Pazartesi, Mayıs 03, 2010
ben de "insanın kendi yaşamını yaşaması mı önemli, yoksa büyüklerini, sevdiği insanları memnun etmesi mi önemli?" diye düşünüyorum son günlerde. özgürlük merkezli bir yaşam mı, yoksa sevgi merkezli bir yaşam mı? ama gerçekten seven insan diğerinin özgürlüğünü kısıtlar mı? yoksa kimsenin birbirine karışmadığı tek yer yalnızlık mıdır?
sadece sabah okula geç gittiğim için anneannemle, dedemle kahvaltı yapma olanağını buluyordum. dedem kökten dinci olmasına rağmen ileri görüşlü, akıllı bir adamdı. valla ikisi nasıl bir arada oluyor diye sormayın, oluyor. anneannemse saf, iyi niyetlidir. fakat dedemden daha beter sıkar insanı. yine de aramızda görüş ayrılıklarına rağmen sevgi vardı. insan "dedeciğim" diyince, koşup ona çay koyunca karşılığını alıyor.
son gün ben artık iyice sinirliydim, onlar yüzünden doğru düzgün gece istediğim yere gidemiyordum. sırf gece mi, aynı zamanda gündüz de... durmadan fısır fısır dua etmeleri de sinirimi bozuyordu. bir ara anneannem odamdan içeri girdi. heyecanlı heyecanlı bana baktı. bu kadar sevgi dolu ilk defa baktığı için çok etkilendim. neden sonra, çıktı gitti.
özgürlük ayrılmakla mı olur, bütünleşmekle mi? yalnızlıkta mıdır, beraberlikte mi? olmasa da olur mu? yoksa sevginin önşartı mıdır? siz ne düşünüyorsunuz?
Pazar, Mayıs 02, 2010
-baba, senin dedelerinin adı ne?
-biri hasan, öteki abdullah.
-anneannenin?
-galiba zekiye.
-babaannenin?
-bilmiyorum.
-peki bunlar nerelerde doğmuşlar?
-herhalde çarşamba'dadır.
düşüsene, torunum olacak, adımı dahi bilmeyecek.
torunumun kızı derin su: babish senin babaannenin adı ne?
torunum berkkan: off derin, bilmiyorum! galiba ezgi... sachma sapan sorular soruosn bebishimm
torunumun kızı: peki olayı neymish babaannemn babish?
hayırsız torunum: ay ne biliyim.. avukatmısh galiba.
kızı: chok sıkıcııııııı
torunum: di miii. keshke herkzz bizim gibi modacı olsa ama o zmnlar öyleymiş.
kesin bilmeyecek. vah başıma gelenler.
Perşembe, Nisan 22, 2010
şiir çok kötüydü sildim.
bu arada süper baba saçma sapan değil. saçma sapan olan hello geekette. bir web fransız dizisi. normal ve yüzeysel fransız gençleriyle yine yüzeysel fakat "geek" olan diğer gençler anlatılıyor. anlamakta zorlanıyorum bazen çünkü anlamak için fantastik edebiyata, star wars'a, barbar conan'a, frp'ye, kuzuların sessizliğine filan hep hakim olmak gerek. (zeki'ye soralım o bilir. bilmeyenleri de pek sevmez. ama zeki başka şeyler de biliyor. o manyaklara pek benzemiyor. ya da eh işte)
bence ideal blogger, böyle referanslar vererek sizi saçma sapan konulara yöneltendir.....
ki zihniniz bulansın, iş hayatında birrr bir elenin.
hahahahahahahahahaha........
Salı, Nisan 06, 2010
artık bu köşeden sizlere zaman zaman yol göstereceğim. yalnızken kendi kendime düşündüklerimden mahrum kalmamalısınız, şekerlerim. bugün, hatalarımızdan bahsedeceğim. öncelikle, bilmelisiniz ki bazı problemler çözümsüz kalmaya mahkumdur. problemlerin hepsi ancak filmlerde çözülür, bebekler. fakat problemlerden çoğu, beraber yaşanılabilirdir. bazı sorunlar, tramvatik durumlar vardır ki onlara katlanmak için psikolojik ve tıbbi yardım alınmalıdır, yoksa kişi intihar edebilir. veya etrafına zarar verebilir. fakat şükürler olsun ki çoğumuz bu sorunlardan muzdarip değiliz.
pek çok genç insan, diğer insanlar yüzünden mutsuzdur. bu yüzden mutsuz olmayı da zayıflık veya uyumsuzluk sayarlar. oysa tahmin edilenden çok daha fazla bir kısmımız insanlar yüzünden mutsuz olur. hatta diyebilirim ki ortalama insanın baş mutsuzluk sebebi, diğer insanlardır. kadınlar, eşcinseller, işsizler hep bu yüzden mutsuz olurlar. batıda ise, ve şimdi bizde de bu sorundan muzdarip insanlar hep gençlerdir. gençler farklı olmaktan, yadırganmaktan, dışlanmaktan korkarlar. hem benzemek, hem de hoşa giden bir şekilde öne çıkmak, farklı olmak isterler. çoğu genç insan, içinde bir yabancılaşma duygusu taşır ve adını koyamasa da bu duygu ona acı verir. üstelik ülkemizde rekabet çok fazladır, bu yüzden kıskançlık, stres, umutsuzluk vb duyguları gençler çok sık hisseder. gençler bir yandan aile baskısıyla, bir yandan cinsellikle ilgili baskılarla, eğitim zorluklarıyla ve gelecek kaygısıyla kuşatılmışlardır.
bakın, kendinizi ne zaman böyle hissederseniz, bilin ki bu normaldir, ve bununla yaşamayı öğrenmeniz gerek. bu sizin hissedebildiğinizin, düşünebildiğiniz bir kanıtıdır, sevinin! ayrıca bu demektir ki toplumdan kopuk değilsiniz, onun bir parçasısınız, çünkü bu tür konular sizi ilgilendiriyor. şimdi aklınızı, yüreğinizi yoklayın, ne yapmak istiyorsunuz? ve kendinizi hoşgörün, ve biraz da zamana bırakın. bir de şu şarkıyı dinleyin, şu klibi izleyin. biraz ergen ama ben çok seviyorum:
http://www.dailymotion.com/video/x5uhv7_jimmy-eat-world-the-middle_music
öpücüklerrrrrr
Cumartesi, Nisan 03, 2010
össden sonraydı, 1 hafta kadar küçük iskender hayranı bir çocukla buluşmuştuk. bana "seni seviyorum, çünkü bir insanı tanımadan sevmek daha güzel, ruhunu sevmek yani" demişti. internet sitesinde aşk şiirleri vardı. gel gör ki çirkin buluyordum onu. hatta orda burda "göze batan bir çirkinliği var." diye milleti kahkahaya boğuyordum. telefonuma onu "mustafa dershane" diye kaydetmiştim. o ise bana "keşke her gün dershane olsa." diyordu. herkese "ayy ayrıldık çünküüü yakışıklı diiilll:PXXX:D:D:Dzuhaahahaasjasj" dedim.
yaptığım keşke bunlardan ibaret olsaydı. kimi liselilere göre hiçbir şeydi bunlar ama allah kişiyi kendine göre sınarmış. o haftadan sonra lanetlendim işte. kendi ininden çıkmayan lanetli, bunalımlı, sivilceli bir genç kız oldum.
sevgili internet
az önce annemin bana beş yıl önce attığı bir maili okudum. o zaman ben belçikadaydım. yavrukuzum, havalar nasıl, üşütme gibi anne saflığında sorularla dolu bir maildi. annemin maille yazısını ilk kez görüyordum. bazen mi'leri filan ayırmamıştı, bu da bana şefkat hissi vermişti.
o şefkat nerde? şimdi de şunu düşünüyorum ve kendimi çok yalnız hissediyorum, bazen ben bazı insanlara veya durumlara kafayı takarım. şimdi mesela sevgilileri düşünüyorum. birbirlerinden "falan tarihte bir kız arkadaşım vardı" diye bahseden insanları. yahu, bir ara sen onu sevmiştin. yani ne bileyim, filan yılında bir kotum vardı ile aynı şekilde söylüyorsun. bir de "ayşe ile ahmet çok yakışıyorlar" yakışmak ne be? laf. birini tanıyınca onu ister istemez seversin.
ben hafif şeylerin kadını değilim. olamam. fakat hafif olmayan ne kaldı ki artık? hafiflik belki de insanın tabiatında var. hafiflik bencillikle alakalı. eskiden en azından bu horlanırdı. şimdi yaygın yaşam felsefesi bu. daha iyi oldu tabi, daha rahat. ben zaten öyle dayanaklı bir şeyler söyleyemem bu konuda. ancak buna benzeyen hislerimi anlatabilirim:
ahmet ayşe'yi tanıdı ve tanıdıkça daha da sevdi. ana babasından bulduğu sıcaklığı başkalarında da bulmak isteyen, merhametli bir insandı ahmet. ilişkilerinde hafiflik istemiyordu. sonsuza kadar bağlanmak vs de istemiyordu zavallım. ayşe ise hafiflik, uçarılık peşindeydi.
bırakalım şu ikisini de ben derdimi anlatamadım: ben gittikçe daha da asosyalleşiyorum. aslında sevimli bir insan olmama rağmen örneğin iyi niyetli gülüşüme pek fazla insan dayanamaz, ki bu gerçek, bazı dönemler down down...
Cuma, Nisan 02, 2010
akıllı, çok akıllı olmak gerek. öyle çok şey okumak, bilmek gerek ki, içini yakan şeyleri, insanları küçümseyip yüz çevirebilesin onlara, kendi tutacağın, emin bir yolun olmalı, insanın kendi fikri yoksa moda neyse onu yapar. ve ben modayı beğenmiyorum, bundan eminim. sadece beğenmemek değil öfkeleniyorum zamane insanlarına. eh, ben de aydan gelmediğime göre...
Cumartesi, Mart 27, 2010
ya da ben eski kafalı, muhafazakar bir insanım. değişimden bu kadar korkmamak gerek. hair müzikalinde "age of aquarius" diye bir şarkı söylüyorlardı galiba.
hakikaten de kova burcu, hippi ruhuna da uygun bir burçtur. yukarda gördüğünüz üzere benim burcum olan yengeç, george bush'un da burcu olduğu için hippilikten, yeniliklerden kaçınır.
