Salı, Haziran 29, 2010

lisedeyken tutucu bulduğum arkadaşlara bakıyorum da... şimdi hepsinden daha tutucu olmuşum, her konuda. 22 yaşına basacağım, literatürümde hala "annem kızar" diye bir kavram var. arkadaşlar desen, azala azala birkaç tane kaldı. bu böyle gitmez. hayır, bu değişecek. gittim, değişiklik olsun diye saçımı boyattım. o kadar kötü oldu ki adıma "aysel" koydular. şimdi de annem bana küstü. bir de ısrar sevmem. nedense bana hep ısrar ediliyor. bir de bana sık sık "görev" kelimesini kullanıyorlar. arkamdan da "uyuşuk" diyorlar. hayat çok zor, insanlar çok şımarık. insanın uğraşası gelmiyor.

işte bu bir ölüm notu olabilir!!!! hem de çok havalı bir ölüm notu! "hayat çok zor, insanlar çok şımarık. uğraşmak istemiyorum." ya da "kendini suçlama sevgilim, sadece sen değilsin, hayat böyle." nasıl ama? hem havalı hem arabesk.

idareden bütünlemeye kaldım. ama kıl payı geçtim. teyzem bize gelmişti, şimdi gitti. testlerinde bir şeyi yüksek çıkmış, ağlaya ağlaya gitti. yanında women's health, formsante gibi dergiler aldı. ama diyor ki bir yandan "nasılsa öleceğim, bunları okumama ne gerek var?" anacığım sinirden kuduracaktı.

yaşıtım gençlere soruyorum, siz de bazen evden kaçmak hayalleri kuruyor musunuz? ya bir de 2 temmuzda yani doğumgünümde nooooolur bana doğumgünümü kutlayan mailler atın. nooolur. çok sevinirim. cevap vermem muhtemelen, ama bu okuyup sevinmediğim anlamına gelmiyor. ben öyle zaten cevap vermem, kişisel almayın. ama mail gelirse çok güzel olur. hele de senden, gizemli yakışıklı...

not: biliyorum 2 temmuz hatırlanmak istenmeyen, kutlama yapılmayacak bir gün ama ben bu tarihte doğdum. siz yine de kutlayabilirsiniz. bence kara bir günle aynı güne denk gelen doğumgününü kutlamak başka anlamlara gelmez. ikisi ayrı şeyler diye düşünüyorum. insanların anısına saygısızlık olacağını sanmıyorum.

not: bana mail atarken adınızı belirtmenize gerek yok. mail adresimi bilmeyenler yorum da bırakabilirler.

Cuma, Haziran 18, 2010

zeki ağustos'ta çin'de staj yapmaya gidecekmiş. günde 12 saat çalışacak, farelerle aynı odada uyuyacakmış. aman zayıflamasa bari, çok çalışmaktan. mesela bazı insanlar olur, bu zayıflayamaz çünkü vücudunda yağ yok dersiniz ya zeki onlardan. çok üzülüyorum. yedikleri yetmiyor. hep zayıflık sınırında. bu bende onu kucaklama isteği uyandırıyor.

bu günlük artık bir diyet günlüğü oldu şekerim. beğenmezsen okumazsın.

PERHİZİMİN İLK GÜNÜ YEDİKLERİM

1 kase diyet sütle diyet müsli
1 bardak portakal suyu
100 g kuruüzüm ve badem
1 adet sosis, 1 adet kanepe
azcık kiraz

sosis ve kanepe haricinde iyi gitmiş aslında. onları da babamın dahil olduğu koronun konserinden önce kokteylde dağıtıyorlardı, dayanamadım yedim.

Perşembe, Haziran 17, 2010

deniz ben kaan deniz'in anne babasıyla silifke'ye gittik. orda bol bol yüzdük, poker ve scrabble oynadık, balık yedik. bugün döndüm. sabiha gökçen'den eve dönmek çok uzun sürdü. yalnız serin istanbul havası çok hoşuma gitti. tek sınav kaldı açıklanmadık, o da idare. ondan bütünlemeye kalabilirim. sonra eh, koskoca yaz tatili önümde uzanıyor. istersem staj yapma seçeneğim var, ama mecburi değil bu sene. yalnız sınıfımızdaki hırs küplerinin hepsi stajlarını çoktan ayarlamış. hem de ünlü büroların hiçbirinin bu sene bizi almamasına rağmen. düşünün yani. staj yapmak istemiyorum. mis gibi bir yazı bu şekilde tüketmek istemiyorum. aylak aylak gezeceğim çünkü seneye zaten zorunlu. bakalım.

şu aralar kafamda tek bir şey vardı, burnumu deldirip saçımı çılgın renklere boyatmak. ama annem karşı çıktı. ben nasıl yılan resmine bakamıyorsam o da delik burna bakamazmış, tiksinirmiş. ama saçımı çılgın renklere boyatmama bir şey demedi.

doğumgünüme az kaldı. 2 temmuzda. doğumgünü kutlaması yapmak istemiyorum. çünkü beni organizasyon yapmak gerer. doğumgünü dediğin rahat olacak. şu şunla anlaşır mı derdi olmayacak. o kadar kaygısız, o kadar rahatım ki şu an.

staj yapsam mı, yapmasam mı? karar versem belki hala bulurum. bulamazsam da bir şey olmaz. öyle sinir oluyorum ki sınıftaki dingillere. türkiyenin en inek 50 hırs küpünü bir sınıfa toplamışlar. hocalar kendileri dedi BU SENE STAJ YAPMAYIN diye bunlar koştura koştura bürolarla görüşmeye gittiler. mazoşist manyaklar. bunlar yapınca insan kendini zorunlu hissediyor. allah hepinizin belasını versin manyaklar. yavaş yavaş insanı kendinize benzetiyorsunuz.

Cuma, Haziran 11, 2010

çok sıkıldım sınavlardan ve kilo alıp durmaktan. hiç işe yaramıyor gibiyim. sabah kalkıyorum, o gün yapacağım işler aklıma geliyor, sonra uyumaya devam ediyorum. ben uyursam zaman durur diye düşünüyorum herhalde. sonra zeki arıyor, sesi hayat dolu, enerjik. çok mutlu olmakla beraber halimden utanıyorum. "ne yapıyorsun?" diye sorunca "hiçbir şey" demek zor geliyor. "keşke hayatımın daha değişik, daha hareketli anlarında karşılaşmış olsaydık" diye düşünürken, hayatımda hiç böyle bir an olmadığı aklıma geliyor.

sonra tanıdıklarımla gözgöze gelince, tanımamazlıktan gelerek başımı çeviriyorm. çünkü çok kilo aldım.

en sinir olduğum şeyse annemin gelip gelip beni hareket ettirmeye çalışması, bana iş buyurması. bunun hoşuna giden de bu, bırak yatsın demek yok. "ezgi şunu yaptın mı? ezgi bunu unutma. ezgi yine mi böyle yaptın." ay yeter. yeter. belli ki canım istediği zaman hareket edeceğim.

ay rahat bırak annecim beni, lütfen.

Pazartesi, Mayıs 31, 2010

şu günlerde birçok kişi bana türlü sıradışı cinsel macerasını anlatıyor. bunun için niçin beni buluyorlar onu da anlamıyorum. alnımda "gelin ey gelin, ben sizi kınamam." mı yazıyor anlamadım. asla ve asla yapmayacağım, cinsel ahlak açısınan uygunsuz bulduğum şeyleri yapıp yapıp sonra gelip bana anlatıyorlar.

dinliyorum, sanki anlattıkları çok olağan şeylermiş gibi kafamı sallayarak dinliyorum, sonra onlara elbette isteklerin çok önemli olduğunu, ama geleceği düşünerek hareket etmelerini, sonradan kendilerini ve bilhassa başkalarını üzecek hareket ve skandallardan kaçınmalarını, temkinli olmalarını ve en yakın zamanda aşkı bulmaya çalışmalarını tavsiye ediyorum. pek dinlemiyor, ille bildiklerini okuyor sonra da onay bekliyorlar. ben de onaylıyorum. ne yapalım, demokrasi böyledir.

geçen gün aklıma bir şiir geldi. teoman'a şarkı sözü olarak satmayı planlıyorum:

sevişmek bir ödül müdür seni sevene?
yoksa bir yol mudur ulaşan sevilene?
fakat kimi sevdiğin ne belli?
ve kimin seni sevdiği ne malum?
kişinin kalbi bozuk bir pusula
hep ayrı yönleri gösterir insana
aksın bacaklarından oluk oluk,
milyonlarca doğmayacak çocuk.

son iki dizeyi teoman'dan çalarak şiirime ekledim, bence şiirime bu dizeler çok yakıştı.

Cuma, Mayıs 28, 2010

"seni seviyorum"larla dolu bir yazı

tutuk bir insanımdır, samimi olmadığım insanlara şen davranamam. bunun için içerim. tutukluktan kurtulmak için çabuk çabuk içer, çabuk sarhoş olurum. sarhoşluğun ilk dakikalarında gelen o coşku ne güzeldir. herkes herkesi sever, gençlik dizilerindeki gibi sorunsuz bir dünya olur, sorunsuz bir iletişim dünyası. herkes insana sempatik gelir.

aşağıdaki yazılarımdan anlamışsınızdınır. son zamanlarda bir "seviyorum o halde söyleyeyim" ruh haline girdim, böyle bir coşku, bir atılganlık. hem de içmeden. komik bir yazı olsun, şimdi bunları anlatayım.

ZEKİ

zeki'ye onlarca mail attım, konuları: "macar salamım benim!!!!!!", "yerim seniiii", "aşkım canımın için bir tanem!!!" vb olan. aramızda şöyle diyaloglar geçti:
-zeki seni seviyorum
-ben de seni.
-zeki seni çok seviyorum.
-ben de.
-zeki çok seviyorum seni.
-(bakar).
kantindeki bir kediye çok zayıf olduğu için "zeki" adını verdim. herkese "bu kedi ne kadar tatlı, aynı benim zeki'm gibi." dedim.

ÇOCUKLUK ARKADAŞIM GÖZDE

gözde ile beşiktaş ışıklarda karşılaştık ki 3 yıldır mı ne görüşmemiştik. ama görüşmek istesek görüşürdük yani. "nasılsın?" diyince "seni gördüm daha iyi oldum." dedim. böyle konuştum hep.

EZGİ TRAK

ezgi trak'a 2 sene önce "seninle ilişkimi tamamen kesiyorum ezgi trak." diye mail atmıştım. peki neden? ne bileyim ben neden... muhtemelen onu kıskanmışımdır. bana kötü davrandığını düşünmüşümdür. işsiz güçsüz bir insanım, hayatım bunları düşünmekle geçiyor. ama geçen gün onu çok özledim. neden görüşmüyorduk? arkadaş olan insanlar birdenbire nasıl yabancı oluyorlardı? bundan kurtulmanın yolu yok muydu? "ezgi trak seni hala seviyorum." konulu bir mesaj attım. cevap gelmedi, ama bundan hiç etkilenmedim. "en azından bilmiş oldu." diye düşündüm.

ZİYA

ziya'ya bir sene önce "artık arkadaş değiliz, olamayız, senle konuşmak istemiyorum" demiştim. o ise buna rağmen bana "filmimde oyna." demişti. yakınlarda ziya'yı rüyamda gördüm. bir sürü film çekmişti rüyamda. bana bakıp dostça gülümsüyordu. eski, dosthane gülümsemesi... neden artık hiç görüşmüyorduk? telefona sarıldım. ama ders çalışıyormuş. "ezgi sınıfta kalıyorum, finallerden sonra ara." dedi. akşam çocuğa internetten mesaj attım. sabah ise kantinde gördüm. "ziya!" diye bağırarak sevinçle ona doğru koşarken o bağırmaya başladı: "yahu aramazsın aramazsın sınıfta kalacağım zamanı mı buldum 20 dakka sonra sınavım var beni rahat bırak! bilerek mi bloke ediyorsun beni!!!" diye bağırdı. "seni rüyamda gördüm." dedim. "ha evet, kesin öyle bişey olsa gerek." dedi.

DENİZ BERDAN

"bu sosyetik hanımın bu listede ne işi var?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim. ama "seni seviyorum" bir kez söylenince arkası geli geliveriyor. berdan'ın kişisel internet sitesine: "magazin yazarları giyiminizi eleştiriyor diye üzülmeyin, istediğiniz gibi giyinin. ben sizi beğeniyorum" yazdım, o an öyle düşünmüştüm.

ANNEM

annem ankara'ya kongrey gitti. o gider gitmaz "seni özledim." diye mail attım.

"sevgilerinizi ertelemeyin" diye bir ekol varsa şu hafta onun temsilcisi oldum, ki bu akımı da hiç sevmem. yaşamımın manik bir evresinde miydim, gençlik dizisi dozunu mu kaçırmıştım, yoksa gerçek duygularım su yüzüne mi çıkmıştı, bir kereliğine, sarhoş olmadan?

Çarşamba, Mayıs 26, 2010

(yazılarım son zamanlarda bir kadın dergisi tadına büründü biliyorum. bunun için de biraz seviniyorum aslında. bugün yine öyle bir konuyu işleyeceğim.)

doğrudan sevmek zor bir şeydir. çok sevgi kişiyi dolambaçlı yollara sokar. az sevmek kolaydır: hiç sorun çıkarmaz. az sevdiği birine insan iyi davranır.

sevgiyi zora sokan şey başta kıskançlıktır. bu, doğrudan bir sevgi ilişkisi kurmaya engel olur. en sevdiğiniz insanla bir de bakmışsınız iğneli iğneli, imalı imalı konuşuyorsunuz. sonra bir de bakmışsınız o da sizinle öyle konuşuyor. sonra bir de bakmışsınız bir rekabet halindesiniz.

oysa siz birbirinizi sevmiştiniz. hala da çok seviyorsunuz. sevgi o kadar çoğaldı ki sizi zora soktu. ama sizi zora sokan şey sevgi değil, güvensizliktir.

sevdiğiniz insanın elini tutun: "biz neden böyle birbirimizi umursamaz gibi konuşuyoruz canım?" deyin. çünkü biz cosmo politan olarak biliyoruz ki siz aslında o havalara rağmen birbirinizi umursuyorsunuz. güç yarışına gireceğiniz en son kişi, en çok sevdiğiniz kişidir.

söylemesi kolay, yapması zor, evet. ben de bu yüzden birçok arkadaşımla uzaklaşmıştım. şimdi de saçma sapan bir neden bulmuştum kendime: zeki'nin karakterini kıskanıyordum. iç yakan duygular, saldırgan yapar sizi. unutmayın, sevgi yarıştırmaz, işbirliğine götürür.

moden dünya kıskanmak, kıskandırmak, dudak ısırtmak, rekabet, elde tutmak, sahip olmak vb vb üzerine kurulmuş olsa da savaşmak aşkın doğasında varmış gibi gösterilse de bunlarla hayatızı zehretmeyin. siz siz olun savaşmayın. sevişebilirsiniz.

Çarşamba, Mayıs 19, 2010



geçen gün okula nil karaibrahimgil ve jay jy johanson geldi. nil karaibrhimgil her zamanki gibi canayakın ve güzeldi. jay jay johanson ise etrafa "seksi bir hüzün" yayıyordu. evet, sadece şu tamlamayı söylemek için kurdum bebeğim bu cümleyi ben. "seksi bir hüzün."benim şarkılarım ne yayıyor acaba etrafa? bok yayıyor. bir bok yaymıyor. keriz.

