Salı, Mart 08, 2011
soraya'yı taşlamak
yollu adlı arkadaş blogunda "sikliler" diyordu hep, "dünya bir sikin keyfinin etrafında dönüyor". sanırım ne demek istediğini bu filmi izledikten sonra daha açık, dümdüz, net anladım. öfkenin de faydasız kaldığı bir alan bu. acıma duygusunu hissetmek istemediğiniz bir alan. filmin kanımca en yumuşacık sahnesi süreyya'nın kızlarıyla kırlarda dolaştığı ve onları "azizem" diye sevdiği sahneydi. en öfkelendiğim sahneyse filmin ta en başında, süreyya kocasına "biz neyle yaşayacağız? senin şerefin yok mu?" dediğinde, o küçücük oğlunun kalkıp "sen babamla ne hakla böyle konuşuyorsun?" diyerek diklendiği sahneydi. bir çocuğun beyninin bir "erkek"in beynine nasıl hunharca dönüştürüldüğünü vs. ve iğrençlik, taşlama sahnesi. süreyya'nın "bir insana bunu nasıl yapabilirsiniz?" dediği sahne. kanlar içinde tek gözünü açması, hala yaşıyor olması. o gözle linççi kalabalığa bakması. bizim de onunla beraber hissettiğimiz bir yalnızlık. insanın duygusal, zihinsel kapasitesini zorluyor.
bunun üzerine biraz bakındım ilk ulaştığım(ki kaynak da ekşisözlük) siteler şunlar oldu, bir yazar belirtmiş. daha fazla site görürsem onları da yazarım. bir de eskiden beri olan avaaz.org'u biliyorum:
http://www.stophonourkillings.com/
http://www.stopstonningnow.com/
http://www.stop-stoning.org/
bilmiyorum ki daha ne diyebilirim. gösterimi yapan klüpteki kız "sakine'yi kurtarmaya çalışıyoruz şimdi" dedi. uzun süreden beri bunu duyuyordum. facebook ne kadar etkili bir site bilmiyorum ama sayfası şu:
http://www.facebook.com/savesakineh
çocuklarının hazırladığı şöyle bir çağrı var:
http://stopstonningnow.com/sakine/sakin284.php?nr=50326944&lang=tu
bir an için kendi anneme baktım. benim pamuk tenli, güzel yüzlü, güzel kadın anneme. köylerde "kadın anam" derler ve bu bir iltifattır. onu kaybettiğimi, onu korkunç sahneler içinde gördüğümü bir an için tasavvur ettim.
valla ben bunları dile getirmek konusunda çok beceriksizim. nitekim bu akşam da lüzumsuz yere babama "sen cinsiyetçi ve maço bir herifsin" diye bağırdım. galiba yanlış kişiye bağırdım çünkü sonradan kalbimde pişmanlık ve hüzün hissettim. gidip özür diledim babamdan. o da az sonra kabul etti özürümü, sarıldık.
bu dünyada hayatını penisinin keyfine göre yönlendirmeyen, dünyaya sikinin penceresinden bakmayan, ideolojileri, dini, her şeyi sikine göre biçimlendirmeyen erkekler de var. karşındakinin insan olduğunu unutmayan, saygı denen şeyden haberdar erkekler bunlar. ben hayatımı bunlarla geçireceğim ve diğerlerinin bomboş ve dünyayı bombok bir yer haline sokan özgüvenleriyle savaşacağım. inşallah.
kadın sorunuyla ilgili biri değilim pek, hatta neredeyse hiç, bu konuda hiç okuyup kafa yormam, ama hislerim ve düşüncelerim bunlar. sevgiler.
Pazartesi, Mart 07, 2011
4 gün ne boş işlerle geçti
cumartesi tembel ve depresiftim. akşam çorba yaptım. kardeşimle lorna'nın sessizliği diye bir film izledik, çok beğendim.
pazar günü çok mutlu kalktım. kahvaltı yaptık, odamı topladım, kaşlarımı aldım, kaplumbağamın akvaryumunu yıkadım, tırnaklarımı kestim. odamın penceresinden bakıp havayı derin derin içime çektim. ezan başladıktan bitene kadar öyle durdum. çok güzeldi. sonra yiğit diye bir arkadaşımı aradım. o da beni şişhane'de bir eyleme çağırdı. gittim. konu bedrettin mahallesi'ydi. bedrettin mahallesi kasımpaşa'nın güzel bir mahallesiymiş. fakat hükümetin "kentsel dönüşüm" adı altındaki faaliyetlerinden dolayı mahalledeki evler el değiştiriyor, tarihi yapılar yıkılıyor ve insanlar ta ikitelli'deki toki kiptaş vsnin yaptığı evlere taşınıp sonra da bedeli ödeyemiyorlarmış. mimarlar odası, şehir planlama derneği, beyoğlu'nu güzelleştirme derneği ve bedrettin mahallesi koruma(?) derneği ordaydı. sonuncunun adını hatırlayamadım, zaten yeni kurulmuş. teremin çalan bir adamı dinledik. sonra yiğit ve korodan dört arkadaşı ve başka kadın ve adamlar türkü söylediler. beni de çağırdılar. ben de söyledim, o kadar zevkliydi ki, baya güzeldi. yalnız mahallelinin sayısı çok değildi. dediklerine göre öbür evlere gitmek isteyen de epey varmış.
pazar akşamı filme gidelim dedik, annem, teyzem, ben, kardeşim özcan deniz'in filmine gittik. yani bir tek onun seansını bulduk, öhöm. şimdi aslında ben baya beğendim. hem filmi beğendim, hem özcan deniz'in kendisini. baya yakışıklıymış yani. ama şarkısını beğenmedik. kardeşim "bu şarkı başlı başına boşanma sebebi." dedi. "karıcımmmm, hayaattt arkadaşımmm" gibi bir şarkıydı. ööö, iğrenç.
bu sabah aldığım bir kararı uyguladım: okula gitmek. usulde tabi sıkıldım. sonra ceza özel vardı, onda artık kedi, kuş, inek çizmeye başladım defterime. sonra baronun mu ne düzenlediği bir panele gittik. türk ceza hukuku derneği de olabilir. konusu tutuklama, yakalama ve gözaltında uyulması gereken esaslardı. hem bunlardan (kanun, ilkeler ve aihm kararları) hem de gazetecilerin tutuklanmasındaki açık hukuka aykırılıklardan bahsedildi. konuşmacılar: timur demirbaş, ümit kocasakal. ümit kocasakal heyecanlı heyecanlı konuşuyordu. ben ama timur demirbaş'ın konuşmasını daha sistemli, daha toplu buldum zaten o aslında paneli yöneten kişiydi. bir sürü ünlü münlü profesör de söz aldı. panel çok anlaşılırdı. ikna ediciydi. koca koca adamlar umutsuzca, heyecanlı konuşuyorlar "hukuk devleti kalmadı" diyorlardı. timur demirbaş çok sistematik, basit açıkladı. ben ümit kocasakal'ın her görüşünü yüzde yüz tutmuyorum, ama tatlı bir adam, orası su götürmez.
sonra eve geldim ve evi süpürdüm. kadının çilesi hiç bitmiyor...
bugün bolluğun içinden, cebimde para olduğu halde aç acına geçtim. kumpircilerin, dönercilerin, kebapçıların, pilavcıların, hamburgercilerin, şık kafelerin, wafflecıların, baklavacıların, gözlemecilerin önünden geçtim ama hiçbirinden yemedim. ağzım pavlov'un köpeği gibi sulu, midem kazınır halde geçtim çünkü yine rejimdeyim.
yahu ben niye rejimdeyim? ben vücudumu çok seviyorum. yumuşacık, etli, beyaz bir balığa, besili bir kediye benziyor. peki o halde neden rejimdeyim? çünkü etrafımdaki herkes "çok şişmanladın, kilo ver" diyor. kaba, densiz, boşbeleş insanlar. kerizler.
bu manyakların en büyük iltifatı şudur: "sen zayıfladın mı?" "evet, kanser oldum 16 kilo verdim" desen cümlenin başını duymaz "ay ne güzel ben de pilatese başladım" der.
Perşembe, Mart 03, 2011
esmeray, deniz
sonra da denizlere gittim. çok güzel bir yemek yapmış. elim boş gittiğim için habire yemeği övmek zorunda kaldım. ama allahı var, yemek güzeldi. saat 11 olmadan deniz beni postaladı. işte bugünüm de böyle geçti. gizemli, az konuşan insanlara özeniyorum.
"inşallah bir gün senin de başına gelir de görürsün." demek lazım. "usulsüz işler inşallah sizin de başınıza gelir, kapalı kapılar ardında çürürsünüz, tıpkı bugün 'oh olsun' dedikleriniz gibi." bu kadar da fevri ve kinciyim. ama usulsüz işlere karşı içinde isyan duymamak elde değil.
Çarşamba, Mart 02, 2011
sevgili üniversite dö strazburg,
"sanatla yakından ilgiliyim. aynı zamanda kamu hukuna, özellikle devletler umumi hukukuna, karşılaştırmalı hukuka ve insan hakları hukukuna tutku derecesinde bir ilgim var. sanatsal ve politik dünyanın ayrılmaz bir ikili olduğuna inanıyorum." demiştim. aslında bu cümleleri geçen sene ilker'in yazdığı mektuptan çaldım. ha, bu dersleri nispeten sevdiğim doğrudur, çünkü ticaretten filan tiksiniyorum.
"carré de malberg, aubry gibi isimlerle tanınmış, bir geleneği olan, topluluk hukukuna önemli doktrinal katkılarıyla ünü üniversitenizde okumak bir ayrıcalıktır" yazmıştım. açıkçası bu isimleri internet sitenizde gördüm. ha derslerde de duyduk, ama ben pek ilgilenmemiştim açıkçası. ama herhalde öyledir.
"bir amacım var, o da daha yaşanılabilir bir dünya. hukukçu olmak artık uluslar üstü bir anlam kazandı. avrupa birliği hukuku için çok yaşamsal bir yere sahip şehrinizde erasmus programıyla bir dönem geçirecek olmak beni heyecanlandırıyor" da demiştim. ay buna inandıysanız çok safsınız gerçekten. türklerin yüzde 99unun avrupa birliğine karşı olduğu biliniyor. ayrıca götü kalkık, züppe fransızlardan tiksinti derecesinde hoşlanmıyorum. yaşamda da bir amacım yok. duyarlı olduğum tek konu eşcinsel hakları. o da annemle babama eşcinsel arkadaşlarımdan bahsederek provokasyon yaratmaktan ibaret bir uğraş sadece...
motivasyon mektubu yaz demişsiniz, beni motive eden tek şeyi söyleyeyim mi? jean, pierre ve arnaud. bunlardan da açıkçası çok umudum yok... erasmusa gitmek isteyen yüzlerce türk gencinden hiçbi farkım yok. hatta dünya gencinden, çünkü sevgili strazburg, dünya gençleri de en az biz türk gençleri kadar boşbeleş insanlar. sorry.
not: strazburg, sana sınıftan başka bir çocuk daha başvurmuş. ne olur onu kabul etme, beni et. benim not ortalamam çok çok daha düşük, ama beni tanısan daha çok seversin bence. o, nasıl diyeyim, o kadar da iyi bir çocuk değil. yani onun da seni yazdığını öğrenince düşmanım oldu. pliiiz pliiiz pliiiz.
sincerly yourzzzz, xxxx
e.ş.