Salı, Mart 23, 2010
Pazartesi, Mart 22, 2010
bu şarkı da öyle bir şarkı işte. ingilizceye merak saldığımı anlamışsınızdır. bunu alçakgönüllü bir merak olarak kabul etmenizi isteyeceğim, zira ne aksan ne de kelime dağarcığı olarak bu dile olan ilgim bir hevesten ileri gitmiş değil. bu şarkım, diğer ingilizce olanlarla beraber yazdığım, fakat gerek melodi gerekse söz olarak beğenmeyip zihnimde geri plana attığım şarkılarımdan biri. benim şöyle bir huyum vardır, yazığım hiçbir süprüntüye kıyamam ve asıl sevdiğim şarkılarım diğerlerinden biraz daha kötü olanlarıdır. onlara utanmadan "butik şarkılar" derim, yani melodisi akılda kalıcı olmayan, arkadaşlarımın duyunca "bunu o kadar sevmedim ben be" dedikleri şarkılar... fakat ben yalnızken bunları söylerim, kendimi eğlendirmek, vakit geçirmek, birazcık duygulanmak için. bu şarkı 500 days of summer filmini izleyenler için de içerik bakımından tanıdık gelecektir.
Pazar, Mart 14, 2010
bu grubun elemanları uzun süredir arkadaşlar. bir müzik grupları var, yalnız adını bulamıyorlar. bu arada aralarından birinin ezgi adında 9 yaşlarında, sevimli bir yeğeni var. muhtemelen ablasının kızı. bu kızcağız, o kadar iyi huylu bir çocuk ki grup elemanlarının tümünün sempatisini kazanmış. ezgi bir gün günlük tutmaya başlıyor. grup elemanları da ona jest olsun diye gruplarının adını "ezgi'nin günlüğü" koymuşlar.
bu hikayeyi uydururken bir yandan da benden daha güzel, sessiz ve huyu bana benzeyen bir kız düşünürdüm. bir gün babama bu teorimi açtım. "o ne lan." dedi, "yok o zaman zeynep'in külodu, berk'in pipisi. hahahaha." dedi.
Cumartesi, Mart 13, 2010
pratik öneriler
öğlen ise sebzeli pilav yapmanızı öneriririm. karnıbahar olur, havuç olur, domates olur. zeytinyağında onları önce kavurursunuz, işte sonra pilavı normal yaparsınız ama içine 1 ya da 2 küp şeker koyarsanız daha iyi olur. işte size kolay bir yemek.
akşam dizi ilerken canınız tatlı çektiyse dünyanın yapması en kolay keki olan "ıslak kek"i yapın. hem güzel yani, insan tatlı istediğinde iyi gidiyor, hem kolay, hem de çayla iyi gider. tarifini burda verecek değilim, girin internete, her yerde bulursunuz. bu mükemmel fikir için de bana teşekkür edersiniz.
Perşembe, Mart 11, 2010
en güzel yemek
Salı, Mart 09, 2010
bugün milletlerarası hukuk dersinde hoca yugoslavya'dan bahsedip duruyordu. kendi kaderini tayin hakkında bir ders. işte efendim, beraber yaşama isteği artık yoksa, durumu inkar edemezmişsin, yeni oluşan devletleri tanımalıymışsın, o konular. benim de aklıma deniz'i eğlendirmek için şöyle bir fikir geldi: birden ayağa kalkacak, çok kontrollü ve kibar bir adam olan hoca'ya yavaş, kendimden emin adımlarla yürüyüp şöyle diycektim:
sonra da sınıfın kapısını çarpıp çıkacaktım. deniz buna 1 hafta gülerdi. o kadar kanlı bir iç savaşla alay mı edecektin diye soruyorsanız, yok amacım bu değildi. amacım, dediğim gibi, deniz'i güldürmekti. bütün ders boyunca bunu düşündüm. tam yugoslavya'dan söz açıldı, ayağa kalktım. yavaş yavaş, kendimden emin adımlarla hocanın yanına ittim, ama yemedi, "tuvalete gidebilir miyim?" dedim. birkaç kişi güldü. yani, bu da bir şeydir. deniz 'e anlattım, o da kayıtsızca omuz silkerek, "yapsan çok komik olurdu, ama onu kimse yapamaz, bu bir hayal, yalnızca bir hayal..." dedi. o öyle deyince çok üzüldüm. oysa ben, sınıfta şaklanbanlık yapmak dahil, hayatta her şeyin mümkün olduğunu, çoğu şeye gülünebileceğini, insanın herkesle tatlı tatlı dalga geçebileceğini göstermeyi çok istemiştim. eh, kısmet değilmiş. belki önümüzdeki ders, belki önümüzdeki ders bunu yaparım.
Cumartesi, Mart 06, 2010
dandik köşe yazarı tadında bir yazı
sevilen bir oğlandan ayrı olmanın iki tür yolunu biliyorum. birincisi, hislerin karşılıksız olmasıdır. o zaman dikkatinizi başka hiçbir şeye veremezsiniz. hep dalgın, mutsuz bir haliniz vardır. aşk, bitmemiş bir iş gibi yakanızdadır. mutsuzluğunuza zamanla alışırsınız ve sonra ondan bir mutluluk çıkarırsınız. yani aslında halinizden memnun olursunuz en nihayetinde. periyodik olarak, size söylediği tek tük güzel şeylerden size aşık olduğu sonucunu çıkarırsınız. karşılıksız aşkından ayrı kalmak çok işkenceli bir şeydir.
ikinci tür, sizi sevdiğini söyleyen ve sizin de sevdiğiniz bir çocuktan ayrı kalmaktır. bu türden bir ayrılık harikadır. dikkatinizi her şeye verebilirsiniz. sadece bazen, ders çalışırken, yemek yaparken, bir arkadaşınızla iken aklınıza gelen bu aşk içinizi ferahlatır. aşk bir çiçekse, bu tür ayrılıklar aşkın suyudur. bu çocuk size ne derse desin, ona pek inanasınız gelmez. ama bazen, sırf o mutlu anlarda, ayrı olduğunuz zaman içinde, tümden ayrılma ihtimali yokmuş gibi gelir, gelse de umursamazsınız, hayalkırıklığına uğrayacağınızı düşünmezsiniz, o zaman aşkınız tavan yapar. sevgili olmadan önce evrimden devrimden bahseden çocuk ve bildiği tek entel olan simone de beauvoir'dan alıntı üstüne alıntı yapan o kız gider ve şöyle konuşan iki gerizekalı onları ikame eder:
"sabah ne yaptın?... hihihi, güzel miydi?... ay ben de ben de! Ay eveeet oraya da gidelim. hihi.... yaaa, bugün noldu biliyo musuuuun?" vs vs.
bütün bu konuşmaların tek anlamı şudur:
"sevgili olmamız ne güzel di mi? evet bence de çok güzel. evet hep sevgili kalalım. ay ay. iyi ki sevgiliyiz."
kaslar spor yaparken gelişmez. spordan sonra dinlenirken gelişir. aşk da beraberken gelişmez. bir iki saatliğine ayrı kaldığınızda gelişir.
bir daha bu testleri çözmeyeceğim, moralimi bozdu g.toşlar
Özgüven
Âşık olmakta üzerinize yok ancak kendinizi yeterince iyi ifade edebildiğiniz söylenemez. Çünkü âşık olduğunuz kişinin sizi her an terk edebileceği korkusundan bir türlü kurtulamıyorsunuz. Bunu aşabilirseniz, isteklerinizi ve arzulamadıklarınızı rahatlıkla dile getirip sevgilinizle uyumlu bir ilişki kurabileceksiniz. Bunun için birkaç konuda dikkatli olmanız gerekiyor. İlk olarak korkularınızı aşmanız ve yalnızca kendinize değil, ona da güvenmeniz gerektiğini sık sık kendinize hatırlatmalısınız. Onunla her meseleyi mümkün olduğu kadar olumlu bir atmosferde konuşmalı, arada bir hem onun hem de sizin için sürpriz olabilecek adımlar atmalısınız. “Ya hep, ya hiç” demekten vazgeçip, her durumda ilişkinizi kurtarabileceğinizi aklınızdan çıkarmamalı ve olumlu her adımınızda kendinizi ödüllendirmelisiniz.
ulan
Pinti
Sizin biraz cimri olduğunuzu düşünüyor etrafınızdaki insanlar. Sadece para ya da nesnel varlıklarınızı paylaşmak konusunda değil, insanların sorunlarını, çabalarını paylaşmak konusunda da biraz gönülsüz gibi bir haliniz varmış. Her şeyin, herkesin, bütün o ortaklaşa aktivitelerin dışında durmanızı da buna bağlıyorlar. Nereden bilsinler sizin içinde yaşadığınız koşulları, endişelerinizi... Kimseye bir şey açıklamak zorunda değilsiniz, ama arada bir piyasada görünmek için koşullarınızı birazcık zorlamak da fena fikir olmayabilir...
kim pintiymiş amk. sensin.
Hayır demeyi bilmiyorsunuz
Neredeyse ezik bir kişiliğiniz olmak üzere. Çünkü insan kaybetmemek için, gelen bütün taleplere evet demek gerektiğini zannediyorsunuz. Bu yanlış bilinç, kendi ihtiyaçlarınızı görmezden gelmenize, enerjinizi hep başkaları için harcamanıza neden oluyor. Boşverin, siz bir talebine hayır dediniz diye sizi terk edecek insanlarla olmayın zaten. Hem arada bir siz de bir şeyler talep edin ki insanlar varlığınızın farkına varsınlar. Çok cömert ya da açık yürekli olabilirsiniz, ama siz de en nihayetinde bir insansınız.
astrolojik gerçekler
sevdiğim insanlara birer "burç" olarak bakarım. (zaten çok sevdiğim bir avuç insan vardır. kısa yaşamıma girmiş olan ve bir zamanlar çok sevmiş olduklarım da var. ama vefasız olduğum iç onları aramam sormam. yine de hala severim. neyse.) mesela d.a. Oğlak'tır. benim zıt burcum. fakat astrolojide zıtlık, alakasızlık anlamına gelmiyor. ortak birçok yönümüz vardır. ve oğlakları severim. bende kucaklama isteği uyandırırlar. salinger da oğlaktır. fakat kendisini tanımıyorum.
en sevdiğim başka bir burç boğa. boğa, üzerinden çekicilik, sevimlilik akan bir burçtur. o da bir toprak burcudur. özellikle geveze boğa çocukları tadından yenmez. biraz fevri ama çok güvenilir insanlardır. içtendir bunlar.
akrep sizi severse harika olur ama genelde uzak durur. biraz soğuk olur ve çokça kendini çeker. ben akreplerde çokça derinlik, hüzün ve gaddarlık bulurum. bir de deneyimlidirler. çok kayda değer insanlardır. kayda değer derken, çekici, dolu demek istedim. ama kaçınırım onlardan. madem bu amerikanvari bir yazı, ingilizce söylersem: "i avoid them."
yay ise, benim hayran olduğum bir kişidir. ay yay, seni seni. çok sevimli bir keretadır. ben bu burcu çok ilginç, ama duygusal olarak güdük bulurum. yani bence öyle. ama bu güdüklüktür, bu doğrudanlıktır (bu da nasıl bir kelimeyse) onu sevimli yapan. yay hayatımda gördüğüm en kolpa insandır. aynı zamanda en çok vakit geçirmek istediğim insandır çünkü bu tipler benim gibi sıkıcı olmaz.
balık güzeldir. fiziksel olarak. hep güzel ve nazlıdırlar.
ikizler iyi biri gibi geldi bana.
aslan çok süper biri. çok tatlı. çok da seksi.
teraziyi pek tanıma fırsatım olmadı.
kova akıllı. hem de uyumlu.
başak müşkülpesent.
koç sakin, kendine güvenli. zengin bir avukat çocuğu.
ay evet, 11 tane. kendi burcumu unutmuşum. kendi burcum için seksi diyeceğim. bene çok seksi biriyim yani.
