Cumartesi, Mart 13, 2010

pratik öneriler

şimdiii, yarın kahvaltıda ne yapsak diye düşünüyorsanız, hemmen manava gidin derim. neden mi? ıspanaklı yumurta yapacaksınız. süper lezzetli bir yemektir. elbette yumurtalar dağılmamış olacak, yani sahanda. içine soğan da konur. tabi size burda tarifi verecek değilim. internette elbette vardır.

öğlen ise sebzeli pilav yapmanızı öneriririm. karnıbahar olur, havuç olur, domates olur. zeytinyağında onları önce kavurursunuz, işte sonra pilavı normal yaparsınız ama içine 1 ya da 2 küp şeker koyarsanız daha iyi olur. işte size kolay bir yemek.

akşam dizi ilerken canınız tatlı çektiyse dünyanın yapması en kolay keki olan "ıslak kek"i yapın. hem güzel yani, insan tatlı istediğinde iyi gidiyor, hem kolay, hem de çayla iyi gider. tarifini burda verecek değilim, girin internete, her yerde bulursunuz. bu mükemmel fikir için de bana teşekkür edersiniz.

Perşembe, Mart 11, 2010

en güzel yemek

anneannem tarhana çorbası, yaprak sarması yapmış. yanına kendi kurduğu turşu, ekmek, yoğurt. öyle bir özlemişim ki bu türden bir yemeği. çünkü yemekleri ben yapıyorum ya hepsi dandik oluyor. ya barbunya pişiriyorum ya ayşe kadın. çünkü daha zeytinyağlılardayım. çorbalardan ise yalnız yağsız mercimek. eh, bir de pirinç pilavı. fakat anneanneciğim sağolsun. ah, bir de aramız iyi olaydı. insan kendinden tamamen farklı görüşteki bir insanı sevebilir. kıble'nin yerini yanlış bildiğim ortaya çıktı bugün, gözünden daha da düştüm. durmuş'un tarikata giren kızını övüp duruyor.

Salı, Mart 09, 2010

bugün milletlerarası hukuk dersinde hoca yugoslavya'dan bahsedip duruyordu. kendi kaderini tayin hakkında bir ders. işte efendim, beraber yaşama isteği artık yoksa, durumu inkar edemezmişsin, yeni oluşan devletleri tanımalıymışsın, o konular. benim de aklıma deniz'i eğlendirmek için şöyle bir fikir geldi: birden ayağa kalkacak, çok kontrollü ve kibar bir adam olan hoca'ya yavaş, kendimden emin adımlarla yürüyüp şöyle diycektim:

sonra da sınıfın kapısını çarpıp çıkacaktım. deniz buna 1 hafta gülerdi. o kadar kanlı bir iç savaşla alay mı edecektin diye soruyorsanız, yok amacım bu değildi. amacım, dediğim gibi, deniz'i güldürmekti. bütün ders boyunca bunu düşündüm. tam yugoslavya'dan söz açıldı, ayağa kalktım. yavaş yavaş, kendimden emin adımlarla hocanın yanına ittim, ama yemedi, "tuvalete gidebilir miyim?" dedim. birkaç kişi güldü. yani, bu da bir şeydir. deniz 'e anlattım, o da kayıtsızca omuz silkerek, "yapsan çok komik olurdu, ama onu kimse yapamaz, bu bir hayal, yalnızca bir hayal..." dedi. o öyle deyince çok üzüldüm. oysa ben, sınıfta şaklanbanlık yapmak dahil, hayatta her şeyin mümkün olduğunu, çoğu şeye gülünebileceğini, insanın herkesle tatlı tatlı dalga geçebileceğini göstermeyi çok istemiştim. eh, kısmet değilmiş. belki önümüzdeki ders, belki önümüzdeki ders bunu yaparım.

Cumartesi, Mart 06, 2010

dandik köşe yazarı tadında bir yazı

ayrı olmanın 2 türü

sevilen bir oğlandan ayrı olmanın iki tür yolunu biliyorum. birincisi, hislerin karşılıksız olmasıdır. o zaman dikkatinizi başka hiçbir şeye veremezsiniz. hep dalgın, mutsuz bir haliniz vardır. aşk, bitmemiş bir iş gibi yakanızdadır. mutsuzluğunuza zamanla alışırsınız ve sonra ondan bir mutluluk çıkarırsınız. yani aslında halinizden memnun olursunuz en nihayetinde. periyodik olarak, size söylediği tek tük güzel şeylerden size aşık olduğu sonucunu çıkarırsınız. karşılıksız aşkından ayrı kalmak çok işkenceli bir şeydir.

ikinci tür, sizi sevdiğini söyleyen ve sizin de sevdiğiniz bir çocuktan ayrı kalmaktır. bu türden bir ayrılık harikadır. dikkatinizi her şeye verebilirsiniz. sadece bazen, ders çalışırken, yemek yaparken, bir arkadaşınızla iken aklınıza gelen bu aşk içinizi ferahlatır. aşk bir çiçekse, bu tür ayrılıklar aşkın suyudur. bu çocuk size ne derse desin, ona pek inanasınız gelmez. ama bazen, sırf o mutlu anlarda, ayrı olduğunuz zaman içinde, tümden ayrılma ihtimali yokmuş gibi gelir, gelse de umursamazsınız, hayalkırıklığına uğrayacağınızı düşünmezsiniz, o zaman aşkınız tavan yapar. sevgili olmadan önce evrimden devrimden bahseden çocuk ve bildiği tek entel olan simone de beauvoir'dan alıntı üstüne alıntı yapan o kız gider ve şöyle konuşan iki gerizekalı onları ikame eder:

"sabah ne yaptın?... hihihi, güzel miydi?... ay ben de ben de! Ay eveeet oraya da gidelim. hihi.... yaaa, bugün noldu biliyo musuuuun?" vs vs.

bütün bu konuşmaların tek anlamı şudur:

"sevgili olmamız ne güzel di mi? evet bence de çok güzel. evet hep sevgili kalalım. ay ay. iyi ki sevgiliyiz."

kaslar spor yaparken gelişmez. spordan sonra dinlenirken gelişir. aşk da beraberken gelişmez. bir iki saatliğine ayrı kaldığınızda gelişir.

bir daha bu testleri çözmeyeceğim, moralimi bozdu g.toşlar

aşkta başarı için neye ihtiyacınız var? sonuç:
Özgüven
Âşık olmakta üzerinize yok ancak kendinizi yeterince iyi ifade edebildiğiniz söylenemez. Çünkü âşık olduğunuz kişinin sizi her an terk edebileceği korkusundan bir türlü kurtulamıyorsunuz. Bunu aşabilirseniz, isteklerinizi ve arzulamadıklarınızı rahatlıkla dile getirip sevgilinizle uyumlu bir ilişki kurabileceksiniz. Bunun için birkaç konuda dikkatli olmanız gerekiyor. İlk olarak korkularınızı aşmanız ve yalnızca kendinize değil, ona da güvenmeniz gerektiğini sık sık kendinize hatırlatmalısınız. Onunla her meseleyi mümkün olduğu kadar olumlu bir atmosferde konuşmalı, arada bir hem onun hem de sizin için sürpriz olabilecek adımlar atmalısınız. “Ya hep, ya hiç” demekten vazgeçip, her durumda ilişkinizi kurtarabileceğinizi aklınızdan çıkarmamalı ve olumlu her adımınızda kendinizi ödüllendirmelisiniz.

ulan

"arkanızdan ne diyorlar?" testinde ise şu çıktı amk:
Pinti
Sizin biraz cimri olduğunuzu düşünüyor etrafınızdaki insanlar. Sadece para ya da nesnel varlıklarınızı paylaşmak konusunda değil, insanların sorunlarını, çabalarını paylaşmak konusunda da biraz gönülsüz gibi bir haliniz varmış. Her şeyin, herkesin, bütün o ortaklaşa aktivitelerin dışında durmanızı da buna bağlıyorlar. Nereden bilsinler sizin içinde yaşadığınız koşulları, endişelerinizi... Kimseye bir şey açıklamak zorunda değilsiniz, ama arada bir piyasada görünmek için koşullarınızı birazcık zorlamak da fena fikir olmayabilir...

kim pintiymiş amk. sensin.
az önce sıkıntıdan internette "neden mutsuzsunuz?" adında bir test çözdüm ve sonuç şu çıktı. testi kim hazırladıysa onla arkadaş olacağım.

Hayır demeyi bilmiyorsunuz
Neredeyse ezik bir kişiliğiniz olmak üzere. Çünkü insan kaybetmemek için, gelen bütün taleplere evet demek gerektiğini zannediyorsunuz. Bu yanlış bilinç, kendi ihtiyaçlarınızı görmezden gelmenize, enerjinizi hep başkaları için harcamanıza neden oluyor. Boşverin, siz bir talebine hayır dediniz diye sizi terk edecek insanlarla olmayın zaten. Hem arada bir siz de bir şeyler talep edin ki insanlar varlığınızın farkına varsınlar. Çok cömert ya da açık yürekli olabilirsiniz, ama siz de en nihayetinde bir insansınız.

astrolojik gerçekler

"astrolojik gerçek mi olur?" dedin. dedin değil mi? oysa insanları sınıflayarak tanımak en kolayıdır. ingilizcede "i'm not that kind of girl" derler mesela. aslında kolay ama, yanlış. yani 12 gruptan oluşmuyor ki insanlar. tabi bunun ay burcu, güneş burcu, yükselen burcu var. hım, sonra evler var. öyle olunca tam olarak 12 sınıf yok aslında. uf yine de, batı astrolojisi bir sınıflandırma işi. amerikalı bir iş aslında. "i'm that kind of person" işi. uf, ne kadar yanlış bulsam da, benim en sevdiğim iş yahu. :)

sevdiğim insanlara birer "burç" olarak bakarım. (zaten çok sevdiğim bir avuç insan vardır. kısa yaşamıma girmiş olan ve bir zamanlar çok sevmiş olduklarım da var. ama vefasız olduğum iç onları aramam sormam. yine de hala severim. neyse.) mesela d.a. Oğlak'tır. benim zıt burcum. fakat astrolojide zıtlık, alakasızlık anlamına gelmiyor. ortak birçok yönümüz vardır. ve oğlakları severim. bende kucaklama isteği uyandırırlar. salinger da oğlaktır. fakat kendisini tanımıyorum.

en sevdiğim başka bir burç boğa. boğa, üzerinden çekicilik, sevimlilik akan bir burçtur. o da bir toprak burcudur. özellikle geveze boğa çocukları tadından yenmez. biraz fevri ama çok güvenilir insanlardır. içtendir bunlar.

akrep sizi severse harika olur ama genelde uzak durur. biraz soğuk olur ve çokça kendini çeker. ben akreplerde çokça derinlik, hüzün ve gaddarlık bulurum. bir de deneyimlidirler. çok kayda değer insanlardır. kayda değer derken, çekici, dolu demek istedim. ama kaçınırım onlardan. madem bu amerikanvari bir yazı, ingilizce söylersem: "i avoid them."

yay ise, benim hayran olduğum bir kişidir. ay yay, seni seni. çok sevimli bir keretadır. ben bu burcu çok ilginç, ama duygusal olarak güdük bulurum. yani bence öyle. ama bu güdüklüktür, bu doğrudanlıktır (bu da nasıl bir kelimeyse) onu sevimli yapan. yay hayatımda gördüğüm en kolpa insandır. aynı zamanda en çok vakit geçirmek istediğim insandır çünkü bu tipler benim gibi sıkıcı olmaz.

balık güzeldir. fiziksel olarak. hep güzel ve nazlıdırlar.
ikizler iyi biri gibi geldi bana.
aslan çok süper biri. çok tatlı. çok da seksi.
teraziyi pek tanıma fırsatım olmadı.
kova akıllı. hem de uyumlu.
başak müşkülpesent.
koç sakin, kendine güvenli. zengin bir avukat çocuğu.

ay evet, 11 tane. kendi burcumu unutmuşum. kendi burcum için seksi diyeceğim. bene çok seksi biriyim yani.

Perşembe, Mart 04, 2010

ketum insanlar! laftan değil icraattan yana olanlar! hep kısa kesenler! lafım size...

dinleyin. çok az karşılaşılan bir insan tipisiniz, biliyorum. bu yüzden karşılaştığımız zaman, çoğu zaman ne diyeceğimi bilemiyorum. sizi anlamıyorum, kurduğunuz cümlelerden "nasıl bir insan" olduğunuzu çıkaramıyorum. hele siz en sevdiğim insanlar arasındaysanız. o zaman, zamanım bunu tahmin etmeye çalışarak geçiyor. sonra boşveriyorum ve bir kitap okuyorum. o zaman aklımdan bunlar çıkıyor. belki böylesi daha güzel. nasıl biri olduğunuzu öğrenip ne yapacağım? suskun varlığınızdan memnunum ve dünyaya çok hoş, çok lezzetli şeyler katıyorsunuz. en azından süregelen varlığınızla, orda oluşunuzla, kayda değer bir çift gevezelik dahi etmemiş olsanız da, kalbimi kazandınız. aramızdaki ilişkiyi öğleden sonra yağan ve cama vuran tempolu, gri yağmura benzetiyorum. ama dediğim gibi, bunları düşünmek sadece hoşuma gidiyor. çok da düşünmüyorum. bir kitap okuyorum, sonra internet vs.

Pazartesi, Mart 01, 2010

ben herhalde erken doğmuşum çünkü şu "emo" denen akım bana pek bir uyuyor. bugün çok sinirliydim, sebebi de şu: zeki'yi öptüğümde burnu tıkalıydı ve bu beni sinir etti. neden bilmiyorum ama hala hatırladıkça sinirlerim tepeme çıkıyor. oysa ki sümüklünün önde gideni asıl benim. üstelik bugün yumuşak bakışlı mavi gözleriyle, aldırşsız gülümsemesiyle, özensiz giyimiyle, sarı bıyıklarıyla, baharatlı kokusuyla yakışıklı da bulmuştum onu. yakışıklı buldum bulmasına da burnunun tıkalı olması moralimi bozdu.

üstelik kendimi pespaye buluyordum ve konuşacak laf da bulamıyordum. böyle olunca içimden sürekli şunu diyordum: "allahım inşallah ne suratsız kız deyip de beni terk etmez." öte yandan burnu tıkalı diye o kadar sinirlenmiştim ki az kalsın "buraya kadar. bitti. nedenini sorma." diyecektim.

sonra birden tüm bu nedensiz hisler geçti, dönüş yolunda birden ona içim kaynadı, durdurup boynuna sarıldım. arabalar vızır vızır yanımızdan geçiyordu, ben pişmandım, emo klubüne kaydolmayı planlıyordum.

Perşembe, Şubat 18, 2010

iğrendiğim yaşıtlarım


yaşıtlarımdan yalnızca zeki'yi beğeniyorum. gerisini beğenmek mi? aman allah korusun. yaşıtlarımdan öyle bir soğudum ki, allah kimsenin başına böyle bir tiksinme vermesin. ve hey sen, bu satırları okuyan. yaşıtımsan ve zeki b. değilsen seni de sevmiyorum. ama hiç tanışmadık??? olsun. tanısam da sevmem. tamam mı? işte beni böyle soğuttu kendinden yaşıtlarım. yaşlarından büyük laflar ederek soğuttu beni adiler. ıyyyk. ne kadar iğrenç insanlar. hey yaşıtlarım, ne kadar sevmediğimi bilseniz sizi. üniversiteleri, işyerlerini, barları, aptal aptal dolduruyorsunuz ya, kusasım geliyor. istiklal caddesinde, bağdat caddesinde salına salına geziyorsunuz ya, kıçınıza bir tane vurasım geliyor. hele internette kendinize sayfa açmıyor musunuz, edebi şeyler karalayıp moda blogları yapmıyor musunuz, ne kadar komik ve salak göründüğünüzü tarif edemem, o derece. evet, zeki b. hariç, kendim de dahil, hiçbir yaşıtıma değmez. zeki b. ise saflığın, güzelliğin yeryüzüne inmiş hali.