Pazar, Şubat 27, 2011
egonuz aç bir köpektir, besleyin
çoğu insanı üzen bir şeydir ego, ve en egosuz görünende bile vardır, tahmin ettiğinizden de çok. ben egomun beni içten içe hırpaladığını, üzdüğünü hissederim çoğu kez. bir keresinde talimhane'de babamın yanına gitmiştim. onun arkadaşlarıyla konuşuyordum. babam birden sinirle sözümü kesti ve bana "neden mıymıymıy konuşuyorsun, kedi gibi? her hareketin 'ay ne tatlı kız desinler' diye ayarlanmış" dedi. mıymıylık maskesinin altında ise aç bir köpek besliyorum.işte bu nedenle kendi egomu sevimli, aç bir köpeğe benzetirim. hepimiz istiyoruz, bazı ihtiyaçlarımız var. hepimizin içinde açgözlü bir köpek var.
her zaman egoyu öldürmekten bahsederler. ama biliniz ki, köpeği aç bırakarak öldüremezsiniz. aç kalan köpek saldırganlaşır, ve tüm hayatınız onun oraya buraya saldırmasını engellemeye çalışmakla geçer. aynı şekilde çok beslediğiniz köpek şişmanlar ve kıçını kaldırmaya üşenir, ve oraya buraya sıçar ve temizlemekle uğraşırsınız.
şimdi hiç inkar etmeyin. hepimizin içinde güçlü, saldırgan, aç, başarıya ve sevgiye susamış bir şey var. kendi adıma rekabete bayılıyorum, ama bayılmıyormuş gibi yapıyorum. tarz meselesi.
zavallı biz, öyleyse nasıl yaşayacağız? o köpeği olması gereken yere nasıl bağlayacağız? kırdığımız kalpleri nasıl onaracağız? sevdiklerimize gereken ilgiyi gösterebilecek miyiz başımızı kendi dertlerimizden kaldırıp? onların sessiz çığlıklarını duyabilecek miyiz? kendi koca odamızdan nasıl kaçacağız?
cevap basit: köpeği besleyin, sonra hayatınıza dönün. onu yürüyüşe çıkarın, ve ona diyin ki "benim yapacak başka işlerim var." başka işler kendileri gelir bazen, ve insan o zaman kendini unutur. yaani. açıkçası ben de çok bilmiyorum.
oburkız'ın bir günü
-ezgi, az önce burçlara göre diyet diye bir program izledim. senin bir yengeç burcu olarak asla rejim yapmaman gerekirmiş.
-neden?
-çünkü rejim yapmak seni depresyona sokarmış, daha çok yermiş ve kilo alırmışsın. bence seni çözmüşler.
-peki o zaman nasıl kilo vereceğim?
-spor yaparak.
bunun pek mümkün olduğunu da sanmıyorum, çünkü kilom neredeyse 70 oldu. o kadar iştahla ve durmaksızın yiyorum ki son 1 yılda 10 kilo aldım ve bu beni o kadar da üzmüyor aslında. astrolog- diyetisyenlerin de onayıyla hiç rejim yapmamaya karar verdim ve 1 haftadır her gün deliler gibi spor yapmaya başladım. kan ter içinde kalıyorum, çok hoşuma gidiyor. ve bu kendime güveni de nereden bulduysam, rejimi bıraktım, kimbilir kaçıncı kez.
bu sabah annemin teyzesi ve eniştesiyle güzel bir kahvaltı yaptık:
ıspanaklı yumurta
peynir
domates
ceviz
portakal ve incir reçelleri
ekmek
çay
annemin teyzesi ve eniştesi yıllardır arabistan'da yaşıyorlar. dindar, içten, temiz, güleryüzlü insanlar. teyzemde lenfoma şüphesi vardı, tahlilleri yaptırdık ama yokmuş. sevindik.
sonra spora gittim ve 2 saat kendimi yordum. eve gelince acıkmıştım:
1 elma
nohutlu tarhana çorbası
sarmısak ve kornişon turşusu (çok severim)
1 kırmızı lahananın kökü
sonra annemle beraber kereviz ve salata yaptık. kerevizi çok severim. içine limon, arpacık soğanı, portakal suyu koyduk. ama yemedik. çünkü bugün kuzenim nişanlandı. ona gittik.
hatice benden 4 yaş büyük ve 22 kuzenim arasından en yakın olduğumdur. beraber büyüdük gibi bir şey. çünkü ben küçükken annem asistandı ve habire nöbetçi olurdu ve beni onlara bırakırdı. hayatımız beraber geçti denebilir. bu yüzden onun nişanlanması tuhafıma gidiyor. nişanlılık, evlilik, bunlara pek değer vermem çünkü ben cool bir gencim, yine de çok hoşuma gittiğini inkar edemem.
hatice'nin arkadaşları da ordaydı. çoğunu yıllardır görmemiştim. çok hoştu, sanki yıllar öncesine ışınlanmışım gibi. hepsinin fotoğraflarını çektim. bende fotğraf çekme huyu hiç yoktu, yeni oluştu bu huy.






ve akşam eşşek gibi, öküz gibi, dana gibi yedim. utanmasam kusup bir daha yiyecektim. çünkü (oğlan tarafı gelmeden gizlice çektim bu fotoğrafı) şöyle bir sofra vardı:

şarap ve viski kola içtim. pek samimi olmadığım bu insanlara karşı önce tutuktum, içince ağzım kulaklarıma vardı ve pek mutlu oldum. damadın ikizi avcılar'da club fox'a gitmeyi önerdi. ama sonra yalan oldu. çok üzüldüm, eve dönmeyi hiç istemiyordum. hatice nişanlanıyordu sonuçta.
bugün babam iki komik espiri yaptı, bunları da izninizle sizinle paylaşmak isterim. battı balık yan gider, evet bari onları da paylaşayım. bunlardan birinde haticelere giderken arabada, babam bir şey anlatıyordu, ta ben doğmadan önce olmuş bir şey. ""30 yıl filan önceydi." dedi. sonra bana döndü ve "ezgi, senin de yaşın ortaya çıktı." dedi. gül gül öldüm. ikinci komikliği de haticelere gittikten sonraydı. damadın ailesi mailesi etrafımızdayken yanıma gelip elini uzattı ve "merhaba ben dayısıyım." dedi. bir de kimse başlamadan masadaki yemeklerden yedi, ama bunu espiri olsun diye yapmadı, doğal hali. bu konularda benziyoruz biraz.
her yemek başka bir şey, sadece yemek değil.
bu gidişle asla kilo veremem.
Cuma, Şubat 25, 2011
duvarların dili
çok içten, çok komik, çok tatlı bir oyunculukları vardı tüm oyuncuların. sizi alıp götürüyordu, içine çekiyordu. hüzünlü konulardan bahsederken bile umutlu ve neşeliydiler. ayrıca aralarında müthiş müzikal yetenekler vardı. tüm salon hayran oldu.
biraz kendi yaşamlarını oynamışlar. ümit hoca şöyle derdi ceza dersinde: "hapishanede 1 gün bile çok uzun ve zordur." bunu oyunda çok iyi anlayabiliyorsunuz, özgürlüğün kıymetini yani. bir de mahkumların içerdeyken haklarını savunmaları, seslerini duyurmaları da zor. dışardan gelen her yeni şey, avukatla her görüşme bir umut ama cılız. şartarın zorluğundan, 8 kişilik koğuşta 20 kişi kalmalarından da bahsettiler. hakikaten allah'ın unuttuğu kullar olmuş gibi bir şeyler.
bir de uzun süreli cezalar konusunda ister istemez kendini mahkum yerine koyuyor insan. sanırım beni en çok etkileyen aile meselesi oldu. 36 yıl. aileni kaybettin, aile yaşamını sonlandırdın, arkadaşlarını bir daha göremeyeceksin demek. ırmak'la ikimiz oyunun arasında volta atılan yere çıkıp baktık. minicik ve etrafı yüksek duvarlarla çevriliydi.
sabıkalılardan hep çekiniriz. oysa bugün oyunda sahnede mahkumları değil, çok yetenekli oyuncuları gördüm. hissettiğim duygu da korku veya acıma değil, hayranlık ve kendini diğerinin yerine koyma idi. gerçekten arabesk olmaktan çok uzak, içten, tatlı bir oyun çıkarmışlar.
Çarşamba, Şubat 23, 2011
2012 time for change
www.2012timeforchange.com
beni etkileyen şeylerden biri adamın uyuşturucu ile ilgili araştırmalar yaparken "annem buna memnun olmadı" demesiydi. 2 gün önce bir adam, devrimciliğinden annesinin memnun olmadığını anlatmıştı bana. panait ıstrati arkadaş adlı kitabında söylüyor buna benzer bir şeyi. hayat ve annelerin çatışması. ezgi ve annesinin çatışmasına da bakalım:
-ah şirketlere danışman olsan.
-hukuk bilgimi şirketler için kullanmayacağım anne üstüme gelme tamam mı??!!!!
-ne olacak yarım gün çalışır kitabını da okursun.
-öyle bi hayat istemiyorum anne tamam mı????!!!
anneler varolanı sürdürmek eğilimindedirler hep. hep!!
gelirken de giderken de hep yürüdüm. gümüşsuyu'nda parktan inerken para istediler benden. sarhoş veya bali çekmiş bir halleri vardı. bende de para yoktu, yok dedim. "korktun galiba özür dileriz" dediler. ben de "yok canım, ne korkacağım. size iyi akşamlar" dedim. arkamdan "yok canım ne korkacağım" diye dalga geçtiler. gururum kırıldı biraz aslına bakarsan.
bir de murat d.'yi gördüm. bugün onun doğumgünüydü. bende de metelik olmadığından gidemedim. bir de evde teyzemler var. gözlüklerime bakıp "pek entel olmuş." dedi. rahatsız oldum, zira entellerin rahatsız olduğu bir şey varsa o da fazla entel görünmektir. aynı tarzın yüzde 20 fazlasını birinin üsütünde görünce burun kıvırır enteller. asla aynı anda şapkayı ve fuları takmazlar. neden? çünkü sevmezler göze batmayı. göze batmadan fark edilmek isterler. hepsini döveceksin, döveceksin.
şimdi öğrendiğime göre, garti'yi kaybetmişiz. benim dersime hiç girmedi, ama herkes çok sever ve sayardı onu. allah rahmet eylesin. gittiği yerde huzur bulsun bu iyi kalpli hoca. vefat haberleri nasıl yazılabilir? elbruz abi'yi hiç yazmadım. yazmayı pek istemedim çünkü, burayı ciddiye almadığım için. elbruz abi ne tatlı biriydi. sıcak bir gülümsemesi vardı, çok nazikti. tiyatroyu çok ciddiye alır, doğal oynamak isterdi. eleştirirken bunu tepeden bakarak yapmazdı. iyi niyetliydi. varlığımız o kadar kırılgan ki makinelerin bir anlık sapması, bir anlık tesadüf, veya kader bunu sonlandırabiliyor. sabahattin ali'nin dediği gibi, bir kömür parçası dünyanın en güzel gözünü kör edebiliyor. oysa anılar hep yaşıyorlar.
Salı, Şubat 22, 2011
Cumartesi, Şubat 19, 2011
görmek mi, görünmek mi?
şimdi ise şöyle görünüyorum:

hello teyze.
acaba hangisi daha iyi? görünüşümü değil görüşümü umursamam lazım. ama görünüşümü de demek ki umursuyormuşum ki aynaya baktıkça kahroluyorum.
