1 . talgat'a "talgıt" diyorsun. jun'a "can" diyorsun. bir doğru düzgün isimlerini söylemeyi beceremiyorsun. ve orda milletle geyik yaparken 80 pizzanın hepsini bana yaptırıyorsun. gerzek karıya bak. andrew bütün gün dalga geçiyor. küçük kim'den bir şey beklemiyorum zaten o yavrucağın kendine hayrı yok. ama yani herkes geyik yaparken neden hepsini bana yaptırdığının bir sebebi var ki o sebebi bütün park biliyor. ırkçısın, kıçımın kenarı. herkes bunu biliyor, herkes de söylüyor. öyle bir ünün var. anlamadığım benim, sen neyine ırkçı oluyorsun yani hani sen böyle çok matah bir şey olsan da diğerlerini beğenmesen anlayacağım. gerçi senin pek matah bir şey olmaman her şeyi açıklıyor, zira ırkçı olmak matah insanların takındığı bir tavır değildir genelde.
2 . bazı erkeklerden hoşlanmıyorum, örneğin şu aralar karşılaştıklarımın %90'ından tiksiniyorum. geriye sadece sevgili arkadaşımız arthur kaldı ki, o da beni sevmiyor. "arthur, why don't you like me?" diyince "i never said that." diyip kafasını çeviriyor. her neyse o ve onun gibi birkaç tane daha sayarım, gerisinin yanında rahat edemiyorum. özellikle bir grup var ki kaçmak istiyorum. "delikanlılar". onlara gidip şöyle demek isterdim: "siz kendinizi en delikanlı sansanız da 5 dakikada sizin gibi 100 tane toplarım. hepsi de en delikanlı kendini sanır." derim.
nefret kusma seansımız bitti. yarın aynı yerde bekliyorum anacım.
Cumartesi, Ağustos 15, 2009
Salı, Ağustos 11, 2009
cem yılmaz
çalışmak yoruyor adamı. şu an yeni geldim. kendimden yükselen bu iğrenç kokuya katlanamıyorum artık ama duşa girince de bir saat çıkamam genelde. uff ne kadar yorgunum. kokunun ne olduğunu buldum. ekşi lahanaları atmışlar üstüme sinmiş. marks'ın işine yabancılaşma geyiğini anladım. hakikaten yaptığın işin sana hiçbir şey öğretmemesi böyle bir şey. benimkini alalım: pizza yapmak. hamurun, ki burda yapılmışı var üstüne doğradığımız peynirleri koyuyoruz ki burda doğranmışı var, üstüne dilimlediğimiz, ki dilimlenmişi var salamları dizelim sonra da kendiliğinden dönen fırına atalım pizza yapmış olalım. yani tüm gün yaptığım işi 5 jeste filan indirgeyebiliriz. şimdi çisem gelecek. bana hadi klaba gidelim diyecek. ben de tamam diyeceğim. ama aslında gitmek istemiyorum. ve ayrıca param yok. şu gitarı alınca hiç param kalmadı. blog yazarak eğleniyorum. o bedava.
Cumartesi, Ağustos 08, 2009
insanlar...
bazen kendimi yorgun bir ağız gibi hissediyorum. amerikanvari yayvanlığa alışamamış bir ağız. konuşmanın doğal bir davranış olmaktan çıktığı bir zamanda ne yapacağını şaşırmış bir ağızcağız. yeah yup oh sorry diyiveren, bir şey değil ile önemli değil sözlerini sürekli unutan bir ağızcağız. fakat kendimi en çok yorgun ve az duyan bir kulak gibi hissediyorum. o kadar çok insanı dinlemeye çalışıyorum ki hepsi kafamda geziniyorlar ve yerlerini arıyorlar.
talgat kazakistanlı. çalıştığım yerde herkesin dövmesi var, 35 yaşındaki alice'ten tut 17 yaşındaki andrew'e kadar. talgat'a ille de dövme yaptırt diye tutturdular. talgat "benim ülkemde onu ancak mahpuslar yapar" falan dedi. talgat insanın içini ısıtacak kadar sevimli, can bir çocuk. ben bugün gidip ona son saçmalığımı yaptım "talgat, sen kımız içiyor musun?" dedim. o da "tabi içerim, kımız sağlığa çok faydalıdır." dedi. bunu duyan kim (15) ne???!! "peanuts" mı içiyorsun??? dedi. talgat da "hayır at sütü içiyorum" dedi. bunun üzerine kim "ne????!!! at sütü mü içiyorsun?!!!" dedi. süpervisor kim'e gelip "kim, are you retarded?" dedi. bu da sevdiğim kelimelerden biri. 15 yaş çalışmak için bence çok erken ama. aklıma kendi kardeşim geliyor da, çok küçük.
ryan diye bir çocuk geldi bugün. beraber pizza yaptık. 17 yaşında olduğu isim kartından belliydi. başta hiç konuşmuyordu, sonra ben ona bileğindeki dövmesini sordum. sonra 13 yaşından beri anne babasıyla yaşamadığını, onlardan hiç para almadığını, 25 yaşındaki kuzeni, kuzeninin sevgilisi ve 5 yaşındaki kızlarıyla yaşadığını söyledi.