Çarşamba, Şubat 17, 2010

genç yaşta ölenler

şimdiki gençler kendi alemlerinde yuvarlanadursunlar, ben hala eski gençleri hatırlıyorum. hala dediğim bazen hatırlıyorum onları. 2002'de, 16 yaşında boğaz köprüsünden atlayan ve ülkede satanizm tarışması çıkaran Lara Falay'ı mesela. 1998'de duvara "we don't belong here" yazıp elele atlayan cenan yuğaç ve aslı yardımcı, hap içerek ölen tenis şampiyonu ceylan konuk, bunlar da var. 1995'te lösemiden ölen, "mavi saçlı kız"ın yazarı burçak çerezcioğlu da var. kanat güner'i de bu kategoriye sokabiliriz. hepsi birbirine yakın yıllarda öldüler. hiçbirini tanımıyorum, ama arada düşünüyorum onları. eski gençler. yani tam eski değil de, modası henüz geçmiş gençler. onlar hep genç kaldılar, öldükleri anda güzel ve hüzünlü bir öykü olarak ebediyete kaldılar. biz de o halleriyle onları sevdik.

diyeceksiniz ki, burçak çerezcioğlu'nu o gruba sokamazsın. zaten kendisi kitabında insanın kendini öldürmesini, uyuşturucu kullanmasını anlamadığını, kendisinin yaşamak için mücadele verdiğini söylüyor. ama hayır, diğer saydıklarım da yaşamı en az burçak kadar sevmektedirler. yaşamayı çok seviyor, yaşamdan ve ilişkilerden çok fazla şey bekliyorlardı, bu yüzden de kendilerini farklı yollarla öldürdüler. zaten burçak'ta benzer beklentiler ve hayal kırıklıklarına tanık oluyoruz.

genç yaşta ölmenin anlamsızlığını insan yaşlandıkça anlıyor. 16 yaşındayken ben de seneye ölmek isterdim, sonra yavaş yavaş bu isteğim kayboluyor. hala biraz var ama herhalde o da geçecek. olgunlaşmak demek, alışmak, kaşarlanmak demek olabilir. başka ne demek olabilir ki?

Pazar, Şubat 14, 2010

bugün zeki ile yürürken hıncal uluç'u gördük. "aaa, bak hıncal uluç" dedim. o da "dur, bir şey soracağım" dedi. ben utancımdan koşup bir arabanın arkasına saklandım. uzun bir süre konuştular. sonra zeki elini kolunu sallayarak geldi. gidip beşiktaş'ın durumunu sormuş. günün geri kalanı ise durgun ve ılık havanın, denizin, tepelere vuran ışığın etkisiyle güzeldi. ayıptır söylemesi, isviçre'nin soğuğundan sonra insana "niçin gittim boşuna?" dedirten, insana iyi gelen bir havaydı. sonra eve gittim. yuvama girince kendimi gereksiz bir insan gibi hissetmeye başlıyorum. akşamları insan kendi kendine sormadan edemiyor: "işte bir gün daha bitti. yine olduğum yerdeyim. her güzel gün bitiyor. üstümdeki bu yük nedir?" o zaman, sanki gündüz geçen güzel saatler hiç olmamış, ben sanki sabahtan beri sıkıcı odama hapismişim gibi geliyor.

Pazartesi, Şubat 01, 2010

sonuncu kadeh'te diyor ki, kadın altero centriste bir yapıya sahipmiş. cosmopolitan'da okuduğuma göre ise kadın, her yerde olduğu gibi yatakta da kendi isteklerini söyleyemiyormuş. daha da kötüsü, bazen artık öyle bir noktaya geliyormuş ki kendi isteğinin ne olduğunu kestiremiyormuş. bu kadınlarda ortak olan bir şeymiş: kadın başkaları merkezli yaşıyormuş.

doğru. ben mesela, neyi istediğime şöyle karar veririm genelde: "A ne istiyor? B ne istiyor? benim için hangisinin isteği daha önemli?" ve isteğimi o doğrultuda şekillendiririm. kararsız kaldığım anlar ise A'yı da B'yi de çok önemsediğim zamanlar, veya ne istediklerini tahmin edemediğim zamanlardır. benim için fark etmez. benim için fark eden tek şey, uyum içinde yaşamak, oyundan çıkarılmamak, surat asılmamak, azarlanmamak, terk edilmemektir.

çoğu kimse vardır ki etraflarındaki insanlar onlara istemedikleri şeyleri yaptırır dururlar. ve bazı bahaneler bulurlar: "belli bir zamana kadar bu böyle olacak." o zaman gelir çatar, ve sen artık aynı insan olmazsın. içindeki ruh emilmiştir ve artık hareket kabiliyetin gitmiştir. bazen bir isyan olarak ölmek istersin. "ben gidersem yerime başkası gelebilir. öyleyse yaşamak istemiyorum. yanlızca saçımın şeklini seçebiliyorum. bunun bile sınırları var." diye düşünürsün. bilmiyorum bu cinsiyetle mi alakalıdır. ama "benim için fark etmez" bir kadın sözüdür, anaları tarafından kızlara böyle belletilmiştir, o bellekten yine çeşitli talimatlar okuyarak kurtulmaya çalışır bazıları, ama bunlar da en nihayetinde talimattır. bir oyuncak bebek gibi, kolları iki yanda, başı öne eğik, kişiliksiz, dominant ruhların gölgesinde, nefes alır veriririz.

Çarşamba, Ocak 27, 2010

neden "hazar bulut lisesi"?

"hazar bulut", iki sebepten ötürü. hazar, hazin, hüzün gibi kelimelerle ses benzerliği olduğu için, bir de azer bülbül gibi bir etken var:) ikinci sebep, bulut. gözleri bulutlanmak deyişini bilirsiniz. hazar bulut lisesi, hayatın en hazin dönemini, gençliği anlatan bir blog. tüm o bekleyişi, o sancıları, o "hiçbir şeyin olmaması" halini.

bu blog lisede bitmemeli miydi?

aslında seriler yapacaktım. üniversite 1 ve 2. seneme "küllerinden doğan" adını verdim. bunun sebebi, karmaşık bir ilişkiler yumağı içinde, mutsuz ve durağan bir biçimde duruyor oluşumdur. tamam, çok açıklayıcı olmadı. benzer duygular içimde sürekli küllerinden doğuyordu, anlıyor musunuz? yani tam ah, bu his bir daha gelmez derken tekrar ve tekrar geliyordu aynı hisler, aynı durumlar öğrencilik yaşamımda "küllerinden doğuyordu." üçüncü senemin adı ise "gerilmiş bir yay gibi"dir. olumlu bir dönemimi anlatan bir seri olacak, inanıyorum. bütün bu serileri bir kitapta topladım tam olarak: "hazar bulut lisesi."

okuyucunuz olmamasından memnun musunuz?

kedi uzanamadığı ciğere mundar der durumu yok, gerçekten ÇOK memnunum. birkaç okuyucum var ve onlar için yazıyorum. beni sadece birkaç kişinin okuyor olması harika bir şey. hatta onlar da olmasa ne güzel olurdu. sadece bir "umut" olsaydı ve ben ona yazsaydım. sorumluluk yok. kaygı yok. "feed back" yok. bence ben ideal "blogger"ım.

öyleyse kasmamıza gerek yok, beyoncé'yi neden seviyorsunuz?

ya evet, aşırı seviyorum. karıyı tanımam etmem. ama çok çok çok tatlı. keşke yanımda olsa da ingilizce muhabbet etsek.

ya sen niçin kendinle röportaj yaptın?

uyuyamıyorum. bugün vakit geçmek bilmedi.

ne yaptın?

arkadaşım osman'la buluştum. onun dışında vaktin geçmesini bekledim. gazetelere baktım. onlardan etkilenip kendimle röportaj yaptım.

Salı, Ocak 26, 2010

Pazartesi, Ocak 25, 2010

biraz geyik edelim

hayattaki tek eğlencem galiba film gibi konuşmak. artık çok bayatladığı için kendimi bir kere de videoda görmek istedim. devir paylaşım (!) (bu ünlemlere de biterim) devri olduğu için, eh neme lazım, ben de madem ki bir internet sitem var, videomu sadece kendi izlemem yetmez, siteme de koyayım istedim. oh, whatever. just watch, man.

Pazar, Ocak 24, 2010

cuma günü yediğim onca şey mideme dokundu, hepsini ancak 4 5 kere kusarak atabildim. sonra ateşim çıktı ve bütün gün ateşler içinde, kah üşüyerek, kah sıcaktan bunalarak, ve kılımı bile kıpırdatamayıp her yediğimi kusarak dün geçti. uyuyarak geçirilen bir gün, rüyalar alemini size sunan, acılı bir gün. rüyamda adnan şenses'in öğretmen olduğu bir sınıftaydık. yanımda onur aymete oturuyordu. adnan şenses bağırdıkça, onur aymete, bana bakıp gülüyor, kafasını kucağıma koyuyor ve "hadi köfteciye gidelim." diyordu. vakit geceydi, biz ev yemekleri satan bir yere gidiyorduk. ben ıspanak yiyip sonra onu kusuyordum. onur aymete'ye bakıp "keşke midem bulanmasaydı, köfte yemek çok istiyordum." diyordum. yanımızda başka bir kız varmış. meğersem üçümüz en iyi arkadaşmışız.

Cuma, Ocak 22, 2010

bir şarkı daha

yeni bir klip bu. klip çünkü mimik filan yapmaya çalıştım. şarkıyı 2005 yılında yazdım. ya da 2006, bilmiyorum. şu an üniversitede bizim sınıfta olan voleybolcu, aptal bir çocuğa yazmış idim. o da beni reddetmiş idi. şarkıyı hala severim. çocuk ise 85leri 90ları çakıp voleybola devam edip güzel güzel kızlarla çıkıyor. geçen gün bana gelip "ay sen bana aşıktın" dedi. ben de ona "ne var, küçük emrah'a da aşıktım" dedim ve beş yıllık intikamımı aldım allah'a şükür.

bugün finaller bitti, sonra sınırsız şarap veren bir yere gittik, deniz avcı'nın doğumgünü olması sebebiyle. sonra ben nişantaşından eve yürüdüm. yağmura rağmen, bahçelerin, evlerin, sanat galerilerinin içinden geçerek, üşüyerek ve ıslanarak. dandik botlar giydiğim için ayaklarım sırılsıklam olmuştu. önümden bir motor geçti, az kalsın eziyordu, sonra "pardon şekerim" diye bağırdı gay bir ses ile, benim de kızgınlığım geçmiş oldu.

ılgaz'a gitmesem, vaktimi iki buçuk arkadaşımla öldürsem, hiçbir şey yapmadan, sonra zeki gelse, kahvaltı etsek, yürüsek ne güzel olur.

Perşembe, Ocak 21, 2010

islamabad'da bir gün

yahu dün gece rüyamda ya isfahan'a, ya da islamabad'a gidiyorduk. annem, babam ve ben, 2 katlı sarı bir tur otobüsü içinde, tanımadığım başka insanlar da vardı. nedense mardin üzerinden gidecekmişiz. ben uyuyormuşum ki, birden uynamışım: "allah allah, nasıl da uyuyup kaçırmışım bu güzel manzarayı." demişim. sokaklar gri ve soğuk, şaşılacak şekilde düzenli, kuzeydoğu amerika'dakine benzer tuğladan evleri ayıran sokaklar... "buraların bu kadar güzel ve zengin olduğunu bilmiyordum." diyormuşum. sonra tur otobüsü bir yol kenarında duruyor. annem aşağıya iniyor ben de "anne!" diye öfkeyle bağırıyorum. tur otobüsünde orta yaşlı bir kadın kalmış. başını örgüsünden kaldırıp bana bakıyor ve cırtlak bir sesle taklidimi yapıyor: "anne!" ben şaşırıyorum. o ise devam ediyor: "çamaşırcı mısın sen? sözde yükseköğretimli anababaların, terbiyesiz, görgüsüz çocukları." diyor. hiddetimden bir an donakalıyorum. içim bu adaletsizlik karşısında şaşkınlık ve isyanla doluyor. sert bir sesle: "sen kimsin be, ne terbiyesiz kadınsın." diyorum. o da: "ne kadar boşsun sen." diyor. ben kekeleyerek: "hayır ben boş değilim, senden çok işe yarıyorumdur eminim." diyorum. gülüyor. iyice sinirleniyorum. "bana bak, ben ilerde hukukçu olacağım tamam mı. senin gibi örgü örmeyeceğim." diyorum. o da "ülke senin gibilere kadıysa yandık." diyor. gözlerim doluyor. sonra garip bir şey oluyor. kadına küçümsenmeyecek bir kız olduğumu ispatlamak için uçmaya başlıyorum. yerden 2 3 metre yükseklikten yüzer gibi uçuyorum önce, sonra daha da yükseliyorum. yolcular islamabad'ın güzide yerlerinden olan bir deniz kıyısında, güzel bir çay bahçesinde oturuyorlar. annemle babam da uçtuğumu görüyor, ama kimse şaşırmıyor. uçmak rüyamda o kadar da olağanüstü bir şey değilmiş.

ama ben uçtuğum için çok gururlu ve mutluyum. lacivert denizde yunuslar yüzüyor. bir uçurum burası, minik dalgalar kıyıya vuruyor. ben de uçarak denize doğru pike yapıyorum. bir an, ya uçma kabiliyetimi yitirir de sertçe denize düşersem diye korkuyorum, sonra bu korkum geçiyor. çok mutluyum, kendimle gurur duyuyorum sonunda uçabildiğim için. örgücü kadını unutuyorum.

Salı, Ocak 19, 2010

zampara, aile dostu, monokl, ziyafet masası

birkaç hafta önce bir rüya görmüştüm. onu anlatayım mı? anlatayım.

rüyam, 19.yy sonunda fransa gibi bir yerde geçiyor. dostlar arasında bir toplantı. herkes burjuva ama öyle aşırı zengin değiller. tam zampara olan bir adam var. ve onun hiç mi hiç umursamadığı üzgün karısı var. adamın yanında, aynı masada aşığı oturuyor ve zampara koca masanın altından aşığının bacaklarını okşuyor. karısı da bunu biliyor ve içi parçalanıyor. ama o böyle şeylere alışkın. zampara kocanın ona tek bir kez olsun bakmasını ve azıcık ilgilenmesini istiyor sadece.

bu arada aynı masada başka bir aile dostu var. bu uzun, dalgın bakışlı, sakallı ve çok sevimli bir adam. bir de kendisine çok yakışan bir monokl takmış. aldatılan eşin yanında oturuyor ve onun acısını anlıyor. masada kadın hakkında kafa yoran bir tek o var. sonra birden sohbet etmeye başlyorlar. aile dostu kadına o kadar tatlı ve uzun, derin bir bakış atıyor ki kadıncağız içinde çok büyük bir mutluluk kuşunun kanat çırpmaya başladığını hissediyor aniden. o da aile dostuna, daha önce hiç fark etmemiş olduğu bu sevimli adama bakıyor. "dostum" diyor aile dostuna, "niyetinizi anlıyorum. fakat ben kocama sadık bir kadınım." aile dostu da tüm sevimliliği ile gülerek: "neye sadıksınız, hanımefendi, mutsuzluğunuza mı?" diye soruyor. elele tutuşuyorlar. bunu gören zampara koca ayağa kalkıp: "hahaha, dostum, karım da size kaldı en sonunda, size de boynuz olmak yakıştı hani!" diye bağırarak onları utandırmak isterken kadın, "kapa çeneni gérald!" diye bağırıyor ve zampara, zamparanın sevgilisi, hepsi susuyorlar.

bence çok komik olan bu rüyadan mutlulukla ve içimde güzel bir özgürlük hissiyle uyanmıştım.