Perşembe, Şubat 17, 2011
evlilik ve çocuk
bir gün evlenebileceğimi düşününce karışık duygular içine giriyorum. bir yandan "ya ne yapacaktım?" diye düşünüyorum çünkü sanki bekarlığın sonu yok. hayatın bir yerde sonlanması gerek. evet hayatı bir yerde durdurmak gerek. hep bir belirsizlikle ve olmamışlık duygusuyla yaşanmaz. öte yandan içim sıkılıyor.
yalnız çocuklara çok sıkıntı çektiriliyor. anneler çocuklarla yalnız kalınca tüm hınçlarını bunlardan çıkarıyorlar. onu yapma şunu yapma. sen yalancısın, sen aptalsın, yaramazsın. çocuk dediğin doğası gereği 1 yaşında her şeyi ağzına sokar, çekmeceleri açar elini kıstırır. 7 yaşında ödevini yapmak istemez. bu gürültücü yaratık doğası gereği insan yaşamını ipotek altına alır ne yazık ki. ona doğası gereği kızmak adil midir? o öyle yaratılmıştır. ama tabi onun her dediğine "evet" dememelisiniz. örneğin para vermeyin. ev işi yaptırın. benim dediğim başka.
o değil de ben insana susadım. her gün dışarı çıkmak, insanlarla iç içe olmak, içmek, onlara sorular sormak istiyorum. asosyal olmama rağmen sanırım insansız yaşayamıyorum. insanlar demek benim için yaşamın merkezi demek. insanlardan çok hoşlanıyorum. hepsinin, her grubun bir arka planı var. bir de binaları seviyorum, bahçeleri. onların içinde kimlerin yaşadığını hayal ediyorum.
ve kedileri seviyorum. o pembe patileri. o minik burnu.
o değil de artık spor yapacağım. ve bugün annem telefonunu evde unutmuş, sabah onu vermeye gittim. bu arada beni göz doktoruna götürdü. sonuç? 1.25e 2!! gözlük takmam lazımmış! zaten çirkinim, gözlük de hiç yakışmıyor. kalın kaşların altına gözlük hiç gitmiyor ooof of! yüzümde hiç ama hiç kadınsılık kalmıyor. oysa ki ben güzel olmak isterdim. güzel olmamak o kadar üzüyor ki aslında beni. arkadaşlarım dış görünüşümü umursamadığımı sanıyormuş ama ben umursuyorum aslında. güzel kızlara gözümü dikip bakıyorum, gıpta ile. aman tek dert bu olsun.
Pazartesi, Şubat 14, 2011
atina- selanik
selanik'e gelince atina'ya bilet aldık. 5 saat de o sürdü. atina'da acropolis'e ve onun müzesine gittik. plaka'ya, benaki müzesine, monastiraki'ye gittik, bir de tepeye çıktık. deniz tepede rüzgar yedi ve bronşit hastalığına yakalandı. neredeyse tüm haritayı yürüdük ve kitapta yazan her yere gittik ve kaç yıllaında yapıldığını kitaptan deniz'e okudum. bunu seyahatlerde bir tür görev olarak görüyorum.
sanırım en güzeli yemeklerdi. yemekler muhteşemdi. insanlar da çok iyiydi. 6 deniz mili meselesini yetkili otoritelerle tartıştık ve konuyu açığa kavuşturduk. ancak kıbrıs meselesini sonra halledeceğiz. nikos ile nazlı'dan bahsedince yumuşuyorlar. şaka yaptım.
ilk gün deniz'le uzo içtik, ikinci gün deniz hasta olduğu için pek geç duramadı. çok çok hastaydı. ben bir yerde oturup bira içtim. sonra yanıma bir kız gelip beni masalarına davet etti. fiorenzia ve george ile tanıştım. çok çok hoş insanlardı. bana içki ısmarladılar. onların fotoğrafını çektim:

pek güzel çıkmadı. çok çok sevdim onları. ikisinin de kökleri izmir'e dayanıyormuş. sarhoşluktan mı bilmiyorum, kanım ısındı ikisine de. ertesi gün davet ettiler bizi. dört arkadaşları ile daha tanıştırdılar. onlar da çok sevecenlerdi. çoğunun soyu sopu türkiye'den göçmüş.
monastiraki'de kebap yedik. yemekler ucuzdu ve baya iyiydi her yerde. monastiraki'nin fotoğrafını çektim. genelde fotoğraf çekemem. ama bu sefer heveslendim. cep telefonum çok dandik, bende de göz yok. aha:

atina'yı üzülerek terk ettik, selanik'e geldik. burada bazı müzeleri ve kiliseleri ziyaret edip sonra da atatürk'ün doğduğu eve gittik. çok güzel ve sade bir evdi. selanik çok güzel bir şehir değil kanımca.

deniz hala çok hastaydı. onu bırakıp dışarı çıktım. bir sandviç ve bir bira yiyip içtim. bu esnada bir matematik öğretmeni ve bir bankacı ile tanıştım. matematik öğretmeni gümülcine'li idi. biraz da türkçesi vardı. beraber raki içip meze yedik. bana para ödetmediler. "raki" dedikleri kesinlikle uzo değil. bizim rakıya benzemiyor. tekila gibi bir şey. çok güzeldi. çingeneler çiçek satıp mastika şarkısını söylediler. yunanlılar dışında en çok çingeneleri, afganları ve zencileri gördüm. bunların durumu kötüydü. matematik öğretmeni bana kırmızı bir gül aldı. mitolojik öyküler anlattı. türk dizilerinden, politikadan, tarihten bahsetti. bankacı ise çok sevimli bir adamdı. reina'ya gitmiş istanbul'da, profiterol yemiş. aman ne sevimli bir adamdı. bana çok şey anlattılar. anladık birbirimizi. çok geç olmadan kalktım ben, facebookta buluşmak sözleriyle. bu ikisinin fotoğrafını çekmeyi unuttum.
selanik'te 1 gece kalıp ertesi gün dödük. ben trende durmadan deniz'in fotoğraflarını çektim. deniz hastalıktan kırılsa da geziyi sevmişti ama artık birlikte olmaya katlanamıyorduk. deniz benim fotoğraf merakımdan bıkmıştı ve bana bir kere bile kafasını kaldırıp poz vermedi:

tamam, hayalimdeki gezi yazısı bu değildi. çok daha fazla düşünce içeren, ayrıntılı ve zeki bir şeydi ama bazen istesem dezeki olamıyorum. bu sabah eve geldim. öööyle bir gün geçti. yarın okul başlıyor. belki artık daha güzel yazılar yazarım. bay!!
Cuma, Şubat 04, 2011
"90lar iğrenç yıllardı"
1- "ahmet nasıl? yani nasıl biri?": bu soru kalıbını amerikadayken arthur diye bir çocuğa ingilizceye "how is..." diye çevirmiş ve ona, ülkesiyle ilgili bir şeyler anlatsın diye şu can alıcı soruyu sormuştum: "how is america?"
2- "sonra ne demiş? peki sen ne dedin?": bu tür sorular size doğal gelebilir ama ben bunları en olmadık noktalarda sorarım. öyle ki çocukken temel fıkraları anlatılırken temel dursun'a komik ve hazırcevap yanıtını verince ben tatmin olmaz "peki dursun ne demiş?" diye sorardım. tamamen fıkra devam etsin, ben de tembel tembel dinleyeyim diye.
yani çok iyi bir soru sorucu değilim. her şeyin cevabı önüme paket yapılıp getirilsin isterim. okumak, araştırmak yok bende. o sabır, o takat yok, biraz tembel biriyim. bu yüzden çoğu zaman derinlemesine bilmem birçok şeyi. işte geçe gün böyle bir anda yavaşça babama sokulup şunu sordum: "90lar nasıldı?" 88 doğumlu olduğum için 90larda çocuktum, hem çok az hatırlıyorum çocukluğumu, hem de çok özlüyorum ve sanki olağanüstü günler geçirmişim gibi sürekli hatırlamaya çalışıyorum. sanki her şey çok farklıydı gibi geliyor. oysa o kadar da değildi belki de.
babam hiç tereddütsüz "90lar iğrenç yıllardı" dedi. "çok kimliksiz yıllardı. 2000ler, 2010lar çok daha iyi." ben de bir şey söylemiş olmak için "bizimkiler dizisi varmış" dedim. hemen "bizimkiler iğrenç bir diziydi" dedi. "kendi muhafazakar mı ne olduğu belirsiz, sıkıcı yaşamımızı her gün yaşadığımız yetmiyordu bir de bunun dizisini izliyorduk. benim içime daral geliyordu televizyona bakarken. iğrenç bir yaşamdı."
anneme sordum aynı soruyu. dudağını büktü. "benim için o yıllar çalışmakla ve çocuk bakmakla geçti. bu yüzden dış dünyayı çok izleyemedim." dedi. ve konuyu her zamanki gibi babamın hayatını tabi ki daha çok yaşadığına getirdi. böylece bir kadın problemine bir kez daha dikkatleri çekti.
bu ikisinin cevabından anladığım, genç evliler oldukları, 30larını sürdükleri bu yılları hiç sevmedikleri oldu. oysa ki öğrenciliklerinin geçtiği 70 sonu- 80li yılları pek bir şevkle anarlar, parasızlık, vakitsizliğe rağmen dostluğun tavan yaptığı yıllarmış, her şey çok samimiymiş vs.
ibrahim'in bir arkadaşı ile tanıştım, 80 doğumluymuş. ona da sordum: "90ları hatırlıyor musun? nasıldı?" o da dedi ki iğrenç yıllarmış. siyasi durum ortadaymış. habire hükümet kuruluyormuş. ekonomik durum da ortadaymış. ve en önemlisi hiç moda yokmuş yahu! ancak türkü barlar varmış. biraz da atari oyunlarından bahsetti. bir de emanule tutti frutti ne iğrenç şeymiş, o yıllarda ne kadar da abazanmışız toplumca. sezen aksu verimsiz dönemine girmiş.teoman, özlem tekin, şebnem ferah yeni çıkmış. bu sorudan şevk alarak sordum: "peki ya grunge, generition x, uyuşturucu bağımlıları?" omuz silekerek, biraz da bana küçümsemeyle bakarak: "valla, öyle şeyler pek bilinmezdi zannediyorum, belki küçük bir grubun haberi vardır." dedi.
sonra yengeme sordum. "özlem abla, 90larda sen bir üniversite öğrencisiydin, nasıldı?" dedim. o da bana pop ve fantezi modasını, gazi üniveristesinde tek solcu fakültede olduğunu, ama fakültedeki öğrencilerin daha çok zengin tipleri olduğunu ve ankara'da salata bar'a gittiklerini anlattı. sonra da kendi hayatını anlattı, ama açıkçası buralar biraz alakasızdı.
hikayeler dinlemek çok güzel bir şey. sizin geçmişinizde neler var? aklınıza ilk gelen, anlatmak istediğiniz bir şey, bir olay var mı? bana buraya yorum olarak bıraksanıza. illa süper bir tespit veya eşi görülmedik bir olay olmasına gerek yok. çok basit bir şey de olabilir. hangi çocuk kitaplarını okurdunuz, arkadaş grubunuz var mıydı vs. ya da akrabalarınız kimlerdir? nerlerden gelmişlerdir?