Perşembe, Mart 04, 2010
dinleyin. çok az karşılaşılan bir insan tipisiniz, biliyorum. bu yüzden karşılaştığımız zaman, çoğu zaman ne diyeceğimi bilemiyorum. sizi anlamıyorum, kurduğunuz cümlelerden "nasıl bir insan" olduğunuzu çıkaramıyorum. hele siz en sevdiğim insanlar arasındaysanız. o zaman, zamanım bunu tahmin etmeye çalışarak geçiyor. sonra boşveriyorum ve bir kitap okuyorum. o zaman aklımdan bunlar çıkıyor. belki böylesi daha güzel. nasıl biri olduğunuzu öğrenip ne yapacağım? suskun varlığınızdan memnunum ve dünyaya çok hoş, çok lezzetli şeyler katıyorsunuz. en azından süregelen varlığınızla, orda oluşunuzla, kayda değer bir çift gevezelik dahi etmemiş olsanız da, kalbimi kazandınız. aramızdaki ilişkiyi öğleden sonra yağan ve cama vuran tempolu, gri yağmura benzetiyorum. ama dediğim gibi, bunları düşünmek sadece hoşuma gidiyor. çok da düşünmüyorum. bir kitap okuyorum, sonra internet vs.
Pazartesi, Mart 01, 2010
üstelik kendimi pespaye buluyordum ve konuşacak laf da bulamıyordum. böyle olunca içimden sürekli şunu diyordum: "allahım inşallah ne suratsız kız deyip de beni terk etmez." öte yandan burnu tıkalı diye o kadar sinirlenmiştim ki az kalsın "buraya kadar. bitti. nedenini sorma." diyecektim.
sonra birden tüm bu nedensiz hisler geçti, dönüş yolunda birden ona içim kaynadı, durdurup boynuna sarıldım. arabalar vızır vızır yanımızdan geçiyordu, ben pişmandım, emo klubüne kaydolmayı planlıyordum.
Perşembe, Şubat 18, 2010
iğrendiğim yaşıtlarım
Çarşamba, Şubat 17, 2010
genç yaşta ölenler
diyeceksiniz ki, burçak çerezcioğlu'nu o gruba sokamazsın. zaten kendisi kitabında insanın kendini öldürmesini, uyuşturucu kullanmasını anlamadığını, kendisinin yaşamak için mücadele verdiğini söylüyor. ama hayır, diğer saydıklarım da yaşamı en az burçak kadar sevmektedirler. yaşamayı çok seviyor, yaşamdan ve ilişkilerden çok fazla şey bekliyorlardı, bu yüzden de kendilerini farklı yollarla öldürdüler. zaten burçak'ta benzer beklentiler ve hayal kırıklıklarına tanık oluyoruz.
genç yaşta ölmenin anlamsızlığını insan yaşlandıkça anlıyor. 16 yaşındayken ben de seneye ölmek isterdim, sonra yavaş yavaş bu isteğim kayboluyor. hala biraz var ama herhalde o da geçecek. olgunlaşmak demek, alışmak, kaşarlanmak demek olabilir. başka ne demek olabilir ki?
Pazar, Şubat 14, 2010
Pazartesi, Şubat 01, 2010
doğru. ben mesela, neyi istediğime şöyle karar veririm genelde: "A ne istiyor? B ne istiyor? benim için hangisinin isteği daha önemli?" ve isteğimi o doğrultuda şekillendiririm. kararsız kaldığım anlar ise A'yı da B'yi de çok önemsediğim zamanlar, veya ne istediklerini tahmin edemediğim zamanlardır. benim için fark etmez. benim için fark eden tek şey, uyum içinde yaşamak, oyundan çıkarılmamak, surat asılmamak, azarlanmamak, terk edilmemektir.
çoğu kimse vardır ki etraflarındaki insanlar onlara istemedikleri şeyleri yaptırır dururlar. ve bazı bahaneler bulurlar: "belli bir zamana kadar bu böyle olacak." o zaman gelir çatar, ve sen artık aynı insan olmazsın. içindeki ruh emilmiştir ve artık hareket kabiliyetin gitmiştir. bazen bir isyan olarak ölmek istersin. "ben gidersem yerime başkası gelebilir. öyleyse yaşamak istemiyorum. yanlızca saçımın şeklini seçebiliyorum. bunun bile sınırları var." diye düşünürsün. bilmiyorum bu cinsiyetle mi alakalıdır. ama "benim için fark etmez" bir kadın sözüdür, anaları tarafından kızlara böyle belletilmiştir, o bellekten yine çeşitli talimatlar okuyarak kurtulmaya çalışır bazıları, ama bunlar da en nihayetinde talimattır. bir oyuncak bebek gibi, kolları iki yanda, başı öne eğik, kişiliksiz, dominant ruhların gölgesinde, nefes alır veriririz.
Çarşamba, Ocak 27, 2010
"hazar bulut", iki sebepten ötürü. hazar, hazin, hüzün gibi kelimelerle ses benzerliği olduğu için, bir de azer bülbül gibi bir etken var:) ikinci sebep, bulut. gözleri bulutlanmak deyişini bilirsiniz. hazar bulut lisesi, hayatın en hazin dönemini, gençliği anlatan bir blog. tüm o bekleyişi, o sancıları, o "hiçbir şeyin olmaması" halini.
bu blog lisede bitmemeli miydi?
aslında seriler yapacaktım. üniversite 1 ve 2. seneme "küllerinden doğan" adını verdim. bunun sebebi, karmaşık bir ilişkiler yumağı içinde, mutsuz ve durağan bir biçimde duruyor oluşumdur. tamam, çok açıklayıcı olmadı. benzer duygular içimde sürekli küllerinden doğuyordu, anlıyor musunuz? yani tam ah, bu his bir daha gelmez derken tekrar ve tekrar geliyordu aynı hisler, aynı durumlar öğrencilik yaşamımda "küllerinden doğuyordu." üçüncü senemin adı ise "gerilmiş bir yay gibi"dir. olumlu bir dönemimi anlatan bir seri olacak, inanıyorum. bütün bu serileri bir kitapta topladım tam olarak: "hazar bulut lisesi."
okuyucunuz olmamasından memnun musunuz?
kedi uzanamadığı ciğere mundar der durumu yok, gerçekten ÇOK memnunum. birkaç okuyucum var ve onlar için yazıyorum. beni sadece birkaç kişinin okuyor olması harika bir şey. hatta onlar da olmasa ne güzel olurdu. sadece bir "umut" olsaydı ve ben ona yazsaydım. sorumluluk yok. kaygı yok. "feed back" yok. bence ben ideal "blogger"ım.
öyleyse kasmamıza gerek yok, beyoncé'yi neden seviyorsunuz?
ya evet, aşırı seviyorum. karıyı tanımam etmem. ama çok çok çok tatlı. keşke yanımda olsa da ingilizce muhabbet etsek.
ya sen niçin kendinle röportaj yaptın?
uyuyamıyorum. bugün vakit geçmek bilmedi.
ne yaptın?
arkadaşım osman'la buluştum. onun dışında vaktin geçmesini bekledim. gazetelere baktım. onlardan etkilenip kendimle röportaj yaptım.
Salı, Ocak 26, 2010
Pazartesi, Ocak 25, 2010
biraz geyik edelim
hayattaki tek eğlencem galiba film gibi konuşmak. artık çok bayatladığı için kendimi bir kere de videoda görmek istedim. devir paylaşım (!) (bu ünlemlere de biterim) devri olduğu için, eh neme lazım, ben de madem ki bir internet sitem var, videomu sadece kendi izlemem yetmez, siteme de koyayım istedim. oh, whatever. just watch, man.
Pazar, Ocak 24, 2010
Cuma, Ocak 22, 2010
bir şarkı daha
yeni bir klip bu. klip çünkü mimik filan yapmaya çalıştım. şarkıyı 2005 yılında yazdım. ya da 2006, bilmiyorum. şu an üniversitede bizim sınıfta olan voleybolcu, aptal bir çocuğa yazmış idim. o da beni reddetmiş idi. şarkıyı hala severim. çocuk ise 85leri 90ları çakıp voleybola devam edip güzel güzel kızlarla çıkıyor. geçen gün bana gelip "ay sen bana aşıktın" dedi. ben de ona "ne var, küçük emrah'a da aşıktım" dedim ve beş yıllık intikamımı aldım allah'a şükür.
ılgaz'a gitmesem, vaktimi iki buçuk arkadaşımla öldürsem, hiçbir şey yapmadan, sonra zeki gelse, kahvaltı etsek, yürüsek ne güzel olur.
Perşembe, Ocak 21, 2010
islamabad'da bir gün
ama ben uçtuğum için çok gururlu ve mutluyum. lacivert denizde yunuslar yüzüyor. bir uçurum burası, minik dalgalar kıyıya vuruyor. ben de uçarak denize doğru pike yapıyorum. bir an, ya uçma kabiliyetimi yitirir de sertçe denize düşersem diye korkuyorum, sonra bu korkum geçiyor. çok mutluyum, kendimle gurur duyuyorum sonunda uçabildiğim için. örgücü kadını unutuyorum.