Cumartesi, Ocak 16, 2010

şu an kendimi psikolog filan gibi hissediyorum çünkü ardarda depresif teyzemle ve depresif arkadaşım osmanla konuştum. ikisi de çok yorgundu, hayatları umdukları gibi geçmemişti. hiç de küçümsemediğim dertlerle boğuşuyorlardı. ve ideale ulaşmak istiyorlardı... herkesi, normal olan, sıradan olan, mutlu olan herkesi, "ideal"i kıskanıyorlardı.

ay ay. dün zeki beşiktaş'tan kabataş'a, sonra gülhane'den beyazıt'a, ordan taksim'e yürümeme vesile oldu ve ben öldüm. ne zaman tramvaya binmeyi teklif etsem bana küçümser gibi baktı, ben de durup dedim ki: "doğru söyle zeki, beni şişman mı buluyorsun?" yani herhalde beni zayıflatmak istedi, başka açıklaması olamaz. eve gittim, kuyruksokumumda bir ağrı. yürüyemedim bir süre. telefon açıp bunu ona söyledim. o da pişkin pişkin: "alışkın değilsen yarın da ağrır." dedi. demek alışkınmışım ki bugün hiç ağrımadı. bugün ortaköy'den eve yürüdüm.

ben de sağlıklı alışknalıklar kazanınca ideale daha yakın hissediyorum kendimi. şaka lan şaka. hangi idealden bahsediyorsunuz? 6 milyar insan var, yanlışım varsa söyleyin. hangi ideal? ideali söylemek insanları sevmekten vazgeçmektir. insanları sevelim. ayyy akşam akşam sevecenlik bastı uff.

Cuma, Ocak 15, 2010

rüyalar, rüyalar... yine rüyalar. dün rüyamda ünlü c.g. var ya katil, hani kızcağızın başını kesen. o bizim sınıfta yargılanacaktı. meğersem bizim sınıf bir mahkeme salonuymuş. o geldiğinde biz sınıftaydık. a.türek ve d. kohen adlı iki sınıf arkadaşımı gördüm. "haydi biz çıkalım" diyorlardı. birden içime bir titreme geldi: "o burda mı? bu binanın içinde mi?" diye korkuyla soruyordum sınıf arkadaşlarıma. "evet, bu durumdan biz de rahatsızız. haydi çıkalım, diyorlardı ama işi ağırdan alıyorlardı. derken çocuk bizim sınıftan içeri girdi. merak ve korku karışımı bir hisle çocuğa bakıyordum ve ve içimdeki titreme had safhaya ulaşmıştı. "niçin daha önce çıkmadık??!! gördü bizi, ah gördü işte!" diye düşünüyordum. mübaşirler "siz çıkın bakayım, burda yargılama yapılacak" diyorlardı. sonra rüyamda rüyamdan uyandım. yani devam eden rüyada, rüyamı a. türek, d. avcı ve d. kohen adlı sınıf arkadaşlarıma anlatıyordum, onlar da "hakikaten çok kötü bir rüyaymış." diyorlardı.

sonra başka bir rüya görmeye başladım. rüyada bir trende gidiyordum ve niyeyse çıplaktım. çıplak olmaktan aşırı derecede rahatsızdım. yanıma tuhaf bir adam oturdu ve en içimden "çattık" dedim. adam elinde bir hortumla pis pis sırıtarak beni ıslatmaya başladı, böylece henüz çıplak olduğumu fark etmemiş olan tren ahalisinin dikkatini çekip benim anadan doğma oturduğumu göstermek istiyordu. sonra biri bana sarı bir havlu verdi. allahtan ona sarındım ve kurulanıyordum. ama adam beni ıslatmaya devam ediyordu, bir yandan beni taciz etmeye, mıncıklamaya da başlamıştı. ben "git başımdan" diye bağırıyordum, bir an gidiyor gibi oluyor, sonra aynı pis sırıtışla geri geliyordu. tacizleri eksik olmuyordu. ben de ondan şikayet edecek gücü kendimde bulamıyordum. derken tren bir durakta durdu, adam bana bakıp: "benimle inmek ister misin?" diye sordu. o ana kadar heriften nefret etmiş olmama rağmen bir an için trenden inmek için müthiş bir istek duydum. nasıl olduysa ağzımdan "olur" sözü çıkmıştı. sonra durağa baktım. adamın kendisi gibi izbe ve pis sokaklar, ıssız ıssız önümde uzanıyordu. gitmek ve gitmemek arasında tereddüt ediyordum. derken yanıbaşımda daha yaşlı bir adam belirdi "ve kızım, senin böyle bir adamla ne işin var?" diye sordu. ben de "bilmiyorum amca, üstelik benim bir sevgilim var, duysa çok üzülür." diyordum. o da bana "eminim o da senin gibi pırıl pırıl bir gençtir. öyleyse sen bu pis herifle gitmek istemiyorsun. gitme bence yavrum." dedi, pırıl prılı genç ne demekse... ben de trenden inmedim, ama elim yaşlıca adamın avcunun içindeydi ve adam bana şefkatle, tuhaf tuhaf bakıyordu. içimde çok büyük bir sıkıntı ve üzüntüyle uyandım.

günde 12 saat uyumak demek ki böyle saşma sapan rüyalar gördürebiliyor. 12 saat bir insan evladına çok geliyor. sakın siz uyumayın.

Perşembe, Ocak 07, 2010

babam salonda oturuyordu. gidip ona çocukluğuyla, geçmişiyle ilgili sorular sormaya başladım. cevapları beni o kadar büyüledi ki... babam genelde böyle sorularıma gıcık olur. hiç konuşmaz. herhalde benim iş olsun diye sorduğumu düşündüğü için. ama bu sefer çok güzeldi. yaşamadığım o geçmişi her zamanki gibi mistifiye ettim ve o geçmişi çok özledim. "her şey çok değişti şimdi değil mi baba?" dedim. o da "ÇOK değişti, hem de her şey." dedi. sonra ben birkaç soru daha sordum, o da "ezgi, sorularına gıcık oluyorum, çok genel yavşak yavşak sorular soruyorsun, çok sıkılıyorum, şimdi sen git ben haydar dümen'i izleyeceğim, lütfen."dedi. yani bu büyülü geçmişten çıkıp haydar dümen'i izlemek istemesi iyiydi. benden çok şey saklıyor diye düşündüm ve üzülerek odama gittim. temsil yetkisini açtım ama çalışamıyordum.

ben de odamda yine genç kız gibi takılmaya başladım, yani yine tek kitap açmadan boş boş durup "hayatın anlamı nedir, ben kimim" vs diye kendi çapımda geyik yapmaya başladım. hayat kesinlikle mutlu olmak için değildi. hayat iniş ve çıkışlarla doluydu, her kişi kendi kadersizliği içinde güzeldi. werther ne kadar özenilesi bir hayat yaşamıştı. 21 yılda ben de kendi çapımda irili ufaklı aşk acıları çekmiştim ve hiçbirinden de nefret etmiyordum. hatta onlarla guru duyan bir yanım vardı. annem zaten korunaklı olan yaşamımda bana kimseye sevgimi belli etmemi, kimse için üzülmemi söylerken ne kadar haksızdı. şimdiye kadar annemle iyi anlaşmışızdır benim itaatkar ve uysal ve muhafazakar bir genç oluşum sayesinde. ama onun anlamadığı bir şey var, ben üzülmemek veya mantıklı davranmak için muhafazakar değilim, yavaş yavaş kaybolan dini inançlarım ve otoriteye olan saygım yüzünden muhafazakarım. yani kendimi korumak gibi bir amacım hiç yok. hayat iniş çıkışlarıyla güzeldir. işte böyle romantik duygular içindeydim bugün.

Salı, Ocak 05, 2010

nickelcreek /i should have known better adlı şarkı çok güzel

sabah çok güzel bir sabahtı. okula giderken bir tavsiye yazdım siz sevgili okurlarıma.

"TAVSİYE

amacınız toplum içinde yükselmek mi? saygı duyulan ve sevilen bir insan olmak, dostlar edinmek mi? ve bu arzunuz hayatınızı önemli ölçüde etkiliyor mu? bir türlü hayal ettiğiniz yerde değil misiniz? kendinizi başarısız mı buluyorsunuz? öyleyse beni dinleyin.

5 yaşımdan 21 yaşıma kadar türlü gruplara girmeye çalıştım. türlü yöntemler denedim. saçıma perma yapmaktan tut alkolu bırakmaya ve yalan söylemeye kadar. ve bir türlü istediğim amaca ulaşamıyordum, ya da ulaşamadığımı düşünüyordum. ta ki şu yıla, 2010 yılına kadar. gelin, sizinle 2010 yılına girerken hayatınızın akışını değiştirecek bir kararın altına imza atalım.

ben hep ortaya oturun, kibar ve nazik olun gibi alışıldık yöntemlerden bahsetmeyeceğim size! size sadece şunu diyeceğim. siz zaten bu ezik halinizle toplumun bir parçasısınız. bütün hayatınız boyunca kendinizi ayrı hissettiniz filan ama bal gibi parçasısınız. bunu düşünün ve gülümseyin. siz, onun gayet içinde ve güzel, sevilesi bir parçasınız aslında ve mesela çok ağır bir suç işlemediğiniz sürece bu böyle kalacak. tanıdığınız insanları düşünün. onların hepsini birden kıskanıyorsunuz ama kıskandığınız şey onların kendisi değil, onların siz olamaması. ama siz de çok ayrı bir varlık değilsiniz. herkes kendini ayrı bir varlık gibi düşünseydi bir arada yaşayamazdık.

bir arada yaşamak aslında güzeldir ve insanların size ihtiyacı var. sizinse sadece haz içinde yaşamaya ihtiyacınız var, ve sevmeye. bir ağacı, br kuşu, bir taşı sevmeye."

öyk ne taşı be!!! ders çalışmaktan yoruldum, her an çalışmak gerekiyor. temsil yetkisine harcadığım saati başka şeye harcasaydım alim olurdum. ya da dünyayı gezerdim. ne yazık ki temsil yetkisini biliyorum sadece, bu da bana anca bir 65 getirir.

Cumartesi, Aralık 26, 2009

Pazartesi, Aralık 21, 2009

hey, siteme adsız adıyla yorum yazan sevgili okurlarım,

bakın, ben hepinizi 20li yaşlarında, yakışıklı, entel ve derbeder genç erkekler olarak hayal ediyorum. içten içe böyle olmadığını bilsem de adsızlar, lütfen bu inancımı bozacak bir şey yapmayın. örneğin bu yazıya "ne alaksı var ben adsızlardan biriyim ve emekli öğretmenim" diye yorum yazarsanız gerçekten hayallerimi yıkmış olursunuz. lütfen hepiniz birer yakışıklı indie şarkısı, o da olmadı teoman'ın gençliğiymiş gibi davranın. olur mu? sevgiler.

Cumartesi, Aralık 19, 2009

dün banyoda bir şey fark ettim. ben bacaklar konusunda takıntılıyımdır. uzun, güzel bacakları severim. kendi bacaklarıma bakıyordum. en sevmediğim, mümkün olsa kesip atacağım kalın uzuvlarıma. sonra birden bir şey oldu.

başka bacak istemediğimi fark ettim. başka bacak istemiyordum. istediği kadar kalın olsundu bacaklarım. iyi ki vardılar, iyi ki daha uzun değillerdi. esmerlikleri içinde ne kadar sevimliydiler. ve benim bacaklarımdı. onlarla yürüyordum, onlarla her yere gidiyordum.

ve iyi ki o çok özendiğim, sarışın, pırıltılı, havalı kızlar gibi güzel değildim. evet, onlar benden daha güzeldi şüphesiz. ama ben bendim ve aslında kendimi arzuluyordum. ben kendimi arzulayınca başkasının da arzulayabileceğini fark ettim. yani, evet, bende ferah, sevimli bir hava yoktu ama tanrı beni yaratmışsa bir bildiği vardı. ve fotomodel olmadığıma göre bu ancak beni ilgilendirirdi. eh, benim de şikayetçi olmak için bir sebebim yoktu ki. belki güzel filan olsam şu anki halime çok daha yabancı bir insan olacak ve kendime ısınamayacaktım.

o an dünyanın en çirkin vücutlarını dahi güzel buldum. en sakatlarını, en garibanlarını. başka boy istemiyordum, 1 65 iyiydi. başka surat istemiyordum. herkes dalında güzeldi.

Perşembe, Aralık 17, 2009

beni her bir yere çağırdıklarında aynı şeyi yapmaya başladım. dün de öyle. sevil'le tiyatroya gittik. ben oyundan sonra espri olsun diye, oyunu çok saçma bulduğumu söylemek amacıyla "absürd tiyatro ne demek bilmiyordum öğrenmiş oldum." dedim. o da bana "bu absürd değil canım." dedi. ben bunun üstüne beni cahil sandığını düşünüp: "biliyorum gerizekalı." dedim. o da "bana gerizekalı deyip durma." dedi. bunun üstüne ben ona dönüp "aa, yeter artık sabahtan beri ikiniz bir oldunuz beni dışlıyorsunuz madem benden bıktınız niye beni çağırıyorsunuz ben yalnız da kalmasını bilirim! bana böyle davranmaya hakkınız yok!" diye bağırdım ve sevil'le deniz'i, ve şaşkın seyirci topluluğunu ardımda bırakarak merdivenleri koşarak çıktım. bunun üzerine sevil gelip bana zılgıt çekti. hiç çekemezmiş. bunun üstüne ağlamaya başladım ve saniyede bir "ben eve gideyim." diyip durdum ama canım eve gitmek istemediği için yine onlarla gittim. içimden bir ses bana kavga çıkarmamı, gerekirse şu dünyada yapayalnız kalmamı yine de kavga çıkarıp ağlayıp türlü ruh hastalığını yapmamı söylüyordu. onlar da bunu görünce üzüldüler biraz, daha anlayışlı davrandılar. sevil "depresyon herhalde bu." dedi. deniz "canım hepimizin dertleri var ama ezgi çok dürtülerine göre hareket ediyor." dedi. bunun üzerine iyice kızdım. ne demek dürtüsel? beni ilkel filan buluyorsa hiç konuşmasın. beğenmedikleriyle arkadaş olsun diye bir kaide mi var? gece uyuyamadım. kendi kendime "onlar benim gerçek arkadaşlarım değil." "şu dünyada yalnızız hepimiz." "kimse beni anlamaz ne kadar uğraşsam da." "ayrı dünyaların insanıyız." gibi fikirleri kafamdan geçirip ağlayıp durdum. sabah uyandığımda içimde bir utanç vardı. sabah onlarla konuşmadım bu utnaç yüzünden. sevil gelip "aramız nasıl?" diye sordu, ben de "bilmem, sence?" diye cevap verdim. sevil bunun üstüne gülmeye başladı. "sevil beni sevmediğini düşünüyorum bu da beni üzüyor dedim." sanki zeka yaşım 11de durmuş gibi. o da "tüm bunlar senin hüsnükuruntun, ben seni çok seviyorum." dedi.

ve ruh hastası yaşamımdan bir gün daha yararsız, zararsız aktı gitti...