Pazartesi, Mayıs 17, 2010

birini onun beni sevdiğinden fazla sevmek çok canımı sıkıyor. bu sadece sevgili anlamında değil, arkadaşlarımla da bazen böyle oluyor ve çok rahatsız oluyorum. bana bu alçaklığı yaşattığı için o kişiden intikamların en büyüğünü almayı kuruyorum. mesela sevgilimi sırf bu yüzden terk etmeyi planlıyorum ama bu planımı gerçekleştirecek kadar da salak değilim daha. sadece bazı insanların başına buyruk olmaları, hayattaki bazı şeyleri benden çok sevmeleri sinirime dokunuyor. kıskanıyorum. ben de onlar gibi cool olamak istiyorum.

Pazar, Mayıs 16, 2010

saat sabahın kaçı, hala uyumadım. çeviriyi yapamadım. yine de içimde bir mutluluk var. insanların hoşuma gitmesi ile ilgili bir mutluluk. fakat bu mutluluğum boğazımda kalıyor: niçin herkes benim kadar hoşnut değil? en yakınımdaki insanları bile teselli etmek mümkün değil... içimde bunun derdi var.

mesela "haydi gel denize karşı oturalım, şu güzel gece vakti." desem, unutuyorum, böyle şeyler ancak derdi olmayana güzel gelir... hoşnutluğumda beni yalnız bıraktı kahpe kadın. onu anlayamadım, üzüldüğüne üzüldüm. mirkelam gibi. her neyse, şu çeviri de yarına kalsın bir zahmet. sabah erken kalkıp yapayım.

Pazartesi, Mayıs 03, 2010

dün anneannem ve dedem mersin'e döndüler. bu bir hafta içinde evde onlardan köşe bucak kaçtım. ev genişlediği için çok kolay oldu. babam benden fransızca dersi almak istedi. hayali hep fransızca öğrenmekmiş. bir de türk sanat müziği korosuna yazıldı. artık şarkıları notasından okuyor. ilk dersimizde alfabeyi öğretmeye başladım. ders verirken anneannem içeri girdi, durdu, gözlerini bize dikti ve hüzünlü hüzünlü bakmaya başladı. ben kafamı kaldırıp "babam da heves etti öğrenmeye" gibisinden bir şeyler söylüyordum, babam öfkeyle: "boşver onu, işine bak." dedi. babam kaç gündür özellikle dedemin insanın hayatına müdaheleci tavrından sıkılıyordu.

ben de "insanın kendi yaşamını yaşaması mı önemli, yoksa büyüklerini, sevdiği insanları memnun etmesi mi önemli?" diye düşünüyorum son günlerde. özgürlük merkezli bir yaşam mı, yoksa sevgi merkezli bir yaşam mı? ama gerçekten seven insan diğerinin özgürlüğünü kısıtlar mı? yoksa kimsenin birbirine karışmadığı tek yer yalnızlık mıdır?

sadece sabah okula geç gittiğim için anneannemle, dedemle kahvaltı yapma olanağını buluyordum. dedem kökten dinci olmasına rağmen ileri görüşlü, akıllı bir adamdı. valla ikisi nasıl bir arada oluyor diye sormayın, oluyor. anneannemse saf, iyi niyetlidir. fakat dedemden daha beter sıkar insanı. yine de aramızda görüş ayrılıklarına rağmen sevgi vardı. insan "dedeciğim" diyince, koşup ona çay koyunca karşılığını alıyor.

son gün ben artık iyice sinirliydim, onlar yüzünden doğru düzgün gece istediğim yere gidemiyordum. sırf gece mi, aynı zamanda gündüz de... durmadan fısır fısır dua etmeleri de sinirimi bozuyordu. bir ara anneannem odamdan içeri girdi. heyecanlı heyecanlı bana baktı. bu kadar sevgi dolu ilk defa baktığı için çok etkilendim. neden sonra, çıktı gitti.

özgürlük ayrılmakla mı olur, bütünleşmekle mi? yalnızlıkta mıdır, beraberlikte mi? olmasa da olur mu? yoksa sevginin önşartı mıdır? siz ne düşünüyorsunuz?

Pazar, Mayıs 02, 2010

insan en geç torunun torunu tarafından unutuluyor. hatta benim babam babaannesinin adını bile bilmiyor. geçen gün öyle bir konuşma yaptık:

-baba, senin dedelerinin adı ne?
-biri hasan, öteki abdullah.
-anneannenin?
-galiba zekiye.
-babaannenin?
-bilmiyorum.
-peki bunlar nerelerde doğmuşlar?
-herhalde çarşamba'dadır.

düşüsene, torunum olacak, adımı dahi bilmeyecek.

torunumun kızı derin su: babish senin babaannenin adı ne?
torunum berkkan: off derin, bilmiyorum! galiba ezgi... sachma sapan sorular soruosn bebishimm
torunumun kızı: peki olayı neymish babaannemn babish?
hayırsız torunum: ay ne biliyim.. avukatmısh galiba.
kızı: chok sıkıcııııııı
torunum: di miii. keshke herkzz bizim gibi modacı olsa ama o zmnlar öyleymiş.

kesin bilmeyecek. vah başıma gelenler.

Perşembe, Nisan 22, 2010

sabahtan beri süper baba'da fiko ve elif sahneleri izlemeye çalışıyorum. ondan önce gilmore girls ondan önce de hello geekette denen bir diziyi izlemeye uğraştım. bazı diziler ne kadar saçma sapan olurlarsa olsunlar hayal dünyamızı geliştirebilir. bu yüzden izliyorum. sizleri şiirlerimle başbaşa bırakıyorum. derslere ağırlık verince 100 almaya başladım, sanatçı yanım biraz geriledi. belki de hiç olmamıştı:

şiir çok kötüydü sildim.

bu arada süper baba saçma sapan değil. saçma sapan olan hello geekette. bir web fransız dizisi. normal ve yüzeysel fransız gençleriyle yine yüzeysel fakat "geek" olan diğer gençler anlatılıyor. anlamakta zorlanıyorum bazen çünkü anlamak için fantastik edebiyata, star wars'a, barbar conan'a, frp'ye, kuzuların sessizliğine filan hep hakim olmak gerek. (zeki'ye soralım o bilir. bilmeyenleri de pek sevmez. ama zeki başka şeyler de biliyor. o manyaklara pek benzemiyor. ya da eh işte)

bence ideal blogger, böyle referanslar vererek sizi saçma sapan konulara yöneltendir.....

ki zihniniz bulansın, iş hayatında birrr bir elenin.

hahahahahahahahahaha........

Salı, Nisan 06, 2010

merhaba canlarım,

artık bu köşeden sizlere zaman zaman yol göstereceğim. yalnızken kendi kendime düşündüklerimden mahrum kalmamalısınız, şekerlerim. bugün, hatalarımızdan bahsedeceğim. öncelikle, bilmelisiniz ki bazı problemler çözümsüz kalmaya mahkumdur. problemlerin hepsi ancak filmlerde çözülür, bebekler. fakat problemlerden çoğu, beraber yaşanılabilirdir. bazı sorunlar, tramvatik durumlar vardır ki onlara katlanmak için psikolojik ve tıbbi yardım alınmalıdır, yoksa kişi intihar edebilir. veya etrafına zarar verebilir. fakat şükürler olsun ki çoğumuz bu sorunlardan muzdarip değiliz.

pek çok genç insan, diğer insanlar yüzünden mutsuzdur. bu yüzden mutsuz olmayı da zayıflık veya uyumsuzluk sayarlar. oysa tahmin edilenden çok daha fazla bir kısmımız insanlar yüzünden mutsuz olur. hatta diyebilirim ki ortalama insanın baş mutsuzluk sebebi, diğer insanlardır. kadınlar, eşcinseller, işsizler hep bu yüzden mutsuz olurlar. batıda ise, ve şimdi bizde de bu sorundan muzdarip insanlar hep gençlerdir. gençler farklı olmaktan, yadırganmaktan, dışlanmaktan korkarlar. hem benzemek, hem de hoşa giden bir şekilde öne çıkmak, farklı olmak isterler. çoğu genç insan, içinde bir yabancılaşma duygusu taşır ve adını koyamasa da bu duygu ona acı verir. üstelik ülkemizde rekabet çok fazladır, bu yüzden kıskançlık, stres, umutsuzluk vb duyguları gençler çok sık hisseder. gençler bir yandan aile baskısıyla, bir yandan cinsellikle ilgili baskılarla, eğitim zorluklarıyla ve gelecek kaygısıyla kuşatılmışlardır.

bakın, kendinizi ne zaman böyle hissederseniz, bilin ki bu normaldir, ve bununla yaşamayı öğrenmeniz gerek. bu sizin hissedebildiğinizin, düşünebildiğiniz bir kanıtıdır, sevinin! ayrıca bu demektir ki toplumdan kopuk değilsiniz, onun bir parçasısınız, çünkü bu tür konular sizi ilgilendiriyor. şimdi aklınızı, yüreğinizi yoklayın, ne yapmak istiyorsunuz? ve kendinizi hoşgörün, ve biraz da zamana bırakın. bir de şu şarkıyı dinleyin, şu klibi izleyin. biraz ergen ama ben çok seviyorum:

http://www.dailymotion.com/video/x5uhv7_jimmy-eat-world-the-middle_music

öpücüklerrrrrr

Cumartesi, Nisan 03, 2010

hayatımda galiba bir kişinin açıkça kalbini kırdım, aşık olarak. ondan da pek emin değilim. yine de zaman zaman rüyalarıma girer ve bana "AHIM TUTTU!" der. "sen artık lanetlisin." terleyerek ve "beni affet" diye sayıklayarak uyanırım. gözlerimde biraz da yaş olur.

össden sonraydı, 1 hafta kadar küçük iskender hayranı bir çocukla buluşmuştuk. bana "seni seviyorum, çünkü bir insanı tanımadan sevmek daha güzel, ruhunu sevmek yani" demişti. internet sitesinde aşk şiirleri vardı. gel gör ki çirkin buluyordum onu. hatta orda burda "göze batan bir çirkinliği var." diye milleti kahkahaya boğuyordum. telefonuma onu "mustafa dershane" diye kaydetmiştim. o ise bana "keşke her gün dershane olsa." diyordu. herkese "ayy ayrıldık çünküüü yakışıklı diiilll:PXXX:D:D:Dzuhaahahaasjasj" dedim.

yaptığım keşke bunlardan ibaret olsaydı. kimi liselilere göre hiçbir şeydi bunlar ama allah kişiyi kendine göre sınarmış. o haftadan sonra lanetlendim işte. kendi ininden çıkmayan lanetli, bunalımlı, sivilceli bir genç kız oldum.

sevgili internet

hiç başına gelen var mıdır acaba, telefon çalıyormuş gibi oluyor. sonra anlıyorsun, ses gaiptenmiş. hatta 100. kez olunca bu, alışıyorsun, "ha gaiptendir" diye düşünüyorsun. hiç bu kadar zavallı bir insan var mıdır acaba?

az önce annemin bana beş yıl önce attığı bir maili okudum. o zaman ben belçikadaydım. yavrukuzum, havalar nasıl, üşütme gibi anne saflığında sorularla dolu bir maildi. annemin maille yazısını ilk kez görüyordum. bazen mi'leri filan ayırmamıştı, bu da bana şefkat hissi vermişti.

o şefkat nerde? şimdi de şunu düşünüyorum ve kendimi çok yalnız hissediyorum, bazen ben bazı insanlara veya durumlara kafayı takarım. şimdi mesela sevgilileri düşünüyorum. birbirlerinden "falan tarihte bir kız arkadaşım vardı" diye bahseden insanları. yahu, bir ara sen onu sevmiştin. yani ne bileyim, filan yılında bir kotum vardı ile aynı şekilde söylüyorsun. bir de "ayşe ile ahmet çok yakışıyorlar" yakışmak ne be? laf. birini tanıyınca onu ister istemez seversin.

ben hafif şeylerin kadını değilim. olamam. fakat hafif olmayan ne kaldı ki artık? hafiflik belki de insanın tabiatında var. hafiflik bencillikle alakalı. eskiden en azından bu horlanırdı. şimdi yaygın yaşam felsefesi bu. daha iyi oldu tabi, daha rahat. ben zaten öyle dayanaklı bir şeyler söyleyemem bu konuda. ancak buna benzeyen hislerimi anlatabilirim:

ahmet ayşe'yi tanıdı ve tanıdıkça daha da sevdi. ana babasından bulduğu sıcaklığı başkalarında da bulmak isteyen, merhametli bir insandı ahmet. ilişkilerinde hafiflik istemiyordu. sonsuza kadar bağlanmak vs de istemiyordu zavallım. ayşe ise hafiflik, uçarılık peşindeydi.

bırakalım şu ikisini de ben derdimi anlatamadım: ben gittikçe daha da asosyalleşiyorum. aslında sevimli bir insan olmama rağmen örneğin iyi niyetli gülüşüme pek fazla insan dayanamaz, ki bu gerçek, bazı dönemler down down...

Cuma, Nisan 02, 2010

ilerisi, ilerisi ne olacak? kime benzeyeceğim? şu otuzlukların hiçbirine benzemek istemem. ama bunun için onlardan daha akıllı olmak gerek. ev eşyalarına, içkiye yemeğe düzdükleri methiyelerden, sanki insan yetişince başka bir uğraşı kalmıyormuşçasına "şöyle seks, böyle seks" diye konuşmalarından bıktım. kafa yoracak başka konu mu yok? ya ben, neye kafa yoruyorum ki diğerlerini beğenmeyeceğim?

akıllı, çok akıllı olmak gerek. öyle çok şey okumak, bilmek gerek ki, içini yakan şeyleri, insanları küçümseyip yüz çevirebilesin onlara, kendi tutacağın, emin bir yolun olmalı, insanın kendi fikri yoksa moda neyse onu yapar. ve ben modayı beğenmiyorum, bundan eminim. sadece beğenmemek değil öfkeleniyorum zamane insanlarına. eh, ben de aydan gelmediğime göre...

Cumartesi, Mart 27, 2010

bazen 21 yaşında olduğuma inanamıyorum. bir çocuğum olsaydı onu severdim. ama sadece severdim, tek yapabildiğim bu olurdu. ona ahlaki açıdan hiçbir şey öğretemezdim, ona tanrı var mı yok mu açıklayamazdım. hangi okula göndereceğime karar veremezdim. sonuçta kolpa bir çocuk çıkardı ortaya. çocuğum olsa onun zamane çocuğu olmasını hiç istemezdim çünkü zamanımızı hiç beğenmiyorum. bazen moda bloglarını filan okuyorum da aman allahım! dünya nasıl da değişmiş. çocuğum boy boy fotoğraflarını çekip facebook'a koysun, birayla, sigarayla beslensin hiç istemezdim. hele tokio hotel dinlesin hiç istemezdim. gerizekalının biri gelip çocuğumun kalbini kırsın da istemezdim. çocukcağızım eşcinsel olsun, evlenemesin, sapık adamlar onu taciz etsin, horlansın istemezdim. çocuğum tanrıya inanmasın da istemezdim. benim gibi inancı zayıf ve iradesiz bir insan olsun da istemezdim. intihara teşebbüş etmesini, antidepresan kullanmasını, fondoten kullanmasını hiç istemezdim. insanlar doğurup duruyor, ama sonuçta ortaya salak salak insanlar çıkıyor. bir insanın doğmasından sorumlu olmak?? bu sapıtık dünyaya bir yavru getirmek??? asla!!! gerçi dünya hiçbir zaman düzgün bir yolda olmamış. allah hepimizi kötülüklerden korusun.

ya da ben eski kafalı, muhafazakar bir insanım. değişimden bu kadar korkmamak gerek. hair müzikalinde "age of aquarius" diye bir şarkı söylüyorlardı galiba.

hakikaten de kova burcu, hippi ruhuna da uygun bir burçtur. yukarda gördüğünüz üzere benim burcum olan yengeç, george bush'un da burcu olduğu için hippilikten, yeniliklerden kaçınır.