Salı, Ocak 19, 2010
zampara, aile dostu, monokl, ziyafet masası
rüyam, 19.yy sonunda fransa gibi bir yerde geçiyor. dostlar arasında bir toplantı. herkes burjuva ama öyle aşırı zengin değiller. tam zampara olan bir adam var. ve onun hiç mi hiç umursamadığı üzgün karısı var. adamın yanında, aynı masada aşığı oturuyor ve zampara koca masanın altından aşığının bacaklarını okşuyor. karısı da bunu biliyor ve içi parçalanıyor. ama o böyle şeylere alışkın. zampara kocanın ona tek bir kez olsun bakmasını ve azıcık ilgilenmesini istiyor sadece.
bu arada aynı masada başka bir aile dostu var. bu uzun, dalgın bakışlı, sakallı ve çok sevimli bir adam. bir de kendisine çok yakışan bir monokl takmış. aldatılan eşin yanında oturuyor ve onun acısını anlıyor. masada kadın hakkında kafa yoran bir tek o var. sonra birden sohbet etmeye başlyorlar. aile dostu kadına o kadar tatlı ve uzun, derin bir bakış atıyor ki kadıncağız içinde çok büyük bir mutluluk kuşunun kanat çırpmaya başladığını hissediyor aniden. o da aile dostuna, daha önce hiç fark etmemiş olduğu bu sevimli adama bakıyor. "dostum" diyor aile dostuna, "niyetinizi anlıyorum. fakat ben kocama sadık bir kadınım." aile dostu da tüm sevimliliği ile gülerek: "neye sadıksınız, hanımefendi, mutsuzluğunuza mı?" diye soruyor. elele tutuşuyorlar. bunu gören zampara koca ayağa kalkıp: "hahaha, dostum, karım da size kaldı en sonunda, size de boynuz olmak yakıştı hani!" diye bağırarak onları utandırmak isterken kadın, "kapa çeneni gérald!" diye bağırıyor ve zampara, zamparanın sevgilisi, hepsi susuyorlar.
bence çok komik olan bu rüyadan mutlulukla ve içimde güzel bir özgürlük hissiyle uyanmıştım.
Cumartesi, Ocak 16, 2010
ay ay. dün zeki beşiktaş'tan kabataş'a, sonra gülhane'den beyazıt'a, ordan taksim'e yürümeme vesile oldu ve ben öldüm. ne zaman tramvaya binmeyi teklif etsem bana küçümser gibi baktı, ben de durup dedim ki: "doğru söyle zeki, beni şişman mı buluyorsun?" yani herhalde beni zayıflatmak istedi, başka açıklaması olamaz. eve gittim, kuyruksokumumda bir ağrı. yürüyemedim bir süre. telefon açıp bunu ona söyledim. o da pişkin pişkin: "alışkın değilsen yarın da ağrır." dedi. demek alışkınmışım ki bugün hiç ağrımadı. bugün ortaköy'den eve yürüdüm.
ben de sağlıklı alışknalıklar kazanınca ideale daha yakın hissediyorum kendimi. şaka lan şaka. hangi idealden bahsediyorsunuz? 6 milyar insan var, yanlışım varsa söyleyin. hangi ideal? ideali söylemek insanları sevmekten vazgeçmektir. insanları sevelim. ayyy akşam akşam sevecenlik bastı uff.
Cuma, Ocak 15, 2010
sonra başka bir rüya görmeye başladım. rüyada bir trende gidiyordum ve niyeyse çıplaktım. çıplak olmaktan aşırı derecede rahatsızdım. yanıma tuhaf bir adam oturdu ve en içimden "çattık" dedim. adam elinde bir hortumla pis pis sırıtarak beni ıslatmaya başladı, böylece henüz çıplak olduğumu fark etmemiş olan tren ahalisinin dikkatini çekip benim anadan doğma oturduğumu göstermek istiyordu. sonra biri bana sarı bir havlu verdi. allahtan ona sarındım ve kurulanıyordum. ama adam beni ıslatmaya devam ediyordu, bir yandan beni taciz etmeye, mıncıklamaya da başlamıştı. ben "git başımdan" diye bağırıyordum, bir an gidiyor gibi oluyor, sonra aynı pis sırıtışla geri geliyordu. tacizleri eksik olmuyordu. ben de ondan şikayet edecek gücü kendimde bulamıyordum. derken tren bir durakta durdu, adam bana bakıp: "benimle inmek ister misin?" diye sordu. o ana kadar heriften nefret etmiş olmama rağmen bir an için trenden inmek için müthiş bir istek duydum. nasıl olduysa ağzımdan "olur" sözü çıkmıştı. sonra durağa baktım. adamın kendisi gibi izbe ve pis sokaklar, ıssız ıssız önümde uzanıyordu. gitmek ve gitmemek arasında tereddüt ediyordum. derken yanıbaşımda daha yaşlı bir adam belirdi "ve kızım, senin böyle bir adamla ne işin var?" diye sordu. ben de "bilmiyorum amca, üstelik benim bir sevgilim var, duysa çok üzülür." diyordum. o da bana "eminim o da senin gibi pırıl pırıl bir gençtir. öyleyse sen bu pis herifle gitmek istemiyorsun. gitme bence yavrum." dedi, pırıl prılı genç ne demekse... ben de trenden inmedim, ama elim yaşlıca adamın avcunun içindeydi ve adam bana şefkatle, tuhaf tuhaf bakıyordu. içimde çok büyük bir sıkıntı ve üzüntüyle uyandım.
günde 12 saat uyumak demek ki böyle saşma sapan rüyalar gördürebiliyor. 12 saat bir insan evladına çok geliyor. sakın siz uyumayın.
Perşembe, Ocak 07, 2010
ben de odamda yine genç kız gibi takılmaya başladım, yani yine tek kitap açmadan boş boş durup "hayatın anlamı nedir, ben kimim" vs diye kendi çapımda geyik yapmaya başladım. hayat kesinlikle mutlu olmak için değildi. hayat iniş ve çıkışlarla doluydu, her kişi kendi kadersizliği içinde güzeldi. werther ne kadar özenilesi bir hayat yaşamıştı. 21 yılda ben de kendi çapımda irili ufaklı aşk acıları çekmiştim ve hiçbirinden de nefret etmiyordum. hatta onlarla guru duyan bir yanım vardı. annem zaten korunaklı olan yaşamımda bana kimseye sevgimi belli etmemi, kimse için üzülmemi söylerken ne kadar haksızdı. şimdiye kadar annemle iyi anlaşmışızdır benim itaatkar ve uysal ve muhafazakar bir genç oluşum sayesinde. ama onun anlamadığı bir şey var, ben üzülmemek veya mantıklı davranmak için muhafazakar değilim, yavaş yavaş kaybolan dini inançlarım ve otoriteye olan saygım yüzünden muhafazakarım. yani kendimi korumak gibi bir amacım hiç yok. hayat iniş çıkışlarıyla güzeldir. işte böyle romantik duygular içindeydim bugün.
Salı, Ocak 05, 2010
nickelcreek /i should have known better adlı şarkı çok güzel
"TAVSİYE
amacınız toplum içinde yükselmek mi? saygı duyulan ve sevilen bir insan olmak, dostlar edinmek mi? ve bu arzunuz hayatınızı önemli ölçüde etkiliyor mu? bir türlü hayal ettiğiniz yerde değil misiniz? kendinizi başarısız mı buluyorsunuz? öyleyse beni dinleyin.
5 yaşımdan 21 yaşıma kadar türlü gruplara girmeye çalıştım. türlü yöntemler denedim. saçıma perma yapmaktan tut alkolu bırakmaya ve yalan söylemeye kadar. ve bir türlü istediğim amaca ulaşamıyordum, ya da ulaşamadığımı düşünüyordum. ta ki şu yıla, 2010 yılına kadar. gelin, sizinle 2010 yılına girerken hayatınızın akışını değiştirecek bir kararın altına imza atalım.
ben hep ortaya oturun, kibar ve nazik olun gibi alışıldık yöntemlerden bahsetmeyeceğim size! size sadece şunu diyeceğim. siz zaten bu ezik halinizle toplumun bir parçasısınız. bütün hayatınız boyunca kendinizi ayrı hissettiniz filan ama bal gibi parçasısınız. bunu düşünün ve gülümseyin. siz, onun gayet içinde ve güzel, sevilesi bir parçasınız aslında ve mesela çok ağır bir suç işlemediğiniz sürece bu böyle kalacak. tanıdığınız insanları düşünün. onların hepsini birden kıskanıyorsunuz ama kıskandığınız şey onların kendisi değil, onların siz olamaması. ama siz de çok ayrı bir varlık değilsiniz. herkes kendini ayrı bir varlık gibi düşünseydi bir arada yaşayamazdık.
bir arada yaşamak aslında güzeldir ve insanların size ihtiyacı var. sizinse sadece haz içinde yaşamaya ihtiyacınız var, ve sevmeye. bir ağacı, br kuşu, bir taşı sevmeye."
öyk ne taşı be!!! ders çalışmaktan yoruldum, her an çalışmak gerekiyor. temsil yetkisine harcadığım saati başka şeye harcasaydım alim olurdum. ya da dünyayı gezerdim. ne yazık ki temsil yetkisini biliyorum sadece, bu da bana anca bir 65 getirir.
Cumartesi, Aralık 26, 2009
Pazartesi, Aralık 21, 2009
bakın, ben hepinizi 20li yaşlarında, yakışıklı, entel ve derbeder genç erkekler olarak hayal ediyorum. içten içe böyle olmadığını bilsem de adsızlar, lütfen bu inancımı bozacak bir şey yapmayın. örneğin bu yazıya "ne alaksı var ben adsızlardan biriyim ve emekli öğretmenim" diye yorum yazarsanız gerçekten hayallerimi yıkmış olursunuz. lütfen hepiniz birer yakışıklı indie şarkısı, o da olmadı teoman'ın gençliğiymiş gibi davranın. olur mu? sevgiler.
Cumartesi, Aralık 19, 2009
başka bacak istemediğimi fark ettim. başka bacak istemiyordum. istediği kadar kalın olsundu bacaklarım. iyi ki vardılar, iyi ki daha uzun değillerdi. esmerlikleri içinde ne kadar sevimliydiler. ve benim bacaklarımdı. onlarla yürüyordum, onlarla her yere gidiyordum.
ve iyi ki o çok özendiğim, sarışın, pırıltılı, havalı kızlar gibi güzel değildim. evet, onlar benden daha güzeldi şüphesiz. ama ben bendim ve aslında kendimi arzuluyordum. ben kendimi arzulayınca başkasının da arzulayabileceğini fark ettim. yani, evet, bende ferah, sevimli bir hava yoktu ama tanrı beni yaratmışsa bir bildiği vardı. ve fotomodel olmadığıma göre bu ancak beni ilgilendirirdi. eh, benim de şikayetçi olmak için bir sebebim yoktu ki. belki güzel filan olsam şu anki halime çok daha yabancı bir insan olacak ve kendime ısınamayacaktım.
o an dünyanın en çirkin vücutlarını dahi güzel buldum. en sakatlarını, en garibanlarını. başka boy istemiyordum, 1 65 iyiydi. başka surat istemiyordum. herkes dalında güzeldi.