Cumartesi, Aralık 12, 2009

hey hey!!!! o kadar mutluyum ki. sınavlarım bitti. yemin ederim çok mutluyum kız. dün gece sınavlar bitecek diye heyecandan son sınava çalışamadım. anacığım dedi ki "yavrum heyecanlanacak ne var, sınavların bitince bir şey mi yapacaksın sanki yine eve gelip durursun." yani insanın anası bile asosyalliğiyle dalga geçiyorsa onun durumu kötüdür. ama ben hiç mutsuz değilim. doktor prozac verdi o yüzden olabilir gerçi.

geçen gece uyuyamadım yine. orta sonda başka şubede 4 kız vardı, hiç de konuşmazdık, kendi halinde kızlardı, 8 c'de. onların adını hatırlamaya çalışıyordum. mergezer, elif, ışıl, bir de... dördüncüsünün adını hatırlayamıyordum. aman bana ne diyordum, neyse ne. uyumama bakayım ben. ama deli etti beni. bunun üzerine kalkıp ortaokul yıllığına baktım. dördüncü kızı bulamadım. demek ki üçlülerdi. hayal kırıklığına uğrattı bu beni. sonra yıllığı okudum, lise kısmını. benden 3 yaş büyük çocuklardı hepsi. ama ne güzel bir kuşaktı. sonra gözlerimi yumdum ve rüyamda mezun olduğum ortaokulu gördüm.

o kadar mutluyum ki. o kadar mutluyum. belki yarın deniz avcı'lara giderim. ya da bari şu yiğit ışık'ı arayayım bir ara. aklıma geldi.

Salı, Aralık 08, 2009

sınavdayız, ünlü tarihçi var ya i.o. o bizim hocamız işte geldi, bütün sınav boyunca konuştu ve sınavda o kadar moralim bozuldu ki... geçirecek, geçirecek de şöyle diyor: "bunlardan entellektüel olmaz, olsa olsa piyasa avukatı olur, hepsi cahil bunların." ben tabi bilmiyorum sallayıp sallayıp yazıyorum leibnizmiş konu şöyledir böyledir diye bir yandan da düşünüyorum allahım ne olur o okumasın da bana da kıçıyla gülmesin diye. sınavdan çıktım, ben cahilim diye düşünüp durarak. cem vezir yeni kağıt istedi adam yüzünde berbat bir gülümsemeyle "aman ne ilimler döktürdün kimbilir ne ilimler." dedi. sonra bu konuyu düşünmemeye karar verdim cahilsek cahiliz ne yapalım allah affeder.

Salı, Aralık 01, 2009

aşağıdaki hissin tersi de gerçekleşti. yıllar sonra, bugün:)

asosyalliğimin doruklarındaydım. öyle ki üniversitede orda burda, kantinde gördüğüm insanlar bana insanmışlar gibi gelmiyorlardı. şekilmişler gibi geliyorlardı ve içten içe tanımadıklarımdan nefret ediyordum. tanıdıklarımla ise, 2 tane çok iyi arkadaşım hariç ayaküstü konuşmak bile bana eziyet gibi geliyordu. bir şekilde anlayacaklarmış gibi geliyordu bana, hiç konuşmak istemediğimi, orda olmadığımı. zaten ağzımı her açtığımda kendimi geri zekalıya benzetecek bir laf ediyordum. pek zeki görünmem. hele bunalımlı, asosyal zamanlarda.

bu akşam çıkışta ayaklarım eve gitmek istemedi, bunun da sebepleri ayrı bir yazı konusu teşkil eder. şöyle diyeyim, aslında çok sevdiğim anneannem ve dedem bizdeydi ve biz dinin gereklerine uygun yaşamıyoruz diye üzülüp duruyorlardı. bir yandan eşi görülmedik bir gerginlik, sessizlik ve rahatsızlıktan bıkmıştım öbür yandan onların üzülmelerine hak vermekten kendimi alamıyordum. konuşma konusu bulmak zorlaşmıştı. dün bir cenazeye gitmiştik ve beni aslında ilgilendiren bu ölüm karşısında suçluluk duymaktan kendimi alamıyordum. ama bu konudan burda bahsetmek istemiyorum. demek istediğim, depresyon yapan ünlü sivilce ilacı gerçekten kendine süper bir ortam bulmuştu. nedensiz de olsa kendimi malak gibi hissediyordum.

ırmak'la beraber kütüphaneye devletler hukuku sınavına çalışmaya gittik. onun bazı tanımadığım arkadaşları da vardı. bunlar aslında fena insanlar değillerdi. ama dediğim gibi benim için uzaylıyla birdiler. kahve almak için dışarı çıktık. hava alacakaranlığa dönüyordu. sonra kütüphaneye döndük. ve sonra birden... o his geldi. proust'un swan'lerin tarafı kitabında bahsettiğine benzettiğim o muhteşem haz duygusu... o kadar mutlu oldum ki birden anlatamam. dışarısı alacakaranlıktı, gökyüzünün koyu mavi rengi kütüphanenin ahşap sıcaklığına karışıyordu. masanın üsütnde "para" isimli bir kitap duruyordu ve ben ilham gelmiş gibi "boston!" dedim. evet, benim günün en sevdiğim saatiydi şimdi. aynı bu saatlerde deniz avcı ben ve çisem boston umumi kütüphanesine gitmiştik. kütüphane o kadar güzeldi ki, boston'da yaşamak, her gün buraya gelmek, kitaplar arasında boğulmak, boğulmak istemiştim. sonra o muhteşem avluya çıkmıştık. gökyüzü şimdiki gibi koyu maviydi, alacakaranlık mavisi. yine şimdiki gibi coşkulanmıştım. deniz avcı'ya ne harika, ne kadar güzel diyip durmuştum. ırmak'ın arkadaşlarına sevgiyle baktım. onlar benim hayali boston'ımın figuranlarıydılar.

böyle bir his lisede de oldu. ezgi trak'ın elleri sayesinde. bayram tatilinden okula dönmüştük. gitarımı yatakhaneye çıkarmıştım. ezgi trak da ordaydı. pencerelerin önündeki yataklarda yattığımız yıldı. kafasını kaldırdıve gitarımı akord etmeye başlamıştı. onun ellerine bakmış "tanrım ne güzel..." diye düşünmüştüm. onun elleri o kadar huzur vericiydi ki. tanıdık ve yabancıydı, aynı anda.

sonra sevil'in yüzü de bana aynı hissi verir bazen. o kadar tanıdığım o kız, günlük ve banal dünyamın parçası o kız bazen yabancı bir insan olur nazarımda ve çekicileşir. aşık olduğumuz kişiyi bize yabancı ve girmek istediğimiz bir dünyanın parçası olduğu için severiz demiş proust, işte sevil de bana o anlarda o kadar ulaşılmaz geliyordu. patates burnu, sevimli gülümsemesi, kumral saçlarıyla ışıl ışıldı. buraya değil de cumhuriyetin ilk yıllarına, doğu bloku ülkelerine ait gibiydi. o zaman ona "sen şimdi ne kadar farklısın sevil" derdim o da "üf saçmalama benim işte" derdi. o zaman şüpheye düşerdim, ama onda olup bende olmayan şeyden yoksun olduğumu bilmediğinden böyle dediğini de düşünürdüm.

geçen sene tiyatro klübünde pek de tanımadığım öykü diye bir kıza hayrandım. kızı tanısam hayranlığım geçeceğinden, yani kız benim için banalleşeceğinden tanımak da istemezdim. neden onu sevdiğimi açıklayamıyordum. seviyordum çünkü teni çok pürüssüzdü. orta boylu orta kiloluydu. abartılı olmayan ama çok hoşa giden bir yeteneği vardı. tepkileri çok normal, çok abartısızdı. ne bileyim... ziya koskoca klüpte en az tanıdığım kişiyi en çok sevmemle dalga geçer, "kimseyi sevmiyorum, öyküyü seviyorum. kimseyi sevmiyorum cem'in kardeşini seviyorum" derdi.

ah bilmiyorum işte böyle. havadan sudan konuştuk, söyleştik. etrafımdaki insanların tacizine maruz kalıyorum şu an. kalmasam rahat rahat yazardım anacım.

Salı, Kasım 24, 2009

roaccutane etkisi

vicdan azabı, aşağılık kompleksi, küçük şeyler üzerinde düşünüp bunlardan aleyhime sonuçlar çıkarma. bütün bunların karışımı bir his, ne zaman geleceğini bilmediğim tuhaf, tanıdık bir his. allahım gelmesin lütfen gene bu boktan his derim ve hemen zihnimi başka bir şeye yöneltmeye çalışırım ama bakmamam gereken yere engellenemeyen bir şekilde bakıp durmam gibi o his göğsüme gelir durur. o his bir kere geldi mi üff yine geldi işte diye düşünürüm, başarısızlık duygusu hissederim.

o his hayatımın dekorunu bana çirkin gösterir. üç kolu vardır o hissin, birincisi memnun olmama, çirkin bulma, ikincisi çirkin bulduğum şeyin tamamen kendime ait olduğunu düşünüp başkalarının bunu fark etmemesini isteme, üçüncüsü vicdan azabı.

15 yaşındaki kardeşim kova burcu ve yükseleni balık. o yüzden o benden çok daha gerçekçi, rahat ve tatlı bir insan. mesela hoşuna gitmeyen bir şey olunca söyler. benim gibi surat asmaz. yalnız biraz asabi. bazen fazlaca kaba söyleyebiliyor.

youtube nefffret ediyorum senden!!!!! ikide bir kesiliyorsun senin yüzünden müzik dinleyemiyorum. her kesilişinde sinirlerim alt üst oluyor körolası. götoş!!!!!

(roaccutane etkisi: sinirli yapıyormuş)

Pazartesi, Kasım 23, 2009

sevgi içimde bir duygu olarak var, evet. fakat bir duygu, taşkın bile olsa ne işe yarar? olan şeylerin, olayların dünyasında neyi değiştirir? benim bir şeyi sevmem, ona sevecenlik göstermem o şeyin durumunu ne kadar değiştirir?

kaldı ki içimdeki sevgiye ve gösterdiğim sevecenliğe inancım yıllarla beraber azaldı. "allaha inanmayanların yaptığı iyiliğe inanmayın." cümlesini okuyup benim için yazıldığını düşünerek üzüm üzüm üzüldüğüm zamanla beraber başlayan bir azalma süreci. o zamanlar bu tip şeylere üzülecek kadar genç ve duyarlı oluyorsun tabi. allaha göstermek ve insanlara göstermek arasında tatmin farkı var olmalıydı, birincisi kendine göstermekten de öte bir şeydi.

bende sevgiden çok doğru olanı yapma isteği olabilir. ama olmuyor işte yahu. tüm sevecenliğinle kollarının arasına almak istiyorsun tam olarak alamıyorsun, unutuyorsun ya da kaçıyor. her şeyi yapsan birini unutmuş oluyorsun, ne yapsan çevreyi kirletiyorsun, tüm önlemlerine rağmen hamile kalıyorsun, çocuğa bakacak durumda olmuyorsun, ev hayvanını öldürüyorsun. öfken, tembelliğin, bir de ifa imkansızlığın, objektif, sübjektif tüm nedenler seni tutuyor. tüm bunlar en sonunda kayıtsızlıkla sonlanıyor, sonra sen anlıyorsun ki tüm o sevecenlik makjaymış. o oğlana göstediğin sevecenlik de sadece onu istediğin içinmiş. böyle bir şey olabilir mi?

Perşembe, Kasım 19, 2009

biz insan değiliz

dün gece 5 kişiden ibaret sosyal çevremdeki (ailem dahil) iki arkadaşımdan biri olan sevil'le bu konuda konuştuk ve insan olmadığımıza karar verdik. bu ciddi konu için bayağı ön hazırlık gerekti. öncelikle deniz avcı yatmalıydı. sonra çay yaptık, zihnimizi açmak için kaşar ve salam yedik. son olarak işin ciddiyetini vurgulamak için sigara içmemiz gerekti. uzun tartışmalardan sonra şuna karar verdik ki tam olarak, insan gibi insan değiliz. bu konuyu sistematik bir biçimde ele alacağım.
öncelikle insan olmak için 2 kriter koyduk:
- yaşadığı toplumun değişik kesimleriyle bütünleşebilmek
- karar verme ve risk alma yeteneği
ilk önkoşulu pek beceremiyorduk. bu yüzden yaşamımız çok sıkıcıydı. değişik bir manzarayla karşılaşınca büyüleniyor, fakat o insanların yanında ne diyeceğimiz bilemiyor, birbirimizden ölesiye sıkılıyor fakat birimiz balık, diğerimiz suymuşçasına birbirimizin yanında rahatlıyorduk. konuşma konularımız "şunun cildi güzel, şu fena giyinmiyor, ben şunla çıksam nasıl olur"dan ibaretti. fakat sözle ifade etmediklerimiz alttan akan su gibi bizi yabancılıktan, dış dünyadan temizliyordu.
ikinci önkoşulda ise birer hiçtik. örneğin ikimiz de okuduğumuz bölüme tesadüfen girmiştik. ben beynimin köşesiyle grafiker olmayı düşünmüş fakat kendimi böyle bir meslekte hayal edememiştim. ankara'ya gitmekten günlerce bahsetmiştim ama gitmeyeceğimi bilerek. bir "olmalı", beni girmeyi hiç düşünmediğim okula girdirmişti. iyi kötü karar alıp uygulamış insanların arasında bunlardan hangisi daha tırt acaba diye düşünüyorduk.
sevil'le bunları tartıştıktan sonra şu yan konulara da değindik:
-insanların bunlar da dert mi diye bizi küçümsemesi: bu olgu yüzünden kimseye dertten saydığımız şeyleri anlatmamaya karar verdik.
-bunların dert olup olmadığından kendimizin de pek emin olmaması: emin olamamamızın sorun teşkil etmediğine karar verdik.
-kim gibi yaşamak istediğimiz: yaşıtlarımız arasından kimseyi beğenemedik. bir önceki kuşağın erkekleri gibi yaşamayı çekici bulduk.
-bunları istemenin şımarıkça olup olmadığı: hayır efendim hiç de şımarıkça değildi. biz bir çift ugg çizme, louis vitton çanta istemiyorduk. latin amerika'da planlanmış bohem tatiller de istemiyorduk. biz kendimizi hem yollarımız çizilmiş gibi, hem de belirsizlik içinde hissetmek istemiyorduk. insanın doğal faaliyetini, eyleme geçmeyi arzuluyorduk.

bu şarkı, 12. sınıfta yazdığım "em d c am" 4 akorlu, fransızca furyasından bir şarkı. bu şarkılara 11. sınıfta başladım. ilkini 2006 temmuz linkindeki "pour elise" başlıklı gönderide bulabilirsiniz. 2006 haziranında ve mayısında da o dönemdeki şarkılarımdan var. şarkının sözlerini serbest çevirirsem kısaca şu eğer merak eden olursa: "sen burdayken, yanımda, rahat edemiyorum derimin içinde. bakışını yakalamaya çalışıyorum, bana bir şey söylesin diye. fakat sen bir şey söylemiyorsun, bir ya da iki sigara yakıyorsun. ben de çaresizce atılıyorum: 'burda bir ya da iki akşam kalabilir miyim? bir ya da iki gece? bir ya da iki öpücük? sen ve ben ikimiz bu kadar imkansız mıyız?' şimdi gitmem lazım, şu iş hep aklımda, sen ve ben ikimiz, sen ve ben ikimiz."

o yıllarda azizim, böyle arabesk şarkılar yazmaktan utanmıyordum, şimdi hiç tarzım değildir, merak eden olursa.