Salı, Mart 23, 2010

bugün güneş hepimizi birer kedi yaptı: kantin kedileri. gerizekalı bir şekilde merdivenlere serildik ve güneşlendik. bir yandan da kızların kıyafetlerini vs kesiyordum. başparmağımla ve işaret parmağımla kollarımdaki tüyleri yoluyordum. emin diye bir çocuk var, aramız çok resmidir. güneşin mayıştırıcı etkisiyle ona dönüp "emin sen çok götoşsun." dedim. o da güneşin mayıştırıcı etkisiyle güldü. bazen halimden çok memnunum. bazen düşünüyorum da, hiç ölmek istemem. hep merdivenlere serilip aklımdan "çay mı içsem, çikolata mı alsam?" "kollarımdaki tüyleri öyle bir yolayım ki seyrek görünsün." "kedi mi severim köpek mi?" gibi şeyler geçirmek isterim. okul bitince keşke emekli olmak imkanı olsa.

Pazartesi, Mart 22, 2010

bu şarkı da öyle bir şarkı işte. ingilizceye merak saldığımı anlamışsınızdır. bunu alçakgönüllü bir merak olarak kabul etmenizi isteyeceğim, zira ne aksan ne de kelime dağarcığı olarak bu dile olan ilgim bir hevesten ileri gitmiş değil. bu şarkım, diğer ingilizce olanlarla beraber yazdığım, fakat gerek melodi gerekse söz olarak beğenmeyip zihnimde geri plana attığım şarkılarımdan biri. benim şöyle bir huyum vardır, yazığım hiçbir süprüntüye kıyamam ve asıl sevdiğim şarkılarım diğerlerinden biraz daha kötü olanlarıdır. onlara utanmadan "butik şarkılar" derim, yani melodisi akılda kalıcı olmayan, arkadaşlarımın duyunca "bunu o kadar sevmedim ben be" dedikleri şarkılar... fakat ben yalnızken bunları söylerim, kendimi eğlendirmek, vakit geçirmek, birazcık duygulanmak için. bu şarkı 500 days of summer filmini izleyenler için de içerik bakımından tanıdık gelecektir.

Pazar, Mart 14, 2010

eskiden ezgi'nin günlüğü'nün adının şurdan geldiğini düşünürdüm: (kafamdan uydurduğum bu hikayeye iyice inanmıştım yani)

bu grubun elemanları uzun süredir arkadaşlar. bir müzik grupları var, yalnız adını bulamıyorlar. bu arada aralarından birinin ezgi adında 9 yaşlarında, sevimli bir yeğeni var. muhtemelen ablasının kızı. bu kızcağız, o kadar iyi huylu bir çocuk ki grup elemanlarının tümünün sempatisini kazanmış. ezgi bir gün günlük tutmaya başlıyor. grup elemanları da ona jest olsun diye gruplarının adını "ezgi'nin günlüğü" koymuşlar.

bu hikayeyi uydururken bir yandan da benden daha güzel, sessiz ve huyu bana benzeyen bir kız düşünürdüm. bir gün babama bu teorimi açtım. "o ne lan." dedi, "yok o zaman zeynep'in külodu, berk'in pipisi. hahahaha." dedi.

Cumartesi, Mart 13, 2010

pratik öneriler

şimdiii, yarın kahvaltıda ne yapsak diye düşünüyorsanız, hemmen manava gidin derim. neden mi? ıspanaklı yumurta yapacaksınız. süper lezzetli bir yemektir. elbette yumurtalar dağılmamış olacak, yani sahanda. içine soğan da konur. tabi size burda tarifi verecek değilim. internette elbette vardır.

öğlen ise sebzeli pilav yapmanızı öneriririm. karnıbahar olur, havuç olur, domates olur. zeytinyağında onları önce kavurursunuz, işte sonra pilavı normal yaparsınız ama içine 1 ya da 2 küp şeker koyarsanız daha iyi olur. işte size kolay bir yemek.

akşam dizi ilerken canınız tatlı çektiyse dünyanın yapması en kolay keki olan "ıslak kek"i yapın. hem güzel yani, insan tatlı istediğinde iyi gidiyor, hem kolay, hem de çayla iyi gider. tarifini burda verecek değilim, girin internete, her yerde bulursunuz. bu mükemmel fikir için de bana teşekkür edersiniz.

Perşembe, Mart 11, 2010

en güzel yemek

anneannem tarhana çorbası, yaprak sarması yapmış. yanına kendi kurduğu turşu, ekmek, yoğurt. öyle bir özlemişim ki bu türden bir yemeği. çünkü yemekleri ben yapıyorum ya hepsi dandik oluyor. ya barbunya pişiriyorum ya ayşe kadın. çünkü daha zeytinyağlılardayım. çorbalardan ise yalnız yağsız mercimek. eh, bir de pirinç pilavı. fakat anneanneciğim sağolsun. ah, bir de aramız iyi olaydı. insan kendinden tamamen farklı görüşteki bir insanı sevebilir. kıble'nin yerini yanlış bildiğim ortaya çıktı bugün, gözünden daha da düştüm. durmuş'un tarikata giren kızını övüp duruyor.

Salı, Mart 09, 2010

bugün milletlerarası hukuk dersinde hoca yugoslavya'dan bahsedip duruyordu. kendi kaderini tayin hakkında bir ders. işte efendim, beraber yaşama isteği artık yoksa, durumu inkar edemezmişsin, yeni oluşan devletleri tanımalıymışsın, o konular. benim de aklıma deniz'i eğlendirmek için şöyle bir fikir geldi: birden ayağa kalkacak, çok kontrollü ve kibar bir adam olan hoca'ya yavaş, kendimden emin adımlarla yürüyüp şöyle diycektim:

sonra da sınıfın kapısını çarpıp çıkacaktım. deniz buna 1 hafta gülerdi. o kadar kanlı bir iç savaşla alay mı edecektin diye soruyorsanız, yok amacım bu değildi. amacım, dediğim gibi, deniz'i güldürmekti. bütün ders boyunca bunu düşündüm. tam yugoslavya'dan söz açıldı, ayağa kalktım. yavaş yavaş, kendimden emin adımlarla hocanın yanına ittim, ama yemedi, "tuvalete gidebilir miyim?" dedim. birkaç kişi güldü. yani, bu da bir şeydir. deniz 'e anlattım, o da kayıtsızca omuz silkerek, "yapsan çok komik olurdu, ama onu kimse yapamaz, bu bir hayal, yalnızca bir hayal..." dedi. o öyle deyince çok üzüldüm. oysa ben, sınıfta şaklanbanlık yapmak dahil, hayatta her şeyin mümkün olduğunu, çoğu şeye gülünebileceğini, insanın herkesle tatlı tatlı dalga geçebileceğini göstermeyi çok istemiştim. eh, kısmet değilmiş. belki önümüzdeki ders, belki önümüzdeki ders bunu yaparım.

Cumartesi, Mart 06, 2010

dandik köşe yazarı tadında bir yazı

ayrı olmanın 2 türü

sevilen bir oğlandan ayrı olmanın iki tür yolunu biliyorum. birincisi, hislerin karşılıksız olmasıdır. o zaman dikkatinizi başka hiçbir şeye veremezsiniz. hep dalgın, mutsuz bir haliniz vardır. aşk, bitmemiş bir iş gibi yakanızdadır. mutsuzluğunuza zamanla alışırsınız ve sonra ondan bir mutluluk çıkarırsınız. yani aslında halinizden memnun olursunuz en nihayetinde. periyodik olarak, size söylediği tek tük güzel şeylerden size aşık olduğu sonucunu çıkarırsınız. karşılıksız aşkından ayrı kalmak çok işkenceli bir şeydir.

ikinci tür, sizi sevdiğini söyleyen ve sizin de sevdiğiniz bir çocuktan ayrı kalmaktır. bu türden bir ayrılık harikadır. dikkatinizi her şeye verebilirsiniz. sadece bazen, ders çalışırken, yemek yaparken, bir arkadaşınızla iken aklınıza gelen bu aşk içinizi ferahlatır. aşk bir çiçekse, bu tür ayrılıklar aşkın suyudur. bu çocuk size ne derse desin, ona pek inanasınız gelmez. ama bazen, sırf o mutlu anlarda, ayrı olduğunuz zaman içinde, tümden ayrılma ihtimali yokmuş gibi gelir, gelse de umursamazsınız, hayalkırıklığına uğrayacağınızı düşünmezsiniz, o zaman aşkınız tavan yapar. sevgili olmadan önce evrimden devrimden bahseden çocuk ve bildiği tek entel olan simone de beauvoir'dan alıntı üstüne alıntı yapan o kız gider ve şöyle konuşan iki gerizekalı onları ikame eder:

"sabah ne yaptın?... hihihi, güzel miydi?... ay ben de ben de! Ay eveeet oraya da gidelim. hihi.... yaaa, bugün noldu biliyo musuuuun?" vs vs.

bütün bu konuşmaların tek anlamı şudur:

"sevgili olmamız ne güzel di mi? evet bence de çok güzel. evet hep sevgili kalalım. ay ay. iyi ki sevgiliyiz."

kaslar spor yaparken gelişmez. spordan sonra dinlenirken gelişir. aşk da beraberken gelişmez. bir iki saatliğine ayrı kaldığınızda gelişir.

bir daha bu testleri çözmeyeceğim, moralimi bozdu g.toşlar

aşkta başarı için neye ihtiyacınız var? sonuç:
Özgüven
Âşık olmakta üzerinize yok ancak kendinizi yeterince iyi ifade edebildiğiniz söylenemez. Çünkü âşık olduğunuz kişinin sizi her an terk edebileceği korkusundan bir türlü kurtulamıyorsunuz. Bunu aşabilirseniz, isteklerinizi ve arzulamadıklarınızı rahatlıkla dile getirip sevgilinizle uyumlu bir ilişki kurabileceksiniz. Bunun için birkaç konuda dikkatli olmanız gerekiyor. İlk olarak korkularınızı aşmanız ve yalnızca kendinize değil, ona da güvenmeniz gerektiğini sık sık kendinize hatırlatmalısınız. Onunla her meseleyi mümkün olduğu kadar olumlu bir atmosferde konuşmalı, arada bir hem onun hem de sizin için sürpriz olabilecek adımlar atmalısınız. “Ya hep, ya hiç” demekten vazgeçip, her durumda ilişkinizi kurtarabileceğinizi aklınızdan çıkarmamalı ve olumlu her adımınızda kendinizi ödüllendirmelisiniz.

ulan

"arkanızdan ne diyorlar?" testinde ise şu çıktı amk:
Pinti
Sizin biraz cimri olduğunuzu düşünüyor etrafınızdaki insanlar. Sadece para ya da nesnel varlıklarınızı paylaşmak konusunda değil, insanların sorunlarını, çabalarını paylaşmak konusunda da biraz gönülsüz gibi bir haliniz varmış. Her şeyin, herkesin, bütün o ortaklaşa aktivitelerin dışında durmanızı da buna bağlıyorlar. Nereden bilsinler sizin içinde yaşadığınız koşulları, endişelerinizi... Kimseye bir şey açıklamak zorunda değilsiniz, ama arada bir piyasada görünmek için koşullarınızı birazcık zorlamak da fena fikir olmayabilir...

kim pintiymiş amk. sensin.
az önce sıkıntıdan internette "neden mutsuzsunuz?" adında bir test çözdüm ve sonuç şu çıktı. testi kim hazırladıysa onla arkadaş olacağım.

Hayır demeyi bilmiyorsunuz
Neredeyse ezik bir kişiliğiniz olmak üzere. Çünkü insan kaybetmemek için, gelen bütün taleplere evet demek gerektiğini zannediyorsunuz. Bu yanlış bilinç, kendi ihtiyaçlarınızı görmezden gelmenize, enerjinizi hep başkaları için harcamanıza neden oluyor. Boşverin, siz bir talebine hayır dediniz diye sizi terk edecek insanlarla olmayın zaten. Hem arada bir siz de bir şeyler talep edin ki insanlar varlığınızın farkına varsınlar. Çok cömert ya da açık yürekli olabilirsiniz, ama siz de en nihayetinde bir insansınız.

astrolojik gerçekler

"astrolojik gerçek mi olur?" dedin. dedin değil mi? oysa insanları sınıflayarak tanımak en kolayıdır. ingilizcede "i'm not that kind of girl" derler mesela. aslında kolay ama, yanlış. yani 12 gruptan oluşmuyor ki insanlar. tabi bunun ay burcu, güneş burcu, yükselen burcu var. hım, sonra evler var. öyle olunca tam olarak 12 sınıf yok aslında. uf yine de, batı astrolojisi bir sınıflandırma işi. amerikalı bir iş aslında. "i'm that kind of person" işi. uf, ne kadar yanlış bulsam da, benim en sevdiğim iş yahu. :)

sevdiğim insanlara birer "burç" olarak bakarım. (zaten çok sevdiğim bir avuç insan vardır. kısa yaşamıma girmiş olan ve bir zamanlar çok sevmiş olduklarım da var. ama vefasız olduğum iç onları aramam sormam. yine de hala severim. neyse.) mesela d.a. Oğlak'tır. benim zıt burcum. fakat astrolojide zıtlık, alakasızlık anlamına gelmiyor. ortak birçok yönümüz vardır. ve oğlakları severim. bende kucaklama isteği uyandırırlar. salinger da oğlaktır. fakat kendisini tanımıyorum.

en sevdiğim başka bir burç boğa. boğa, üzerinden çekicilik, sevimlilik akan bir burçtur. o da bir toprak burcudur. özellikle geveze boğa çocukları tadından yenmez. biraz fevri ama çok güvenilir insanlardır. içtendir bunlar.

akrep sizi severse harika olur ama genelde uzak durur. biraz soğuk olur ve çokça kendini çeker. ben akreplerde çokça derinlik, hüzün ve gaddarlık bulurum. bir de deneyimlidirler. çok kayda değer insanlardır. kayda değer derken, çekici, dolu demek istedim. ama kaçınırım onlardan. madem bu amerikanvari bir yazı, ingilizce söylersem: "i avoid them."

yay ise, benim hayran olduğum bir kişidir. ay yay, seni seni. çok sevimli bir keretadır. ben bu burcu çok ilginç, ama duygusal olarak güdük bulurum. yani bence öyle. ama bu güdüklüktür, bu doğrudanlıktır (bu da nasıl bir kelimeyse) onu sevimli yapan. yay hayatımda gördüğüm en kolpa insandır. aynı zamanda en çok vakit geçirmek istediğim insandır çünkü bu tipler benim gibi sıkıcı olmaz.

balık güzeldir. fiziksel olarak. hep güzel ve nazlıdırlar.
ikizler iyi biri gibi geldi bana.
aslan çok süper biri. çok tatlı. çok da seksi.
teraziyi pek tanıma fırsatım olmadı.
kova akıllı. hem de uyumlu.
başak müşkülpesent.
koç sakin, kendine güvenli. zengin bir avukat çocuğu.

ay evet, 11 tane. kendi burcumu unutmuşum. kendi burcum için seksi diyeceğim. bene çok seksi biriyim yani.

Perşembe, Mart 04, 2010

ketum insanlar! laftan değil icraattan yana olanlar! hep kısa kesenler! lafım size...

dinleyin. çok az karşılaşılan bir insan tipisiniz, biliyorum. bu yüzden karşılaştığımız zaman, çoğu zaman ne diyeceğimi bilemiyorum. sizi anlamıyorum, kurduğunuz cümlelerden "nasıl bir insan" olduğunuzu çıkaramıyorum. hele siz en sevdiğim insanlar arasındaysanız. o zaman, zamanım bunu tahmin etmeye çalışarak geçiyor. sonra boşveriyorum ve bir kitap okuyorum. o zaman aklımdan bunlar çıkıyor. belki böylesi daha güzel. nasıl biri olduğunuzu öğrenip ne yapacağım? suskun varlığınızdan memnunum ve dünyaya çok hoş, çok lezzetli şeyler katıyorsunuz. en azından süregelen varlığınızla, orda oluşunuzla, kayda değer bir çift gevezelik dahi etmemiş olsanız da, kalbimi kazandınız. aramızdaki ilişkiyi öğleden sonra yağan ve cama vuran tempolu, gri yağmura benzetiyorum. ama dediğim gibi, bunları düşünmek sadece hoşuma gidiyor. çok da düşünmüyorum. bir kitap okuyorum, sonra internet vs.