17 yaş diyince sırtına soyadını yazdırmış andrew geldi aklıma. o da akşamları kavga ediyormuş. street fight club gibi dedi, övünerek. canım yesinler. pırıl pırıl, sarışın, kaslı, genç biraz da salakça bir amerikan delikanlısı.
çalıştığım yerdeki insanlar bunlar. bir de öğretmenler var ki onları severim. honeyi dearı dillerinden düşürmezler.
bugün ise.... bugün saratoga'ya gittim. gitar aldım. evet, yeaaah yazının bu bölümüne ayrı bir başlık açmak istiyorum. minicik, çok hoş bir gitar. sesi çok tatlı, biraz tenekemsi ama dandik değil, oldukça gür. eski gitarımı her zaman seviyorum yanlış anlamayın, ama bunu aldığı için çok çok mutluyum. çok mutluyum!!!! çok!! yol gitarı bu. minik ve güzel. her neyse, parkta 2 çocuk bir de kız arkamdan seslendiler. bize gitarını çalsana dediler. ben de dog thinking of suicide ve trying to find out the imperfection adlı 2 bestemi çaldım. beğendiler, kate nash'e benziyormuş. california'ya git filan dediler. günün geri kalanında onlarlan takıldım. kız metalciydi, oğlanlardan biri bukowski hayranıydı. kızla diğer çocuk gitti, bukowski hayranı çocuk bana şiirlerini okudu. "kızlar gelip geçiyor ben abazan kaldım" gibi şeyler. ama çok şeker bir çocuktu. 17 yaşındaydı. bana istersen benimle çık gibi bir şey dedi, ben de geçiştirdim. 17 yaş diyince benim aklıma ekin geliyor. "ekin senden 1 yaş küçük bir çocukla çıktım." desem herhalde bizim ekin bana epey gülerdi.
sevgiler, ezgi.
talgat kazakistanlı. çalıştığım yerde herkesin dövmesi var, 35 yaşındaki alice'ten tut 17 yaşındaki andrew'e kadar. talgat'a ille de dövme yaptırt diye tutturdular. talgat "benim ülkemde onu ancak mahpuslar yapar" falan dedi. talgat insanın içini ısıtacak kadar sevimli, can bir çocuk. ben bugün gidip ona son saçmalığımı yaptım "talgat, sen kımız içiyor musun?" dedim. o da "tabi içerim, kımız sağlığa çok faydalıdır." dedi. bunu duyan kim (15) ne???!! "peanuts" mı içiyorsun??? dedi. talgat da "hayır at sütü içiyorum" dedi. bunun üzerine kim "ne????!!! at sütü mü içiyorsun?!!!" dedi. süpervisor kim'e gelip "kim, are you retarded?" dedi. bu da sevdiğim kelimelerden biri. 15 yaş çalışmak için bence çok erken ama. aklıma kendi kardeşim geliyor da, çok küçük.
ryan diye bir çocuk geldi bugün. beraber pizza yaptık. 17 yaşında olduğu isim kartından belliydi. başta hiç konuşmuyordu, sonra ben ona bileğindeki dövmesini sordum. sonra 13 yaşından beri anne babasıyla yaşamadığını, onlardan hiç para almadığını, 25 yaşındaki kuzeni, kuzeninin sevgilisi ve 5 yaşındaki kızlarıyla yaşadığını söyledi.
17 yaş diyince sırtına soyadını yazdırmış andrew geldi aklıma. o da akşamları kavga ediyormuş. street fight club gibi dedi, övünerek. canım yesinler. pırıl pırıl, sarışın, kaslı, genç biraz da salakça bir amerikan delikanlısı.