Perşembe, Aralık 17, 2009
ve ruh hastası yaşamımdan bir gün daha yararsız, zararsız aktı gitti...
Cumartesi, Aralık 12, 2009
geçen gece uyuyamadım yine. orta sonda başka şubede 4 kız vardı, hiç de konuşmazdık, kendi halinde kızlardı, 8 c'de. onların adını hatırlamaya çalışıyordum. mergezer, elif, ışıl, bir de... dördüncüsünün adını hatırlayamıyordum. aman bana ne diyordum, neyse ne. uyumama bakayım ben. ama deli etti beni. bunun üzerine kalkıp ortaokul yıllığına baktım. dördüncü kızı bulamadım. demek ki üçlülerdi. hayal kırıklığına uğrattı bu beni. sonra yıllığı okudum, lise kısmını. benden 3 yaş büyük çocuklardı hepsi. ama ne güzel bir kuşaktı. sonra gözlerimi yumdum ve rüyamda mezun olduğum ortaokulu gördüm.
o kadar mutluyum ki. o kadar mutluyum. belki yarın deniz avcı'lara giderim. ya da bari şu yiğit ışık'ı arayayım bir ara. aklıma geldi.
Salı, Aralık 08, 2009
Salı, Aralık 01, 2009
asosyalliğimin doruklarındaydım. öyle ki üniversitede orda burda, kantinde gördüğüm insanlar bana insanmışlar gibi gelmiyorlardı. şekilmişler gibi geliyorlardı ve içten içe tanımadıklarımdan nefret ediyordum. tanıdıklarımla ise, 2 tane çok iyi arkadaşım hariç ayaküstü konuşmak bile bana eziyet gibi geliyordu. bir şekilde anlayacaklarmış gibi geliyordu bana, hiç konuşmak istemediğimi, orda olmadığımı. zaten ağzımı her açtığımda kendimi geri zekalıya benzetecek bir laf ediyordum. pek zeki görünmem. hele bunalımlı, asosyal zamanlarda.
bu akşam çıkışta ayaklarım eve gitmek istemedi, bunun da sebepleri ayrı bir yazı konusu teşkil eder. şöyle diyeyim, aslında çok sevdiğim anneannem ve dedem bizdeydi ve biz dinin gereklerine uygun yaşamıyoruz diye üzülüp duruyorlardı. bir yandan eşi görülmedik bir gerginlik, sessizlik ve rahatsızlıktan bıkmıştım öbür yandan onların üzülmelerine hak vermekten kendimi alamıyordum. konuşma konusu bulmak zorlaşmıştı. dün bir cenazeye gitmiştik ve beni aslında ilgilendiren bu ölüm karşısında suçluluk duymaktan kendimi alamıyordum. ama bu konudan burda bahsetmek istemiyorum. demek istediğim, depresyon yapan ünlü sivilce ilacı gerçekten kendine süper bir ortam bulmuştu. nedensiz de olsa kendimi malak gibi hissediyordum.
ırmak'la beraber kütüphaneye devletler hukuku sınavına çalışmaya gittik. onun bazı tanımadığım arkadaşları da vardı. bunlar aslında fena insanlar değillerdi. ama dediğim gibi benim için uzaylıyla birdiler. kahve almak için dışarı çıktık. hava alacakaranlığa dönüyordu. sonra kütüphaneye döndük. ve sonra birden... o his geldi. proust'un swan'lerin tarafı kitabında bahsettiğine benzettiğim o muhteşem haz duygusu... o kadar mutlu oldum ki birden anlatamam. dışarısı alacakaranlıktı, gökyüzünün koyu mavi rengi kütüphanenin ahşap sıcaklığına karışıyordu. masanın üsütnde "para" isimli bir kitap duruyordu ve ben ilham gelmiş gibi "boston!" dedim. evet, benim günün en sevdiğim saatiydi şimdi. aynı bu saatlerde deniz avcı ben ve çisem boston umumi kütüphanesine gitmiştik. kütüphane o kadar güzeldi ki, boston'da yaşamak, her gün buraya gelmek, kitaplar arasında boğulmak, boğulmak istemiştim. sonra o muhteşem avluya çıkmıştık. gökyüzü şimdiki gibi koyu maviydi, alacakaranlık mavisi. yine şimdiki gibi coşkulanmıştım. deniz avcı'ya ne harika, ne kadar güzel diyip durmuştum. ırmak'ın arkadaşlarına sevgiyle baktım. onlar benim hayali boston'ımın figuranlarıydılar.
böyle bir his lisede de oldu. ezgi trak'ın elleri sayesinde. bayram tatilinden okula dönmüştük. gitarımı yatakhaneye çıkarmıştım. ezgi trak da ordaydı. pencerelerin önündeki yataklarda yattığımız yıldı. kafasını kaldırdıve gitarımı akord etmeye başlamıştı. onun ellerine bakmış "tanrım ne güzel..." diye düşünmüştüm. onun elleri o kadar huzur vericiydi ki. tanıdık ve yabancıydı, aynı anda.
sonra sevil'in yüzü de bana aynı hissi verir bazen. o kadar tanıdığım o kız, günlük ve banal dünyamın parçası o kız bazen yabancı bir insan olur nazarımda ve çekicileşir. aşık olduğumuz kişiyi bize yabancı ve girmek istediğimiz bir dünyanın parçası olduğu için severiz demiş proust, işte sevil de bana o anlarda o kadar ulaşılmaz geliyordu. patates burnu, sevimli gülümsemesi, kumral saçlarıyla ışıl ışıldı. buraya değil de cumhuriyetin ilk yıllarına, doğu bloku ülkelerine ait gibiydi. o zaman ona "sen şimdi ne kadar farklısın sevil" derdim o da "üf saçmalama benim işte" derdi. o zaman şüpheye düşerdim, ama onda olup bende olmayan şeyden yoksun olduğumu bilmediğinden böyle dediğini de düşünürdüm.
geçen sene tiyatro klübünde pek de tanımadığım öykü diye bir kıza hayrandım. kızı tanısam hayranlığım geçeceğinden, yani kız benim için banalleşeceğinden tanımak da istemezdim. neden onu sevdiğimi açıklayamıyordum. seviyordum çünkü teni çok pürüssüzdü. orta boylu orta kiloluydu. abartılı olmayan ama çok hoşa giden bir yeteneği vardı. tepkileri çok normal, çok abartısızdı. ne bileyim... ziya koskoca klüpte en az tanıdığım kişiyi en çok sevmemle dalga geçer, "kimseyi sevmiyorum, öyküyü seviyorum. kimseyi sevmiyorum cem'in kardeşini seviyorum" derdi.
ah bilmiyorum işte böyle. havadan sudan konuştuk, söyleştik. etrafımdaki insanların tacizine maruz kalıyorum şu an. kalmasam rahat rahat yazardım anacım.
Salı, Kasım 24, 2009
roaccutane etkisi
o his hayatımın dekorunu bana çirkin gösterir. üç kolu vardır o hissin, birincisi memnun olmama, çirkin bulma, ikincisi çirkin bulduğum şeyin tamamen kendime ait olduğunu düşünüp başkalarının bunu fark etmemesini isteme, üçüncüsü vicdan azabı.
15 yaşındaki kardeşim kova burcu ve yükseleni balık. o yüzden o benden çok daha gerçekçi, rahat ve tatlı bir insan. mesela hoşuna gitmeyen bir şey olunca söyler. benim gibi surat asmaz. yalnız biraz asabi. bazen fazlaca kaba söyleyebiliyor.
youtube nefffret ediyorum senden!!!!! ikide bir kesiliyorsun senin yüzünden müzik dinleyemiyorum. her kesilişinde sinirlerim alt üst oluyor körolası. götoş!!!!!
(roaccutane etkisi: sinirli yapıyormuş)
Pazartesi, Kasım 23, 2009
kaldı ki içimdeki sevgiye ve gösterdiğim sevecenliğe inancım yıllarla beraber azaldı. "allaha inanmayanların yaptığı iyiliğe inanmayın." cümlesini okuyup benim için yazıldığını düşünerek üzüm üzüm üzüldüğüm zamanla beraber başlayan bir azalma süreci. o zamanlar bu tip şeylere üzülecek kadar genç ve duyarlı oluyorsun tabi. allaha göstermek ve insanlara göstermek arasında tatmin farkı var olmalıydı, birincisi kendine göstermekten de öte bir şeydi.
bende sevgiden çok doğru olanı yapma isteği olabilir. ama olmuyor işte yahu. tüm sevecenliğinle kollarının arasına almak istiyorsun tam olarak alamıyorsun, unutuyorsun ya da kaçıyor. her şeyi yapsan birini unutmuş oluyorsun, ne yapsan çevreyi kirletiyorsun, tüm önlemlerine rağmen hamile kalıyorsun, çocuğa bakacak durumda olmuyorsun, ev hayvanını öldürüyorsun. öfken, tembelliğin, bir de ifa imkansızlığın, objektif, sübjektif tüm nedenler seni tutuyor. tüm bunlar en sonunda kayıtsızlıkla sonlanıyor, sonra sen anlıyorsun ki tüm o sevecenlik makjaymış. o oğlana göstediğin sevecenlik de sadece onu istediğin içinmiş. böyle bir şey olabilir mi?
Perşembe, Kasım 19, 2009
biz insan değiliz
öncelikle insan olmak için 2 kriter koyduk:
- yaşadığı toplumun değişik kesimleriyle bütünleşebilmek
- karar verme ve risk alma yeteneği
ilk önkoşulu pek beceremiyorduk. bu yüzden yaşamımız çok sıkıcıydı. değişik bir manzarayla karşılaşınca büyüleniyor, fakat o insanların yanında ne diyeceğimiz bilemiyor, birbirimizden ölesiye sıkılıyor fakat birimiz balık, diğerimiz suymuşçasına birbirimizin yanında rahatlıyorduk. konuşma konularımız "şunun cildi güzel, şu fena giyinmiyor, ben şunla çıksam nasıl olur"dan ibaretti. fakat sözle ifade etmediklerimiz alttan akan su gibi bizi yabancılıktan, dış dünyadan temizliyordu.
ikinci önkoşulda ise birer hiçtik. örneğin ikimiz de okuduğumuz bölüme tesadüfen girmiştik. ben beynimin köşesiyle grafiker olmayı düşünmüş fakat kendimi böyle bir meslekte hayal edememiştim. ankara'ya gitmekten günlerce bahsetmiştim ama gitmeyeceğimi bilerek. bir "olmalı", beni girmeyi hiç düşünmediğim okula girdirmişti. iyi kötü karar alıp uygulamış insanların arasında bunlardan hangisi daha tırt acaba diye düşünüyorduk.
sevil'le bunları tartıştıktan sonra şu yan konulara da değindik:
-insanların bunlar da dert mi diye bizi küçümsemesi: bu olgu yüzünden kimseye dertten saydığımız şeyleri anlatmamaya karar verdik.