Pazartesi, Mart 01, 2010

ben herhalde erken doğmuşum çünkü şu "emo" denen akım bana pek bir uyuyor. bugün çok sinirliydim, sebebi de şu: zeki'yi öptüğümde burnu tıkalıydı ve bu beni sinir etti. neden bilmiyorum ama hala hatırladıkça sinirlerim tepeme çıkıyor. oysa ki sümüklünün önde gideni asıl benim. üstelik bugün yumuşak bakışlı mavi gözleriyle, aldırşsız gülümsemesiyle, özensiz giyimiyle, sarı bıyıklarıyla, baharatlı kokusuyla yakışıklı da bulmuştum onu. yakışıklı buldum bulmasına da burnunun tıkalı olması moralimi bozdu.

üstelik kendimi pespaye buluyordum ve konuşacak laf da bulamıyordum. böyle olunca içimden sürekli şunu diyordum: "allahım inşallah ne suratsız kız deyip de beni terk etmez." öte yandan burnu tıkalı diye o kadar sinirlenmiştim ki az kalsın "buraya kadar. bitti. nedenini sorma." diyecektim.

sonra birden tüm bu nedensiz hisler geçti, dönüş yolunda birden ona içim kaynadı, durdurup boynuna sarıldım. arabalar vızır vızır yanımızdan geçiyordu, ben pişmandım, emo klubüne kaydolmayı planlıyordum.

Perşembe, Şubat 18, 2010

iğrendiğim yaşıtlarım


yaşıtlarımdan yalnızca zeki'yi beğeniyorum. gerisini beğenmek mi? aman allah korusun. yaşıtlarımdan öyle bir soğudum ki, allah kimsenin başına böyle bir tiksinme vermesin. ve hey sen, bu satırları okuyan. yaşıtımsan ve zeki b. değilsen seni de sevmiyorum. ama hiç tanışmadık??? olsun. tanısam da sevmem. tamam mı? işte beni böyle soğuttu kendinden yaşıtlarım. yaşlarından büyük laflar ederek soğuttu beni adiler. ıyyyk. ne kadar iğrenç insanlar. hey yaşıtlarım, ne kadar sevmediğimi bilseniz sizi. üniversiteleri, işyerlerini, barları, aptal aptal dolduruyorsunuz ya, kusasım geliyor. istiklal caddesinde, bağdat caddesinde salına salına geziyorsunuz ya, kıçınıza bir tane vurasım geliyor. hele internette kendinize sayfa açmıyor musunuz, edebi şeyler karalayıp moda blogları yapmıyor musunuz, ne kadar komik ve salak göründüğünüzü tarif edemem, o derece. evet, zeki b. hariç, kendim de dahil, hiçbir yaşıtıma değmez. zeki b. ise saflığın, güzelliğin yeryüzüne inmiş hali.

Çarşamba, Şubat 17, 2010

genç yaşta ölenler

şimdiki gençler kendi alemlerinde yuvarlanadursunlar, ben hala eski gençleri hatırlıyorum. hala dediğim bazen hatırlıyorum onları. 2002'de, 16 yaşında boğaz köprüsünden atlayan ve ülkede satanizm tarışması çıkaran Lara Falay'ı mesela. 1998'de duvara "we don't belong here" yazıp elele atlayan cenan yuğaç ve aslı yardımcı, hap içerek ölen tenis şampiyonu ceylan konuk, bunlar da var. 1995'te lösemiden ölen, "mavi saçlı kız"ın yazarı burçak çerezcioğlu da var. kanat güner'i de bu kategoriye sokabiliriz. hepsi birbirine yakın yıllarda öldüler. hiçbirini tanımıyorum, ama arada düşünüyorum onları. eski gençler. yani tam eski değil de, modası henüz geçmiş gençler. onlar hep genç kaldılar, öldükleri anda güzel ve hüzünlü bir öykü olarak ebediyete kaldılar. biz de o halleriyle onları sevdik.

diyeceksiniz ki, burçak çerezcioğlu'nu o gruba sokamazsın. zaten kendisi kitabında insanın kendini öldürmesini, uyuşturucu kullanmasını anlamadığını, kendisinin yaşamak için mücadele verdiğini söylüyor. ama hayır, diğer saydıklarım da yaşamı en az burçak kadar sevmektedirler. yaşamayı çok seviyor, yaşamdan ve ilişkilerden çok fazla şey bekliyorlardı, bu yüzden de kendilerini farklı yollarla öldürdüler. zaten burçak'ta benzer beklentiler ve hayal kırıklıklarına tanık oluyoruz.

genç yaşta ölmenin anlamsızlığını insan yaşlandıkça anlıyor. 16 yaşındayken ben de seneye ölmek isterdim, sonra yavaş yavaş bu isteğim kayboluyor. hala biraz var ama herhalde o da geçecek. olgunlaşmak demek, alışmak, kaşarlanmak demek olabilir. başka ne demek olabilir ki?

Pazar, Şubat 14, 2010

bugün zeki ile yürürken hıncal uluç'u gördük. "aaa, bak hıncal uluç" dedim. o da "dur, bir şey soracağım" dedi. ben utancımdan koşup bir arabanın arkasına saklandım. uzun bir süre konuştular. sonra zeki elini kolunu sallayarak geldi. gidip beşiktaş'ın durumunu sormuş. günün geri kalanı ise durgun ve ılık havanın, denizin, tepelere vuran ışığın etkisiyle güzeldi. ayıptır söylemesi, isviçre'nin soğuğundan sonra insana "niçin gittim boşuna?" dedirten, insana iyi gelen bir havaydı. sonra eve gittim. yuvama girince kendimi gereksiz bir insan gibi hissetmeye başlıyorum. akşamları insan kendi kendine sormadan edemiyor: "işte bir gün daha bitti. yine olduğum yerdeyim. her güzel gün bitiyor. üstümdeki bu yük nedir?" o zaman, sanki gündüz geçen güzel saatler hiç olmamış, ben sanki sabahtan beri sıkıcı odama hapismişim gibi geliyor.

Pazartesi, Şubat 01, 2010

sonuncu kadeh'te diyor ki, kadın altero centriste bir yapıya sahipmiş. cosmopolitan'da okuduğuma göre ise kadın, her yerde olduğu gibi yatakta da kendi isteklerini söyleyemiyormuş. daha da kötüsü, bazen artık öyle bir noktaya geliyormuş ki kendi isteğinin ne olduğunu kestiremiyormuş. bu kadınlarda ortak olan bir şeymiş: kadın başkaları merkezli yaşıyormuş.

doğru. ben mesela, neyi istediğime şöyle karar veririm genelde: "A ne istiyor? B ne istiyor? benim için hangisinin isteği daha önemli?" ve isteğimi o doğrultuda şekillendiririm. kararsız kaldığım anlar ise A'yı da B'yi de çok önemsediğim zamanlar, veya ne istediklerini tahmin edemediğim zamanlardır. benim için fark etmez. benim için fark eden tek şey, uyum içinde yaşamak, oyundan çıkarılmamak, surat asılmamak, azarlanmamak, terk edilmemektir.

çoğu kimse vardır ki etraflarındaki insanlar onlara istemedikleri şeyleri yaptırır dururlar. ve bazı bahaneler bulurlar: "belli bir zamana kadar bu böyle olacak." o zaman gelir çatar, ve sen artık aynı insan olmazsın. içindeki ruh emilmiştir ve artık hareket kabiliyetin gitmiştir. bazen bir isyan olarak ölmek istersin. "ben gidersem yerime başkası gelebilir. öyleyse yaşamak istemiyorum. yanlızca saçımın şeklini seçebiliyorum. bunun bile sınırları var." diye düşünürsün. bilmiyorum bu cinsiyetle mi alakalıdır. ama "benim için fark etmez" bir kadın sözüdür, anaları tarafından kızlara böyle belletilmiştir, o bellekten yine çeşitli talimatlar okuyarak kurtulmaya çalışır bazıları, ama bunlar da en nihayetinde talimattır. bir oyuncak bebek gibi, kolları iki yanda, başı öne eğik, kişiliksiz, dominant ruhların gölgesinde, nefes alır veriririz.

Çarşamba, Ocak 27, 2010

neden "hazar bulut lisesi"?

"hazar bulut", iki sebepten ötürü. hazar, hazin, hüzün gibi kelimelerle ses benzerliği olduğu için, bir de azer bülbül gibi bir etken var:) ikinci sebep, bulut. gözleri bulutlanmak deyişini bilirsiniz. hazar bulut lisesi, hayatın en hazin dönemini, gençliği anlatan bir blog. tüm o bekleyişi, o sancıları, o "hiçbir şeyin olmaması" halini.

bu blog lisede bitmemeli miydi?

aslında seriler yapacaktım. üniversite 1 ve 2. seneme "küllerinden doğan" adını verdim. bunun sebebi, karmaşık bir ilişkiler yumağı içinde, mutsuz ve durağan bir biçimde duruyor oluşumdur. tamam, çok açıklayıcı olmadı. benzer duygular içimde sürekli küllerinden doğuyordu, anlıyor musunuz? yani tam ah, bu his bir daha gelmez derken tekrar ve tekrar geliyordu aynı hisler, aynı durumlar öğrencilik yaşamımda "küllerinden doğuyordu." üçüncü senemin adı ise "gerilmiş bir yay gibi"dir. olumlu bir dönemimi anlatan bir seri olacak, inanıyorum. bütün bu serileri bir kitapta topladım tam olarak: "hazar bulut lisesi."

okuyucunuz olmamasından memnun musunuz?

kedi uzanamadığı ciğere mundar der durumu yok, gerçekten ÇOK memnunum. birkaç okuyucum var ve onlar için yazıyorum. beni sadece birkaç kişinin okuyor olması harika bir şey. hatta onlar da olmasa ne güzel olurdu. sadece bir "umut" olsaydı ve ben ona yazsaydım. sorumluluk yok. kaygı yok. "feed back" yok. bence ben ideal "blogger"ım.

öyleyse kasmamıza gerek yok, beyoncé'yi neden seviyorsunuz?

ya evet, aşırı seviyorum. karıyı tanımam etmem. ama çok çok çok tatlı. keşke yanımda olsa da ingilizce muhabbet etsek.

ya sen niçin kendinle röportaj yaptın?

uyuyamıyorum. bugün vakit geçmek bilmedi.

ne yaptın?

arkadaşım osman'la buluştum. onun dışında vaktin geçmesini bekledim. gazetelere baktım. onlardan etkilenip kendimle röportaj yaptım.

Salı, Ocak 26, 2010

Pazartesi, Ocak 25, 2010

biraz geyik edelim

hayattaki tek eğlencem galiba film gibi konuşmak. artık çok bayatladığı için kendimi bir kere de videoda görmek istedim. devir paylaşım (!) (bu ünlemlere de biterim) devri olduğu için, eh neme lazım, ben de madem ki bir internet sitem var, videomu sadece kendi izlemem yetmez, siteme de koyayım istedim. oh, whatever. just watch, man.

Pazar, Ocak 24, 2010

cuma günü yediğim onca şey mideme dokundu, hepsini ancak 4 5 kere kusarak atabildim. sonra ateşim çıktı ve bütün gün ateşler içinde, kah üşüyerek, kah sıcaktan bunalarak, ve kılımı bile kıpırdatamayıp her yediğimi kusarak dün geçti. uyuyarak geçirilen bir gün, rüyalar alemini size sunan, acılı bir gün. rüyamda adnan şenses'in öğretmen olduğu bir sınıftaydık. yanımda onur aymete oturuyordu. adnan şenses bağırdıkça, onur aymete, bana bakıp gülüyor, kafasını kucağıma koyuyor ve "hadi köfteciye gidelim." diyordu. vakit geceydi, biz ev yemekleri satan bir yere gidiyorduk. ben ıspanak yiyip sonra onu kusuyordum. onur aymete'ye bakıp "keşke midem bulanmasaydı, köfte yemek çok istiyordum." diyordum. yanımızda başka bir kız varmış. meğersem üçümüz en iyi arkadaşmışız.

Cuma, Ocak 22, 2010

bir şarkı daha

yeni bir klip bu. klip çünkü mimik filan yapmaya çalıştım. şarkıyı 2005 yılında yazdım. ya da 2006, bilmiyorum. şu an üniversitede bizim sınıfta olan voleybolcu, aptal bir çocuğa yazmış idim. o da beni reddetmiş idi. şarkıyı hala severim. çocuk ise 85leri 90ları çakıp voleybola devam edip güzel güzel kızlarla çıkıyor. geçen gün bana gelip "ay sen bana aşıktın" dedi. ben de ona "ne var, küçük emrah'a da aşıktım" dedim ve beş yıllık intikamımı aldım allah'a şükür.

bugün finaller bitti, sonra sınırsız şarap veren bir yere gittik, deniz avcı'nın doğumgünü olması sebebiyle. sonra ben nişantaşından eve yürüdüm. yağmura rağmen, bahçelerin, evlerin, sanat galerilerinin içinden geçerek, üşüyerek ve ıslanarak. dandik botlar giydiğim için ayaklarım sırılsıklam olmuştu. önümden bir motor geçti, az kalsın eziyordu, sonra "pardon şekerim" diye bağırdı gay bir ses ile, benim de kızgınlığım geçmiş oldu.

ılgaz'a gitmesem, vaktimi iki buçuk arkadaşımla öldürsem, hiçbir şey yapmadan, sonra zeki gelse, kahvaltı etsek, yürüsek ne güzel olur.

Perşembe, Ocak 21, 2010

islamabad'da bir gün

yahu dün gece rüyamda ya isfahan'a, ya da islamabad'a gidiyorduk. annem, babam ve ben, 2 katlı sarı bir tur otobüsü içinde, tanımadığım başka insanlar da vardı. nedense mardin üzerinden gidecekmişiz. ben uyuyormuşum ki, birden uynamışım: "allah allah, nasıl da uyuyup kaçırmışım bu güzel manzarayı." demişim. sokaklar gri ve soğuk, şaşılacak şekilde düzenli, kuzeydoğu amerika'dakine benzer tuğladan evleri ayıran sokaklar... "buraların bu kadar güzel ve zengin olduğunu bilmiyordum." diyormuşum. sonra tur otobüsü bir yol kenarında duruyor. annem aşağıya iniyor ben de "anne!" diye öfkeyle bağırıyorum. tur otobüsünde orta yaşlı bir kadın kalmış. başını örgüsünden kaldırıp bana bakıyor ve cırtlak bir sesle taklidimi yapıyor: "anne!" ben şaşırıyorum. o ise devam ediyor: "çamaşırcı mısın sen? sözde yükseköğretimli anababaların, terbiyesiz, görgüsüz çocukları." diyor. hiddetimden bir an donakalıyorum. içim bu adaletsizlik karşısında şaşkınlık ve isyanla doluyor. sert bir sesle: "sen kimsin be, ne terbiyesiz kadınsın." diyorum. o da: "ne kadar boşsun sen." diyor. ben kekeleyerek: "hayır ben boş değilim, senden çok işe yarıyorumdur eminim." diyorum. gülüyor. iyice sinirleniyorum. "bana bak, ben ilerde hukukçu olacağım tamam mı. senin gibi örgü örmeyeceğim." diyorum. o da "ülke senin gibilere kadıysa yandık." diyor. gözlerim doluyor. sonra garip bir şey oluyor. kadına küçümsenmeyecek bir kız olduğumu ispatlamak için uçmaya başlıyorum. yerden 2 3 metre yükseklikten yüzer gibi uçuyorum önce, sonra daha da yükseliyorum. yolcular islamabad'ın güzide yerlerinden olan bir deniz kıyısında, güzel bir çay bahçesinde oturuyorlar. annemle babam da uçtuğumu görüyor, ama kimse şaşırmıyor. uçmak rüyamda o kadar da olağanüstü bir şey değilmiş.

ama ben uçtuğum için çok gururlu ve mutluyum. lacivert denizde yunuslar yüzüyor. bir uçurum burası, minik dalgalar kıyıya vuruyor. ben de uçarak denize doğru pike yapıyorum. bir an, ya uçma kabiliyetimi yitirir de sertçe denize düşersem diye korkuyorum, sonra bu korkum geçiyor. çok mutluyum, kendimle gurur duyuyorum sonunda uçabildiğim için. örgücü kadını unutuyorum.