Perşembe, Şubat 03, 2011
yeşilköy, volga nehri
buna bağlanan ikinci rüyamda deniz avcı ve ben volga nehri'nde dondurucu soğukta çirkin bir kayığa binmiştik ve habire kürek çekiyorduk. güya oraya tatile gitmişiz... "bu ne biçim tatil deniz avcı?" diyorum. "sözde rusya'dayız ama tek gördüğüm ova, alabildiğine sazlar, üstelik çok soğuk." böyle böyle saatlerce nehirde kürek çekiyoruz. nehir açık yeşil güzel bir nehir, bilgisayar oyunu gibi bir hava esiyor rüyada. sonunda karaya geliyoruz. sakin, küçük bir şehre park ediyoruz kayığımızı. rus tanıdıklarımız varmış. ıssız sokaklarda evlerine doğru yürüyoruz. kapıyı çalıyoruz uzun uzun. aniden 3 rus serserisi çevremizi kuşatıyor. bir tanesi iri yarı, arkama geçip mastürbasyon yapıyor. boşalıp meniyi paltolarımızın üsütüne sürüyor. sesimizi çıkaramayıp bekliyoruz ve içimizden "çattık" diyoruz. derken tanıdıklarımız kapıyı açıyor. serserileri kovmalarını bekliyorız ama hiçbir şey demeden bizi öylece bekletiyorlar en sonunda, biz soğuktan donmak üzereyken ve korkudan tir tir titrerken bizi içeri alıyorlar.
Pazartesi, Ocak 31, 2011
espriler, şakalar
bugünlerde espri anlayışım pek bir düştü o yüzden yazı yok sadece aptallık var özür dilerim. hiç de umrunuzda olmadığını biliyorum gerçi tatlı okuyucularım zaten siz de yoksunuz. bay bay.
Çarşamba, Ocak 26, 2011
Pazartesi, Ocak 24, 2011
annemin bağırma sesleriyle uyandım. uyuduğum ve söylemesine rağmen pencereyi kapatmadığım için kızmıştı. ben eve biri geldi diye sevinirken o biri de keyifsizdi, şansa bak! teyzemi aradım. teyzem de kuruntular kraliçesi olduğundan çok güzel moral verir. ama ona da bir şey demedim. ingilizce ödevimi yazıp hocaya gönderdim. sonra ibrahim aradı. genelde ibrahim'in insanlar üzerinde rahatlatıcı bir etkisi vardır, ancak bu gerçekleşmedi. onu da şaşırtarak kapattım telefonu. annemlere isim şehir hayvan oynamayı teklif ettim "yarın işe gidiyoruz biz, iş güç sahibi insanlarız senin aksine" dediler. sonra bu yazıyı yazarken zeki aradı. adana'daymış, halep'e gidiyormuş. yiyecek bir şey ister miymişim. hah hah hah, ne komik ne komik. dünya, eski sıcaklığına ne zaman kavuşacaksın? lütfen bizi suçluluk duygularımızdan arındır ve tanrı sevgisi ile sarmala! her şeyin normal olduğu güzel ve steril bir yaşamdan başka bir şey olmasa şu dünyada ya!
uyku dolu bir gün
pazar günü ise sadece uyudum. yapmamam lazımdı çünkü yarına ödev teslimi var. nitekim şimdi kalktım. uyumadan önce "eroin güncesi"ni okudum. 1987de başlayan, 1997de biten gerçek bir hikaye. kitap çok güzeldi. sonra uyudum, rüyamda neler yoktu neler. daha çok uyuşturucuyla ilgili rüyalar gördüm, wir kinder von der bahnhof zoo mu idi neydi işte almancam olmadığı için yazamadım, o filmden imgeler, bu kitaptan sahneler, françoise sagan'ın ve nedense buket uzuner'in kiatplarından örülmüş bir rüyaydı. protesto gibi bir uyumaktı. prozac sayesinde hiç gündüz uyumuyordum uzun süredir. prozac ne kadar iyi bir şey ya. her doktora gittiğinde aynı şikayetlerle gidiyorsun, ciddi olmayann şeyler, sana 20 mgcık prozac yazıyor, ilk birkaç gün çarpıntı yapıyor sonrası muhteşem. kafan temizleniyor adeta. ama birkaç gün almayınca tekrar sıkıntı oluyor.
sınavlar başlamadan kalbim deli gibi çarpıyordu, uyuyamıyordum. işte galiba şu ilacın ilk günlerdeki etkisi. yattığım yerde karın ağrısıyla kıvranıyordum. annemlerin yanına gidip orda uyumak istiyordum. annemin düzenli nefes alış verişi beni her zaman uyutur. fakat tabi olmazdı. uyuyamadığım zamanlar yanımda sevdiğim birinin uyuduğuna hayal ederim. onun düzenli nefeslerini zihnimde canlandırır, bu vesileyle sakinleşirim ve hemencecik uyurum. "ancak yalnız uyuyabiliyorum" diyenlere hayret ediyorum. babam dedi ki ben çocukken televizyonda uzmanlar hep "çocuğunuz yalnız uyusun" dermiş, bu yüzden beni hiç yanlarına kabul etmemişler. kardeşim küçükken ise böyle bir tavsiye kalmamışmış. o yüzden onu hep aralarına almışlar. şimdi kardeşim sarılmaktan filan hiç hoşlanmayan, yalnız uyumayı seven bir kişi oldu. bilmiyorum buna bağlamak ne derece doğru. işte eskiden hayal ederdim fakat artık edemiyorum. çünkü yaşamda sevdiğim kimse kalmamıştı. aklıma gelen herkese bir kulp taktım. sonra birden yanımda tanımadık bir yüz belirdi, tam seçemiyordum ama gülümsüyordu. bana bakıp "git çişini yap" dedi. çişim varmış ve fark etmemişim. geldim, bu sefer tekrar bakıp "bununla üşüyorsun, üstüne kalın bir şeyler giy." dedi. söyleneni yaptım. "şimdi yanıma gel" dedi. içeri girip bu tanrı-babaya sarıldım. düzenli ve yavaş uyku nefeslerini dinleyerek uyuyakalmışım.
Pazartesi, Ocak 17, 2011
evlilik ve çocuk
hayatımın aşkı derken, evleneceğiz diye de demiyorum. çağımızda sadece evlilik hayli kurulmaz. belki trafik kazasında ölürüz. belki o sonunda evli çıkar, ben onu unutamam. belki çok sarhoşken nefsime yenilip hayatımın aşkını aldatırım ve sonsuza kadar ayrı düşeriz. yine de belirlenebilir biri olur, filmlere konu olabilecek düzeyde bir aşk.
dün gece uyumadan bunu düşündüm. acaba hayatımın aşkı şu an uyuyor mu? uyuyorsa üzerinde ne var? acaba şimdi yanında gelecekteki eski sevgilisi mi yatmakta? bunu düşününce kalbim sıkışıyor. aman bana ne. kiminle yatarsa yatsın. ben şimdi yalnızım, 1-0 gerideyim, ama ilerde onunla karşılaşınca hiç yalnız değildim derim. nerden bilecek?
acaba hali hazırda tanıdığım biri mi ki? aman olmasın. çünkü tanıdıklarımın hepsi normal insanlar. benim hayatımın aşkı ise olağanüstü bir şahıs olmalı. fakat düşündüm de, bu ihtimal de hoşuma gitmedi. ne demek olağanüstü bir kişi? böyle biri mi var? yoktur, sanmıyorum.
ne kadar da önemsiyoruz biz gençler kendi hayatımızı. meçhul, gelecek en önemli şeymiş gibi konuşuyoruz bazen. acaba ne olacak? acaba nasıl biri olacağım? acaba kiminle birlikte olacağım gelecekte? hangi işe gireceğim? biz bunları düşünürken buzullar eriyecek, falan filan. tunus'ta kimbilir neler olacak. çok merak ediyorum.
-elif, burayı klüp odası yapalım canım.
-klüp odası ne abla?
-canım sizin lisede yok mu tiyatro klübü odası?
-var ama öyle yuva gibi değil.
-benim kastım yuva gibi olan. afacan beşlerdeki gibi. bir de pano asalım buraya.
-çok süper olur abla. annemleri de almayız.
akşamüstü mutfağa gidip pilav, salata yaptım. babam da biftek yaptı. dünden kalan domates çorbası ve zeytinyağlı fasülye ile güzelce bir yemek yedik. sonrasında kendimi saatlerce çalışan kişileri gözümün önüne getirerek tekrar motive etmeye çalıştım: "kalemler, defterler, saatler süren zihinsel faaliyet, çalışma, çalışma!" diyerek. ama kardeşimi lafa tuttum. "ee, sonra ne olmuş? o ne yapmış? neden?" diyerek. elif de buna sinir olur. biri bir şey anlatmaya başlayınca beni eğlendirsin isterim, masal anlatır gibi de ondan. "ya, yeter senle muhabbet etmekten çok sıkıldım" dedi. ve ben saatlerce burcuoğlu'nun aslında ne dediğini çözmeye çalıştım. doktrin şunu demiş. ama hoca şunu diyor. doktirin şunu demiş. ama hoca şunu diyor. ve ümitsizlik içinde bıraktım şimdi. nefret ediyorum, yalvarıyorum ki şu iş bitsin. deniz tren bileti aldı. bana hediye ediyormuş bileti. 3 günlüğüne yunanistan'a götürecek beni. inanılmaz bir şey.
Perşembe, Ocak 06, 2011
sevgili sürüsüne bereket izleyiciler, sizi yeni bir pre-intermediate ingilizce şarkımla başbaşa bırakıyorum. amerika'ya bir defa gidince bende bir ingilizce şarkı hevesi başladı bir daha da dinmedi. lütfen şarkıyı dinlerken bu dil seviyesine takılmayın! biliyorum, bazı gramer ve "vokabüler" hataları var, ama hangimiz yapmıyoruz ki?
bu şarkıyı yazalı ne kadar oldu hatırlamıyorum. şarkıyı yazarken esinlendiğim şeyler şunlar: "mignonne, alors voir si la rose qui ce matin avait declose" diye bir şiir ezberlemiştik, o. tam hatırlamıyorum şiiri ama "gençliğini tüketme, yapraklarınızı şimdiden kopar" mesajı veriyordu gencecik, güzel bir kıza. o şiiri düşünerek yazdım şarkıyı. aman neyse. hiçbir şey düşünerek yazmadım. her şeyi bir şeyler düşünerek yazsaydık kendi adıma söyleyeyim hiçbir şey yazamazdım. zaten sanırım olan da bu.
ben poliçelerde araya girme suretiyle ödeme adlı ödev konuma geri dönüyorum. hah, keşke porno film çekmeye geri dönüyorum deseydim. iğrenç bir ödevim var. gerçi onun da kendine has zor tarafları vardır.
bu okul beni öldürdü, öldürdü. şöyle lafları duymaya bayılıyorum: "uzun zamandır aklımdaydı x konulu sergiye gitmek, uzun zamandır y konseri olsa da gitsem diyordum, kısmet bugüneymiş." o kadar kıskanıyorum ki böyle konuşanları. çünkü uzun zamandır gitmek istediğim bir sergi, bir konser, bir oyun, bir film yok. bunun yerine televizyon, internet, gazete var. hepsine de sınav dönemlerinde bağlanıyorum ve hepsinden de nefret ediyorum. insan sevmediği bir alışkanlığı da uzun bir zaman sürdürebilir, bu sizi şaşırtmasın. hakikaten sanat ruhun gıdası, o güzel şeyler, o yüce şeyler gerekliymiş, bunu insan ticaret hukuku çalışınca anlıyor. daha doğrusu insan günlerini tv ile, gazetelerin magazin ekiyle geçirince anlıyor. kendini biraz boş ve hantal bulmaya başlıyorsun. etrafında daha güzel bir dekor olsun istiyorsun. reşat nuri'nin bir öyküsü vardı, bir kadın tüccar kocasını yeni tanıştığı ince ve romantik gencin yanında çok hakir görüyor oysa ki ince romantik gencin derdi kadınla yatmak. kadın tüccar kocasına "ay ne kabasın, ne basitsin, ne kadar iğrenç şeyler para işleri!" diye bağırıyor. o kadına benzedim. "ah ne iğrenç şu poliçe, ne berbat şey, fransız kültür sanat kanalı arte'yi, trt2'yi açın bana, günlerce izlesem açığım anca kapanır!" ama vallahi durum bu.
