakınıyor ve ''yiyin bakalım yiyin, sizi zengin domuzlar.'' diye söyleniyordum. neyse ki babam buranın o kadar pahalı olmadığını, gelenlerin emekli tipli kişiler olduğunu söyledi de ben de ''biz de mi görgüsüz ve zenginiz acaba'' diye düşünmekten kurtuldum. 17 yaşıma girmeme rağmem, kişiliğim henüz oturmamış.

doğumgünü akşamı annemlerle okey oynarken kavga çıkardım, sonra da live8'i izledim. bunu vicdani bir gereklilik olarak ve beni o kadar öküz sanmayın diye söylüyorum, live8'i izlerken sabahtan beri yaptığım şımarıklıklardan utandım.

bu arada blogumun reklamını yakın çevremde yapmaya başladım. şıvgın, cansu, ezgisu blogumu okudular ve şıvgın çok beğendiğini söyledi. hele onuray mete'li kısımlar çok hoşuna gitmiş. ben de bundan sonra blogumda onur'dan bahsetmeyeceğim, çünkü sevgili onuray mete, senin saf varlığını blogumu daha eğlenceli kılmak için kullanmak istemiyorum, gerçi bence bu bir tür edebiyat ve sen dahil her şey malzeme olabilir ama sen şiir sevmiyorsun, ve her yazımı senden bahsederek bitirirsem, bunu blogumun malzemesi yaparsam seni biraz kullanmış olurum ve sen bunu hemen sezebilecek birisin. bu durum hiç hoşuna gitmez ve benimle eskisi gibi konuşmak istemezsin. zaten biri bir şeyi övdüğünde, o şeyi yapmayı hemen kesmek gerekir, bu ne olursa olsun. yayın ilkelerimiz var bizim de.

buna karşın arsız ezgi yıldız, sürekli neden benden hiç bahsetmiyorsun diyor. budala, kendisinde malzemem olması için hiçbir özellik bulamadım. bunun farkında değil. şaka lan şaka.

neyse, kendimi malzeme yaparım ben de:


GARİP HUYLARIM

1) birbirine bağlı iki kirazdan biri çürükse, sevenleri ayırmayayım diye, diğerini de yemiyorum. eğer iki kiraz birbirine yapışıksa ikisini de yiyorum, biri annesi, öteki yavrusu diye.

2) bir ayakkabının yanından geçerken (misal) o ayakkabı hakkında yüksek sesle ''şu ayakkabılar da ne dandik'' dediysem hemen geri dönüp ayakkabılara kimse görmeden öpücük yollarım. onları kırmak istemediğimi bilsinler.

3) duşakabin kapanmıyorsa onu döverim, sonra da pişman olup özür dilediğm de olur.

yaa, beni tanımadığınıza yanın siz.
uzun süredir düşündüğüm bazı şeyler var. her şeyi çocukluğumuzda olduğu gibi görsek ne güzel olur diye düşünmüştüm otobüste, arkadaşlarımla buluşmaya giderken. eşyalardan bahsettiğim günkü düşünceme benziyor bu. otobüste insanlar vardı, bir an otobüsün içiyle ilgilenmemeye başladım. dışarıya baktım, kenar mahallelerin apartman-gecekonduları ve kaldırım kenarlarında üstüne güneş vurmuş sarı çiçeklerden oluşan bir yerdi burası. bir an dünyanın en güzel yabancılaşmasını duydum, benim yaşadığım, günlük hayattan(otobüşün içi ve şöför), günlük düşüncelerden(şıvgın'ı aramak, kemal'i görecek olmak, şarkıcı olmak istemem) arınmış bir duyguydu bu. dediğim gibi ''neden böyle yaşamışım yıllar boyu, yoksa gözlerimi mi bağladılar?''
o ana kadar yaşamış olduklarım tatsız, kokusuz, huzur vericilikten uzak geldi. bir şizofren kızın güncesinden biraz bahsedersem, o duygunun nasıl olduğunu anlarsınız. gerçekdışılığı eşyaların metalik bir ışıkla parlamasıyla açıklıyordu kız. tamam, çok alakası yok ama, hissettiğim şey, zaman zaman herkesin hissettiği garip gerçekdışılıktı.

huzur veren şey, belki de çocukluğumu buna benzer yerlerde geçirmiş olmam, zira belli bir yaşa kadar bütün hatıralarım huzur verici, ama sonrası değil. her şeye çocukluğumuzdaki gibi bakmak gerektiğini o zaman anladım işte. gerçekte, bir fotoğrafa bakınca güzel deriz, bir kıza bakarsak güzel deriz, günlük ve alışılmış estetik ölçülerine uyuyorsa. ama bana da şu iğrenç binalar güzel geliyordu işte, hem de bu güzel geliş farklıydı, çok hislerle alakalıydı ve bana kendimi her an bu hissi yitirebilecekmişim gibi hissettiriyordu. bir değneğin üstünde yürüyor gibiydim, içim tanımlayamadığım hislerle doluydu, bu hale ''Barok'' adını verdim, uçucu olduğu için. diğer, normal yaşamın getirdiği normal hislere ise ''Klasik'' dedim, herkes tarafından kabul göreni oydu. (kavramları iyi bilenler, lütfen ne alakası var demesin) ve savım şuydu: çocukluğumu halamın mahmutpaşa ve manavgat'taki evlerinde geçirmiş olan ben, sonra konforlu dairelerde yaşamaya başlamıştım, fakat çocukluğum çok güzel geçtiği için gerçek yerim orası olarak kalmış, ailemle yaşadığım evleri sevememiştim. hayat ise yetişkinler için hayalgücünden yoksun ve yüzeysel olduğu için, eşyalara ve dış dünyaya karşı olan çocuksu duyarlılığımı yitirmek üzereydim. bu yüzden akımımın adına tekrar Barok koydum, çocuk olacaktım ve bu gerçekdışılığı hep yaşayacaktım.

insan Klasik haldeyken Barok hale geçmek istemiyor, tabi tam tersi de söz konusu.