Salı, Ocak 19, 2010

zampara, aile dostu, monokl, ziyafet masası

birkaç hafta önce bir rüya görmüştüm. onu anlatayım mı? anlatayım.

rüyam, 19.yy sonunda fransa gibi bir yerde geçiyor. dostlar arasında bir toplantı. herkes burjuva ama öyle aşırı zengin değiller. tam zampara olan bir adam var. ve onun hiç mi hiç umursamadığı üzgün karısı var. adamın yanında, aynı masada aşığı oturuyor ve zampara koca masanın altından aşığının bacaklarını okşuyor. karısı da bunu biliyor ve içi parçalanıyor. ama o böyle şeylere alışkın. zampara kocanın ona tek bir kez olsun bakmasını ve azıcık ilgilenmesini istiyor sadece.

bu arada aynı masada başka bir aile dostu var. bu uzun, dalgın bakışlı, sakallı ve çok sevimli bir adam. bir de kendisine çok yakışan bir monokl takmış. aldatılan eşin yanında oturuyor ve onun acısını anlıyor. masada kadın hakkında kafa yoran bir tek o var. sonra birden sohbet etmeye başlyorlar. aile dostu kadına o kadar tatlı ve uzun, derin bir bakış atıyor ki kadıncağız içinde çok büyük bir mutluluk kuşunun kanat çırpmaya başladığını hissediyor aniden. o da aile dostuna, daha önce hiç fark etmemiş olduğu bu sevimli adama bakıyor. "dostum" diyor aile dostuna, "niyetinizi anlıyorum. fakat ben kocama sadık bir kadınım." aile dostu da tüm sevimliliği ile gülerek: "neye sadıksınız, hanımefendi, mutsuzluğunuza mı?" diye soruyor. elele tutuşuyorlar. bunu gören zampara koca ayağa kalkıp: "hahaha, dostum, karım da size kaldı en sonunda, size de boynuz olmak yakıştı hani!" diye bağırarak onları utandırmak isterken kadın, "kapa çeneni gérald!" diye bağırıyor ve zampara, zamparanın sevgilisi, hepsi susuyorlar.

bence çok komik olan bu rüyadan mutlulukla ve içimde güzel bir özgürlük hissiyle uyanmıştım.

Cumartesi, Ocak 16, 2010

şu an kendimi psikolog filan gibi hissediyorum çünkü ardarda depresif teyzemle ve depresif arkadaşım osmanla konuştum. ikisi de çok yorgundu, hayatları umdukları gibi geçmemişti. hiç de küçümsemediğim dertlerle boğuşuyorlardı. ve ideale ulaşmak istiyorlardı... herkesi, normal olan, sıradan olan, mutlu olan herkesi, "ideal"i kıskanıyorlardı.

ay ay. dün zeki beşiktaş'tan kabataş'a, sonra gülhane'den beyazıt'a, ordan taksim'e yürümeme vesile oldu ve ben öldüm. ne zaman tramvaya binmeyi teklif etsem bana küçümser gibi baktı, ben de durup dedim ki: "doğru söyle zeki, beni şişman mı buluyorsun?" yani herhalde beni zayıflatmak istedi, başka açıklaması olamaz. eve gittim, kuyruksokumumda bir ağrı. yürüyemedim bir süre. telefon açıp bunu ona söyledim. o da pişkin pişkin: "alışkın değilsen yarın da ağrır." dedi. demek alışkınmışım ki bugün hiç ağrımadı. bugün ortaköy'den eve yürüdüm.

ben de sağlıklı alışknalıklar kazanınca ideale daha yakın hissediyorum kendimi. şaka lan şaka. hangi idealden bahsediyorsunuz? 6 milyar insan var, yanlışım varsa söyleyin. hangi ideal? ideali söylemek insanları sevmekten vazgeçmektir. insanları sevelim. ayyy akşam akşam sevecenlik bastı uff.

Cuma, Ocak 15, 2010

rüyalar, rüyalar... yine rüyalar. dün rüyamda ünlü c.g. var ya katil, hani kızcağızın başını kesen. o bizim sınıfta yargılanacaktı. meğersem bizim sınıf bir mahkeme salonuymuş. o geldiğinde biz sınıftaydık. a.türek ve d. kohen adlı iki sınıf arkadaşımı gördüm. "haydi biz çıkalım" diyorlardı. birden içime bir titreme geldi: "o burda mı? bu binanın içinde mi?" diye korkuyla soruyordum sınıf arkadaşlarıma. "evet, bu durumdan biz de rahatsızız. haydi çıkalım, diyorlardı ama işi ağırdan alıyorlardı. derken çocuk bizim sınıftan içeri girdi. merak ve korku karışımı bir hisle çocuğa bakıyordum ve ve içimdeki titreme had safhaya ulaşmıştı. "niçin daha önce çıkmadık??!! gördü bizi, ah gördü işte!" diye düşünüyordum. mübaşirler "siz çıkın bakayım, burda yargılama yapılacak" diyorlardı. sonra rüyamda rüyamdan uyandım. yani devam eden rüyada, rüyamı a. türek, d. avcı ve d. kohen adlı sınıf arkadaşlarıma anlatıyordum, onlar da "hakikaten çok kötü bir rüyaymış." diyorlardı.

sonra başka bir rüya görmeye başladım. rüyada bir trende gidiyordum ve niyeyse çıplaktım. çıplak olmaktan aşırı derecede rahatsızdım. yanıma tuhaf bir adam oturdu ve en içimden "çattık" dedim. adam elinde bir hortumla pis pis sırıtarak beni ıslatmaya başladı, böylece henüz çıplak olduğumu fark etmemiş olan tren ahalisinin dikkatini çekip benim anadan doğma oturduğumu göstermek istiyordu. sonra biri bana sarı bir havlu verdi. allahtan ona sarındım ve kurulanıyordum. ama adam beni ıslatmaya devam ediyordu, bir yandan beni taciz etmeye, mıncıklamaya da başlamıştı. ben "git başımdan" diye bağırıyordum, bir an gidiyor gibi oluyor, sonra aynı pis sırıtışla geri geliyordu. tacizleri eksik olmuyordu. ben de ondan şikayet edecek gücü kendimde bulamıyordum. derken tren bir durakta durdu, adam bana bakıp: "benimle inmek ister misin?" diye sordu. o ana kadar heriften nefret etmiş olmama rağmen bir an için trenden inmek için müthiş bir istek duydum. nasıl olduysa ağzımdan "olur" sözü çıkmıştı. sonra durağa baktım. adamın kendisi gibi izbe ve pis sokaklar, ıssız ıssız önümde uzanıyordu. gitmek ve gitmemek arasında tereddüt ediyordum. derken yanıbaşımda daha yaşlı bir adam belirdi "ve kızım, senin böyle bir adamla ne işin var?" diye sordu. ben de "bilmiyorum amca, üstelik benim bir sevgilim var, duysa çok üzülür." diyordum. o da bana "eminim o da senin gibi pırıl pırıl bir gençtir. öyleyse sen bu pis herifle gitmek istemiyorsun. gitme bence yavrum." dedi, pırıl prılı genç ne demekse... ben de trenden inmedim, ama elim yaşlıca adamın avcunun içindeydi ve adam bana şefkatle, tuhaf tuhaf bakıyordu. içimde çok büyük bir sıkıntı ve üzüntüyle uyandım.

günde 12 saat uyumak demek ki böyle saşma sapan rüyalar gördürebiliyor. 12 saat bir insan evladına çok geliyor. sakın siz uyumayın.

Perşembe, Ocak 07, 2010

babam salonda oturuyordu. gidip ona çocukluğuyla, geçmişiyle ilgili sorular sormaya başladım. cevapları beni o kadar büyüledi ki... babam genelde böyle sorularıma gıcık olur. hiç konuşmaz. herhalde benim iş olsun diye sorduğumu düşündüğü için. ama bu sefer çok güzeldi. yaşamadığım o geçmişi her zamanki gibi mistifiye ettim ve o geçmişi çok özledim. "her şey çok değişti şimdi değil mi baba?" dedim. o da "ÇOK değişti, hem de her şey." dedi. sonra ben birkaç soru daha sordum, o da "ezgi, sorularına gıcık oluyorum, çok genel yavşak yavşak sorular soruyorsun, çok sıkılıyorum, şimdi sen git ben haydar dümen'i izleyeceğim, lütfen."dedi. yani bu büyülü geçmişten çıkıp haydar dümen'i izlemek istemesi iyiydi. benden çok şey saklıyor diye düşündüm ve üzülerek odama gittim. temsil yetkisini açtım ama çalışamıyordum.

ben de odamda yine genç kız gibi takılmaya başladım, yani yine tek kitap açmadan boş boş durup "hayatın anlamı nedir, ben kimim" vs diye kendi çapımda geyik yapmaya başladım. hayat kesinlikle mutlu olmak için değildi. hayat iniş ve çıkışlarla doluydu, her kişi kendi kadersizliği içinde güzeldi. werther ne kadar özenilesi bir hayat yaşamıştı. 21 yılda ben de kendi çapımda irili ufaklı aşk acıları çekmiştim ve hiçbirinden de nefret etmiyordum. hatta onlarla guru duyan bir yanım vardı. annem zaten korunaklı olan yaşamımda bana kimseye sevgimi belli etmemi, kimse için üzülmemi söylerken ne kadar haksızdı. şimdiye kadar annemle iyi anlaşmışızdır benim itaatkar ve uysal ve muhafazakar bir genç oluşum sayesinde. ama onun anlamadığı bir şey var, ben üzülmemek veya mantıklı davranmak için muhafazakar değilim, yavaş yavaş kaybolan dini inançlarım ve otoriteye olan saygım yüzünden muhafazakarım. yani kendimi korumak gibi bir amacım hiç yok. hayat iniş çıkışlarıyla güzeldir. işte böyle romantik duygular içindeydim bugün.

Salı, Ocak 05, 2010

nickelcreek /i should have known better adlı şarkı çok güzel

sabah çok güzel bir sabahtı. okula giderken bir tavsiye yazdım siz sevgili okurlarıma.

"TAVSİYE

amacınız toplum içinde yükselmek mi? saygı duyulan ve sevilen bir insan olmak, dostlar edinmek mi? ve bu arzunuz hayatınızı önemli ölçüde etkiliyor mu? bir türlü hayal ettiğiniz yerde değil misiniz? kendinizi başarısız mı buluyorsunuz? öyleyse beni dinleyin.

5 yaşımdan 21 yaşıma kadar türlü gruplara girmeye çalıştım. türlü yöntemler denedim. saçıma perma yapmaktan tut alkolu bırakmaya ve yalan söylemeye kadar. ve bir türlü istediğim amaca ulaşamıyordum, ya da ulaşamadığımı düşünüyordum. ta ki şu yıla, 2010 yılına kadar. gelin, sizinle 2010 yılına girerken hayatınızın akışını değiştirecek bir kararın altına imza atalım.

ben hep ortaya oturun, kibar ve nazik olun gibi alışıldık yöntemlerden bahsetmeyeceğim size! size sadece şunu diyeceğim. siz zaten bu ezik halinizle toplumun bir parçasısınız. bütün hayatınız boyunca kendinizi ayrı hissettiniz filan ama bal gibi parçasısınız. bunu düşünün ve gülümseyin. siz, onun gayet içinde ve güzel, sevilesi bir parçasınız aslında ve mesela çok ağır bir suç işlemediğiniz sürece bu böyle kalacak. tanıdığınız insanları düşünün. onların hepsini birden kıskanıyorsunuz ama kıskandığınız şey onların kendisi değil, onların siz olamaması. ama siz de çok ayrı bir varlık değilsiniz. herkes kendini ayrı bir varlık gibi düşünseydi bir arada yaşayamazdık.

bir arada yaşamak aslında güzeldir ve insanların size ihtiyacı var. sizinse sadece haz içinde yaşamaya ihtiyacınız var, ve sevmeye. bir ağacı, br kuşu, bir taşı sevmeye."

öyk ne taşı be!!! ders çalışmaktan yoruldum, her an çalışmak gerekiyor. temsil yetkisine harcadığım saati başka şeye harcasaydım alim olurdum. ya da dünyayı gezerdim. ne yazık ki temsil yetkisini biliyorum sadece, bu da bana anca bir 65 getirir.

Cumartesi, Aralık 26, 2009

Pazartesi, Aralık 21, 2009

hey, siteme adsız adıyla yorum yazan sevgili okurlarım,

bakın, ben hepinizi 20li yaşlarında, yakışıklı, entel ve derbeder genç erkekler olarak hayal ediyorum. içten içe böyle olmadığını bilsem de adsızlar, lütfen bu inancımı bozacak bir şey yapmayın. örneğin bu yazıya "ne alaksı var ben adsızlardan biriyim ve emekli öğretmenim" diye yorum yazarsanız gerçekten hayallerimi yıkmış olursunuz. lütfen hepiniz birer yakışıklı indie şarkısı, o da olmadı teoman'ın gençliğiymiş gibi davranın. olur mu? sevgiler.

Cumartesi, Aralık 19, 2009

dün banyoda bir şey fark ettim. ben bacaklar konusunda takıntılıyımdır. uzun, güzel bacakları severim. kendi bacaklarıma bakıyordum. en sevmediğim, mümkün olsa kesip atacağım kalın uzuvlarıma. sonra birden bir şey oldu.

başka bacak istemediğimi fark ettim. başka bacak istemiyordum. istediği kadar kalın olsundu bacaklarım. iyi ki vardılar, iyi ki daha uzun değillerdi. esmerlikleri içinde ne kadar sevimliydiler. ve benim bacaklarımdı. onlarla yürüyordum, onlarla her yere gidiyordum.

ve iyi ki o çok özendiğim, sarışın, pırıltılı, havalı kızlar gibi güzel değildim. evet, onlar benden daha güzeldi şüphesiz. ama ben bendim ve aslında kendimi arzuluyordum. ben kendimi arzulayınca başkasının da arzulayabileceğini fark ettim. yani, evet, bende ferah, sevimli bir hava yoktu ama tanrı beni yaratmışsa bir bildiği vardı. ve fotomodel olmadığıma göre bu ancak beni ilgilendirirdi. eh, benim de şikayetçi olmak için bir sebebim yoktu ki. belki güzel filan olsam şu anki halime çok daha yabancı bir insan olacak ve kendime ısınamayacaktım.

o an dünyanın en çirkin vücutlarını dahi güzel buldum. en sakatlarını, en garibanlarını. başka boy istemiyordum, 1 65 iyiydi. başka surat istemiyordum. herkes dalında güzeldi.