Pazar, Aralık 26, 2010
bunları 30lukların ağzından bile duyuyorum. zaten günümüz 30lukları bir tuhaf. çoğu modalara çılgınca uymak isteyen, züppe tipler kanımca. bir de insanların seks alışkanlıkları artık alay konusu olmuş, bundan da rahatsızım. "şu şuna veriyor." "şu herkese veriyor." "şu hala bakiredir kesin." sana ne? sana ne? kıçtan sorumlu devlet bakanı mısın?
Cumartesi, Aralık 25, 2010
günün raporu
Pazartesi, Aralık 20, 2010
yıllardır birikmiş kirli düşünceler
"yıllardır zihnimin kuytularında birikmiş leş gibi düşünceler yerde kendi dölleri içinde çığlık çığlığaydı. uykularında mütemadiyen hıçkıran ve orgazm çığlıkları atan, birbirlerinin erkeklik organlarını diri diri kesen bu hastalıklı, kokuşmuş düşüncelerimdim ben... duvarlarda bok izleri vardı, köpek artıkları, leşler, artıklar..."
ıyy kendi yazımdan midem kalktı. muhtemelen yeraltı edebiyatı da böyle bir şey değildir ama benim midemi bulandırıyor. güzel bir kız, mutlu bir insan değilim ama böyle iğrenç de değilim yani. küçükken nickelodeon çizgi filmlerinden de midem bulanırdı, o konuda epey ciciyimdir. fakat düşüncelerimiz nasıl ifade edersek edelimi hepimizin "sağlıklı düşüncelere" olan özlemimiz bir yana, son derece arabesk düşünceleri de var. bu bağlamda size ilk büyük aşkımı anlatmak istiyorum.
ilk büyük aşkım gerçekleştiğinde 15 yaşında idim. olay yemekhanede gerçekleşti. akşam yemeğinde sosis vardı. o sırada gelen ilk büyük aşkım, uzunca bir süre sosislere baktı, sonra bir sürü insan olduğu halde gülerek "bu sosisler de y..a benziyor" dedi. sonra da gülerek gitti. ben şok olmuş ve büyülenmiştim. işte böyle pervasızca her istediğini söyleyebiliyordu. o günden sonra onunla kendimi bir arada hayal etmeye başladım. ve kesin olan bir şey vardı, bana bakmazdı. nasıl oluyordu bu? hayatta bu nasıl mümkündü? bu hayatta bir şeyde acizdim ve bu acizlik beni aşık etmişti. acizlik beni kendine aşık etmişti. acizlikten duyulan zevkleri çoğu kimse başka hiçbir şeye değişmez. çırpınmak, çırpınmaktır insanın istediği. oysa ki pratik çözümler, sağlıklı düşünceler elimizin altındadır. kölelikten sıkıldığımız an, bunları yürürlüğe koyalım. böylece insan olalım, hiçbirimiz makine değiliz, hepimiz mini mini insanlarız.
Perşembe, Aralık 16, 2010
üzgünlük modası suçlamaları hakkında
O' Sailor, why'd you do it
What'd you do that for
Saying there's nothing to it
And then letting it go by the boards
üzgünlük, evet bize batı kültüründen, gençler aracılığıyla geçmiş bir modadır. üzgünlük kelimesini, "depresyon" kelimesini kullanmaktan bıktığım için kullanıyorum. "alaşağı olmak" vs deyişleri de kullanabilirim belki ama abartılı olur. üzgünlüğü, batı ülkelerinde görülen türden depresyon olarak anlamanızı rica edeceğim. veya daha geniş anlayın, daha iyi olur. yazım bu konudaki önyargılarla, burun kıvırmalar ve yanlış anlaşılmalarla ilgili, sizlere bu gerçeğin içinde yaşayan biri olarak bazı bilgiler vereceğim. biraz da bu blogda her zaman, bıkıp usanmadan söylediklerimi bir kez daha tekrarlayacağım. yeni bir konu bulana kadar:) bu konuda vereceğim bilgiler ise sadece tanıklık, deneyim ve basit düşüncelerden ibaret.
şimdi bir üzgünlük gerçeği vardır, evet. fakat bu başlı başlına bir moda değil, bir yaşam biçiminin, bir düşünceler sisteminin parçasıdır. bir yaşam biçimi, size bazı düşünce ve değerleri aşılıyor. bu değerlerin parlak olduğu kadar karanlık yönü de vardır. kanımca bu ikili ayrımı en çok müzikte gözlemleriz. aptalcasına mutlu pop müzik ve yine aptalcasına hüzünlü alternatif müzik türleri. (grunge, alternatif rock vs) bu ikincisinin de adı pop olmasa da son zamanlarda çok tutulmuş ve popüler olmuştur. tabi bu yaptığım çok da basit bir ayrım. bu ikisine tam olarak girmeyen nice şarkıcı, nice grup, nice şarkı var. arkadaşlarım arasında yaptığım gözlem, göre, batı tarzı eğitim veren özel okullarda üzgünlük oranının, devlet okullarına göre daha fazla olduğu yönünde. dizileri düşündüğümüz zaman "gossip girl"deki üzgün karakter sayısının, çok daha olumsuz koşullar altında yaşayan "hayat bilgisi"ndekinden çok daha fazla olduğunu görüyorum. hadi dünyanın en klişe örneğini verelim, norveç'te intihar oranı ühüüüü.. tüm bunlar üzgünlüğün "öğrenilen" bir şey olduğunu, kültür ile alakalı düşünsel bir durum olduğunu bize gösteriyor. şu an çok popüler olan bilişsel davranışçı terapi de bunu savunmakta.
yine de insafsızlar, bu üzgün olduğunu söyleyen kişiye "şekil yapıyorsun" demenizi haklı kılmaz. evet, o kişi icabında şekil de yapıyor ama bakalım bu süreç nasıl işliyor:
kronik üzgün kişi, o gün halinden her nasılsa memnundur. sonra bir şey olur. mesela ahmet altan'ın tehlikeli masallar diye bir kitabı vardı, orda bir kadın sabah çok süper hissederek kalkıyor, duş alıyor, ayna karşısında süslenirken yanlışlıkla parfüm şişesini düşürüyor ve birden deyim yerindeyse "alaşağı oluyor". çok büyük bir ağlama krizine giriyor falan filan. bende genelde bu olay birinin bana bir şey demesidir. herkesin değil anlamlı bazı bağlantıları olan bazı durumları temsil eden muhtelif kişilerin belli yöndeki eleştirileri veya en ufak imaları, davranışları... yoksa herkesin her sözüne saatlerce ağlamıyorum.
ikinci aşama, bu küçük olayın taşları yerine oturtmasıdır. veya o an size aşırı doğru gelen bir gerçeğe işaret etmesi. ama tabi taşlar yerine yanlış oturmuştur, o gerçek sandığnız şey öyle değildir, o ayrı. parfüm şişesinin düşüp kırılmasnı ele alalım. ahme altan'ın kahramanı nermin o an ne düşünüyordu? herhalde şuna benzer şeyler (tabi çok basite ve kabaca yazdım):
"bu sabah çok huzurlu uyandım. kendimi çok tatlı bir durgunluk içinde ve dinlenmiş hissediyordum. buna çok şaşırdım çünkü genelde böyle olmaz. bu bana verilmiş bir lütuftu. bu hediyeyi acaba hak edebilecek miyim çünkü daha önce hep elimden alınmıştı? (nermin'i küçükken annesi terk etmiş, dedesi çok sevgisiz bir insanmış falan filan) duş aldım, vücudumu aynada seyrettim. gerçekten çok güzel bir kadınım. ama işte öyle olmadığı anlaşıldı çünkü parfümü düşürdüm. bu kadar süper ve sinemotografik bir sabahın içine sıçtım ve parfümü düşürmem de birçok şeyin ispatı aslında. ne kadar anlamlı. evet."
"her neyse bu yazıdaki konsantrasyonumun içine sıçıldı çünkü annem eve geldi. o evdeyken bana huzur yok. gerçekten süper bir yazı yazacaktım, herkes okuyacaktı ve beğenecekti ama işte artık mümkün değil çünkü annem eve gelip bana yemeği yapıcam yardım et dedi. işte, anlamıyor. bir de bana dün gelmiş sen nasıl üniversite öğrencisisin azıcık gezip tozsana diyor. ama hiç dışarı çıkasım yok çünkü bu ailemden bıktım. kendileri müthiş bir öğrencilik hayatı geçirmişken benimkinin içine sıçıyorlar. zaten benim gibi öğrenci mi olur. halimi düşündükçe utanıyorum. utandığıma göre utandırıcı bir durum var ortada yani, çok açık. söylediğim zaman da paranoyaksın diyorlar ama ben biliyorum onların istediği işte, ben mutsuz olayım. ama onlar dışında da beni seven yok. birçok kişi beni gülünç buluyor. arkamdan dalga geçiyorlar. seven var ama onlar sayılmaz. onlar objektif olamıyorlar. tek sorun hukukta okumam aslında. hukuk benim algılarımı kapadı, beni ot bir insan yaptı. ama hayır, hukuk iyi. tek suçlu benim olgun bir insan olmamam. tipimde bile bir şey var. sözgelimi tiyatrodan ilyas ne kadar mutlu ve düzgün..."
şimdi de "üzgün" olduğum zaman benim aklımdan geçen şeyleri okudunuz. bunlar tabi yaklaşık şeyler. basit görünseler de otomatik olarak bazı hisleri doğuruyorlar. bu hisler başedilmesi zor şeyler. üzgünlüğü yaşamış olanlar mutlaka bilir. içinizi bir bıçak oyar sanki. peki başetmek için ne yapıyoruz?
üçüncü adım: üzgünlük bilinci geliştiriyoruz. başımıza bunlar sık sık geldiği için "evet şu an ben üzgünüm" diyoruz. "üzgünüm, üzgünüm, ben hep üzgünüm." "en iyisi ben öleyim, ölürken ne not yazayım, ah ne de üzülürler, sonunda anlaşılır halim" veya "biriyle konuşmam lazım. birini arayayım bir şey yapmam lazım" bu düşünceler 5 dakika sonra insanı rahatlatıyor. örneğin ağlamak. ıslak, bebeksi bir his kalıyor geride ve bir kimlik. bazıları şarkı yazıyor. bazılar şiir. ve en sonunda "ben özgürüm" gibi bir his kalıyor geride "ben üzgünüm" ve bu zafer hissi gibi bir şey. sizin moda, şekil sandığınız şey küçük bir teselliden ibaret aslında.
yani öğrenilen asıl şey üzgünlüğün kendisi değil ona yol açan düşünce sistemleri. kimse üzgün olmayı bilerek seçmez. daha çok farkında olmadan onu alışkanlık haline getirir. siz de üzgün olduğunuzu düşünüyorsanız size şu kitabı öneriyorum:
dr. robert burns- iyi hissetmek. bu kitabın ilk 100 sayfası sayesinde gerçekten inanarak aşağıdaki paragrafı yazabildim ve ne zaman okusam kendimi yüzde 30 filan daha iyi hissediyorum:
"istersem kendimi daha iyi hissedebilirim. Bunu bana sağlayacak çok iyi arkadaşlarım, beni sevgiye boğan insanlar var. Ailem de öyle. Hayatım ezik değil, bu çok saçma. 22 yaşımdayım, çok iyi deneyimlerim ve kariyerim var. İyi bir bölümde okuyorum. O çok özendiğim X'ten daha iyi özelliklere sahibim. Sosyal yaşamım istediğimde var, hem de beraber olmaktan zevk aldığım kişilerle."