-bunların dert olup olmadığından kendimizin de pek emin olmaması: emin olamamamızın sorun teşkil etmediğine karar verdik.
-kim gibi yaşamak istediğimiz: yaşıtlarımız arasından kimseyi beğenemedik. bir önceki kuşağın erkekleri gibi yaşamayı çekici bulduk.
-bunları istemenin şımarıkça olup olmadığı: hayır efendim hiç de şımarıkça değildi. biz bir çift ugg çizme, louis vitton çanta istemiyorduk. latin amerika'da planlanmış bohem tatiller de istemiyorduk. biz kendimizi hem yollarımız çizilmiş gibi, hem de belirsizlik içinde hissetmek istemiyorduk. insanın doğal faaliyetini, eyleme geçmeyi arzuluyorduk.
bu şarkı, 12. sınıfta yazdığım "em d c am" 4 akorlu, fransızca furyasından bir şarkı. bu şarkılara 11. sınıfta başladım. ilkini 2006 temmuz linkindeki "pour elise" başlıklı gönderide bulabilirsiniz. 2006 haziranında ve mayısında da o dönemdeki şarkılarımdan var. şarkının sözlerini serbest çevirirsem kısaca şu eğer merak eden olursa: "sen burdayken, yanımda, rahat edemiyorum derimin içinde. bakışını yakalamaya çalışıyorum, bana bir şey söylesin diye. fakat sen bir şey söylemiyorsun, bir ya da iki sigara yakıyorsun. ben de çaresizce atılıyorum: 'burda bir ya da iki akşam kalabilir miyim? bir ya da iki gece? bir ya da iki öpücük? sen ve ben ikimiz bu kadar imkansız mıyız?' şimdi gitmem lazım, şu iş hep aklımda, sen ve ben ikimiz, sen ve ben ikimiz."
o yıllarda azizim, böyle arabesk şarkılar yazmaktan utanmıyordum, şimdi hiç tarzım değildir, merak eden olursa.
Perşembe, Kasım 05, 2009
Cuma, Ekim 30, 2009
birkaç şarkıcık
iki şarkı var burda. ingilizce olanını bu sabah yazdım. açıkçası yaaani. pek iddialı değilim shy spirits unite adlı bu şarkı konusunda. sözleri: "theres a place for shy sprits, somewhere in the universe where they love eachother. they love eachother so deeply that they feel comfortable now so maybe theyre not shy sprits anymore. shy sprits unite. so they wont hurt us anymore they wont reject us anymore" daha çok ingilizce geliştirme/ yazma isteğimi gideriyor diyelim. diğeri de arkadaşlarımdan çoğunun bilmediği, 2007 senesinde 12. sınıfta yazmış olduğum bir şarkıcık. niçin makarella yella monteyi, aptalı, çetini filan koymadığıma gelince: ya onları söylemek çok içimden gelmiyor bu aralar böyle daha bilinmedik şarkıları koyasım var.
yaşamdaki birçok şeyle temasımı kaybettim. örneğin güzel şeylerle çoooook uzun süredir ilgilenmiyorum. şimdi aptal aptal sırıtarak bu da neymiş deme tamam mı? istemezsen okumazsın okur. işte böyle sürekli bir paranoya içindeyim. geçmedi, geçmiyor, geçmesini de istemiyorum. güzel bir şey yaşamaya, yaşamla iç içe olmaya hazır değilim. bir ot, bir çöp, bir çöp kutusu olmak geliyor içimden. şimdi, ben hukuku kazanınca pek bir sevinmiştim. ama biliyorum ki "sen bakkal olacaksın" deselerdi de sevinirdim, öyle bir şey olasım vardı. şimdi ise bir şey olasım yok. hukuktan da adeta tiksiniyorum. kendimi bir şeye vermek, güzel şeyler yapmak istemiyor muyum?
istemiyor değilim, çok istiyorum. hatta tüm zamanım bunu istemekle geçiyor. ama hak etmediğimi, yapamayacağımı düşünüyorum. ve dünyanın, etrafımdaki kimselerin benim mutlu olmamı istemediklerini düşünüyorum. ergen sensin gerizekalı. okuma o zaman tamam mı düdük. eleştireceksen okuma. benden herkes özür dilesin istiyorum. sanki biri beni vurdu, ben toprağın içindeyim ve çıkmak içimden gelmiyor artık. tam olarak böyle duyumsuyorum kendimi.
Pazar, Ekim 11, 2009
then you'll go ahead ve başka şarkılarım
düzeltme: 2 kelime yanlış talffuz edilmiş şimdi fark ettim ama salla.
should i move from here? should i change my hair? should i become a lesbian or should i take you away? by the hand, away from the crowd? but i still don't think yes i still don't think it's gonna work between us cause you'll go ahead and break my heart in two equal pieces. hopelessly i fall in love with the most sarcastic man species. i'm feeling ugly and dump at the same time i'm feeling ugly and fat and completely down... you let me down.
EST CE QUE TU M'AİMES? (BENİ SEVİYOR MUSUN?)
oui, ça fait des mois et des mois que je reste noyée dans des pensées, des obsessions des paranoias. oui, ça fait des mois et des mois que je reste bloquée dans une seule possibilité que tu ne m'aimes pas. est- ce que tu m'aimes? il faut que je le sache. est-ce que tu m'aimes? il faut pas que tu te faches. parfois je me sens hyper loin de toi. parfois tu me sembles accesible, parfois pas. tes un homme froid et javoue que jadore ça parfois. mais parfois cest trop. dis moi si tu me deteste pas trop.
DOKUNMAK
saçları güneşte güzel parlıyordu girerken suya. öbürü sadece elini tutmak istiyordu dokunmak ona. dokunmak sen hiçbir şey hissetmeden, içimde üzgün ırmaklar akarken. büyülü bir ormanda gezinirim o zaman, ren geyikleri vurulur.
TA GUEULE (KIÇIN- DEFOL GİT GİBİ BİR ANLAMI VAR)
privée de mes envies (isteklerimden mahrum bırakılmış)si loin de mon aimé (sevdiğimden böyle uzakta) cest cela que j'appelle ma vie:(ben hayatım diye buna diyorum:)attendre que tu me reconnaisse (beni kabul etmeni beklemeye)mais j'ai marre ah oui j'ai marre, putain j'ai marre de subir ça (ama bıktım, allah kahretsin bıktım bunu çekmekten) si tu ne m'imes pas dis le moi(beni sevmiyorsan söyle bana)au début j'aurai trop mal (önce çok kötü olurum) mais apres je me sentirai moins seule (sonra daha az yalnız hissederim kendimi) je vais tappeler pour te dire ta gueule mon amour (seni defol git demek için ararım aşkım)
Son olarak, then you'll go ahead adlı şarkıdaki "should i become a lesbian?" Ifadesini değiştirmii bulunmaktayım. Bunun sebebi çok açık: bu cümle lezbiyenliği karşı cinsten umudu kesince olunan bir şeymiş gibi gösteriyor, bu yanlış. Buna lezbiyenler kızacaktır. Nitekim karşı cins konusunda habire hayal kırıklığına uğruyorum ama seksüel yönelimimde bir değişiklik olmadı. Orda artık "should i run away?" diyorum.
Cumartesi, Ekim 10, 2009
mani oluyor halmi takrire hicabım
üzme, yetişir üzme firakınla harabım.
böyle şarkılar dinliyorum. kadın- evlilik çağı kitabını okuyorum. hala üzgün ve depresifim fakat işi abartmamaya çalışarak. östrojen eksikliğim olabilirmiş. buna sevindim aslında. acaba erkek düşmanlığı yapıyor mudur bu durum? belki yapıyordur, eğer öyleyse bu durum değişmese de olur. hatta fazladan testesteron alabilirim dışardan.
insanları sevmiyorum. her şeyle temasımı kaybettim. benim gibi insanları sevmeyen bir arkadaşım var, bütün vaktimizi beraber geçiriyoruz. kimbilir neler kaçırıyoruz ama ne bileyim umrumda değil.
Cuma, Ekim 02, 2009
bir de uzun süredir yüklemek istediğim i saw a dog adlı şarkı var. bu da benim amerika'ya bile gitmeden önce yazdığım pre intermediate seviyesindeki ingilizce şarkımdır. hoş, seviye de atlatmadı bana o 3 ay ya her neyse. (what would you like to drink mam demeyi öğrenmek dışında). bu videoyu yüklemek konusunda çooook kararsız kaldım, çünkü perişan vaziyetteyim ama sonunda yüklemeye karar verdim:
bir ara bahsettiğim şarkı
bir ara makus tarihimin ennn kötü şarkısından bahsetmiştim, if you remember it.
işte bu o. adı:zodyağın tüm burçları. bence astrolojile ilgili yazılmış ilk şarkı. ha, bundan önce teoman "durun tahmin edeyim, balıksınız değil mi?" demişti ama zannetmiyorum ki o sayılsın...
zannetmeyin ki bu şarkıyı yolladım diye neşeliyim. değilim aslında. içimde beni yatırmayan bir korku var. bunun nedeni var mıdır bilmiyorum. açıkçası neden isteyenlere kızmaya başladım. insan nasıl nezle olursa aynı derecede, insan olmanın getirdiği bazı hüzünlerle, korkularla ruhu üşüyebilir... korkmak ne kadar insancıldır ve hiçbir şey yapamayız bunun karşısında. bir adım ötemizdeki dehşetten, bir tık ötedeki vahim durumlardan korkmamak elde midir? ve burçlara sığınırız, depresif balıkla, ukala aslanla tanıdık birer kişilermiş gibi, zeus veya hera gibi vücut bulmuş idealler, (ideal dediysem mükemmel olmayan) hayali kişilermiş gibi avunuruz.
sizi seviyorum.
Salı, Eylül 22, 2009
derim ki,bir gün, müzik kanallarının birinde, bir klip çıkacak. izleyenler bu ne ya diye düşünecekler çünkü böyle bir şeyle ilk kez karşılaşmış olacaklar. o ben olacağım. hukuk okumasına rağmen gönlünü müziğe vermiş genç bir kadın. işte böyle düşünürüm. sonra turistin biri yol sorar. istediğim gibi cevap veremem ve tüm fiyakam uçar gider...