Perşembe, Aralık 17, 2009

beni her bir yere çağırdıklarında aynı şeyi yapmaya başladım. dün de öyle. sevil'le tiyatroya gittik. ben oyundan sonra espri olsun diye, oyunu çok saçma bulduğumu söylemek amacıyla "absürd tiyatro ne demek bilmiyordum öğrenmiş oldum." dedim. o da bana "bu absürd değil canım." dedi. ben bunun üstüne beni cahil sandığını düşünüp: "biliyorum gerizekalı." dedim. o da "bana gerizekalı deyip durma." dedi. bunun üstüne ben ona dönüp "aa, yeter artık sabahtan beri ikiniz bir oldunuz beni dışlıyorsunuz madem benden bıktınız niye beni çağırıyorsunuz ben yalnız da kalmasını bilirim! bana böyle davranmaya hakkınız yok!" diye bağırdım ve sevil'le deniz'i, ve şaşkın seyirci topluluğunu ardımda bırakarak merdivenleri koşarak çıktım. bunun üzerine sevil gelip bana zılgıt çekti. hiç çekemezmiş. bunun üstüne ağlamaya başladım ve saniyede bir "ben eve gideyim." diyip durdum ama canım eve gitmek istemediği için yine onlarla gittim. içimden bir ses bana kavga çıkarmamı, gerekirse şu dünyada yapayalnız kalmamı yine de kavga çıkarıp ağlayıp türlü ruh hastalığını yapmamı söylüyordu. onlar da bunu görünce üzüldüler biraz, daha anlayışlı davrandılar. sevil "depresyon herhalde bu." dedi. deniz "canım hepimizin dertleri var ama ezgi çok dürtülerine göre hareket ediyor." dedi. bunun üzerine iyice kızdım. ne demek dürtüsel? beni ilkel filan buluyorsa hiç konuşmasın. beğenmedikleriyle arkadaş olsun diye bir kaide mi var? gece uyuyamadım. kendi kendime "onlar benim gerçek arkadaşlarım değil." "şu dünyada yalnızız hepimiz." "kimse beni anlamaz ne kadar uğraşsam da." "ayrı dünyaların insanıyız." gibi fikirleri kafamdan geçirip ağlayıp durdum. sabah uyandığımda içimde bir utanç vardı. sabah onlarla konuşmadım bu utnaç yüzünden. sevil gelip "aramız nasıl?" diye sordu, ben de "bilmem, sence?" diye cevap verdim. sevil bunun üstüne gülmeye başladı. "sevil beni sevmediğini düşünüyorum bu da beni üzüyor dedim." sanki zeka yaşım 11de durmuş gibi. o da "tüm bunlar senin hüsnükuruntun, ben seni çok seviyorum." dedi.

ve ruh hastası yaşamımdan bir gün daha yararsız, zararsız aktı gitti...

Cumartesi, Aralık 12, 2009

hey hey!!!! o kadar mutluyum ki. sınavlarım bitti. yemin ederim çok mutluyum kız. dün gece sınavlar bitecek diye heyecandan son sınava çalışamadım. anacığım dedi ki "yavrum heyecanlanacak ne var, sınavların bitince bir şey mi yapacaksın sanki yine eve gelip durursun." yani insanın anası bile asosyalliğiyle dalga geçiyorsa onun durumu kötüdür. ama ben hiç mutsuz değilim. doktor prozac verdi o yüzden olabilir gerçi.

geçen gece uyuyamadım yine. orta sonda başka şubede 4 kız vardı, hiç de konuşmazdık, kendi halinde kızlardı, 8 c'de. onların adını hatırlamaya çalışıyordum. mergezer, elif, ışıl, bir de... dördüncüsünün adını hatırlayamıyordum. aman bana ne diyordum, neyse ne. uyumama bakayım ben. ama deli etti beni. bunun üzerine kalkıp ortaokul yıllığına baktım. dördüncü kızı bulamadım. demek ki üçlülerdi. hayal kırıklığına uğrattı bu beni. sonra yıllığı okudum, lise kısmını. benden 3 yaş büyük çocuklardı hepsi. ama ne güzel bir kuşaktı. sonra gözlerimi yumdum ve rüyamda mezun olduğum ortaokulu gördüm.

o kadar mutluyum ki. o kadar mutluyum. belki yarın deniz avcı'lara giderim. ya da bari şu yiğit ışık'ı arayayım bir ara. aklıma geldi.

Salı, Aralık 08, 2009

sınavdayız, ünlü tarihçi var ya i.o. o bizim hocamız işte geldi, bütün sınav boyunca konuştu ve sınavda o kadar moralim bozuldu ki... geçirecek, geçirecek de şöyle diyor: "bunlardan entellektüel olmaz, olsa olsa piyasa avukatı olur, hepsi cahil bunların." ben tabi bilmiyorum sallayıp sallayıp yazıyorum leibnizmiş konu şöyledir böyledir diye bir yandan da düşünüyorum allahım ne olur o okumasın da bana da kıçıyla gülmesin diye. sınavdan çıktım, ben cahilim diye düşünüp durarak. cem vezir yeni kağıt istedi adam yüzünde berbat bir gülümsemeyle "aman ne ilimler döktürdün kimbilir ne ilimler." dedi. sonra bu konuyu düşünmemeye karar verdim cahilsek cahiliz ne yapalım allah affeder.

Salı, Aralık 01, 2009

aşağıdaki hissin tersi de gerçekleşti. yıllar sonra, bugün:)

asosyalliğimin doruklarındaydım. öyle ki üniversitede orda burda, kantinde gördüğüm insanlar bana insanmışlar gibi gelmiyorlardı. şekilmişler gibi geliyorlardı ve içten içe tanımadıklarımdan nefret ediyordum. tanıdıklarımla ise, 2 tane çok iyi arkadaşım hariç ayaküstü konuşmak bile bana eziyet gibi geliyordu. bir şekilde anlayacaklarmış gibi geliyordu bana, hiç konuşmak istemediğimi, orda olmadığımı. zaten ağzımı her açtığımda kendimi geri zekalıya benzetecek bir laf ediyordum. pek zeki görünmem. hele bunalımlı, asosyal zamanlarda.

bu akşam çıkışta ayaklarım eve gitmek istemedi, bunun da sebepleri ayrı bir yazı konusu teşkil eder. şöyle diyeyim, aslında çok sevdiğim anneannem ve dedem bizdeydi ve biz dinin gereklerine uygun yaşamıyoruz diye üzülüp duruyorlardı. bir yandan eşi görülmedik bir gerginlik, sessizlik ve rahatsızlıktan bıkmıştım öbür yandan onların üzülmelerine hak vermekten kendimi alamıyordum. konuşma konusu bulmak zorlaşmıştı. dün bir cenazeye gitmiştik ve beni aslında ilgilendiren bu ölüm karşısında suçluluk duymaktan kendimi alamıyordum. ama bu konudan burda bahsetmek istemiyorum. demek istediğim, depresyon yapan ünlü sivilce ilacı gerçekten kendine süper bir ortam bulmuştu. nedensiz de olsa kendimi malak gibi hissediyordum.

ırmak'la beraber kütüphaneye devletler hukuku sınavına çalışmaya gittik. onun bazı tanımadığım arkadaşları da vardı. bunlar aslında fena insanlar değillerdi. ama dediğim gibi benim için uzaylıyla birdiler. kahve almak için dışarı çıktık. hava alacakaranlığa dönüyordu. sonra kütüphaneye döndük. ve sonra birden... o his geldi. proust'un swan'lerin tarafı kitabında bahsettiğine benzettiğim o muhteşem haz duygusu... o kadar mutlu oldum ki birden anlatamam. dışarısı alacakaranlıktı, gökyüzünün koyu mavi rengi kütüphanenin ahşap sıcaklığına karışıyordu. masanın üsütnde "para" isimli bir kitap duruyordu ve ben ilham gelmiş gibi "boston!" dedim. evet, benim günün en sevdiğim saatiydi şimdi. aynı bu saatlerde deniz avcı ben ve çisem boston umumi kütüphanesine gitmiştik. kütüphane o kadar güzeldi ki, boston'da yaşamak, her gün buraya gelmek, kitaplar arasında boğulmak, boğulmak istemiştim. sonra o muhteşem avluya çıkmıştık. gökyüzü şimdiki gibi koyu maviydi, alacakaranlık mavisi. yine şimdiki gibi coşkulanmıştım. deniz avcı'ya ne harika, ne kadar güzel diyip durmuştum. ırmak'ın arkadaşlarına sevgiyle baktım. onlar benim hayali boston'ımın figuranlarıydılar.

böyle bir his lisede de oldu. ezgi trak'ın elleri sayesinde. bayram tatilinden okula dönmüştük. gitarımı yatakhaneye çıkarmıştım. ezgi trak da ordaydı. pencerelerin önündeki yataklarda yattığımız yıldı. kafasını kaldırdıve gitarımı akord etmeye başlamıştı. onun ellerine bakmış "tanrım ne güzel..." diye düşünmüştüm. onun elleri o kadar huzur vericiydi ki. tanıdık ve yabancıydı, aynı anda.

sonra sevil'in yüzü de bana aynı hissi verir bazen. o kadar tanıdığım o kız, günlük ve banal dünyamın parçası o kız bazen yabancı bir insan olur nazarımda ve çekicileşir. aşık olduğumuz kişiyi bize yabancı ve girmek istediğimiz bir dünyanın parçası olduğu için severiz demiş proust, işte sevil de bana o anlarda o kadar ulaşılmaz geliyordu. patates burnu, sevimli gülümsemesi, kumral saçlarıyla ışıl ışıldı. buraya değil de cumhuriyetin ilk yıllarına, doğu bloku ülkelerine ait gibiydi. o zaman ona "sen şimdi ne kadar farklısın sevil" derdim o da "üf saçmalama benim işte" derdi. o zaman şüpheye düşerdim, ama onda olup bende olmayan şeyden yoksun olduğumu bilmediğinden böyle dediğini de düşünürdüm.

geçen sene tiyatro klübünde pek de tanımadığım öykü diye bir kıza hayrandım. kızı tanısam hayranlığım geçeceğinden, yani kız benim için banalleşeceğinden tanımak da istemezdim. neden onu sevdiğimi açıklayamıyordum. seviyordum çünkü teni çok pürüssüzdü. orta boylu orta kiloluydu. abartılı olmayan ama çok hoşa giden bir yeteneği vardı. tepkileri çok normal, çok abartısızdı. ne bileyim... ziya koskoca klüpte en az tanıdığım kişiyi en çok sevmemle dalga geçer, "kimseyi sevmiyorum, öyküyü seviyorum. kimseyi sevmiyorum cem'in kardeşini seviyorum" derdi.

ah bilmiyorum işte böyle. havadan sudan konuştuk, söyleştik. etrafımdaki insanların tacizine maruz kalıyorum şu an. kalmasam rahat rahat yazardım anacım.

Salı, Kasım 24, 2009

roaccutane etkisi

vicdan azabı, aşağılık kompleksi, küçük şeyler üzerinde düşünüp bunlardan aleyhime sonuçlar çıkarma. bütün bunların karışımı bir his, ne zaman geleceğini bilmediğim tuhaf, tanıdık bir his. allahım gelmesin lütfen gene bu boktan his derim ve hemen zihnimi başka bir şeye yöneltmeye çalışırım ama bakmamam gereken yere engellenemeyen bir şekilde bakıp durmam gibi o his göğsüme gelir durur. o his bir kere geldi mi üff yine geldi işte diye düşünürüm, başarısızlık duygusu hissederim.

o his hayatımın dekorunu bana çirkin gösterir. üç kolu vardır o hissin, birincisi memnun olmama, çirkin bulma, ikincisi çirkin bulduğum şeyin tamamen kendime ait olduğunu düşünüp başkalarının bunu fark etmemesini isteme, üçüncüsü vicdan azabı.

15 yaşındaki kardeşim kova burcu ve yükseleni balık. o yüzden o benden çok daha gerçekçi, rahat ve tatlı bir insan. mesela hoşuna gitmeyen bir şey olunca söyler. benim gibi surat asmaz. yalnız biraz asabi. bazen fazlaca kaba söyleyebiliyor.

youtube nefffret ediyorum senden!!!!! ikide bir kesiliyorsun senin yüzünden müzik dinleyemiyorum. her kesilişinde sinirlerim alt üst oluyor körolası. götoş!!!!!

(roaccutane etkisi: sinirli yapıyormuş)

Pazartesi, Kasım 23, 2009

sevgi içimde bir duygu olarak var, evet. fakat bir duygu, taşkın bile olsa ne işe yarar? olan şeylerin, olayların dünyasında neyi değiştirir? benim bir şeyi sevmem, ona sevecenlik göstermem o şeyin durumunu ne kadar değiştirir?

kaldı ki içimdeki sevgiye ve gösterdiğim sevecenliğe inancım yıllarla beraber azaldı. "allaha inanmayanların yaptığı iyiliğe inanmayın." cümlesini okuyup benim için yazıldığını düşünerek üzüm üzüm üzüldüğüm zamanla beraber başlayan bir azalma süreci. o zamanlar bu tip şeylere üzülecek kadar genç ve duyarlı oluyorsun tabi. allaha göstermek ve insanlara göstermek arasında tatmin farkı var olmalıydı, birincisi kendine göstermekten de öte bir şeydi.

bende sevgiden çok doğru olanı yapma isteği olabilir. ama olmuyor işte yahu. tüm sevecenliğinle kollarının arasına almak istiyorsun tam olarak alamıyorsun, unutuyorsun ya da kaçıyor. her şeyi yapsan birini unutmuş oluyorsun, ne yapsan çevreyi kirletiyorsun, tüm önlemlerine rağmen hamile kalıyorsun, çocuğa bakacak durumda olmuyorsun, ev hayvanını öldürüyorsun. öfken, tembelliğin, bir de ifa imkansızlığın, objektif, sübjektif tüm nedenler seni tutuyor. tüm bunlar en sonunda kayıtsızlıkla sonlanıyor, sonra sen anlıyorsun ki tüm o sevecenlik makjaymış. o oğlana göstediğin sevecenlik de sadece onu istediğin içinmiş. böyle bir şey olabilir mi?