Pazartesi, Aralık 06, 2010
göbek deliği
çocukken biri bir şey anlatmıştı göbek deliği ile ilgili. birinin göbek deliği iltihaplanmış, o yüzden çocuğu olmamış. bir daha hiç sevemedim bu garibi, hep huylandım, hep iltihaplanacağından korktum, içine su kaçacağından, hasatalanacağımdan...
Cumartesi, Kasım 27, 2010
rekabet benim işim
bir de bugün cem çağrı'dan bahsetti. çağrı 2007 öss birincisi, bizim sınıftaydı. "para için yaptım" diyen çocuk. sonra da "dershaneden parasını alamayınca kızdı" diye haberler çıkmıştı. çok tatlı bir çocuktu ama biraz deli gibiydi. cem bugün onu aramış, o da günde 14 saat çalıştığını söylemiş şu aralar. matematik mi ne bir şeyde çift anadal yapıyor. bunu duyunca aşırı kıskandım. "kimbilir çağrı'nın beyni şu an ne kadar gelişkin, ben hala küçük sırlar'ı izleyeyim, beynim güdük kalsın." diyerek üzüldüm ve eve gidip ben de çalıştım. tam çalışıyordum ki deniz aradı ve "bugün 3. banyo yapışım."dedi. bu su israfını kınamam lazımken birden içimde çok büyük bir kıskançlık belirdi çünkü 3 gündür yıkanmamıştım, gittim ben de yıkandım. mis gibi kurulanırken, o da ne deniz yine aradı ve "emin ticaretten yardımcı kaynak kitaplar okuyormuş" dedi. işte bu beni bitirdi. bununla rekabet edemezdim.
ulan ne vakit yapıyorlar, ne vakit? ne vakit bu kitapları okuyorlar, bu sporları yapıyorlar, bu sevgilileri buluyorlar, ne vakit o kadar güzel kıyafetleri alıyorlar? dünya meselelerinden ne vakit bu kadar haberdar oluyor bu puştlar?! ne vakit greenpeace'e gönüllü yazılıyorlar hem de benimle gelip küçük sırlar muhabbeti çevirebiliyorlar? yoksa uyumuyorlar mı? onu ben de yapmıyorum, yazının saatinden anlaşılacağı üzere. ama ruhum uyuşuk, bunu da bilen biliyor:(
Cumartesi, Kasım 13, 2010
olamadım şarkısı: isteklerin ve acıların ölümü
mesela "kpss sınavında birinci olamadım" çok basit bir durumdur, çözülebilir. daha zor çözülecek durumlardan örnekler vereyim:
tam ve bütün bir insan olamadım.
anne babamın sözünden çıkabilecek kadar cesaretli olamadım.
anne ve babama iyi bir evlat olamadım.
sevgilimi bu kadar umursamam çok ezik.
sevgilime iyi bir sevgili olamadım.
yaşıma rağmen hala olgun bir insan değilim.
hala tanrı'ya inanacak kadar demode bir insan olmam çok ezik.
tanrı'nın istediği gibi bir insan olamadım.
uykusuzukla geçen gecelerde internette sizinle çatışacak yazılar arar, msnde size kötü şeyler söyleyecek kimselerle konuşmaya çalışırsınız. onların gözünde çok hamsanız eğer gerçekte, kalbinize bir acı saplanır, kötü bir uyku görürsünüz. uykunuzda bilgisayar oyunu gibi bir şeyde galip geldiğinizi görürsünüz. uyanınca hatırlamaya çalışırsınız. o his "hatırlama yoluyla" size geri gelir. şiddetli bir ölme isteği.
ama bu şiddetli istek yüzeyseldir. onun altında yaşama isteği, bir an ölmek ve yeniden doğmak, gerçek yaşama doğmak isteği... zihnindeki bu kötü seslerin, bu tırı vırı istek ve acıların sönmesi isteği. altından gerçek yaşam, size tatlı tatlı gülümser "ben burdayım. olamadım şarksı sustuğu zaman tüm yalınlığınla bana geleceksin. bu şarkıyı söylemek ve dinlemekten aldığın zevkleri bitirdiğin zaman, bıkma noktasındayken, düşmanlarını kendi haline bırakma noktasındayken ban geleceksin. şimdi gelmeye çalışma. ben burdayım. ben gerçek yaşamım, seni her şeyden bağımsız olarak seviyor ve bekliyorum. sen üstteki yetersizlikler değilsin. sen benim bir parçamsın ve göğsünü sıkan acıdan ve uyku düzenindeki bozukluklardan sıkıldığın an bitecek bu şarkı. şimdilik bunları yaz ve kendini avut bakalım...
Salı, Kasım 09, 2010
analar ve babalar
yerlere göklere sığdıramamışlar."
dünden beri canan tan'ın çok satan kitaplarını okuyorum, hatta yutuyorum onları hap gibi de işte bir şikayetim var. baş roldeki kızları aileleri çok pohpohluyor. bakıyorum kız istanbul'da sıradan bir bölüm kazanmış, aile hemen "oo, seninle gurur duyuyoruz, prensesimiz, harikasın" bilmemne. kızın bir şey yaptığı yok yani açıkçası sıradan bir genç hemen "oo, sana çok güveniyoruz yavrumuz" vs. kız eroine başlıyor hemen eve getirmeler, bakmalar, hemen kız ailesinin güvenini tekrar kazanıyor. tamam, benim annem babam da beni her gün dövüyor değil. ama yine de özeniyorum böyle şımartılan tiplere. keşke beni de şımartsalar. hasta olunca bazen o ilgiyi görüyorum.
tolle demiş ki "çok erdiğinizi düşünüyorsanız gidin bir hafta ebebveynlerinizle yaşayın." bence en gerçekçi yaklaşım bu. çünkü ebeveyn dediğin, en iyisi de olsa biraz şeydir... senin açığını yakalamaya çalışır gibi bir his verir sana. isediği bu değildir de ne bileyim. her adımda biraz seni sınar. bir şey demese de eksikleri sen tamamlarsın. kafanın içine yerleşir bir yerden sonra anan baban, gerilirsin.
diyelim bir salaklık yaptın, otobüsü kaçırdın, taksi tuttun, 20 lira bayıldın. içindeki sen seni hemen bağışlar. içindeki sen böyle şeyleri hiç takmaz aslında. içindeki annense hemen söylenir. "sana ne zaman güveneceğiz?" filan der. eve gidince de içindeki annenin cismani haliyle kapıda karşılaşırsın. karşılaştığın kişi annen değildir, onun söylenen anne egosudur. anne egosu yüzeyseldir aslında, gerçek olan onun sana derinden sevgisidir. bunu bilirsin ama yine de sinirlenirsin. gerçek annen, gerçek baban, kendi ana baba egolarına kendilerini niçin bu kadar sık kaptırmaktadırlar? tolle diyor ki "ama diyorsunuz, onların onayı olmadan kendimi mutlu ve rahat hissedemiyorum. yok canım? seni onaylamak zorundalar mı? peki sen neden bu olmadan mutlu olamayasın?" örnek bir evlat olma işi, iskambilden ev kurma işine benzer. en ufak bir sarsıntıyla yıkılır, yeniden yapman gerekir. ama bütün bunlar tırı vırıdır. şikayetleri, sinirleri, onların egolarıdır. gerçek olan onların sana derinden sevgisidir. sen de göstermelik bir "güven ve sorumluluk abidesi" ol bakalım. bunlar pragmatik.
Perşembe, Kasım 04, 2010
tabi ki çok süremedi:) eve gelince mecburen ticaret çalıştık. ilk gün 20 sayfa. ertesi gün yine 20 sayfa. ama şu an kaç sayfadan sorumluyuz? 310 filan herhalde. usul dersine sadece 1 kere girdim. idari yargıya yarım. karşılaştırmalıya (tam adını bilmiyorum) sıfır kere girdim. eşyaya 1. ticarete 2. borçlar özele 4. bak onda iyi yapmışım. ve aylar oldu okul açılalı... peki ne yapıyorum? dizi izliyorum. dışarı çıkmadan, sadece dizilere bakıyorum. sonra uyuyorum. hiçbir suçluluk duymuyorum bunları yaparken. dışarısı nasıl bir yerdi, gece dışarı çıkmak nasıldı bunları unuttum. hiç de özlemiyorum. arada kitp okuyorum, gazete okuyorum. ses tellerimde nodül çıktığı için konuşamıyorum da. hep bir alemlerdeyim. böyle kafaca konudan konuya gezen. vizelere çok az kaldı. bir şey yapmak lazım. bir şey, bir şey! o usul nasıl öğrenilecek? tam ezber. hiç de havamda değilim yani.
Pazar, Ekim 31, 2010
beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın
ırkçılık: ırkçılığın bilinmeyene duyulan korkudan olduğu söylenir zaten hep. belli insanlara karşı önyargı cehaletle korkunun karışımından doğar. 2 sene önce amerika'ya gittiğimde kim diye bir kadın bana karşı açıkça ırkçı davranmıştı. öyle ki konuşmaya ve iletişim kurmaya çalıştığım halde beni tanımayı reddediyordu. bir gün küçük kim'le konuşurken tesadüfen üniversite öğrencisi olduğumu duydu ve şaşırdı. ne saçma şeydi karşındakine sormak yerine kafandakine inanmak! belki de yabancı öğrencilerle kötü deneyimleri vardı. en yanlış şey de bir kaç deneyimi hayatının tümüne yaymak. mesela ben burda sınırlı deneyimime dayanarak "ayy, amerikalılar çok salak" desem hoş olur mu?:) kendi sınırlı deneyimimi gerçeğin bütünü sanmam?
kadından bilmem ne olmaz önyargısı: burda da elbette erkek egosunun, maço duyguların, üstünlüğün kırılacağı endişesi var. ah ne kırılgandır egomuz! annem genel cerrahi ihtisasına ilk girdiğinde kıdemlilerinden resmen "mobbing" görmüş. o zamanlar kadınlardan cerrahiyi seçen daha azmış. hatta biri ona "lavaboya işeyemiyorsan bu branşı seçmeyecektin!" bile demiş. annem şunu anlattı. ben bir iki kere hasta olmuşum da izin alması gerekmiş. aman ne kadar göze batmış. herkes "ben demiştim" havalarına girmiş. annem sonra dikkat etmiş, erkek doktorlar (ve hatta yaşça epey büyük) çocuklarının hastalığı için, kendisinden daha sık izin alıyorlarmış. ve kimsenin bu durum gözüne batmıyormuş. çünkü algıları bunu seçmiyormuş. ayrıca erkek doktorlar da çabucak yoruluyormuş ama bunu söylemekten çekinmiyorlarmış. hiçbir şeyi ispat etmek zorunda değillermiş çünkü. geçen senelerden birinde bu kıdemli "abi"lerden biri annemden gidip "biz sana çok çektirdik, hiç de hak etmemiştin" diyerek özür dilemiş. buna çok duygulanmıştı. demek ki değişmez dediğimiz düşünceler de değişiyor. evet insanlar değişiyor, bu da çok güzel bir şey.