Perşembe, Kasım 05, 2009

klipler için evsahipliği yapan kardeşime teşekkür ediyorum.

Cuma, Ekim 30, 2009

birkaç şarkıcık

iki şarkı var burda. ingilizce olanını bu sabah yazdım. açıkçası yaaani. pek iddialı değilim shy spirits unite adlı bu şarkı konusunda. sözleri: "theres a place for shy sprits, somewhere in the universe where they love eachother. they love eachother so deeply that they feel comfortable now so maybe theyre not shy sprits anymore. shy sprits unite. so they wont hurt us anymore they wont reject us anymore" daha çok ingilizce geliştirme/ yazma isteğimi gideriyor diyelim. diğeri de arkadaşlarımdan çoğunun bilmediği, 2007 senesinde 12. sınıfta yazmış olduğum bir şarkıcık. niçin makarella yella monteyi, aptalı, çetini filan koymadığıma gelince: ya onları söylemek çok içimden gelmiyor bu aralar böyle daha bilinmedik şarkıları koyasım var.

şimdi çok saçma bir şeyden bahsedeceğim:

yaşamdaki birçok şeyle temasımı kaybettim. örneğin güzel şeylerle çoooook uzun süredir ilgilenmiyorum. şimdi aptal aptal sırıtarak bu da neymiş deme tamam mı? istemezsen okumazsın okur. işte böyle sürekli bir paranoya içindeyim. geçmedi, geçmiyor, geçmesini de istemiyorum. güzel bir şey yaşamaya, yaşamla iç içe olmaya hazır değilim. bir ot, bir çöp, bir çöp kutusu olmak geliyor içimden. şimdi, ben hukuku kazanınca pek bir sevinmiştim. ama biliyorum ki "sen bakkal olacaksın" deselerdi de sevinirdim, öyle bir şey olasım vardı. şimdi ise bir şey olasım yok. hukuktan da adeta tiksiniyorum. kendimi bir şeye vermek, güzel şeyler yapmak istemiyor muyum?

istemiyor değilim, çok istiyorum. hatta tüm zamanım bunu istemekle geçiyor. ama hak etmediğimi, yapamayacağımı düşünüyorum. ve dünyanın, etrafımdaki kimselerin benim mutlu olmamı istemediklerini düşünüyorum. ergen sensin gerizekalı. okuma o zaman tamam mı düdük. eleştireceksen okuma. benden herkes özür dilesin istiyorum. sanki biri beni vurdu, ben toprağın içindeyim ve çıkmak içimden gelmiyor artık. tam olarak böyle duyumsuyorum kendimi.

Pazar, Ekim 11, 2009

then you'll go ahead ve başka şarkılarım

düzeltme: 2 kelime yanlış talffuz edilmiş şimdi fark ettim ama salla.

should i move from here? should i change my hair? should i become a lesbian or should i take you away? by the hand, away from the crowd? but i still don't think yes i still don't think it's gonna work between us cause you'll go ahead and break my heart in two equal pieces. hopelessly i fall in love with the most sarcastic man species. i'm feeling ugly and dump at the same time i'm feeling ugly and fat and completely down... you let me down.

EST CE QUE TU M'AİMES? (BENİ SEVİYOR MUSUN?)

oui, ça fait des mois et des mois que je reste noyée dans des pensées, des obsessions des paranoias. oui, ça fait des mois et des mois que je reste bloquée dans une seule possibilité que tu ne m'aimes pas. est- ce que tu m'aimes? il faut que je le sache. est-ce que tu m'aimes? il faut pas que tu te faches. parfois je me sens hyper loin de toi. parfois tu me sembles accesible, parfois pas. tes un homme froid et javoue que jadore ça parfois. mais parfois cest trop. dis moi si tu me deteste pas trop.

DOKUNMAK

saçları güneşte güzel parlıyordu girerken suya. öbürü sadece elini tutmak istiyordu dokunmak ona. dokunmak sen hiçbir şey hissetmeden, içimde üzgün ırmaklar akarken. büyülü bir ormanda gezinirim o zaman, ren geyikleri vurulur.

TA GUEULE (KIÇIN- DEFOL GİT GİBİ BİR ANLAMI VAR)

privée de mes envies (isteklerimden mahrum bırakılmış)si loin de mon aimé (sevdiğimden böyle uzakta) cest cela que j'appelle ma vie:(ben hayatım diye buna diyorum:)attendre que tu me reconnaisse (beni kabul etmeni beklemeye)mais j'ai marre ah oui j'ai marre, putain j'ai marre de subir ça (ama bıktım, allah kahretsin bıktım bunu çekmekten) si tu ne m'imes pas dis le moi(beni sevmiyorsan söyle bana)au début j'aurai trop mal (önce çok kötü olurum) mais apres je me sentirai moins seule (sonra daha az yalnız hissederim kendimi) je vais tappeler pour te dire ta gueule mon amour (seni defol git demek için ararım aşkım)



Son olarak, then you'll go ahead adlı şarkıdaki "should i become a lesbian?" Ifadesini değiştirmii bulunmaktayım. Bunun sebebi çok açık: bu cümle lezbiyenliği karşı cinsten umudu kesince olunan bir şeymiş gibi gösteriyor, bu yanlış. Buna lezbiyenler kızacaktır. Nitekim karşı cins konusunda habire hayal kırıklığına uğruyorum ama seksüel yönelimimde bir değişiklik olmadı. Orda artık "should i run away?" diyorum.

Cumartesi, Ekim 10, 2009

hey, hey hey why do you threat me like you do?

mani oluyor halmi takrire hicabım
üzme, yetişir üzme firakınla harabım.

böyle şarkılar dinliyorum. kadın- evlilik çağı kitabını okuyorum. hala üzgün ve depresifim fakat işi abartmamaya çalışarak. östrojen eksikliğim olabilirmiş. buna sevindim aslında. acaba erkek düşmanlığı yapıyor mudur bu durum? belki yapıyordur, eğer öyleyse bu durum değişmese de olur. hatta fazladan testesteron alabilirim dışardan.

insanları sevmiyorum. her şeyle temasımı kaybettim. benim gibi insanları sevmeyen bir arkadaşım var, bütün vaktimizi beraber geçiriyoruz. kimbilir neler kaçırıyoruz ama ne bileyim umrumda değil.

Cuma, Ekim 02, 2009

bugün eve gelirken bir şarkıcık yazdım. gelir gelmez çekiyorum:

bir de uzun süredir yüklemek istediğim i saw a dog adlı şarkı var. bu da benim amerika'ya bile gitmeden önce yazdığım pre intermediate seviyesindeki ingilizce şarkımdır. hoş, seviye de atlatmadı bana o 3 ay ya her neyse. (what would you like to drink mam demeyi öğrenmek dışında). bu videoyu yüklemek konusunda çooook kararsız kaldım, çünkü perişan vaziyetteyim ama sonunda yüklemeye karar verdim:

bir ara bahsettiğim şarkı

bir ara makus tarihimin ennn kötü şarkısından bahsetmiştim, if you remember it.

işte bu o. adı:zodyağın tüm burçları. bence astrolojile ilgili yazılmış ilk şarkı. ha, bundan önce teoman "durun tahmin edeyim, balıksınız değil mi?" demişti ama zannetmiyorum ki o sayılsın...

zannetmeyin ki bu şarkıyı yolladım diye neşeliyim. değilim aslında. içimde beni yatırmayan bir korku var. bunun nedeni var mıdır bilmiyorum. açıkçası neden isteyenlere kızmaya başladım. insan nasıl nezle olursa aynı derecede, insan olmanın getirdiği bazı hüzünlerle, korkularla ruhu üşüyebilir... korkmak ne kadar insancıldır ve hiçbir şey yapamayız bunun karşısında. bir adım ötemizdeki dehşetten, bir tık ötedeki vahim durumlardan korkmamak elde midir? ve burçlara sığınırız, depresif balıkla, ukala aslanla tanıdık birer kişilermiş gibi, zeus veya hera gibi vücut bulmuş idealler, (ideal dediysem mükemmel olmayan) hayali kişilermiş gibi avunuruz.

sizi seviyorum.

Salı, Eylül 22, 2009

yürürken özgür olduğumu bir daha ve bir daha hissediyorum. bir amaca doğru, işine doğru, bir kaçınılmaz sona doğru yürürken özgür olmazsın elbet. benimkisi amaçsız yürümek. bacakların makas gibi açılıp kapanması. evden çıkar, öncelikle beşiktaş iskelesine yürürüm, ki bu bir 15 dakikayı alır. sonra iş, karaköy istikametine mi, arnavutköy istikametine mi yürüneceğine karar vermektir. ilkini seçersem bazen ta sirkeci'ye kadar yürürüm. ikincisini seçip bebek'e kadar yürümüşlüğüm vardır. yalnız yürürken bazen sıkılırım. kafamın içi bir hapishaneye dönüşmeye başlayınca, örneğin tophane'de isem bir bank molası veririm. bazen buna bir çay eşlik eder. en güzeli bir kitabın eşlik etmesidir. böylece kafamın içindeki radyo susar, yolun geri kalanında da düşünecek yeni konu çıkar. çünkü konu bulmak en zorudur. kimi zaman kulağımda müzikçalar olur. şarkıları kendimin yazıp söylediğini hayal etmem alışkanlığımdır. ilerde böyle bir şarkı yazayım, diye düşünürüm. ah ama daha çok fırın ekmek yemem lazım der hayıflanırım.

derim ki,bir gün, müzik kanallarının birinde, bir klip çıkacak. izleyenler bu ne ya diye düşünecekler çünkü böyle bir şeyle ilk kez karşılaşmış olacaklar. o ben olacağım. hukuk okumasına rağmen gönlünü müziğe vermiş genç bir kadın. işte böyle düşünürüm. sonra turistin biri yol sorar. istediğim gibi cevap veremem ve tüm fiyakam uçar gider...

Pazartesi, Eylül 14, 2009

şarkılar

dün gece bu şarkıyı yazdım bu sabah da çekiyorum. saçım bir türlü şekle girmedi bu yüzden klibinde çok gerginim.

daha başka bir sürü şarkı var. bunlar en güzelleri değil, sadece rastgele... cesaretimi topladığım, üşenmediğim zaman öbürlerini de koyarım.

geldiğimden beri bir ruh misali evde dolaşıyorum. gecem gündüzüm belli değil. uyumak ne mümkün. bu gece de uyuyamamışım. deniz'in bana tavsiye ettiği son şeyler ülkesi'ni okudum. sonra şişman kızın yaşam rehberi diye bir kitap okudum. uslubunu hiç ama hiç beğenmesem de, anafikrini beğendim. şişman kadınlara yapılan baskı ve saygısızlık, onların her gün maruz kaldığı kişiliğe saldırı, şiddet, sözlü taciz... kadınlara yönelik kötü muamelenin ve ayrımcılığın sadece bir kolu bence. çünkü erkekler güzel kadınlara ayrı, çirkinlere ayrı kötü muamele yapıyor. güzel olmayı hep daha da zorlaştıran bir kültür egemen. kitabın yazarı tuana toksöz adında şişman bir kadınmış. "artık böyle olduğum için kimseden özür dilemeyeceğm." diye bir lafı var. çok beğendim. ama dediğim gibi, uslubunu hiç beğenmedim. ha ingilizce yazıp kitabı sonra çevirdiyse o başka. amerika'da yaşıyorsa o da başka. ama atıyorum istanbul'da yaşıyor ise beğenmedim.

ruh gibi dolaşıyorum, evet. new york'ta son günlerimiz ne kadar güzel geçti... manhattan dışındaki mahalleri de görmek istedim ama öyle bir şey olmadı. istanbul'a geldiğimden beri bir şey yaptığım yok. bir gece ekin geldi. beni sabaha kadar uyutmadı, yeni aldığım küçük gitarı çaldı, komşuları da uyutmadı. balkonumuzda sigara içti. annem ona gelip "yatsana oğlum, bu kız jet lag oldu bilmiyor musun?" diye kızdı. babam havaalanında beni önce soğuk karşıladı, eve gelip yıkanınca da bana dedi ki: "havaalanında domuz gripliydin öpemedin, dur bir daha öpeyim." yani işte böyle. zee ile geçen gün trolley'de karşılaştık. ben onu bizim gibi öğrenci sanıyordum, oysa 7 yıldır amerika'da, göçmenmiş. okumuyormuş. deniz de sırbıstan kökenlidir. bunu duyan zee deniz'in peşini bırakmadı. nerde görse kızı, kolundan tutuyor, konuşuyor da konuşuyor. ermeni sorunundan konuşuyormuş. deniz kaçacak delik arıyordu. yok diyor konuşsun konuşsun da durmuyor ki, bir yerden sonra dinlenmiyor dedi.

Pazar, Eylül 06, 2009

ingilizcemi geliştirmek için yaptıklarımdan o kadar memnun olmasam da yine de idare eder. 50lerde çekilmiş komik dizileri izliyorum televizyonda, onlarda baya kelime oluyor yani bugünkü salak şeylerden daha zengin kelime açısından. paul austerdan 2 kitap okudum. onlar baya basitti. the readerı okudum, hani filmi çekildi ya. o da baya basitti. sonra hemingway'den öyküler okumaya çalıştım, yapamadım. şimdi on the roadu okumaya çalışıyorum. ingilizcem hala kötü ama yine de biraz gelişti sayılır. 1 günümüz kaldı!!! ondan sonra bu fucking parktan ayrılıp new yorka gidiyoruz. oh be, yetti amına koyayım. geliyorum new yorkçuğum, az kaldı. sonra evime. sanki kendi evim yokmuş gibi burda gördüğüm evinden çıkan, arabasına binen insanları kıskanıyorum. inşallah bir gün bizim evin önünden geçen bir turist de beni kıskanır. kardeşimi özledim. ben çok evcil bir insanım, evden hiç çıkmam. ama 1 hafta evde kalınca hemen başka bir yerlerde yaşamak isterim. sanki bir şey kaçırıyormuşum gibi gelir.

az sonra zee'yi göreceğim. dün mutfakta zee'nin salaklığından bahsediliyordu. ben de hemen ilgilendim. dedim ki aa o nerde çalışıyor şimdi falan. valerie hemen anladı, ezgi görmek istiyorsan zee'yi alpine'a gel dedi. ve ekledi, gerçi çok aptal bir insan ama yani dedi. şimdi oraya gidiyorum.

Cuma, Eylül 04, 2009

bazen suratıma bakıp "sen nasıl avukat olacaksın?", "senin sinirlendiğin, sevmediğin insan var mıdır?" diyorlar. bilseler ki aslında öfkeden kuduruyorum. galiba tek bir şeye kızıyorum, ukalaca hafife alınmaya. örneğin birinin bana saygı duymadığını biliyorum. gelip bana sen nasıl avukat olacaksın diye soruyor yine. sana ne. merak etme haddimi biliyorum olmayacağım diyorum. o zaman ne olacaksın diye soruyor bana. çünkü ne cevap versem onu da olamayacağımı söyler bu. hani biri hakkında böyle düşünsen de söylemezsin. üzülür. bilmiyor ki, densiz. kaba. merak etme işsiz kalacağım. buna da kızar. merak etme olmayacağım. rahat ettin mi? öleceğim.

ama ben ölsem sen yaşayamazsın ki... kendini kime öveceksin? kim sözünü kesmeden "hıhı" diyip dinleyecek seni? yine ben. bana ihtiyacın var yavrum.

sana kızmıyorum. kendimi sana ispatlamak da istemiyorum. gitmeni istiyorum. yalnız da kalacak olsam etrafımda seni istemiyorum.