Perşembe, Kasım 19, 2009

biz insan değiliz

dün gece 5 kişiden ibaret sosyal çevremdeki (ailem dahil) iki arkadaşımdan biri olan sevil'le bu konuda konuştuk ve insan olmadığımıza karar verdik. bu ciddi konu için bayağı ön hazırlık gerekti. öncelikle deniz avcı yatmalıydı. sonra çay yaptık, zihnimizi açmak için kaşar ve salam yedik. son olarak işin ciddiyetini vurgulamak için sigara içmemiz gerekti. uzun tartışmalardan sonra şuna karar verdik ki tam olarak, insan gibi insan değiliz. bu konuyu sistematik bir biçimde ele alacağım.
öncelikle insan olmak için 2 kriter koyduk:
- yaşadığı toplumun değişik kesimleriyle bütünleşebilmek
- karar verme ve risk alma yeteneği
ilk önkoşulu pek beceremiyorduk. bu yüzden yaşamımız çok sıkıcıydı. değişik bir manzarayla karşılaşınca büyüleniyor, fakat o insanların yanında ne diyeceğimiz bilemiyor, birbirimizden ölesiye sıkılıyor fakat birimiz balık, diğerimiz suymuşçasına birbirimizin yanında rahatlıyorduk. konuşma konularımız "şunun cildi güzel, şu fena giyinmiyor, ben şunla çıksam nasıl olur"dan ibaretti. fakat sözle ifade etmediklerimiz alttan akan su gibi bizi yabancılıktan, dış dünyadan temizliyordu.
ikinci önkoşulda ise birer hiçtik. örneğin ikimiz de okuduğumuz bölüme tesadüfen girmiştik. ben beynimin köşesiyle grafiker olmayı düşünmüş fakat kendimi böyle bir meslekte hayal edememiştim. ankara'ya gitmekten günlerce bahsetmiştim ama gitmeyeceğimi bilerek. bir "olmalı", beni girmeyi hiç düşünmediğim okula girdirmişti. iyi kötü karar alıp uygulamış insanların arasında bunlardan hangisi daha tırt acaba diye düşünüyorduk.
sevil'le bunları tartıştıktan sonra şu yan konulara da değindik:
-insanların bunlar da dert mi diye bizi küçümsemesi: bu olgu yüzünden kimseye dertten saydığımız şeyleri anlatmamaya karar verdik.
-bunların dert olup olmadığından kendimizin de pek emin olmaması: emin olamamamızın sorun teşkil etmediğine karar verdik.
-kim gibi yaşamak istediğimiz: yaşıtlarımız arasından kimseyi beğenemedik. bir önceki kuşağın erkekleri gibi yaşamayı çekici bulduk.
-bunları istemenin şımarıkça olup olmadığı: hayır efendim hiç de şımarıkça değildi. biz bir çift ugg çizme, louis vitton çanta istemiyorduk. latin amerika'da planlanmış bohem tatiller de istemiyorduk. biz kendimizi hem yollarımız çizilmiş gibi, hem de belirsizlik içinde hissetmek istemiyorduk. insanın doğal faaliyetini, eyleme geçmeyi arzuluyorduk.

bu şarkı, 12. sınıfta yazdığım "em d c am" 4 akorlu, fransızca furyasından bir şarkı. bu şarkılara 11. sınıfta başladım. ilkini 2006 temmuz linkindeki "pour elise" başlıklı gönderide bulabilirsiniz. 2006 haziranında ve mayısında da o dönemdeki şarkılarımdan var. şarkının sözlerini serbest çevirirsem kısaca şu eğer merak eden olursa: "sen burdayken, yanımda, rahat edemiyorum derimin içinde. bakışını yakalamaya çalışıyorum, bana bir şey söylesin diye. fakat sen bir şey söylemiyorsun, bir ya da iki sigara yakıyorsun. ben de çaresizce atılıyorum: 'burda bir ya da iki akşam kalabilir miyim? bir ya da iki gece? bir ya da iki öpücük? sen ve ben ikimiz bu kadar imkansız mıyız?' şimdi gitmem lazım, şu iş hep aklımda, sen ve ben ikimiz, sen ve ben ikimiz."

o yıllarda azizim, böyle arabesk şarkılar yazmaktan utanmıyordum, şimdi hiç tarzım değildir, merak eden olursa.

Perşembe, Kasım 05, 2009

klipler için evsahipliği yapan kardeşime teşekkür ediyorum.

Cuma, Ekim 30, 2009

birkaç şarkıcık

iki şarkı var burda. ingilizce olanını bu sabah yazdım. açıkçası yaaani. pek iddialı değilim shy spirits unite adlı bu şarkı konusunda. sözleri: "theres a place for shy sprits, somewhere in the universe where they love eachother. they love eachother so deeply that they feel comfortable now so maybe theyre not shy sprits anymore. shy sprits unite. so they wont hurt us anymore they wont reject us anymore" daha çok ingilizce geliştirme/ yazma isteğimi gideriyor diyelim. diğeri de arkadaşlarımdan çoğunun bilmediği, 2007 senesinde 12. sınıfta yazmış olduğum bir şarkıcık. niçin makarella yella monteyi, aptalı, çetini filan koymadığıma gelince: ya onları söylemek çok içimden gelmiyor bu aralar böyle daha bilinmedik şarkıları koyasım var.

şimdi çok saçma bir şeyden bahsedeceğim:

yaşamdaki birçok şeyle temasımı kaybettim. örneğin güzel şeylerle çoooook uzun süredir ilgilenmiyorum. şimdi aptal aptal sırıtarak bu da neymiş deme tamam mı? istemezsen okumazsın okur. işte böyle sürekli bir paranoya içindeyim. geçmedi, geçmiyor, geçmesini de istemiyorum. güzel bir şey yaşamaya, yaşamla iç içe olmaya hazır değilim. bir ot, bir çöp, bir çöp kutusu olmak geliyor içimden. şimdi, ben hukuku kazanınca pek bir sevinmiştim. ama biliyorum ki "sen bakkal olacaksın" deselerdi de sevinirdim, öyle bir şey olasım vardı. şimdi ise bir şey olasım yok. hukuktan da adeta tiksiniyorum. kendimi bir şeye vermek, güzel şeyler yapmak istemiyor muyum?

istemiyor değilim, çok istiyorum. hatta tüm zamanım bunu istemekle geçiyor. ama hak etmediğimi, yapamayacağımı düşünüyorum. ve dünyanın, etrafımdaki kimselerin benim mutlu olmamı istemediklerini düşünüyorum. ergen sensin gerizekalı. okuma o zaman tamam mı düdük. eleştireceksen okuma. benden herkes özür dilesin istiyorum. sanki biri beni vurdu, ben toprağın içindeyim ve çıkmak içimden gelmiyor artık. tam olarak böyle duyumsuyorum kendimi.

Pazar, Ekim 11, 2009

then you'll go ahead ve başka şarkılarım

düzeltme: 2 kelime yanlış talffuz edilmiş şimdi fark ettim ama salla.

should i move from here? should i change my hair? should i become a lesbian or should i take you away? by the hand, away from the crowd? but i still don't think yes i still don't think it's gonna work between us cause you'll go ahead and break my heart in two equal pieces. hopelessly i fall in love with the most sarcastic man species. i'm feeling ugly and dump at the same time i'm feeling ugly and fat and completely down... you let me down.

EST CE QUE TU M'AİMES? (BENİ SEVİYOR MUSUN?)

oui, ça fait des mois et des mois que je reste noyée dans des pensées, des obsessions des paranoias. oui, ça fait des mois et des mois que je reste bloquée dans une seule possibilité que tu ne m'aimes pas. est- ce que tu m'aimes? il faut que je le sache. est-ce que tu m'aimes? il faut pas que tu te faches. parfois je me sens hyper loin de toi. parfois tu me sembles accesible, parfois pas. tes un homme froid et javoue que jadore ça parfois. mais parfois cest trop. dis moi si tu me deteste pas trop.

DOKUNMAK

saçları güneşte güzel parlıyordu girerken suya. öbürü sadece elini tutmak istiyordu dokunmak ona. dokunmak sen hiçbir şey hissetmeden, içimde üzgün ırmaklar akarken. büyülü bir ormanda gezinirim o zaman, ren geyikleri vurulur.

TA GUEULE (KIÇIN- DEFOL GİT GİBİ BİR ANLAMI VAR)

privée de mes envies (isteklerimden mahrum bırakılmış)si loin de mon aimé (sevdiğimden böyle uzakta) cest cela que j'appelle ma vie:(ben hayatım diye buna diyorum:)attendre que tu me reconnaisse (beni kabul etmeni beklemeye)mais j'ai marre ah oui j'ai marre, putain j'ai marre de subir ça (ama bıktım, allah kahretsin bıktım bunu çekmekten) si tu ne m'imes pas dis le moi(beni sevmiyorsan söyle bana)au début j'aurai trop mal (önce çok kötü olurum) mais apres je me sentirai moins seule (sonra daha az yalnız hissederim kendimi) je vais tappeler pour te dire ta gueule mon amour (seni defol git demek için ararım aşkım)



Son olarak, then you'll go ahead adlı şarkıdaki "should i become a lesbian?" Ifadesini değiştirmii bulunmaktayım. Bunun sebebi çok açık: bu cümle lezbiyenliği karşı cinsten umudu kesince olunan bir şeymiş gibi gösteriyor, bu yanlış. Buna lezbiyenler kızacaktır. Nitekim karşı cins konusunda habire hayal kırıklığına uğruyorum ama seksüel yönelimimde bir değişiklik olmadı. Orda artık "should i run away?" diyorum.

Cumartesi, Ekim 10, 2009

hey, hey hey why do you threat me like you do?

mani oluyor halmi takrire hicabım
üzme, yetişir üzme firakınla harabım.

böyle şarkılar dinliyorum. kadın- evlilik çağı kitabını okuyorum. hala üzgün ve depresifim fakat işi abartmamaya çalışarak. östrojen eksikliğim olabilirmiş. buna sevindim aslında. acaba erkek düşmanlığı yapıyor mudur bu durum? belki yapıyordur, eğer öyleyse bu durum değişmese de olur. hatta fazladan testesteron alabilirim dışardan.

insanları sevmiyorum. her şeyle temasımı kaybettim. benim gibi insanları sevmeyen bir arkadaşım var, bütün vaktimizi beraber geçiriyoruz. kimbilir neler kaçırıyoruz ama ne bileyim umrumda değil.

Cuma, Ekim 02, 2009

bugün eve gelirken bir şarkıcık yazdım. gelir gelmez çekiyorum:

bir de uzun süredir yüklemek istediğim i saw a dog adlı şarkı var. bu da benim amerika'ya bile gitmeden önce yazdığım pre intermediate seviyesindeki ingilizce şarkımdır. hoş, seviye de atlatmadı bana o 3 ay ya her neyse. (what would you like to drink mam demeyi öğrenmek dışında). bu videoyu yüklemek konusunda çooook kararsız kaldım, çünkü perişan vaziyetteyim ama sonunda yüklemeye karar verdim:

bir ara bahsettiğim şarkı

bir ara makus tarihimin ennn kötü şarkısından bahsetmiştim, if you remember it.

işte bu o. adı:zodyağın tüm burçları. bence astrolojile ilgili yazılmış ilk şarkı. ha, bundan önce teoman "durun tahmin edeyim, balıksınız değil mi?" demişti ama zannetmiyorum ki o sayılsın...

zannetmeyin ki bu şarkıyı yolladım diye neşeliyim. değilim aslında. içimde beni yatırmayan bir korku var. bunun nedeni var mıdır bilmiyorum. açıkçası neden isteyenlere kızmaya başladım. insan nasıl nezle olursa aynı derecede, insan olmanın getirdiği bazı hüzünlerle, korkularla ruhu üşüyebilir... korkmak ne kadar insancıldır ve hiçbir şey yapamayız bunun karşısında. bir adım ötemizdeki dehşetten, bir tık ötedeki vahim durumlardan korkmamak elde midir? ve burçlara sığınırız, depresif balıkla, ukala aslanla tanıdık birer kişilermiş gibi, zeus veya hera gibi vücut bulmuş idealler, (ideal dediysem mükemmel olmayan) hayali kişilermiş gibi avunuruz.

sizi seviyorum.

Salı, Eylül 22, 2009

yürürken özgür olduğumu bir daha ve bir daha hissediyorum. bir amaca doğru, işine doğru, bir kaçınılmaz sona doğru yürürken özgür olmazsın elbet. benimkisi amaçsız yürümek. bacakların makas gibi açılıp kapanması. evden çıkar, öncelikle beşiktaş iskelesine yürürüm, ki bu bir 15 dakikayı alır. sonra iş, karaköy istikametine mi, arnavutköy istikametine mi yürüneceğine karar vermektir. ilkini seçersem bazen ta sirkeci'ye kadar yürürüm. ikincisini seçip bebek'e kadar yürümüşlüğüm vardır. yalnız yürürken bazen sıkılırım. kafamın içi bir hapishaneye dönüşmeye başlayınca, örneğin tophane'de isem bir bank molası veririm. bazen buna bir çay eşlik eder. en güzeli bir kitabın eşlik etmesidir. böylece kafamın içindeki radyo susar, yolun geri kalanında da düşünecek yeni konu çıkar. çünkü konu bulmak en zorudur. kimi zaman kulağımda müzikçalar olur. şarkıları kendimin yazıp söylediğini hayal etmem alışkanlığımdır. ilerde böyle bir şarkı yazayım, diye düşünürüm. ah ama daha çok fırın ekmek yemem lazım der hayıflanırım.

derim ki,bir gün, müzik kanallarının birinde, bir klip çıkacak. izleyenler bu ne ya diye düşünecekler çünkü böyle bir şeyle ilk kez karşılaşmış olacaklar. o ben olacağım. hukuk okumasına rağmen gönlünü müziğe vermiş genç bir kadın. işte böyle düşünürüm. sonra turistin biri yol sorar. istediğim gibi cevap veremem ve tüm fiyakam uçar gider...

Pazartesi, Eylül 14, 2009

şarkılar

dün gece bu şarkıyı yazdım bu sabah da çekiyorum. saçım bir türlü şekle girmedi bu yüzden klibinde çok gerginim.

daha başka bir sürü şarkı var. bunlar en güzelleri değil, sadece rastgele... cesaretimi topladığım, üşenmediğim zaman öbürlerini de koyarım.

geldiğimden beri bir ruh misali evde dolaşıyorum. gecem gündüzüm belli değil. uyumak ne mümkün. bu gece de uyuyamamışım. deniz'in bana tavsiye ettiği son şeyler ülkesi'ni okudum. sonra şişman kızın yaşam rehberi diye bir kitap okudum. uslubunu hiç ama hiç beğenmesem de, anafikrini beğendim. şişman kadınlara yapılan baskı ve saygısızlık, onların her gün maruz kaldığı kişiliğe saldırı, şiddet, sözlü taciz... kadınlara yönelik kötü muamelenin ve ayrımcılığın sadece bir kolu bence. çünkü erkekler güzel kadınlara ayrı, çirkinlere ayrı kötü muamele yapıyor. güzel olmayı hep daha da zorlaştıran bir kültür egemen. kitabın yazarı tuana toksöz adında şişman bir kadınmış. "artık böyle olduğum için kimseden özür dilemeyeceğm." diye bir lafı var. çok beğendim. ama dediğim gibi, uslubunu hiç beğenmedim. ha ingilizce yazıp kitabı sonra çevirdiyse o başka. amerika'da yaşıyorsa o da başka. ama atıyorum istanbul'da yaşıyor ise beğenmedim.

ruh gibi dolaşıyorum, evet. new york'ta son günlerimiz ne kadar güzel geçti... manhattan dışındaki mahalleri de görmek istedim ama öyle bir şey olmadı. istanbul'a geldiğimden beri bir şey yaptığım yok. bir gece ekin geldi. beni sabaha kadar uyutmadı, yeni aldığım küçük gitarı çaldı, komşuları da uyutmadı. balkonumuzda sigara içti. annem ona gelip "yatsana oğlum, bu kız jet lag oldu bilmiyor musun?" diye kızdı. babam havaalanında beni önce soğuk karşıladı, eve gelip yıkanınca da bana dedi ki: "havaalanında domuz gripliydin öpemedin, dur bir daha öpeyim." yani işte böyle. zee ile geçen gün trolley'de karşılaştık. ben onu bizim gibi öğrenci sanıyordum, oysa 7 yıldır amerika'da, göçmenmiş. okumuyormuş. deniz de sırbıstan kökenlidir. bunu duyan zee deniz'in peşini bırakmadı. nerde görse kızı, kolundan tutuyor, konuşuyor da konuşuyor. ermeni sorunundan konuşuyormuş. deniz kaçacak delik arıyordu. yok diyor konuşsun konuşsun da durmuyor ki, bir yerden sonra dinlenmiyor dedi.