hazır feminist takılmaya başladık, kadın cinselliği üzerine de 2 örnek vermek isterim. zira bu konuda, dünyada ve ülkemizde daha çok, korku, önyargı ve sabit fikirler almış başını gidiyor.
vajinismus (cinsel ilişki korkusu): bu korku da ya geçmiş tecrübelerden (taciz, tecavüz vs) ya da geçmişte sık sık duyulanlardan, bazen ikisinden gelir. türkiye'de avrupa ülkelerinden fazla olması duyulanların, hissedilenlerin, kollektif bilincin veya bilinçaltının kızları cinsel ilişkiden korkutan fikirlerden ve bazı yanlış bilgilerden oluşmasından dolayıdır. kollektif bilince veya bilinç altına sahip olmak için toplumun alt veya eğitimsiz, sıradan kesiminden olmak gerekmez. aksine okumamış kızlarda bu türden bir korkuya daha az rastlanıyormuş. cinsel ilişkiden korkan kadınlar esnasında daha önceden cinsellikten korktuklarını bilmezler. yüzeyde bu korku görünmeyebilir, hatta saçma bulunabilir. henüz fark edilmemiş bir korku vardır. yüzleşme esnasında ise kollektif bilince dayanaklık eden fikirlerin ne kadar berrak bir şekilde kadının zihninde yankılanıp durduğu tarif edilemez. kadın bunu fark edince şaşırır ve bu fikirlerin ne kadar da kendi içinden geldiğini duyumsar. "çok acıyacak." "artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak." "yüzüne baktıklarında her şey anlaşılacak." "kan gövdeyi götürecek." bu fikirler zincir gibidir, gevşemeye engel olur. öylesine içeri yerleşmişlerdir ki insan vücudunu kendi iradesinin değil zihnindeki bu demir fikirlerin yönettiğini düşünür.
kadınlardaki orgazm olamama sorunu: sorun şudur ki çoğu kadın kendisini seksle özdeştiremez. ülkede şahin k. gibi tüm erkeklerin kendini özdeşleştirebileceği çirkin, göbekli bir porno yıldızı varken, kadınlar seksin sadece "öteki kadınlar" için olduğunu hisseder. bu insanüstü, ahlaksız ve şuh yaratıklar seksi tekelleri altına almışlardır. ayrıca yukarda bir üst başlıkta belirttiğim şeyler hala geçerlidir. kız arkadaşlarınıza, etrafınızdaki kadınlara gidin de gizlice sorun. çoğunun cevabı "hayır" olacaktır. bu cevapları ala ala zihniniz "demek ki bir kadının bu noktaya ulaşması imkansıza yakın." diye bir sabit fikir üretecektir. sakın buna izin vermeyin! deniliyor ki her zaman "kadınlar daha zor uyarılıyor." "uyarılmak için tensel temas gerekiyor." bu fiziksel olarak doğru değil. "bunun için çalışmalısınız" der kadın dergileri. çalışmak derken sanırım en kökten çalışma yönemi "sabit fikir avı"na çıkmak olmalı. farkındalık, zihnin barajını yıkmak için birinci yolmuş. bana da mantıklı geldi.
aşk acısı: ayrılanlara sorun, bazıları "keşke ölseydi ama beni bırakmasaydı" bile diyecektir. bu kadar komik bir cevap olabilir mi? ayrı kalmak istemediğin bir insanın ölmesini neden istiyorsun? şaşırmış gibi göründüğüme bakmayın, ben de bunu birçok kez birçok farklı kişi için diledim. öyleyse ayrı kalmaktan daha çok acı veren bir şey var: bırakılmış olmak. sanki o kişi egonuzu da bıraktı ve çat! zavallı yumurtalar kırıldı... (neden yumurta dediğimi açıklayayım: oratokuldayken üstün dökmen ve doğan cüceloğlu kitapları hastasıydım. hayatımı bu iki insana göre yönlendiriyordum. bu ikisinden biri, sanırım üstün dökmen insanın sahip olduklarını birer yumurtaya benzetmişti. örneğin kariyeri bir yumurta, ailesi başka bir yumurta. onları ayrı sepetlere koyun, biri kırılınca hepsi kırılmasın, diyordu. siz yumurtalarınız değilsiniz, her şeyi gözlemleyen bilinçsiniz ve her şey değişip duruyor diyordu. sanırım eckhart tolle de aynı şeyi söylüyor.)
aşk acısı hakkında küçük bir hikaye anlatayım. benim yakın bir arkadaşım var. bir gün bunu epey yakışıklı bir çocuk öpmüş. arkadaşımın egosu o kadar büyümüş ki kendini olduğundan daha iyi görmeye başlamış. ama çocuk bir süre sonra arkadaşıma dönüp: "ya, öpüşürken bu kadar üzerime gelmesen? karın kaslarım ağrıyor. ben bir yere gitmiyorum sonuçta." demiş. kızcağız bu sözle egosunun yerin 56 m altına indiğini hissetmiş ve çok utanmış. bunu gören çocuk şefkatle kıza sarılmış ve kendinden emin bir şekilde "ileriki yaşamında yararlı olur diye söyledim." demiş. arkadaşım o güne kadar bu konuda gayet iyi olduğunu zannediyormuş. bir kaç gün sonra her reddedilmiş kızın ve güreşe doymayan mağlup pehlivanın yaptığı gibi google'da çocuğun adını aratmış ve çocuğun bazı gösterilerde dans ettiği videoları bulmuş. bu videolarda bir şey fark etmiş: stanislavski'nin "dansçılarda abartılı bir zarafet vardır." sözünün ne kadar doğru olduğunu. tuhaf bir şekilde dansçıların ne kadar minik hareketler yaptıklarını, ne kadar hafif dokunuşlarla birbirlerine dokunduklarını fark etmiş. ve bu onun hiç hoşuna gitmiyormuş çünkü bunu biraz komik ve yapmacık buluyormuş. bunu fark etmek, bir anda kırılan yumurtaları tamir etmeye yetmiş! "o çocuk her şeye dansçı gözleriyle bakıyordu ve o beni zarif bulmadı, ama bir başkası pekala bulabilir." "örneğin grotesk eserler sahneye koyan bir rejisör veya sado mazo partiler düzenleyen bir sapık beni zarif bulabilir! işin doğrusu ben ne güzel, ne de kötü öpüşmekteyim, tek bilebileceğim şey tarzımın o çocuğun hoşuna gitmediğidir."
bir başka arkadaşımı ise sevgilisi başka biri için terk etti. o da bunu boyunun kısa olmasına bağladı ve sürekli boyunun kısalığından şikayet etmeye başladı. nedense boyu o zamanlar bana da biraz kısa gelmeye basladı, daha doğrusu kısa boylu bir çocuktu ama şimdi bu benim de gözüme batmaya başlamıştı. allahtan bahsettiğim arkadaşım aşk acısını atlattı ve ben onun kısa boyunu değil neşeli ifadesini fark ediyorum.
aşk acısından tek çıkarabileceğiniz sonuç onun sizi terk ettiğidir. belki biraz daha fazlasıi belki ona kaba davrandınız mesela. ama hepsi bu. daha fazlası değil.
neyse, görüşürüz. size vereceğim davranışçı ödev şu olacak: yarın aklınızdan geçen saçma sapan fikirleri yakalamaya çalışın ve onlara gülün. hahaaayt. sevgiler.
çuuu çuuu çuuu
Bugün Fuat Amca sağ olsun bir video izledim. Belli düşüncelerde yıllarca takılı kalmaktan bahseden. Bunların çoğunun saldırgan düşünceler olduğunu söylüyor. Örneğin “insanlar bana zarar verecek” düşüncesi gibi. (not: eckhart tolle'ün bir konuşmasıydı. kendisi zihnimizin bizi köleleştirdiğini ve geçmişle bağlantılı sahte egolar yarattığını savunuyormuş. fakat ne dediğini, savunduğu şeyi tam bilmiyorum aslında. bu, izlediğim kısımdan etkilendiğim şeyler)
Benim mesela çok iyi niyetli, insan canlısı bir görünüşüm var. Bunu karşılaştığım insanların yüzde 90ı filan diyor. Görünüşe bakan insanları çok sevdiğimi sanır. Fakat işin aslı, ben insanları o kadar sevmiyorum. Ben onlardan daha çok korkuyorum.
Bu korku ana okulundan beri vardır herhalde. Okul stres demekti. Ergenlikte bu korkumu saklayamadım o kadar. Gel zaman, git zaman, lisede, çok işe yarayan bir metot geliştirdim. Sevimli davranmayı öğrendim diyebilirim. Konuşmada bilerek bazı tatlı hatalar yapıyor, biri bir şey anlatırken pek o kadar ilgilenmesem de onu çok önemser gibi görünüyor, herkese çok cana yakın davranıyordum. “Savaşmak istemiyorum, haydi sevişelim” veya “beni bir rakibiniz değil bir dostunuz olarak görün.” Mesajları veriyordum. O zamanlardan sonra ortaokuldaki dışlanmışlığım ve horlanmışlığımın yerini sevilmek ve korunmak aldı. Bunu sadece etrafımdaki insanların değişmesine bağlıyordum. Oysa ben de değişmiştim. Artık beride durmuyordum, surat asmıyor, beni beğenmeyenlere “beyinsiz” demiyordum. Fakat gardım düşmüş değildi. Sinsice yerinde duruyordu.
Gel zaman git zaman insanlardan korkan tek kişinin ben olmadığını fark ettim. Hemen hemen herkeste bu korku vardı. Sadece farklı şekillerde kendilerini teselli ediyorlardı. Ben Çekoslovakya gibiydim, barışçıl çözümler istiyordum. Bazıları da Amerika gibiydi. Korku imparatorluklarını oraya buraya saldırarak yönetiyorlardı.
Çoğu insanlardan korkuyordu, hayattan korkuyordu. İnternete girin bakın. Forumlar, sözlükler… “hiçbir bok olamayışını aptal iki espriyle kapatmaya çalışan insan” “yuh artık bari kaftanla gelseydiniz İstinye park’a bayılıyorum bu Türk kadınlarının rüküşlüğüne” öyle korkuyorlar ki banal sayılmaktan… belki yanlış bir tespit ama kolektif bilincimiz veya bilinç altımız her neyse, saldırma- savunma ikilisi üzerine kurulu sanki. Benimkilere bakalm:
1- Genç olduğumuz için acımasızdık. Bir “soyutlama” vardı. Soyutlanan hakkında günlerce konuşur, ona “orospu çocuğu” manasında o.ç. derdik. Günlük okumaca, dolabında tampon bulmaca. Ben ki lisede mutlu saydım hep kendimi. Fakat hep bunları gördüm, belki de algım geçmişin etkisiyle de epey seçiciydi. İçimdeki insan korkusu pek dinmedi. Bir gün bir öğrenci grubu olarak münazaraya Robert Kolej’e gittik. Ben 15 yaşında, ilk defa okuldan dışarı çıkıyordum. Ve çok korkuyordum. O gün çok feci bir korku ile dolaştım bütün gün. Bu yüzden biri Robert Kolej dediğinde aklıma gelen ilk cümle “orda okumak çok feci olmalıdır.”oluyor. bu korku ne zaman okuldan olmayan birileri olsa geliyordu. Ancak AFS’den sonra biraz yatıştı..