Pazartesi, Eylül 14, 2009
şarkılar
daha başka bir sürü şarkı var. bunlar en güzelleri değil, sadece rastgele... cesaretimi topladığım, üşenmediğim zaman öbürlerini de koyarım.
geldiğimden beri bir ruh misali evde dolaşıyorum. gecem gündüzüm belli değil. uyumak ne mümkün. bu gece de uyuyamamışım. deniz'in bana tavsiye ettiği son şeyler ülkesi'ni okudum. sonra şişman kızın yaşam rehberi diye bir kitap okudum. uslubunu hiç ama hiç beğenmesem de, anafikrini beğendim. şişman kadınlara yapılan baskı ve saygısızlık, onların her gün maruz kaldığı kişiliğe saldırı, şiddet, sözlü taciz... kadınlara yönelik kötü muamelenin ve ayrımcılığın sadece bir kolu bence. çünkü erkekler güzel kadınlara ayrı, çirkinlere ayrı kötü muamele yapıyor. güzel olmayı hep daha da zorlaştıran bir kültür egemen. kitabın yazarı tuana toksöz adında şişman bir kadınmış. "artık böyle olduğum için kimseden özür dilemeyeceğm." diye bir lafı var. çok beğendim. ama dediğim gibi, uslubunu hiç beğenmedim. ha ingilizce yazıp kitabı sonra çevirdiyse o başka. amerika'da yaşıyorsa o da başka. ama atıyorum istanbul'da yaşıyor ise beğenmedim.
ruh gibi dolaşıyorum, evet. new york'ta son günlerimiz ne kadar güzel geçti... manhattan dışındaki mahalleri de görmek istedim ama öyle bir şey olmadı. istanbul'a geldiğimden beri bir şey yaptığım yok. bir gece ekin geldi. beni sabaha kadar uyutmadı, yeni aldığım küçük gitarı çaldı, komşuları da uyutmadı. balkonumuzda sigara içti. annem ona gelip "yatsana oğlum, bu kız jet lag oldu bilmiyor musun?" diye kızdı. babam havaalanında beni önce soğuk karşıladı, eve gelip yıkanınca da bana dedi ki: "havaalanında domuz gripliydin öpemedin, dur bir daha öpeyim." yani işte böyle. zee ile geçen gün trolley'de karşılaştık. ben onu bizim gibi öğrenci sanıyordum, oysa 7 yıldır amerika'da, göçmenmiş. okumuyormuş. deniz de sırbıstan kökenlidir. bunu duyan zee deniz'in peşini bırakmadı. nerde görse kızı, kolundan tutuyor, konuşuyor da konuşuyor. ermeni sorunundan konuşuyormuş. deniz kaçacak delik arıyordu. yok diyor konuşsun konuşsun da durmuyor ki, bir yerden sonra dinlenmiyor dedi.
Pazar, Eylül 06, 2009
az sonra zee'yi göreceğim. dün mutfakta zee'nin salaklığından bahsediliyordu. ben de hemen ilgilendim. dedim ki aa o nerde çalışıyor şimdi falan. valerie hemen anladı, ezgi görmek istiyorsan zee'yi alpine'a gel dedi. ve ekledi, gerçi çok aptal bir insan ama yani dedi. şimdi oraya gidiyorum.
Cuma, Eylül 04, 2009
ama ben ölsem sen yaşayamazsın ki... kendini kime öveceksin? kim sözünü kesmeden "hıhı" diyip dinleyecek seni? yine ben. bana ihtiyacın var yavrum.
sana kızmıyorum. kendimi sana ispatlamak da istemiyorum. gitmeni istiyorum. yalnız da kalacak olsam etrafımda seni istemiyorum.
Pazartesi, Ağustos 31, 2009
Cumartesi, Ağustos 29, 2009
büyük kim, yani ırkçılığıyla ünlü süpervisor kim gitti. yerine kim geldi peki?? bizim moteldeki singapurlu ally'e yavşayan ricky. geçen gece sarhoş olup göle işeyen, boş zamanlarında "lan amcık", "siktir git" gibi kelimelerin türkçesini öğrenen ricky. bu geldi ve ortam anında değişti. kimseyle konuşmayan bahadır birden canlandı ve ricky'i gıdıklayıp durmaya başladı. ricky dükkanın telefonundan arkadaşlarını arayıp türkçe küfredip kapattı. sonra ricky boş zamanında arı yakalıyor tamam mı. plastik bardakla. ben de acıdım arıya gittim serbest bıraktım. bağırmaya başladı arım nerde diye. sonra fire burning on the dance floor çalınca işi gücü bırakıp oynamaya başlıyor. ricky var diye jun'la tavuk kanat pişirip yedik. ricky önce kınar gibi yaptı sonra gizli gizli o da yedi.
ricky bugün iş çıkışı çisem'in yanına gitmiş. bunu duyan salak çocuklar dalga geçmişler.
küçük kim ise beni korkutuyor. yaşından büyük laflar etmeye başladı. şimdi size söylediklerinden biraz aktaracağım:
- "taco bell'in tacoları beni orgazmik yapıyor." (çok biliyorsun)
- "t...k türkçe'de nasıl denir?"
- "jun 25 erkekle yatmış." (jun bunu yalanladı.)
- "jun bütün parkla yatmış." (jun bunu da yalanladı)
- "t.....klarım terledi türkçe'de nasıl denir?" (oha)
bu geyikleri yazmak çok hoşuma gitti, umarım sıkılmadınız.
Cumartesi, Ağustos 15, 2009
2 . bazı erkeklerden hoşlanmıyorum, örneğin şu aralar karşılaştıklarımın %90'ından tiksiniyorum. geriye sadece sevgili arkadaşımız arthur kaldı ki, o da beni sevmiyor. "arthur, why don't you like me?" diyince "i never said that." diyip kafasını çeviriyor. her neyse o ve onun gibi birkaç tane daha sayarım, gerisinin yanında rahat edemiyorum. özellikle bir grup var ki kaçmak istiyorum. "delikanlılar". onlara gidip şöyle demek isterdim: "siz kendinizi en delikanlı sansanız da 5 dakikada sizin gibi 100 tane toplarım. hepsi de en delikanlı kendini sanır." derim.
nefret kusma seansımız bitti. yarın aynı yerde bekliyorum anacım.
Salı, Ağustos 11, 2009
cem yılmaz
Cumartesi, Ağustos 08, 2009
insanlar...
talgat kazakistanlı. çalıştığım yerde herkesin dövmesi var, 35 yaşındaki alice'ten tut 17 yaşındaki andrew'e kadar. talgat'a ille de dövme yaptırt diye tutturdular. talgat "benim ülkemde onu ancak mahpuslar yapar" falan dedi. talgat insanın içini ısıtacak kadar sevimli, can bir çocuk. ben bugün gidip ona son saçmalığımı yaptım "talgat, sen kımız içiyor musun?" dedim. o da "tabi içerim, kımız sağlığa çok faydalıdır." dedi. bunu duyan kim (15) ne???!! "peanuts" mı içiyorsun??? dedi. talgat da "hayır at sütü içiyorum" dedi. bunun üzerine kim "ne????!!! at sütü mü içiyorsun?!!!" dedi. süpervisor kim'e gelip "kim, are you retarded?" dedi. bu da sevdiğim kelimelerden biri. 15 yaş çalışmak için bence çok erken ama. aklıma kendi kardeşim geliyor da, çok küçük.
ryan diye bir çocuk geldi bugün. beraber pizza yaptık. 17 yaşında olduğu isim kartından belliydi. başta hiç konuşmuyordu, sonra ben ona bileğindeki dövmesini sordum. sonra 13 yaşından beri anne babasıyla yaşamadığını, onlardan hiç para almadığını, 25 yaşındaki kuzeni, kuzeninin sevgilisi ve 5 yaşındaki kızlarıyla yaşadığını söyledi.
17 yaş diyince sırtına soyadını yazdırmış andrew geldi aklıma. o da akşamları kavga ediyormuş. street fight club gibi dedi, övünerek. canım yesinler. pırıl pırıl, sarışın, kaslı, genç biraz da salakça bir amerikan delikanlısı.
çalıştığım yerdeki insanlar bunlar. bir de öğretmenler var ki onları severim. honeyi dearı dillerinden düşürmezler.
bugün ise.... bugün saratoga'ya gittim. gitar aldım. evet, yeaaah yazının bu bölümüne ayrı bir başlık açmak istiyorum. minicik, çok hoş bir gitar. sesi çok tatlı, biraz tenekemsi ama dandik değil, oldukça gür. eski gitarımı her zaman seviyorum yanlış anlamayın, ama bunu aldığı için çok çok mutluyum. çok mutluyum!!!! çok!! yol gitarı bu. minik ve güzel. her neyse, parkta 2 çocuk bir de kız arkamdan seslendiler. bize gitarını çalsana dediler. ben de dog thinking of suicide ve trying to find out the imperfection adlı 2 bestemi çaldım. beğendiler, kate nash'e benziyormuş. california'ya git filan dediler. günün geri kalanında onlarlan takıldım. kız metalciydi, oğlanlardan biri bukowski hayranıydı. kızla diğer çocuk gitti, bukowski hayranı çocuk bana şiirlerini okudu. "kızlar gelip geçiyor ben abazan kaldım" gibi şeyler. ama çok şeker bir çocuktu. 17 yaşındaydı. bana istersen benimle çık gibi bir şey dedi, ben de geçiştirdim. 17 yaş diyince benim aklıma ekin geliyor. "ekin senden 1 yaş küçük bir çocukla çıktım." desem herhalde bizim ekin bana epey gülerdi.
sevgiler, ezgi.
Perşembe, Ağustos 06, 2009
güzellik çok önemli bir şey. angelina jolie güzelliğini kast etmiyorum, bizim gözümüze güzel gelen, sübjektif güzelliği söylüyorum. hamura katılan bir tutam çeşni. ben renksiz gibiyim. çok önemli bir sorun değil tabi ama yine de soruyorum nasıl değiştirebilir bir insan kendini? yoksa güzellik çok önemli bir şey değil mi?
bu arada deniz'e yaşlı bir adam 50 dolar kazanmak ister misin diye sormuş. kız şok olmuş biçimde adama bakınca peki 100 dolar olsun demiş. morali bozulmuştu. benim de bozuk gibi ama artık kendi moralimle ilgilenmediğim için bunu söylememe gerek yok. belki boston'a gideceğiz. tek güzel haberim bu. öpücükler.