Pazar, Eylül 06, 2009

ingilizcemi geliştirmek için yaptıklarımdan o kadar memnun olmasam da yine de idare eder. 50lerde çekilmiş komik dizileri izliyorum televizyonda, onlarda baya kelime oluyor yani bugünkü salak şeylerden daha zengin kelime açısından. paul austerdan 2 kitap okudum. onlar baya basitti. the readerı okudum, hani filmi çekildi ya. o da baya basitti. sonra hemingway'den öyküler okumaya çalıştım, yapamadım. şimdi on the roadu okumaya çalışıyorum. ingilizcem hala kötü ama yine de biraz gelişti sayılır. 1 günümüz kaldı!!! ondan sonra bu fucking parktan ayrılıp new yorka gidiyoruz. oh be, yetti amına koyayım. geliyorum new yorkçuğum, az kaldı. sonra evime. sanki kendi evim yokmuş gibi burda gördüğüm evinden çıkan, arabasına binen insanları kıskanıyorum. inşallah bir gün bizim evin önünden geçen bir turist de beni kıskanır. kardeşimi özledim. ben çok evcil bir insanım, evden hiç çıkmam. ama 1 hafta evde kalınca hemen başka bir yerlerde yaşamak isterim. sanki bir şey kaçırıyormuşum gibi gelir.

az sonra zee'yi göreceğim. dün mutfakta zee'nin salaklığından bahsediliyordu. ben de hemen ilgilendim. dedim ki aa o nerde çalışıyor şimdi falan. valerie hemen anladı, ezgi görmek istiyorsan zee'yi alpine'a gel dedi. ve ekledi, gerçi çok aptal bir insan ama yani dedi. şimdi oraya gidiyorum.

Cuma, Eylül 04, 2009

bazen suratıma bakıp "sen nasıl avukat olacaksın?", "senin sinirlendiğin, sevmediğin insan var mıdır?" diyorlar. bilseler ki aslında öfkeden kuduruyorum. galiba tek bir şeye kızıyorum, ukalaca hafife alınmaya. örneğin birinin bana saygı duymadığını biliyorum. gelip bana sen nasıl avukat olacaksın diye soruyor yine. sana ne. merak etme haddimi biliyorum olmayacağım diyorum. o zaman ne olacaksın diye soruyor bana. çünkü ne cevap versem onu da olamayacağımı söyler bu. hani biri hakkında böyle düşünsen de söylemezsin. üzülür. bilmiyor ki, densiz. kaba. merak etme işsiz kalacağım. buna da kızar. merak etme olmayacağım. rahat ettin mi? öleceğim.

ama ben ölsem sen yaşayamazsın ki... kendini kime öveceksin? kim sözünü kesmeden "hıhı" diyip dinleyecek seni? yine ben. bana ihtiyacın var yavrum.

sana kızmıyorum. kendimi sana ispatlamak da istemiyorum. gitmeni istiyorum. yalnız da kalacak olsam etrafımda seni istemiyorum.

Pazartesi, Ağustos 31, 2009

bugün bir hiç yüzünden kasılıp durdum. sabah dutch fünel keklerine gittim. kasiyeri daha önce hiç görmemiştim. çok salak bir tipti. en unutulmayacak şeyleri unutup duruyordu. ingilizcesi kötüydü. adı zeeydi. sırp imiş. adı zee değil, zjelko muymuş neymiş. hiç yakışıklı olmamasına rağmen onu beğendim. funnel keki yiyip "kolesterol" diyerek kalbini gösterdi. "nerelisin?" diye sorunca "karadağ" dedim. "gerçekten mi?" dedi, "hayır." dedim, güldü. herkese burcunu sordu. sonra burçları yorumladı. seninki ne dedim. başak dedi. keşke boğa olsaydı diye geçirdim içimden. ne işime yarayacaksa. sonra onu kola doldurma noktasına gönderdiler. bizim tam karşımızda. bütün gün tuvalete gidip dönerken şu çocuğa uğrayıp naber desem mi diye düşünüp durdum. hiç yüzünden, çünkü tanımadığım bir insan. görünüşe bakılırsa hiçbir özelliği yok. adı da zee değil zjelko mu ne. kimbilir neye denk geliyordur. cenk filan gibi bir şeydir belki de.

Cumartesi, Ağustos 29, 2009

parasızlık belimi büküyor. içim sıkılıyor bu yüzden. başarsız hissediyorum kendimi. yalnız aynı şeyi gezilerimiz için söyleyemem, onlar çok güzeldi. boston& salem ve niagara şelaleleri'ne gittik. boston o kadar güzeldi ki... o kadar güzeldi ki... niagara'da ıslandık. arabada hiç tanımadığım bir rus çocuk başka romanyalı bir kızı öptü.
büyük kim, yani ırkçılığıyla ünlü süpervisor kim gitti. yerine kim geldi peki?? bizim moteldeki singapurlu ally'e yavşayan ricky. geçen gece sarhoş olup göle işeyen, boş zamanlarında "lan amcık", "siktir git" gibi kelimelerin türkçesini öğrenen ricky. bu geldi ve ortam anında değişti. kimseyle konuşmayan bahadır birden canlandı ve ricky'i gıdıklayıp durmaya başladı. ricky dükkanın telefonundan arkadaşlarını arayıp türkçe küfredip kapattı. sonra ricky boş zamanında arı yakalıyor tamam mı. plastik bardakla. ben de acıdım arıya gittim serbest bıraktım. bağırmaya başladı arım nerde diye. sonra fire burning on the dance floor çalınca işi gücü bırakıp oynamaya başlıyor. ricky var diye jun'la tavuk kanat pişirip yedik. ricky önce kınar gibi yaptı sonra gizli gizli o da yedi.
ricky bugün iş çıkışı çisem'in yanına gitmiş. bunu duyan salak çocuklar dalga geçmişler.
küçük kim ise beni korkutuyor. yaşından büyük laflar etmeye başladı. şimdi size söylediklerinden biraz aktaracağım:
- "taco bell'in tacoları beni orgazmik yapıyor." (çok biliyorsun)
- "t...k türkçe'de nasıl denir?"
- "jun 25 erkekle yatmış." (jun bunu yalanladı.)
- "jun bütün parkla yatmış." (jun bunu da yalanladı)
- "t.....klarım terledi türkçe'de nasıl denir?" (oha)

bu geyikleri yazmak çok hoşuma gitti, umarım sıkılmadınız.

Cumartesi, Ağustos 15, 2009

1 . talgat'a "talgıt" diyorsun. jun'a "can" diyorsun. bir doğru düzgün isimlerini söylemeyi beceremiyorsun. ve orda milletle geyik yaparken 80 pizzanın hepsini bana yaptırıyorsun. gerzek karıya bak. andrew bütün gün dalga geçiyor. küçük kim'den bir şey beklemiyorum zaten o yavrucağın kendine hayrı yok. ama yani herkes geyik yaparken neden hepsini bana yaptırdığının bir sebebi var ki o sebebi bütün park biliyor. ırkçısın, kıçımın kenarı. herkes bunu biliyor, herkes de söylüyor. öyle bir ünün var. anlamadığım benim, sen neyine ırkçı oluyorsun yani hani sen böyle çok matah bir şey olsan da diğerlerini beğenmesen anlayacağım. gerçi senin pek matah bir şey olmaman her şeyi açıklıyor, zira ırkçı olmak matah insanların takındığı bir tavır değildir genelde.

2 . bazı erkeklerden hoşlanmıyorum, örneğin şu aralar karşılaştıklarımın %90'ından tiksiniyorum. geriye sadece sevgili arkadaşımız arthur kaldı ki, o da beni sevmiyor. "arthur, why don't you like me?" diyince "i never said that." diyip kafasını çeviriyor. her neyse o ve onun gibi birkaç tane daha sayarım, gerisinin yanında rahat edemiyorum. özellikle bir grup var ki kaçmak istiyorum. "delikanlılar". onlara gidip şöyle demek isterdim: "siz kendinizi en delikanlı sansanız da 5 dakikada sizin gibi 100 tane toplarım. hepsi de en delikanlı kendini sanır." derim.
nefret kusma seansımız bitti. yarın aynı yerde bekliyorum anacım.

Salı, Ağustos 11, 2009

cem yılmaz

çalışmak yoruyor adamı. şu an yeni geldim. kendimden yükselen bu iğrenç kokuya katlanamıyorum artık ama duşa girince de bir saat çıkamam genelde. uff ne kadar yorgunum. kokunun ne olduğunu buldum. ekşi lahanaları atmışlar üstüme sinmiş. marks'ın işine yabancılaşma geyiğini anladım. hakikaten yaptığın işin sana hiçbir şey öğretmemesi böyle bir şey. benimkini alalım: pizza yapmak. hamurun, ki burda yapılmışı var üstüne doğradığımız peynirleri koyuyoruz ki burda doğranmışı var, üstüne dilimlediğimiz, ki dilimlenmişi var salamları dizelim sonra da kendiliğinden dönen fırına atalım pizza yapmış olalım. yani tüm gün yaptığım işi 5 jeste filan indirgeyebiliriz. şimdi çisem gelecek. bana hadi klaba gidelim diyecek. ben de tamam diyeceğim. ama aslında gitmek istemiyorum. ve ayrıca param yok. şu gitarı alınca hiç param kalmadı. blog yazarak eğleniyorum. o bedava.

Cumartesi, Ağustos 08, 2009

insanlar...

bazen kendimi yorgun bir ağız gibi hissediyorum. amerikanvari yayvanlığa alışamamış bir ağız. konuşmanın doğal bir davranış olmaktan çıktığı bir zamanda ne yapacağını şaşırmış bir ağızcağız. yeah yup oh sorry diyiveren, bir şey değil ile önemli değil sözlerini sürekli unutan bir ağızcağız. fakat kendimi en çok yorgun ve az duyan bir kulak gibi hissediyorum. o kadar çok insanı dinlemeye çalışıyorum ki hepsi kafamda geziniyorlar ve yerlerini arıyorlar.

talgat kazakistanlı. çalıştığım yerde herkesin dövmesi var, 35 yaşındaki alice'ten tut 17 yaşındaki andrew'e kadar. talgat'a ille de dövme yaptırt diye tutturdular. talgat "benim ülkemde onu ancak mahpuslar yapar" falan dedi. talgat insanın içini ısıtacak kadar sevimli, can bir çocuk. ben bugün gidip ona son saçmalığımı yaptım "talgat, sen kımız içiyor musun?" dedim. o da "tabi içerim, kımız sağlığa çok faydalıdır." dedi. bunu duyan kim (15) ne???!! "peanuts" mı içiyorsun??? dedi. talgat da "hayır at sütü içiyorum" dedi. bunun üzerine kim "ne????!!! at sütü mü içiyorsun?!!!" dedi. süpervisor kim'e gelip "kim, are you retarded?" dedi. bu da sevdiğim kelimelerden biri. 15 yaş çalışmak için bence çok erken ama. aklıma kendi kardeşim geliyor da, çok küçük.

ryan diye bir çocuk geldi bugün. beraber pizza yaptık. 17 yaşında olduğu isim kartından belliydi. başta hiç konuşmuyordu, sonra ben ona bileğindeki dövmesini sordum. sonra 13 yaşından beri anne babasıyla yaşamadığını, onlardan hiç para almadığını, 25 yaşındaki kuzeni, kuzeninin sevgilisi ve 5 yaşındaki kızlarıyla yaşadığını söyledi.

17 yaş diyince sırtına soyadını yazdırmış andrew geldi aklıma. o da akşamları kavga ediyormuş. street fight club gibi dedi, övünerek. canım yesinler. pırıl pırıl, sarışın, kaslı, genç biraz da salakça bir amerikan delikanlısı.
çalıştığım yerdeki insanlar bunlar. bir de öğretmenler var ki onları severim. honeyi dearı dillerinden düşürmezler.

bugün ise.... bugün saratoga'ya gittim. gitar aldım. evet, yeaaah yazının bu bölümüne ayrı bir başlık açmak istiyorum. minicik, çok hoş bir gitar. sesi çok tatlı, biraz tenekemsi ama dandik değil, oldukça gür. eski gitarımı her zaman seviyorum yanlış anlamayın, ama bunu aldığı için çok çok mutluyum. çok mutluyum!!!! çok!! yol gitarı bu. minik ve güzel. her neyse, parkta 2 çocuk bir de kız arkamdan seslendiler. bize gitarını çalsana dediler. ben de dog thinking of suicide ve trying to find out the imperfection adlı 2 bestemi çaldım. beğendiler, kate nash'e benziyormuş. california'ya git filan dediler. günün geri kalanında onlarlan takıldım. kız metalciydi, oğlanlardan biri bukowski hayranıydı. kızla diğer çocuk gitti, bukowski hayranı çocuk bana şiirlerini okudu. "kızlar gelip geçiyor ben abazan kaldım" gibi şeyler. ama çok şeker bir çocuktu. 17 yaşındaydı. bana istersen benimle çık gibi bir şey dedi, ben de geçiştirdim. 17 yaş diyince benim aklıma ekin geliyor. "ekin senden 1 yaş küçük bir çocukla çıktım." desem herhalde bizim ekin bana epey gülerdi.

sevgiler, ezgi.

Perşembe, Ağustos 06, 2009

kimseye değil sadece kendime güzel geleyim başka bir şey istemem. çok güzel olmama gerek yok ama aynaya baktığımda içim açılsın. burnum her sene düşmesin, suratım bana bu kadar yabancı ve olduğu gibi olmasa da olurmuş gibi gelmesin. beğendiğim kadınlar arasında ben de olayım. zarif ve nazik olayım, bir tür sevinç kaynağı olayım, yanında olmak, hiç ayrılmamak istenecek gibi bir insan olayım. bu kadar ortalama olmayayım amına koyayım. mesela cildimin kendine has bir kokusu olsun. 1m 65 cm gibi sıradan bir boyum olmasın 56 gibi sıradan bir kilom olmasın. bacak boyum daha uzun olun. zayıflayınca memelerim küçülmesin. gülümseyince arkadaşım ata benzedin diye yorum yapmasın.

güzellik çok önemli bir şey. angelina jolie güzelliğini kast etmiyorum, bizim gözümüze güzel gelen, sübjektif güzelliği söylüyorum. hamura katılan bir tutam çeşni. ben renksiz gibiyim. çok önemli bir sorun değil tabi ama yine de soruyorum nasıl değiştirebilir bir insan kendini? yoksa güzellik çok önemli bir şey değil mi?
şu facebook bir işe yarasın bir gün. 100 tane kevin o'brien var. yarısı irlanda'da, yarısı ABD'de. yanımda mobilya şirketinin kartı var ama işime yaramıyor. çocuğu parkta sevgilisiyle görmüşler. o değil de bizim parka gelen bir insan benim gözümden düşmüştür. bizim motelin sahibi sucks dedi. ben dedim neden sucks? sen orda çalışıyorsun, söyle bakalım neden sucks dedi. ben de bütün gün depresif bir şekilde pizza yaptım, kimseyle konuşmaya çalışmadan. bir camın arkasında hissettim kendimi. alice diye salak bir kız var junu, loisi bahadırı şikayet etmiş. neden yapmıştır dedim juna. dedi ki because she's kaltak. ben de artık bezdim. dün garip bir rüya gördüm. bir çinli, bir de amerikalı kız varmış lumberjack grill'de çalışan. bir ay ortadan kayboluyorlar. sonra ikisini görüyorum yeniden. gizemli bir şekilde birbirlerine gülüyorlar. nereye gittiniz? diyorum. istanbul'a diyorlar. nerde kaldınız? diyorum. dışarda diyip gülüyorlar. kolları hep mor, dişleri çürümüş. ayak parmakları simsiyah. niçin konsolosluğu aramadınız, niçin parasız kaldınız? diye bağırıyorum. cevap vermiyorlar çünkü beni duymuyorlar. 5 doların var mı? diyorlar. aniden deniz gelip bağırıyor: sakın verme, uyuşturucu alacaklar diye. böyle garip bir rüyaydı.

bu arada deniz'e yaşlı bir adam 50 dolar kazanmak ister misin diye sormuş. kız şok olmuş biçimde adama bakınca peki 100 dolar olsun demiş. morali bozulmuştu. benim de bozuk gibi ama artık kendi moralimle ilgilenmediğim için bunu söylememe gerek yok. belki boston'a gideceğiz. tek güzel haberim bu. öpücükler.