2- İlkokul 3te serviste 3 kız vardı: Gözde, İnci, Derya. 4e gidiyorlardı. Ve benle hep dalga geçiyorlardı. Servis şoförüne “Mustafa Abiiii, Bakırköy deliler hastanesinde inecek vaaar!” diye bağırıyorlardı. O da gülüyordu. Ben bir gün bunu anneme söyledim. Annem de servise geldi ve kızlara aynen şunu demişti: “bana bakın ben cerrahım. Sizin o kulaklarınızı keserim yamuk yumuk dikerim.” Kızlar o günden sonra çok değiştiler. (ve hala hiç üzülmüyorum onlar için ki aslında yazıkJ) (o an is utançtan yerine dibine girmiştim) şoföre de “kocamı zor tutuyorum buraya gelip seni dövecekti.” Dedi. (babamın haberi bile yokJ)
Yok mudur hayatının 22 senesinde böyle 2 veya 3 vaka yaşayan? Videoda adam diyordu ki “bir düşünceye saplanınca algınız seçici hale gelir, hatta benzer olayları çekersiniz.” İnsan korkusu gökten inmiş değildi. Ben böyle bir izlenim edinmiştim, bir tür önyargı. “insanlar kötüdür” diye düşünüyordum ve buna inanıyordum. Her an bana saldıracaklar zannediyordum. Oysa insanın çok iyi olduğu anlar da vardı belki. Onları ben bir lütuf olarak görüyor, altında başka manalar arıyordum.
İnsanların bana karşı “agréable” oldukları zamanlar korkum daha da artıyordu. Çünkü beklediğim bu değildi. Indochine’in şarkısındaki gibi: “car j’imagine toujours le pire, le meilleur me fait souffrir.” (her zaman kötüsünü hayal ettiğimden iyisi bana acı veriyor) “ne zaman bu bitecek?” Yine bir gerilim içinde bekliyordum.
Diyeceğim o ki kendinizi tedavi etmeniz mümkün sevgili okurlarım. Biraz farkındalıkla iş düzelir. Bolca çaba gösterin. Barışçıl bir yaşam istiyoruz, hakkımız da. Ama özgürlükten ödün vererek değil. Evet, toplumda saygı görmek istiyoruz. Ama bunu etrafı korkutarak yapamayız. Korkmamayı başardığımız vakit, işte o vakit hayat ne kadar kolay olacak, biz ise özgür…
Cumartesi, Ekim 30, 2010
çibi çibi dup
HEPİNİZ ÖLECEKSİNİZ MALLAR.
Cuma, Ekim 29, 2010
biricik okurlarıma aşk tavsiyeleri
haha! benden hoşlandı.
güzel hamle yaptım.
hihi öpüşsek ya.
çoğu zaman bunlar bile geçmez çünkü beyni boştur. onun yaptığı da hissettiği de sadece oyundur. bu da ona çekicilik verir. aşık kişi ise vücut dilinde kıvranır. ama kelimeler kıvrak bir şekilde kağıda dökülür. ama genelde kimse kelimeleri dinlemez. paylaşmak çoğu için arkadaşlarla yapılır. oynaşmak sevgililerle. aşık kişiler! kaybettiniz. çok aceleci davrandınız. aşık olmayan mallar kazandı. ama elbet sizin de aşık olmadığınız bir an gelecek ve turnayı gözünden vuracaksınız.
saçmalardan seçmeler
-kadın olarak görülmekten niçin korkuyorsun?
-düşman edinmekten korkutuğum için.
-düşman nedir?
-iyi niyetinden şüphe edenler. insanlar çok saldırgan. her an seni rezil etmek istiyorlar. insan baştan çekilmezse düşmanı çok olur. öyle bir duruşun olmalı ki kimse iyi niyetinden şüphe etmesin.seni yanlış anlamaya insanlar dünden hazır. bir kişi kadınlığını ortaya çıkaran hareketler yaparsa sonuçlarına katlanır. o zaman insanlar herkese olduğu gibi ona da saldırırlar. insan yarışın dışında tutmalı kendini.
-insanın düşmanı olursa ne olur?
-daha zor olur.
-kendini saklamak da zor ama. başka ne yapılabilir?
-bilmem.
-bulmaya çalış.
-insan umursamayabilir.
-işte bu! etkilenmeyebilir, değil mi?
Cumartesi, Ekim 23, 2010
3. sınıf, karma sözleşmeler, tartışma programları
kardeşim- uf bugün çok sıkıcıydı. ingilizce ingilizce tarih tarih coğrafya coğrafya.
ben- ticaret ticaret ticaret eşya eşya eşya.
bir arkadaşım var, pek samimi değilim. aşık da değilim ona hem de hiç, ama hiç, ama böyle garip bir şey. insana dokunması çok güzel bir şey. resmen gelip insanın omzuna dokunuyor, tatlı tatlı soruyor "nasılsın?" diye. konuşurken arada şivesi ortaya çıkıyor, o kadar güzel oluyor ki. rüyalarımda kanat takıp uçuyor, beni zor durumlardan kurtarıyor.
birinin sizi daha çok sevmesini istiyorsanız ona sarkınıtılık sınırlarına girmeyecek şekilde dokunun.
o kişi muhtemelen yeni bir öğrenim yılının başlamasından rahatsız. önünde kapalı havaların hüküm süreceği stresli günler var. bu kişinin evinde de ufak tefek kavgalar olabilir. bu kişi duygusal açıdan kendini yalnız hissediyor, kalbi şu aralar boş. bu kişinin kendini içkiye ve eğlenceye adamak gibi bir olanağı da yok çünkü şu aralar hiç parası olmayabilir ve ailesiyle yaşıyor olabilir. bu kişinin muhtemelen yeni başlayan ama artık kanıksadığı küçük bir iç sıkıntısı var. bu sıkıntı olağan, hatta olması gereken bir şeymiş gibi sunuluyor, etraftaki herkeste olan bir şey. ona eğitim gördüğü veya çalıştığı yerde biraz insanca temas iyi gelir. bu yüzden samimiyetine güvendiğiniz bu kişinin omzuna dokunabilir, onu hunharca kucaklayabilirsiniz. ONA ŞU LANET OLASI DÜNYADA KARMA SÖZLEŞMELERE UYGULANACAK HÜKÜMLERDEN DAHA GÜZEL, DAHA SICAK ŞEYLER OLDUĞUNU HATIRLATABİLİRSİNİZ DOSTUM! o akşam o, kendisini bir kalabalığın içinde ödevini teslim etmemiş görecek, siz de uçan bir yaratık olarak rüyaya gireceksiniz ve onu kaçıracaksınız. aynı bir dost gibi...
not: anonim avukat diye bir blogu tavsiye etti c.t. okudum da, baya güzelmiş. ben de size tavsiye ederim. çok ilginç ve öğretici.
Pazartesi, Ekim 11, 2010
şimdi mesela erkeklerden sık sık hangi cümleyi duyarız? "kadınları severim." teoman misal. rahat rahat, gevşek gevşek söylerler bu cümleyi. bu cümleyle herhalde hem cinsel aktiviteyi, hem kadın vücudunu hem de mizacını sevdiklerini kast ederler. oysa "erkekleri severim." cümlesini bir kadının ağzından duymayız pek. bunun nedeni sadece toplumsal baskı mıdır? yani kadınlar erkekleri çok severler de bunu söylemeye çekinirler mi?
bence toplumsal baskının yeterince ulaşamadığı yerlerde bile çoğu kadın bunu söylemez çünkü çoğu kadın erkekleri sevmez. elbette aşk, cinsel istek, evlenme, sevgili olma vs isteği her zaman vardır. ama her zaman arada bir öfke, bir soğukluk kalıyor. birçok araştırma gösteriyor ki kadınlardan cinsel aktiviteyi seven de öyle çok fazla değildir. bu da kanımca yeterince erkek sever olmamaktan geliyor. öyleyse kadınların çoğu kadın sevmeyen sevici gibi bir şeydir.
öfke bir yere kadar insanı öfke duyduğu şeye çeker, kadınların çoğu da erkeklere öfke duyuyor. anlaşılmazlık, karmaşıklık aradaki çekimi yaratsa da geriye genelde çok az şey kalıyor. bu da öfkenin, hıncın bir sonucudur. kendini tam olarak vermemek, sever görünerek sevmemek, tüm kalbiyle sevmemek. bir kişinin her yanını sevmemek. sevgiyi bir zaaf, insanın zayıf ve önemsiz bir yanı, bir ihtiyacı gibi görmek. günümüzde türlü kurallar ve baskılarla, insanüstü ve saçma sapan güzellik ölçüleriyle, ukalalık ve hor görmeleriyle kadını kendi vücuduna yabancılaştıran erkek cinsine bu sevgisizlik müstehaktır bence. yalnız, ucu da en çok kendimize dokunur.
imza: azılı erkek düşmanı kadın sevmeyen türden bir sevici olan bir genç kadın
Perşembe, Ekim 07, 2010
bugünümü ne boş işlerle doldurdum
bugün yeniden tiyatro klübünün atölyesine gittim de hoşuma gitti. bir vücut olmak, bu vücudu durmadan aklını, hayal gücünü kullanarak hareket ettirerek güzel bir tablo ortaya koymak... güzel değil de, teatral, hayata benzer bir şeyler. başka vücutları yakınında hissetmek ve onlarla uyum içinde hareket etmek... insanı zinde, mutlu kılıyor. geçen senelerde bir yazı yazmıştım. orada vücudumu sevmediğimi, sahnede hoş görünmediğimi söylemiştim. vücudum şimdi 10 kilo daha ağır ve kalın, oysa onu daha çok seviyorum. çünkü bu sevgi dıştan içe değil, içten dışa doğrudur. aynı şekilde başkalarını da daha çok seviyorum.
bugün "aldatacağım" diye bir kitap okudum, yazarı esat mahmut karakurt. eski kanun dönemindeki ceza hukukunu anlatan bir kitap. şöyle ki genç muharrir evinde otururken telefon acı acı çalar. arayan genç bir kadındır. kocasının onu yarın gece aldatacağını, bu yüzden kendisinin de onu yılladır kitaplarından hayran olduğu ve hem yakışıklı hem de zengin olduğunu bildiği genç muharrir ile aldatmak istediğini söyler. muharrir kısa bir tereddütten sonra kadının evine gider ve bu nefis kadınla süper bir gece geçirir. bu arada adamın adı macit kadının adı mualla. sabah ise koca bu ikisini basar. yanında da polisler. ama meğersem bu karı koca kumpas kurmuş. eski kanunda zina suç olduğundan 30 aya kadar da cezası olduğundan ve dava etme hakkı kocada olup isterse kullanmayacağından bunlar da işte macit'e şantaj yapıyorlar, bize 100 bin ver yoksa dava ederiz diye. yani planlanmış. ama aslında mualla'nın suçu yok. her neyse sonra mualla pişman oluyor çünkü macit'e aşık olmuş. ve parayı geri götürüyor sonra mualla kocasını öldürüyor. mahkemede nefsi müdafaa mı tasarlayarak mı bunu tartışıyorlar. hatta bir diyalog var ki al ceza derslerinde okut:
- hakim bey ben kocamı öldürdüm, ha tasarlayarak öldürmüşüm ha o anda karar vermişim, ne fark eder... (mualla o kadar namuslulaşmış ki idama bile razı)
- fark etmez olur mu kızım, birinin cezası idam diğerinde serbest kalırsın.
sonra nefsi müdafaanın yokluğuna ama haksız tahrikin varlığına karar veriyorlar çünkü macit arkadan "durun!" diye şahitlik yapıyor. mualla 5 yıl yatıyor, çıkışta macit onu arabasıyla almaya geliyor, eve gidiyorlar.
okuyunca ibrahim'e de anlattım, o da deftere macit kalp mualla yazdı.