Pazartesi, Ağustos 31, 2009

bugün bir hiç yüzünden kasılıp durdum. sabah dutch fünel keklerine gittim. kasiyeri daha önce hiç görmemiştim. çok salak bir tipti. en unutulmayacak şeyleri unutup duruyordu. ingilizcesi kötüydü. adı zeeydi. sırp imiş. adı zee değil, zjelko muymuş neymiş. hiç yakışıklı olmamasına rağmen onu beğendim. funnel keki yiyip "kolesterol" diyerek kalbini gösterdi. "nerelisin?" diye sorunca "karadağ" dedim. "gerçekten mi?" dedi, "hayır." dedim, güldü. herkese burcunu sordu. sonra burçları yorumladı. seninki ne dedim. başak dedi. keşke boğa olsaydı diye geçirdim içimden. ne işime yarayacaksa. sonra onu kola doldurma noktasına gönderdiler. bizim tam karşımızda. bütün gün tuvalete gidip dönerken şu çocuğa uğrayıp naber desem mi diye düşünüp durdum. hiç yüzünden, çünkü tanımadığım bir insan. görünüşe bakılırsa hiçbir özelliği yok. adı da zee değil zjelko mu ne. kimbilir neye denk geliyordur. cenk filan gibi bir şeydir belki de.

Cumartesi, Ağustos 29, 2009

parasızlık belimi büküyor. içim sıkılıyor bu yüzden. başarsız hissediyorum kendimi. yalnız aynı şeyi gezilerimiz için söyleyemem, onlar çok güzeldi. boston& salem ve niagara şelaleleri'ne gittik. boston o kadar güzeldi ki... o kadar güzeldi ki... niagara'da ıslandık. arabada hiç tanımadığım bir rus çocuk başka romanyalı bir kızı öptü.
büyük kim, yani ırkçılığıyla ünlü süpervisor kim gitti. yerine kim geldi peki?? bizim moteldeki singapurlu ally'e yavşayan ricky. geçen gece sarhoş olup göle işeyen, boş zamanlarında "lan amcık", "siktir git" gibi kelimelerin türkçesini öğrenen ricky. bu geldi ve ortam anında değişti. kimseyle konuşmayan bahadır birden canlandı ve ricky'i gıdıklayıp durmaya başladı. ricky dükkanın telefonundan arkadaşlarını arayıp türkçe küfredip kapattı. sonra ricky boş zamanında arı yakalıyor tamam mı. plastik bardakla. ben de acıdım arıya gittim serbest bıraktım. bağırmaya başladı arım nerde diye. sonra fire burning on the dance floor çalınca işi gücü bırakıp oynamaya başlıyor. ricky var diye jun'la tavuk kanat pişirip yedik. ricky önce kınar gibi yaptı sonra gizli gizli o da yedi.
ricky bugün iş çıkışı çisem'in yanına gitmiş. bunu duyan salak çocuklar dalga geçmişler.
küçük kim ise beni korkutuyor. yaşından büyük laflar etmeye başladı. şimdi size söylediklerinden biraz aktaracağım:
- "taco bell'in tacoları beni orgazmik yapıyor." (çok biliyorsun)
- "t...k türkçe'de nasıl denir?"
- "jun 25 erkekle yatmış." (jun bunu yalanladı.)
- "jun bütün parkla yatmış." (jun bunu da yalanladı)
- "t.....klarım terledi türkçe'de nasıl denir?" (oha)

bu geyikleri yazmak çok hoşuma gitti, umarım sıkılmadınız.

Cumartesi, Ağustos 15, 2009

1 . talgat'a "talgıt" diyorsun. jun'a "can" diyorsun. bir doğru düzgün isimlerini söylemeyi beceremiyorsun. ve orda milletle geyik yaparken 80 pizzanın hepsini bana yaptırıyorsun. gerzek karıya bak. andrew bütün gün dalga geçiyor. küçük kim'den bir şey beklemiyorum zaten o yavrucağın kendine hayrı yok. ama yani herkes geyik yaparken neden hepsini bana yaptırdığının bir sebebi var ki o sebebi bütün park biliyor. ırkçısın, kıçımın kenarı. herkes bunu biliyor, herkes de söylüyor. öyle bir ünün var. anlamadığım benim, sen neyine ırkçı oluyorsun yani hani sen böyle çok matah bir şey olsan da diğerlerini beğenmesen anlayacağım. gerçi senin pek matah bir şey olmaman her şeyi açıklıyor, zira ırkçı olmak matah insanların takındığı bir tavır değildir genelde.

2 . bazı erkeklerden hoşlanmıyorum, örneğin şu aralar karşılaştıklarımın %90'ından tiksiniyorum. geriye sadece sevgili arkadaşımız arthur kaldı ki, o da beni sevmiyor. "arthur, why don't you like me?" diyince "i never said that." diyip kafasını çeviriyor. her neyse o ve onun gibi birkaç tane daha sayarım, gerisinin yanında rahat edemiyorum. özellikle bir grup var ki kaçmak istiyorum. "delikanlılar". onlara gidip şöyle demek isterdim: "siz kendinizi en delikanlı sansanız da 5 dakikada sizin gibi 100 tane toplarım. hepsi de en delikanlı kendini sanır." derim.
nefret kusma seansımız bitti. yarın aynı yerde bekliyorum anacım.

Salı, Ağustos 11, 2009

cem yılmaz

çalışmak yoruyor adamı. şu an yeni geldim. kendimden yükselen bu iğrenç kokuya katlanamıyorum artık ama duşa girince de bir saat çıkamam genelde. uff ne kadar yorgunum. kokunun ne olduğunu buldum. ekşi lahanaları atmışlar üstüme sinmiş. marks'ın işine yabancılaşma geyiğini anladım. hakikaten yaptığın işin sana hiçbir şey öğretmemesi böyle bir şey. benimkini alalım: pizza yapmak. hamurun, ki burda yapılmışı var üstüne doğradığımız peynirleri koyuyoruz ki burda doğranmışı var, üstüne dilimlediğimiz, ki dilimlenmişi var salamları dizelim sonra da kendiliğinden dönen fırına atalım pizza yapmış olalım. yani tüm gün yaptığım işi 5 jeste filan indirgeyebiliriz. şimdi çisem gelecek. bana hadi klaba gidelim diyecek. ben de tamam diyeceğim. ama aslında gitmek istemiyorum. ve ayrıca param yok. şu gitarı alınca hiç param kalmadı. blog yazarak eğleniyorum. o bedava.

Cumartesi, Ağustos 08, 2009

insanlar...

bazen kendimi yorgun bir ağız gibi hissediyorum. amerikanvari yayvanlığa alışamamış bir ağız. konuşmanın doğal bir davranış olmaktan çıktığı bir zamanda ne yapacağını şaşırmış bir ağızcağız. yeah yup oh sorry diyiveren, bir şey değil ile önemli değil sözlerini sürekli unutan bir ağızcağız. fakat kendimi en çok yorgun ve az duyan bir kulak gibi hissediyorum. o kadar çok insanı dinlemeye çalışıyorum ki hepsi kafamda geziniyorlar ve yerlerini arıyorlar.

talgat kazakistanlı. çalıştığım yerde herkesin dövmesi var, 35 yaşındaki alice'ten tut 17 yaşındaki andrew'e kadar. talgat'a ille de dövme yaptırt diye tutturdular. talgat "benim ülkemde onu ancak mahpuslar yapar" falan dedi. talgat insanın içini ısıtacak kadar sevimli, can bir çocuk. ben bugün gidip ona son saçmalığımı yaptım "talgat, sen kımız içiyor musun?" dedim. o da "tabi içerim, kımız sağlığa çok faydalıdır." dedi. bunu duyan kim (15) ne???!! "peanuts" mı içiyorsun??? dedi. talgat da "hayır at sütü içiyorum" dedi. bunun üzerine kim "ne????!!! at sütü mü içiyorsun?!!!" dedi. süpervisor kim'e gelip "kim, are you retarded?" dedi. bu da sevdiğim kelimelerden biri. 15 yaş çalışmak için bence çok erken ama. aklıma kendi kardeşim geliyor da, çok küçük.

ryan diye bir çocuk geldi bugün. beraber pizza yaptık. 17 yaşında olduğu isim kartından belliydi. başta hiç konuşmuyordu, sonra ben ona bileğindeki dövmesini sordum. sonra 13 yaşından beri anne babasıyla yaşamadığını, onlardan hiç para almadığını, 25 yaşındaki kuzeni, kuzeninin sevgilisi ve 5 yaşındaki kızlarıyla yaşadığını söyledi.

17 yaş diyince sırtına soyadını yazdırmış andrew geldi aklıma. o da akşamları kavga ediyormuş. street fight club gibi dedi, övünerek. canım yesinler. pırıl pırıl, sarışın, kaslı, genç biraz da salakça bir amerikan delikanlısı.
çalıştığım yerdeki insanlar bunlar. bir de öğretmenler var ki onları severim. honeyi dearı dillerinden düşürmezler.

bugün ise.... bugün saratoga'ya gittim. gitar aldım. evet, yeaaah yazının bu bölümüne ayrı bir başlık açmak istiyorum. minicik, çok hoş bir gitar. sesi çok tatlı, biraz tenekemsi ama dandik değil, oldukça gür. eski gitarımı her zaman seviyorum yanlış anlamayın, ama bunu aldığı için çok çok mutluyum. çok mutluyum!!!! çok!! yol gitarı bu. minik ve güzel. her neyse, parkta 2 çocuk bir de kız arkamdan seslendiler. bize gitarını çalsana dediler. ben de dog thinking of suicide ve trying to find out the imperfection adlı 2 bestemi çaldım. beğendiler, kate nash'e benziyormuş. california'ya git filan dediler. günün geri kalanında onlarlan takıldım. kız metalciydi, oğlanlardan biri bukowski hayranıydı. kızla diğer çocuk gitti, bukowski hayranı çocuk bana şiirlerini okudu. "kızlar gelip geçiyor ben abazan kaldım" gibi şeyler. ama çok şeker bir çocuktu. 17 yaşındaydı. bana istersen benimle çık gibi bir şey dedi, ben de geçiştirdim. 17 yaş diyince benim aklıma ekin geliyor. "ekin senden 1 yaş küçük bir çocukla çıktım." desem herhalde bizim ekin bana epey gülerdi.

sevgiler, ezgi.

Perşembe, Ağustos 06, 2009

kimseye değil sadece kendime güzel geleyim başka bir şey istemem. çok güzel olmama gerek yok ama aynaya baktığımda içim açılsın. burnum her sene düşmesin, suratım bana bu kadar yabancı ve olduğu gibi olmasa da olurmuş gibi gelmesin. beğendiğim kadınlar arasında ben de olayım. zarif ve nazik olayım, bir tür sevinç kaynağı olayım, yanında olmak, hiç ayrılmamak istenecek gibi bir insan olayım. bu kadar ortalama olmayayım amına koyayım. mesela cildimin kendine has bir kokusu olsun. 1m 65 cm gibi sıradan bir boyum olmasın 56 gibi sıradan bir kilom olmasın. bacak boyum daha uzun olun. zayıflayınca memelerim küçülmesin. gülümseyince arkadaşım ata benzedin diye yorum yapmasın.

güzellik çok önemli bir şey. angelina jolie güzelliğini kast etmiyorum, bizim gözümüze güzel gelen, sübjektif güzelliği söylüyorum. hamura katılan bir tutam çeşni. ben renksiz gibiyim. çok önemli bir sorun değil tabi ama yine de soruyorum nasıl değiştirebilir bir insan kendini? yoksa güzellik çok önemli bir şey değil mi?
şu facebook bir işe yarasın bir gün. 100 tane kevin o'brien var. yarısı irlanda'da, yarısı ABD'de. yanımda mobilya şirketinin kartı var ama işime yaramıyor. çocuğu parkta sevgilisiyle görmüşler. o değil de bizim parka gelen bir insan benim gözümden düşmüştür. bizim motelin sahibi sucks dedi. ben dedim neden sucks? sen orda çalışıyorsun, söyle bakalım neden sucks dedi. ben de bütün gün depresif bir şekilde pizza yaptım, kimseyle konuşmaya çalışmadan. bir camın arkasında hissettim kendimi. alice diye salak bir kız var junu, loisi bahadırı şikayet etmiş. neden yapmıştır dedim juna. dedi ki because she's kaltak. ben de artık bezdim. dün garip bir rüya gördüm. bir çinli, bir de amerikalı kız varmış lumberjack grill'de çalışan. bir ay ortadan kayboluyorlar. sonra ikisini görüyorum yeniden. gizemli bir şekilde birbirlerine gülüyorlar. nereye gittiniz? diyorum. istanbul'a diyorlar. nerde kaldınız? diyorum. dışarda diyip gülüyorlar. kolları hep mor, dişleri çürümüş. ayak parmakları simsiyah. niçin konsolosluğu aramadınız, niçin parasız kaldınız? diye bağırıyorum. cevap vermiyorlar çünkü beni duymuyorlar. 5 doların var mı? diyorlar. aniden deniz gelip bağırıyor: sakın verme, uyuşturucu alacaklar diye. böyle garip bir rüyaydı.

bu arada deniz'e yaşlı bir adam 50 dolar kazanmak ister misin diye sormuş. kız şok olmuş biçimde adama bakınca peki 100 dolar olsun demiş. morali bozulmuştu. benim de bozuk gibi ama artık kendi moralimle ilgilenmediğim için bunu söylememe gerek yok. belki boston'a gideceğiz. tek güzel haberim bu. öpücükler.

Salı, Temmuz 14, 2009

bugün bütün gün funnel cake dedikleri şeyden pişirdim. bu amerikalıların yiyeceklere verdikleri oyuncaklı adları çok sevdim: funnel cake, kettle chips vb. funnel cake denen tatlıya 3 isim buldum, onu pişirirken: "döndürmeli lokma tatlısı, çiğ börek, fünel keki" sonuncu isme güldüm de güldüm içimden. kendi esprilerime kendim gülerim ben böyle, ama sessiz. içimden gülerken, dışımdan çalışıyor görünürüm. bu da çalışma hızımı yavaşlatır. ben yavaşlayınca insanlar sinirlenir. vb vb.

kekler bitti, ugandalı supervisorımla, yani süpervizörümle, şaka şaka üstümle dışarı çıktık. ilk defa biriyle bu kadar detaylı konuştum galiba. kimseyle iletişime girmemekten, daha doğrusu kimsenin benimle iletişime girmeye ihtiyacı olmamasından o kadar sıkıldım ki... ben ki, iletişimde kendimi hiç öne sürmemeye çalışırım. ben sadece new york eyaletinde kendi yaşamlarını süren insanların yaşamlarından bir anlığına geçmeyi, iz bırakmadan onların benim belleğimde iz bırakmasını istiyorum şu an için. evlerinin içi nasıl döşeli? sabah kahvaltısında ne yerler? ve her şeyin nedeni nedir? ben sadece bilmek istiyorum ama birine yaşamlarını açmaları saçma olsa gerek...

konuşmak bana temasın getirdiği o güzel doyumu verir her zaman. kız şişmandı, bizim parktaki herkes gibi. ama şişmanlık bana artık çirkin gelmemeye başladı. zayıflıkla şişmanlık arasında fark yok gibi. hatta şişman kadınları daha kadınsı görüyorum artık.

sonra kaldığımız yerde sevimli çinli dostlarım, onur ve ahmet adında iki şaklaban türk ahbabımla takıldık.