Salı, Temmuz 14, 2009
kekler bitti, ugandalı supervisorımla, yani süpervizörümle, şaka şaka üstümle dışarı çıktık. ilk defa biriyle bu kadar detaylı konuştum galiba. kimseyle iletişime girmemekten, daha doğrusu kimsenin benimle iletişime girmeye ihtiyacı olmamasından o kadar sıkıldım ki... ben ki, iletişimde kendimi hiç öne sürmemeye çalışırım. ben sadece new york eyaletinde kendi yaşamlarını süren insanların yaşamlarından bir anlığına geçmeyi, iz bırakmadan onların benim belleğimde iz bırakmasını istiyorum şu an için. evlerinin içi nasıl döşeli? sabah kahvaltısında ne yerler? ve her şeyin nedeni nedir? ben sadece bilmek istiyorum ama birine yaşamlarını açmaları saçma olsa gerek...
konuşmak bana temasın getirdiği o güzel doyumu verir her zaman. kız şişmandı, bizim parktaki herkes gibi. ama şişmanlık bana artık çirkin gelmemeye başladı. zayıflıkla şişmanlık arasında fark yok gibi. hatta şişman kadınları daha kadınsı görüyorum artık.
sonra kaldığımız yerde sevimli çinli dostlarım, onur ve ahmet adında iki şaklaban türk ahbabımla takıldık.
Pazartesi, Temmuz 13, 2009
ayakta dikilmekten varislerim çıktı. pek mutlu olacak bir ortamda değilim ama içimde garip, güzel bir duygu var, huzur gibi.
Cumartesi, Temmuz 11, 2009
today, it was like, the first day of my period so working was more painful than ever. i'd been singing to myself "a hard day's night" from beatles. but the difference is, that i've got nobody making me feel "allright" when i come back home. and yes, i'd been working like a dog.
yesterday, i had my day off, so i went to lake george. i met a girl in the trolley and we went to her motel. later, i walked back to the lake, walked in to a taverne and i drank two beers. they somehow caused a big encouragement in me and i decided to walk back to the park. at first, i was walking on the highway and i was scared of the cars. then i found a walking route passing through the forest. after 2 hours i was in the park, but i was miserable. i decided not to drink anymore.
i am tired right now. but i cannot sleep.
Cuma, Temmuz 03, 2009
ve sonra hepsine müjdeyi verdim: "biz yarın new york'a gidiyoruz" diyerek. bir kız "siz buraya 3000 dolarla filan geldiniz herhalde, ne bu gelir gelmez new york'a gitmeler?" dedi. korkularım bu sözle biraz daha su yüzüne çıktı.
annem de çok tatlı bir mail atmış. bütün ahbaplar, dostlar atmışlar sağolsunlar. doğumgünleri aşırı güzel. herkes seni kutluyor. insanın her yıl bir defa sevgiyle kutlanması çok hoş. kimse bundan mahrum kalmamalı. ama kalmıyor mu, kalıyor.
Salı, Haziran 30, 2009
u bitch
r u happy now?
i mean, u're a bitchy slut and i dont like u at all and its quite boringggg
Pazartesi, Haziran 22, 2009
korkular
dünya güzel bir yer mi? kötü de değil, güzel de. olduğu gibi bir yer, bunu biliyorum. o gün nasıl görürsen dünya öyle oluyor, benim için öyle oluyor. bugünlerde onu kötü görüyorum. güvenliksiz. özgürlüğümün hepsini güvenlik için vermeye hazırım. eskilere benzeyen kurtlar, kuruntu perileri kafamın içine doluştu. ve, ve tam şu anda amerika'ya çalışmaya mı gidilir? gözlerimin önünde ben, allah muhafaza parasız kalmışım, new york'un ürkütücü sokaklarında aç bilaç gezmekteyim. şimdi new york gözümde tuhaf, bencil, insanlıktan çıkmış amerikalıların cirit attığı yer oldu. vallahi, şaka yok bu söylediklerimde. oysa benim en ufak kaygım yoktu bu konuda. önceden tüm dünyayı evim gibi görürdüm.
ve her şeye gözlerim filan doluyor. musavi yandaşlarının protestolarına gözlerim doldu. içimde coşkulu bir isyan hissettim. hani gören de musavi ne demiş tanıyorum biliyorum sanır. demek istediğim, iran, ırak, afganistan, o insanlar bizden farklı değil. biz onları başlarına gelen her şeye katlanan koyun sürüleri gibi görüyoruz ama onların da tıpkı bizim gibi hayatları, aileleri, zekaları var. şu günlerde kendimi onlara yakın hissediyorum. ve bu her şeye karşı korkumu artırıyor.
ay ne kadar yengeç burcu tripleri bunlar. bugün 23 haziran, güneş yengeç burcuna girdi. dünyaya salak, sümsük, ruh hastası insanlar hediye eden bu güzide burca mensup olmak beni gururlandırmıyor, aksine...
bugün begüm (8) bize geldi, ona uzun uzuun burçları anlattım. giderken bana dedi ki: "ezgi, sana hiç ezgi abla diyesim yok. boyun uzun ama taş çatlasa 11 gibisin."
Perşembe, Mayıs 28, 2009
ne yapacağım bilmem
o rahat, geniş, güleryüzlü, balıketi halimden eser yok şimdi.
bazen çalışmak zorunda olduğumu saatlerce unutuyorum, gitarımı elime alıyor, bülbül gibi şakımaya başlıyorum. karşımda kocaman bir seyirciler topluluğu olduğunu hayal ediyorum. onların aklından geçen övgü dolu düşünceleri hayal etmeye çalışıyorum. kendimi amerika'da ortaya çıkan anti folk- indie akımı içinde bir yerlere yerleştiriyorum. geçenlerde ilk "story teller" şarkımı yazdım. öbür şarkılarımdan çok daha kötü, hem müzik hem söz olarak. 5 yıldır aklımda olan bir şeydi. ama başını ve sonunu bir türlü getiremiyordum. ve birden, şarkıyı bir hikaye biçimde ortaya çıkarmak aklıma geldi. nakaratın sonuna ve başına bir şeyler eklersem, bir sahne yaratmış olurdum. bu, şarkıyı (kötü olmasına karşın) benim için özel kıldı. hikaye çok çok basit, anlamsız bir şey: bir kız var, denize giriyor. onu seven çocuk, ona bakıyor ve bu uzun saçlara, güzel, sağlıklı vücuda dokunmak istiyor. sadece bu:
saçları, güneşte güzel parlıyordu girerken suya
öbürü sadece fiziksel temas istiyordu, dokunmak ona
dokunmak, sen, hiçbir şey hissetmeden
içimde üzgün ırmaklar akarken
büyülü bir ormanda gezinirim o zaman ren geyikleri vurulur
o güzel gözlü, masum geyiklerin hatrına girdi suya.
saçları, güneşte güzel parlıyordu.
valla şarkıda geyiklerin işi ne diye sormayın ben de pek bilmiyorum.
Pazar, Nisan 26, 2009
biz ancak jeff buckley dinleyip ağlıyoruz, bu da bizim orgazm olma şeklimiz.
Çarşamba, Nisan 15, 2009
-ne yaptın?
-bülent tanör'ü okudum.
-hımm (yazık ne kaygısızlar, ne zeka özürlüler var der gibi.) başka bişey yapmadın mı?
-... hayır, işte yapacağım şimdi.
-hım... kolay gelsin o zaman...
-sağol... çok zor değildir di mi?
-yok ya, değil.
ay yarabbim çıldıracağım. ne biçim bir not bu? nasıl not almışınız ya?
çok umutsuzum. hani kalsam da bir şey olmaz ya, diğer hepsinin elini kolunu sallaya sallaya geçecek olması üzüyor beni. umutsuzluk beni diğerlerinden çok çok geri olduğum, uyum sağlayamadığım bu 50 kişilik topluluğa, sınıfıma karşı nefretle donattı. işin garibi ben bazı dersleri seviyorum. keşke yapabilseydim...
Cumartesi, Nisan 04, 2009
vücudumu kullanmayı öğrenemedim, tıpkı bisiklet kullanmayı öğrenemediğim gibi. hep, hep, hep rahatsızım. ergenlikten çıkamadım. insana imkansız geliyor değil mi buna katlanmak? hani müebbet hapis cezası çekmek bize nasıl imkansız görünüyorsa. ama çeken çekiyor. onu sevmiyorum, onla beraber yaşamak bana zor, çok zor geliyor.
sadece bazı anlar, çok istisnai bazı anlar var sahnede rahat olduğum. öyle zamanlarda ilham gelir gibi oluyor. kafamda canlanan sahnenin içinde gibi hissediyorum kendimi ve vücudumu unutuveriyorum. sonra, yine gözleri üstümde hissediyorum ve çirkinliğim, utangaçlığın çirkinliği bana kendini öyle bir hissettiriyor ki... diken üstünde olmak gibi.
büyük gelen bir gitarı çalıyorum sanki, dar gelen bir eldivenle kar topu oynuyorum, tuvalette işerken yüzlerce insan etrafımda dolaşıyor, bana bakıyorlar, bakıyorlar, ya da bana öyle geliyor.
üff, en azından şimdi provadan çıkıp eve geldim. evde kimse yok. kuş yuvası odam güneş görüyor, deli gibi. 5. katta olduğumuz için pencereden mahallemizin, ki bence civarın en güzel mahallesi ve semtin harika manzarası ayaklarımızın altında. araba sesleri içeri doluyor, yalnızım. birden rahatladım işte, keşke her anım böyle geçseydi.:)
Salı, Mart 31, 2009
Fakat şimdi konumuz benim özgürlükten çıkardığım kısır anlamlar mı? Değil. Zira çok düzenli bir yaşamım var, ders çalışmak, perhiz yapmak, evden okula- okuldan eve yürümek, onunla bununla ayaküstü konuşmak. Hissettiğim, sezdiğim o "doğru yolun yokluğu"na, yaşam tarzlarının karışıklığına ve çeşitliliğine rağmen, kendi görüşlerimin bile hiçbir şekilde oturmadığını, tanıdığım kimseyle ortak bir paydada buluşmadığımızı anlamama, sezmeme rağmen, içimdeki heyecan verici boşluk duygusunu geçiştirmek ve o dar, düzenli yaşamı yaşayıp durmak: işte aldatıcı görünüş.
Gördüğüm rüyalar aracılığıyla, yüzeyde açılan minik deliklerden sızar gibi onlarla, geceleri bu düzenli yaşamdan kaçıyorum. Ve her resme, manzaraya iştahla bakıyorum. Aklımda tek şey var: gitmek. Ama sıkıcı, dayanılmaz bir hayattan kaçmak manasında değil. Bir zevk düşkününün zevk arayışı manasında.
Pazartesi, Mart 23, 2009
bu arada bugün bizim sınıfa sabah programı yapan müge anlı geldi. bizimle beraber ders dinledi, gitti. çok heyecanlandım, konuşmak istedim ama cesaret edemedim. neden, sadece ünlü olduğu için.