Pazartesi, Temmuz 13, 2009

"fattening myself". bu tabiri öyle çok sevdim ki her snickers, kek, dodurma yediğimde içimden, "oh gene fattening myself yapıyoruz iyiymiş" diyor, omuz silkiyorum. ulan kazandığımız para kaç dolar ki gidip onla yiyoruz. sanki çok ihtiyacım var.

ayakta dikilmekten varislerim çıktı. pek mutlu olacak bir ortamda değilim ama içimde garip, güzel bir duygu var, huzur gibi.

Cumartesi, Temmuz 11, 2009

yeah i know i've got an unimproved english but today i would like to express myself in these words.

today, it was like, the first day of my period so working was more painful than ever. i'd been singing to myself "a hard day's night" from beatles. but the difference is, that i've got nobody making me feel "allright" when i come back home. and yes, i'd been working like a dog.

yesterday, i had my day off, so i went to lake george. i met a girl in the trolley and we went to her motel. later, i walked back to the lake, walked in to a taverne and i drank two beers. they somehow caused a big encouragement in me and i decided to walk back to the park. at first, i was walking on the highway and i was scared of the cars. then i found a walking route passing through the forest. after 2 hours i was in the park, but i was miserable. i decided not to drink anymore.

i am tired right now. but i cannot sleep.

Cuma, Temmuz 03, 2009

bugün çok güzel bir gündü. sabah sosyal güvenlik numarası almaya gittik. adam pasaportumdaki doğum tarihimi görüp bana gülümsedi ve bana şirin şirin: "happy birthday" dedi. bu sahte friendly havalarını ben pek yemem, ama bu sefer gerçekten çok mutlu oldum. saat 2de "training" vardı, pazartesiye kadar boşmuşuz. bunu öğrendiğimiz anda deniz bana dönüp "new york'a gidelim." dedi. sonra oteli, otobüsü araştırdık, ayarladık. mutfağa girince en sevdiğim kızlardan biri "bugün ezgi'nin doğumgünü!" dedi, sonra herkes elini çırptı. tanımadığım bir çocuk kek yapmış, ilk keki bana verdiler. sonra beni bir sandalyeye oturtup havaya fırlattılar.

ve sonra hepsine müjdeyi verdim: "biz yarın new york'a gidiyoruz" diyerek. bir kız "siz buraya 3000 dolarla filan geldiniz herhalde, ne bu gelir gelmez new york'a gitmeler?" dedi. korkularım bu sözle biraz daha su yüzüne çıktı.

annem de çok tatlı bir mail atmış. bütün ahbaplar, dostlar atmışlar sağolsunlar. doğumgünleri aşırı güzel. herkes seni kutluyor. insanın her yıl bir defa sevgiyle kutlanması çok hoş. kimse bundan mahrum kalmamalı. ama kalmıyor mu, kalıyor.

Salı, Haziran 30, 2009

u bitch

omg u bitchy slutty little piece of whore, may i ask u something? i mean, just 1 thing u know. maybe than u have time to think, if u really know wat dat means:

r u happy now?

i mean, u're a bitchy slut and i dont like u at all and its quite boringggg

Pazartesi, Haziran 22, 2009

korkular

bende galiba büyüme, birey olma vs korkusu var. düşününce, hiç de haksız değilim. bugün bütün gün, içimde dolaşan kurtlar yüzünden annemin peşinde dolaştım. bana "ay ne var, git başımdan" diyor, ben ona kendimi okşatmaya çalışıyordum. içimdeki korkuları tanımlamaya, yazıya dökmeye, onlarla dalga geçmeye vs çalıştım. hepsi üstünü örtmek içindi. ayın 7sinden beri böyleyim. yine eskisi gibi, hatta daha fazla gülmeye vs çalışıyorum. fakat içimden ağlamak geliyor, koşup annemle babama sarılmak istiyorum. evden çıkmak istemiyorum.



dünya güzel bir yer mi? kötü de değil, güzel de. olduğu gibi bir yer, bunu biliyorum. o gün nasıl görürsen dünya öyle oluyor, benim için öyle oluyor. bugünlerde onu kötü görüyorum. güvenliksiz. özgürlüğümün hepsini güvenlik için vermeye hazırım. eskilere benzeyen kurtlar, kuruntu perileri kafamın içine doluştu. ve, ve tam şu anda amerika'ya çalışmaya mı gidilir? gözlerimin önünde ben, allah muhafaza parasız kalmışım, new york'un ürkütücü sokaklarında aç bilaç gezmekteyim. şimdi new york gözümde tuhaf, bencil, insanlıktan çıkmış amerikalıların cirit attığı yer oldu. vallahi, şaka yok bu söylediklerimde. oysa benim en ufak kaygım yoktu bu konuda. önceden tüm dünyayı evim gibi görürdüm.



ve her şeye gözlerim filan doluyor. musavi yandaşlarının protestolarına gözlerim doldu. içimde coşkulu bir isyan hissettim. hani gören de musavi ne demiş tanıyorum biliyorum sanır. demek istediğim, iran, ırak, afganistan, o insanlar bizden farklı değil. biz onları başlarına gelen her şeye katlanan koyun sürüleri gibi görüyoruz ama onların da tıpkı bizim gibi hayatları, aileleri, zekaları var. şu günlerde kendimi onlara yakın hissediyorum. ve bu her şeye karşı korkumu artırıyor.

ay ne kadar yengeç burcu tripleri bunlar. bugün 23 haziran, güneş yengeç burcuna girdi. dünyaya salak, sümsük, ruh hastası insanlar hediye eden bu güzide burca mensup olmak beni gururlandırmıyor, aksine...

bugün begüm (8) bize geldi, ona uzun uzuun burçları anlattım. giderken bana dedi ki: "ezgi, sana hiç ezgi abla diyesim yok. boyun uzun ama taş çatlasa 11 gibisin."

Perşembe, Mayıs 28, 2009

ne yapacağım bilmem

onca gözyaşının, stresin sonucu 26 oldu. şimdi ne almam gerekiyor, 70. dün rüyamda resmen yalvarıyordum. devletten aldığım burs kesilirse ne işte çalışırım diye bir sürü rüya gördüm. sonra uyandım ve şöyle diyerek: milletvekili dokunulmazlığı, evet aynen böyle uyandım. göğsümde bir sıkışma var. ders çalışmanın sadece kahve, naneli şeker, keçeli kalem gibi yüzeydeki kısımlarıyla ilgileniyorum. 1 saat sonra kafama, bakıyorum da, hiçbir şey girmemiş.

o rahat, geniş, güleryüzlü, balıketi halimden eser yok şimdi.

bazen çalışmak zorunda olduğumu saatlerce unutuyorum, gitarımı elime alıyor, bülbül gibi şakımaya başlıyorum. karşımda kocaman bir seyirciler topluluğu olduğunu hayal ediyorum. onların aklından geçen övgü dolu düşünceleri hayal etmeye çalışıyorum. kendimi amerika'da ortaya çıkan anti folk- indie akımı içinde bir yerlere yerleştiriyorum. geçenlerde ilk "story teller" şarkımı yazdım. öbür şarkılarımdan çok daha kötü, hem müzik hem söz olarak. 5 yıldır aklımda olan bir şeydi. ama başını ve sonunu bir türlü getiremiyordum. ve birden, şarkıyı bir hikaye biçimde ortaya çıkarmak aklıma geldi. nakaratın sonuna ve başına bir şeyler eklersem, bir sahne yaratmış olurdum. bu, şarkıyı (kötü olmasına karşın) benim için özel kıldı. hikaye çok çok basit, anlamsız bir şey: bir kız var, denize giriyor. onu seven çocuk, ona bakıyor ve bu uzun saçlara, güzel, sağlıklı vücuda dokunmak istiyor. sadece bu:

saçları, güneşte güzel parlıyordu girerken suya
öbürü sadece fiziksel temas istiyordu, dokunmak ona
dokunmak, sen, hiçbir şey hissetmeden
içimde üzgün ırmaklar akarken
büyülü bir ormanda gezinirim o zaman ren geyikleri vurulur
o güzel gözlü, masum geyiklerin hatrına girdi suya.
saçları, güneşte güzel parlıyordu.

valla şarkıda geyiklerin işi ne diye sormayın ben de pek bilmiyorum.

Pazar, Nisan 26, 2009

etrafımda tülden bir ev örmek istiyorum. bana bunun yok efendim "en kolay şey" olduğunu söylemeyin. isteklerin yerine zaten gelmedikten sonra uğraşmanın ne anlamı var ki? hem para, seks vb gereksiz isteklerden bahsetmiyorum. sadece sevgiden bahsediyorum, insanların hep aradığı, bir türlü alamadığı şeyden. niçin insanın aradığı sevgiyi, istediği kişilerden bir türlü alamadığını bana biri söylesin. sonra da ona gelip kimse "niçin böyle somurtuyorsun?" diye sormasın. o zavallı somurtuyordur, çünkü hayattaki tek zevki bedbaht olmaktır. çünkü hayattaki diğer zevklerden, mutlu olma vs zevklerinden mahrum edilmiştir. bu böyledir, bunu değiştirmeye çalıştıranlardan çok sıkıldım. onlar sadece öğüt verirler. bizse elimizde gerçek, somut bir şey olsun istiyoruz. aslında, sanıldığının aksine en ufak şeyden mutlu oluyoruz. ama bize en ufak şey bile olmuyor. yıllarca aynı acıklı, ezik büzük melodiyi söylüyoruz, bundan prim yapmaya çalıştığımız sanılsa da bundan prim bile yapamıyoruz. istediğimiz sevgiyi kimseden almamz mümkün değil. o yüzden kimse gelip laf olsun diye "niye somurtuyorsun?" demesin.

biz ancak jeff buckley dinleyip ağlıyoruz, bu da bizim orgazm olma şeklimiz.

Çarşamba, Nisan 15, 2009

çok mutsuzum. daha doğrusu umutsuz... 8 buçuk saat sonra anayasa sınavı var. fotokopi çektirdiğim notlar bok gibi çıktı. türkçe kısmını bile hani anca bitirmişken bir de fransızca kısmı çıktı başımıza. ve allahım o nasıl not almadır? 1958'den 2007'ye nasıl sıçrıyorsun? amına koyayım ne biçim not almışsın, kimsen? uff. sanki alanın suçu. benim suçum, sadece benim... içimi dökeceğim kimse yok. hani bu gece hiç uyumasam da kalacağım gibi geliyor bana. ve sınıftan birini arasam da beni rahatlatmaktan çok uzak bir telefon görüşmesi olur bu.

-ne yaptın?
-bülent tanör'ü okudum.
-hımm (yazık ne kaygısızlar, ne zeka özürlüler var der gibi.) başka bişey yapmadın mı?
-... hayır, işte yapacağım şimdi.
-hım... kolay gelsin o zaman...
-sağol... çok zor değildir di mi?
-yok ya, değil.

ay yarabbim çıldıracağım. ne biçim bir not bu? nasıl not almışınız ya?

çok umutsuzum. hani kalsam da bir şey olmaz ya, diğer hepsinin elini kolunu sallaya sallaya geçecek olması üzüyor beni. umutsuzluk beni diğerlerinden çok çok geri olduğum, uyum sağlayamadığım bu 50 kişilik topluluğa, sınıfıma karşı nefretle donattı. işin garibi ben bazı dersleri seviyorum. keşke yapabilseydim...

Cumartesi, Nisan 04, 2009

merhaba merhaba! bugün çok çok güzel bir hava var dışarda. tiyatroyu bırakmaya karar verdim. en kötü yaptığım işi, vücudumu göstermeyi bırakıyorum. vücudum! bir emanet gibi duruyor üstümde. fransızlar o kadar güzel demiş ki... derisinin içinde kötü olmak diye bir deyim var fransızcada.

vücudumu kullanmayı öğrenemedim, tıpkı bisiklet kullanmayı öğrenemediğim gibi. hep, hep, hep rahatsızım. ergenlikten çıkamadım. insana imkansız geliyor değil mi buna katlanmak? hani müebbet hapis cezası çekmek bize nasıl imkansız görünüyorsa. ama çeken çekiyor. onu sevmiyorum, onla beraber yaşamak bana zor, çok zor geliyor.

sadece bazı anlar, çok istisnai bazı anlar var sahnede rahat olduğum. öyle zamanlarda ilham gelir gibi oluyor. kafamda canlanan sahnenin içinde gibi hissediyorum kendimi ve vücudumu unutuveriyorum. sonra, yine gözleri üstümde hissediyorum ve çirkinliğim, utangaçlığın çirkinliği bana kendini öyle bir hissettiriyor ki... diken üstünde olmak gibi.

büyük gelen bir gitarı çalıyorum sanki, dar gelen bir eldivenle kar topu oynuyorum, tuvalette işerken yüzlerce insan etrafımda dolaşıyor, bana bakıyorlar, bakıyorlar, ya da bana öyle geliyor.

üff, en azından şimdi provadan çıkıp eve geldim. evde kimse yok. kuş yuvası odam güneş görüyor, deli gibi. 5. katta olduğumuz için pencereden mahallemizin, ki bence civarın en güzel mahallesi ve semtin harika manzarası ayaklarımızın altında. araba sesleri içeri doluyor, yalnızım. birden rahatladım işte, keşke her anım böyle geçseydi.:)

Salı, Mart 31, 2009

İnsan özgürlüğe mahkummuş. Biliyor musunuz, ben bunu hep dini bir sorumluluk gibi düşündüm. Hep dini vecibeleri yerine getirip getirmeme seçimi ve ne çok isterdim birilerinin insiyatifi eline alıp şöyle en doğru, en düzgün seçimi yapmasını, benim adıma...

Fakat şimdi konumuz benim özgürlükten çıkardığım kısır anlamlar mı? Değil. Zira çok düzenli bir yaşamım var, ders çalışmak, perhiz yapmak, evden okula- okuldan eve yürümek, onunla bununla ayaküstü konuşmak. Hissettiğim, sezdiğim o "doğru yolun yokluğu"na, yaşam tarzlarının karışıklığına ve çeşitliliğine rağmen, kendi görüşlerimin bile hiçbir şekilde oturmadığını, tanıdığım kimseyle ortak bir paydada buluşmadığımızı anlamama, sezmeme rağmen, içimdeki heyecan verici boşluk duygusunu geçiştirmek ve o dar, düzenli yaşamı yaşayıp durmak: işte aldatıcı görünüş.

Gördüğüm rüyalar aracılığıyla, yüzeyde açılan minik deliklerden sızar gibi onlarla, geceleri bu düzenli yaşamdan kaçıyorum. Ve her resme, manzaraya iştahla bakıyorum. Aklımda tek şey var: gitmek. Ama sıkıcı, dayanılmaz bir hayattan kaçmak manasında değil. Bir zevk düşkününün zevk arayışı manasında.

Pazartesi, Mart 23, 2009

yarın, yani salı, saat 20.30da ortaköy afife Jale sahnesinde oyunumuz var. afife jale dereboyu caddesinde, princess otelin yanı oluyor. rastlarsanız bu yazıya gelin...

bu arada bugün bizim sınıfa sabah programı yapan müge anlı geldi. bizimle beraber ders dinledi, gitti. çok heyecanlandım, konuşmak istedim ama cesaret edemedim. neden, sadece ünlü olduğu için.

Perşembe, Mart 12, 2009

çok güzel bir şiir:

Belirsizlik, en büyüğü sevinçlerin
Yan yana gidiyoruz seninle
Gidişi gibi yengeçlerin
Geriye geriye gerisin geriye
(Apollinaire)

dün rüyamda müjde ar'ı gördüm. pencerenin önünde yıkanıyordu. çırılçıplak. komşu kadınlar ona laf atıyordu. müjde ar, "toplumun buna alışması gerek. insanlar böyle yıkanır" diyordu onlara. sonra bir seçim arabası pencerenin önünden geçiyordu ve ben içindekiler müjde ar'a laf edecek diye koruyordum. ve ne göreyim? müjde ar kurulanmış, saçlarını fönlemiş kaşla göz arasında, giyinmiş, kırmızı bir elbise var üstünde ama dandik bir elbise ama güzel, ev kızı gibi, tatlı, gözlerini kapamış, başını geriye atmış, titanik gibi durmuş, seçim arabasının üstünde, ayakta gitmekte. bana bakıyor, göz kırpıyor ve "içimden geleni yaptım, onlara aldırmadım" diyor komşu kadını ve evde kalmış kızını göstererek. dudağımı ısırarak ona bakıyorum. cesaretine hayran oluyorum ama içten içe onu biraz aptal da buluyorum, ama ne düşündüğümü tam olarak söylemem zor.

Pazartesi, Şubat 16, 2009

İSTANBUL'DA EN SEVDİĞİM BİNALARDAN BİRİ

cevahir'in yanındaki (solundaki) beyaz, büyük, bir sürü penceresi olan bina. ona bakmak beni çok, çok heyecandırıyor. hayatımda gördüğüm en güzel binalardan biri diyebilirim. ne saraylar, ne görkemli tarihi yapılar, camiler, katedraller gördüm ama bu apartman kadar hiçbiri beni kendine çekmedi. baktıkça bakasım geliyor. aynı şeyi cevahir için söyleyemeyeceğim.

Cumartesi, Şubat 07, 2009

artık sadece kendi burcumdan yazarları okuyacağım anacım. yani ahmet hamdi tanpınar, marcel proust, j.j. rousseau, g. orwell, a. de s. exupery, f. kafka.

fante de orhan veli de koç... salinger oğlak. orhan veli ikizler, hiç ummazdım. oğuz atay terazi. woody allen yay. sait faik büyük ihtimalle akrep.

thom yorke da jeff buckley de akrep. soko'nun yengeç olduğu 8 metre öteden anlaşılıyor da ben burcumdan nefret ediyorum. bari yükselenim daha renkli, daha iç açıcı bir şey olsaydı. en iyisi hiç inanmamak, o zaman kaderim de değişir belki.

Cuma, Şubat 06, 2009

şirinler komunist miydi?

başlığa bakıp da neşeli bir şey yazacağımı zannet sen hadi. oysa dün bu konuyu araştırıyordum. geceydi, gündüz uykumdan uyanmıştım. çok ağır bir hüzün ve çaresizlik duygusu içindeydim. kendi kendime karşı bir kırgınlık, bir öfke, bir barışık olmama hali ile doluydum.

"şimdi, şirinler komunist değildir sanıyorum çünkü bizim sülalede komunist pek yoktur. evet, belki sempatizanlar vardır ama komunist... sanmıyorum." gibi bir şaka yapardım önceden olsa ama şimdi yapmam. konuyla alakasız kaçar.

sonra işte yine uyumuşum. rüyamda bilgisayar oyunu gibi bir şeyde galip geldiğimi gördüm. uyanmadan önce içimi zafer duygusu kaplamıştı. hafiflik. sonra uyandım ve bu duyguya sebep olan şeyi hatırlamakta zorlandım. sonra böyle bir şeyin olmadığını, uyumadan önceki durumun bunun tam tersi olduğunu hatırladım ve uyanmak zorunda olmamayı istedim birazcık.

sonra işte uyandım, güzel bir kahvaltı hazırladım şimdi işlerim var biraz daha şirinleyip onları yapıcam.

Salı, Ocak 27, 2009

yazılarım kötü, o yüzden blogu bırakıyorum

bir daha yazmicam bunun nedeni uslubum. uslubumu düzltemiyorum. çeviri romana benziyor. sonra yazdıklarımı okuyunca çok utanıyorum. bu yüzden çok istisna dışında bir şey yazmayacağım. belki yazarım, o da belki.

tüm dünyaya karşı kızgın genç

Salı, Ocak 20, 2009

tırty girl

dün makûs tarihimin en kötü şarkısını yazdım. adı: zodyak'ın tüm burçları. korkunç bir şarkı:

atılgan koç, neşeli boğa
havai ikizler ve sümsük yengeç
ukala aslan, obsesif başak
dengesiz terazi ve
kötü kalpli akrep
kötü kalpli akrep
yaylar sürekli gezer, oğlaklar çalışır
kovalar bazen dahi olabilir
ve balıklar, ah o balıklar, zavallı balıklar
sürekli ağlar, sürekli ağlar
işte zodyakın tüm burçları

aman allahım. aman allahım. ben hala makus tarihimin en şiddetli bunalımı olarak adlandırdığım tırt bunalımın içinde yaşamaktayım. bugün yemekte çenem çıktı. çok acımadı ama o bahaneyle baya bi ağladım. ve okuyucu, siz mizahi bir dille yazdığımı sanıyorsunuz ama bu gerçekti. işte bunu diyince karşındaki insanın gülen suratı şöyle bir değişiyor. bozuluyor, benden uzaklaşmak istiyor, bu belli. gülümsemeye ve geçiştirmeye çalışıyor. ve sonra hm benim gitmem lazım diyip gidiyor. ve tüm arkadaşlarımı da böyle böyle kaybediyorum. kimi "senle ilgilenmeye vaktim olmadı" gibi beni bir yük olarak gördüğünü belli eden sözler sarfetmekte, ama "ben bir yük değilim, doğam gereği olamam tamam mı?" diyemiyorum. kimi telefonuna bakıp benim aradığımı görünce açmıyor. çok ağır bir şeyim ben. onların da suçu yok ki, ne yapsın garipler. benimle güzel bir gün geçireceklerini zannediyorlar. oysa ben artık eskisi gibi değilim ki, olamam. onlara da elveda böylece. elveda arkadaşlar! elveda tatlı iyi gün dostları! sizi suçlamak değil niyetim. kara sakallı zarif bir arkadaşımdı az önce arayan. bana adeta dertlerimi anlatmam için randevu verdi, artık bunlardan sıkıldığını da ekleyerek. niçin depresyonum çekici değil? yani allah kahretsin niçin insanlar negatif insanları sevmiyor?

evet, tırt bir bunalımın içindeyim. güzin ablanın da dediği gibi hemen ölümü düşünüyorsunuz. ama bakalım nasıl düşünüyoruz? sıktığımız dostlarımızın daha da kahrolmasını umarak:

"f.k., 20 yaşında pırıl pırıl genç bir kızdı. yaklaşık 1 buçuk yıldır bunalımda olduğu söylenen ve son aylarda bunalımının ağırlaştığı belirnenen f.k.'nın geriye bıraktığı son satırlar üzücü:

"çok mutsuzdum. dinlemediniz.""

özensizce koyulmuş tırnak içindekiler bir gazete haberinden alıntı. ne yapabilirsiniz dostlarım, ne yapabilirsiniz bilmiyorum, belki de benden hoşlanmamakta direnmemenizi istiyorum sadece, yalan yalan "aaa öyle olur mu biz seni çok seviyoruz." gibi anaç konuşmalarınızdan vazgeçseniz, bir de hoşgörü, güzel bir dinleme, sadece bir dinleme ama randevu vermeden, finallerinizden ya da partilerinizden bahsetmeden, bana ne söyleyeceğimi unutturmadan, daha kötü durumdakilerden bahsetmeden (sanki ben sebep oldum amına koyiim) , hadi tamam dinliyorum demeden, gözlerinizi devirmeden, konuyu geçiştirmeden, içimdekileri açığa çıkarmama izin vererek, beni hoşgördüğünüzü hissetmek istemiyorum, beni az sonra terk edecekmişsiniz gibi durmayın, sadece anlayın, sıcak olun, öyle soğuksunuz ki.

sizi suçlayarak hareket etmenizi sağlayamam. bu yüzden geçici bir süre için ilişkimiz bitsin. bitsin, gerçekten. dünyanın merkezi olmak istiyorum.

Perşembe, Ocak 15, 2009

uzun süredir yazmamamın nedeni savaştı, bir utanç kaynağım olan savaş çünkü onun hakkında yazamıyorum, o varken ondan başka şey yazmak da istemedim. tabi elbette kağıttan günlüğüme onlarca binlerce şey yazdım ama o başka. burda beni birileri okuyor. okumuyor ama okuma ihtimali var. savaş hakkında hiçbir şey yazamamama gelince, görmediğim, içinde olmadığım bir şey hakkında ne yazabilirim ki? kilometrelece uzaktayız ve o gerçekliğin içinde değiliz. sanki başka bir zamanda oluyor gibi, aslında fark yok.

şu aralar bir oyun çıkaracağız, ben karakterlerin burçlarını tayin ediyorum ve bunu yönetmene de söyledim, milletin işi gücü yoktu sanki, 10 dakika onlara oyun karakterlerinin burçlarını anlattım. bu benim için aşırı önemli bir bilgiydi ama nezaketen dinlediler. oyunda oynadığım kadına arkadaşları eskiden "küçük burjuva" derlermiş. haydi, küçük burjuva nedir onu düşün dur. şu burçlar konusu daha tatlı, daha eğlenceli.

bunun dışında bir şey yaptığım da yok pek. yeni şarkılar yazdım. ingilizce, fransızca, türkçe, uydurma dilinde toplam 41 şarkım var. buraya koymam gerek onları. ama ön bilgi vereceğim:)

dog thinking of suicide_ bu şarkımı seviyorum.
je m'appele la vie_ bu şarkımı geçen sene yazdım. çok seviyorum. yunanlı, akdeniz ezgileriyle dalga geçmek amacıyla yazmıştım.
jealousy_ yeni yazdım ama pek güzel değil
yaklaşamıyorum sana_ çok düz bi şarkı oldu, zaten gnışğına çıkarmadım
makarella yella monte_ uydurukça kervanına katılan

finallerim var. notlarım iyi değil. bu kadar çok çalışmak zorunda olmaya alışık değilim. okulu seviyorum ama bazen aklıma okulu bırakıp şansımı müzik camiasında denemek ya da filmlerde oynamak için ajans ajans dolaşmaya başlamak geliyor. ve tabi biraz hayatın sillesini yiyerek, sefil olarak. evi de seviyorum ama artık pek oturmak istemiyorum ailemle. çantamı alıp hayata atılmak planım var.

Cuma, Kasım 21, 2008

?

şimdi, bugün, akşam, tamam mı, birden aydınlandım: dedim ki, ben, kendime, ne engeller koyuyorum yarabbim, her şeyden bir mutsuzluk çıkarmalar, kaprisler, tam kızsın şirin dedim kendi kendime tam kızsın yani, huysuz, alıngan kızsın işte sen dedim. şu olmasaydı bu olmasaydı ah ne güzel neşeli olurdum diye diye dolaşıyorsun şirin dedim. etrafını değiştirecek olan sensin, evet sen dedim. pozitivity saçacaksın artık etrafına kızım dedim. saat 11 filandı. merdivenlerin hepsini yürüyerek çıktım. aydınlanmış gibiydim. anahtarla açtım kapıyı. annem, babam, her zamanki gibi suratları 1 karış tv izliyorlardı. bu bana çok ayıp geldi.

mesela bir gece iç sıkıntısına dayanamayıp babama gittim ve "benim sıkıntılarım var." dedim. beni kovdu bunun üzerine. valla beni kovdu. arkadaşlarım da böyle.

odama gidip e.t.yi aradım. arkadan tekno sesleri geliyordu. nerdesin diye sordum. o kadar kısa kesti ki. evet anlıyorum uygun değil ama o kadar kısa kesti ki. sonra düşündüm ve kimi arayacağımı bulamadım. d.a. olsun dedim, ama telefonu kapalıydı çünkü çok önemli bir derdiniz varken bile uyuyosa yarın konuşalım der. daha uyumamamışsa ama uyuması gerektiğini düşünüyorsa bile bunu der.

bilmiyorum galiba hep kendimle ilgiliyim ama aman bana be yani. gerçekten hiç arkadaşım yoktu.

ve oldukça pozitif ve yapıcı, yaratıcı bir şekilde aklıma müthiş bir fikir geldi: vizelerden sonra intihar numarasına yatacaktım. vizelerden sonra çünkü en ufak bir mide yıkaması bile çalışmamı engelleyebilir. şöyle ki, ne kadarı öldürüyorsa onun yarısından bile az ilaç içeceğim. sonra anneme yalvaran gözlerle gidip, mümkünse ağlayarak, intihara kalkıştığımı, ancak pek başarılı olmadığımı, lütfen beni kurtarması gerektiğini söyleyeceğim. o da panik olacak ve herhalde en nihayetinde beni ciddiye alıp neyin var yavrum diye sorar herhalde değil mi? mümkünse bunu birkaç arkadaşıma da yayarım. hepsine değil, bilmesini istediklerime söylerim yalnızca. ve... sonunda benden esirgedikleri o sıcak şefkati ve ilgiyi bana gösterirler. ya da anlayışı en azından. ne bileyim.

yani, bak, işte buna oha derim. aynı akşam içinde pozitif olmak ve vizelerden sonra intihar etmek gibi 2 alakasız kararı birlikte alacak kadar mantıksız biriyim. mantığım yok. yok! yani bir an için var zannediyorum, sonra olmadığını görüyorum. hiç olmadığım kadar endişe içindeyim, ve utanıyorum bunu söylemekten çünkü gerçekten çok sudan şeyler yüzünden herhalde. ama öyle sudan demekle olmuyor canım.

Çarşamba, Ekim 22, 2008


aman allahım ne olurdu Soko'yla arkadaş olsaydık? ne olurdu yani? ama bu imkansız, çünkü o ünlü, vakti filan da yoktur, benimle mi konuşacak. fakat dua edeyim ki ünlü, en azından bu sayede onu tanıdım çok şükür yarabbim... ona içten bir sevgi duyuyorum, her gün myspace'teki sayfasını ziyaret ediyor, o sıkıcı şarkılarını dinliyor, resimlerine bakıyor, videolarını izliyorum. geri kalan zamanımda da medeni hukuk çalışıyorum ama ders molalarında yine o aktris şarkıcı kız aklıma geliyor. yeniden ne olurdu onunla ahbap olsaydık diye düşünüyorum sonra ne yapalım kendi dostlarımızla idare edeceğiz artık diye tekrar düşünp kendi dostlarımla takılıyorum, bu arada beraberken onlara Soko'dan bahsediyorum. dur bakayım, bu iki gündür böyle. işim mi yok nedir anlamadım.

Cuma, Ekim 17, 2008

küçükken


insanın küçükken yalnız başına oynadığı oyunlar sonraki yaşamı hakkında ipuçları verebiliyor. çoğu çocuğun kendini oyalama yöntemi vardır, benimki şuydu: bir prens vardı, uzaklarda oturan prenses sevgilisine kavuşmak istiyordu. fakat ben, cadı, onu hapsediyordum çünkü ona aşıktım. burda, doğru olmadığını bile bile ona bazı işkenceler yapıyordum, o da "bırak beni pis cadı!" diye bağırıyordu. ama ben onu bırakmıyordum çünkü ben prensesten daha çirkindim ama daha güçlüydüm, ona aşıktım, prens benden tiksiniyordu ve bu, oyunu daha da zevkli hale getiriyordu. bu arada kendimi dışardan da bir yandan ayıplıyordum, yani cadı olmayı tam kabullenmiş değildim. valla sonraki yıllarda da aşktan yana tercihimi hep karşılıksız sevgilerde kullandım, gurursuzluklar yaparak, herhalde insan yedisinde neyse onyedisinde de o.