çalıştığım yerdeki insanlar bunlar. bir de öğretmenler var ki onları severim. honeyi dearı dillerinden düşürmezler.
bugün ise.... bugün saratoga'ya gittim. gitar aldım. evet, yeaaah yazının bu bölümüne ayrı bir başlık açmak istiyorum. minicik, çok hoş bir gitar. sesi çok tatlı, biraz tenekemsi ama dandik değil, oldukça gür. eski gitarımı her zaman seviyorum yanlış anlamayın, ama bunu aldığı için çok çok mutluyum. çok mutluyum!!!! çok!! yol gitarı bu. minik ve güzel. her neyse, parkta 2 çocuk bir de kız arkamdan seslendiler. bize gitarını çalsana dediler. ben de dog thinking of suicide ve trying to find out the imperfection adlı 2 bestemi çaldım. beğendiler, kate nash'e benziyormuş. california'ya git filan dediler. günün geri kalanında onlarlan takıldım. kız metalciydi, oğlanlardan biri bukowski hayranıydı. kızla diğer çocuk gitti, bukowski hayranı çocuk bana şiirlerini okudu. "kızlar gelip geçiyor ben abazan kaldım" gibi şeyler. ama çok şeker bir çocuktu. 17 yaşındaydı. bana istersen benimle çık gibi bir şey dedi, ben de geçiştirdim. 17 yaş diyince benim aklıma ekin geliyor. "ekin senden 1 yaş küçük bir çocukla çıktım." desem herhalde bizim ekin bana epey gülerdi.
sevgiler, ezgi.
Perşembe, Ağustos 06, 2009
kimseye değil sadece kendime güzel geleyim başka bir şey istemem. çok güzel olmama gerek yok ama aynaya baktığımda içim açılsın. burnum her sene düşmesin, suratım bana bu kadar yabancı ve olduğu gibi olmasa da olurmuş gibi gelmesin. beğendiğim kadınlar arasında ben de olayım. zarif ve nazik olayım, bir tür sevinç kaynağı olayım, yanında olmak, hiç ayrılmamak istenecek gibi bir insan olayım. bu kadar ortalama olmayayım amına koyayım. mesela cildimin kendine has bir kokusu olsun. 1m 65 cm gibi sıradan bir boyum olmasın 56 gibi sıradan bir kilom olmasın. bacak boyum daha uzun olun. zayıflayınca memelerim küçülmesin. gülümseyince arkadaşım ata benzedin diye yorum yapmasın.
güzellik çok önemli bir şey. angelina jolie güzelliğini kast etmiyorum, bizim gözümüze güzel gelen, sübjektif güzelliği söylüyorum. hamura katılan bir tutam çeşni. ben renksiz gibiyim. çok önemli bir sorun değil tabi ama yine de soruyorum nasıl değiştirebilir bir insan kendini? yoksa güzellik çok önemli bir şey değil mi?
güzellik çok önemli bir şey. angelina jolie güzelliğini kast etmiyorum, bizim gözümüze güzel gelen, sübjektif güzelliği söylüyorum. hamura katılan bir tutam çeşni. ben renksiz gibiyim. çok önemli bir sorun değil tabi ama yine de soruyorum nasıl değiştirebilir bir insan kendini? yoksa güzellik çok önemli bir şey değil mi?
şu facebook bir işe yarasın bir gün. 100 tane kevin o'brien var. yarısı irlanda'da, yarısı ABD'de. yanımda mobilya şirketinin kartı var ama işime yaramıyor. çocuğu parkta sevgilisiyle görmüşler. o değil de bizim parka gelen bir insan benim gözümden düşmüştür. bizim motelin sahibi sucks dedi. ben dedim neden sucks? sen orda çalışıyorsun, söyle bakalım neden sucks dedi. ben de bütün gün depresif bir şekilde pizza yaptım, kimseyle konuşmaya çalışmadan. bir camın arkasında hissettim kendimi. alice diye salak bir kız var junu, loisi bahadırı şikayet etmiş. neden yapmıştır dedim juna. dedi ki because she's kaltak. ben de artık bezdim. dün garip bir rüya gördüm. bir çinli, bir de amerikalı kız varmış lumberjack grill'de çalışan. bir ay ortadan kayboluyorlar. sonra ikisini görüyorum yeniden. gizemli bir şekilde birbirlerine gülüyorlar. nereye gittiniz? diyorum. istanbul'a diyorlar. nerde kaldınız? diyorum. dışarda diyip gülüyorlar. kolları hep mor, dişleri çürümüş. ayak parmakları simsiyah. niçin konsolosluğu aramadınız, niçin parasız kaldınız? diye bağırıyorum. cevap vermiyorlar çünkü beni duymuyorlar. 5 doların var mı? diyorlar. aniden deniz gelip bağırıyor: sakın verme, uyuşturucu alacaklar diye. böyle garip bir rüyaydı.
bu arada deniz'e yaşlı bir adam 50 dolar kazanmak ister misin diye sormuş. kız şok olmuş biçimde adama bakınca peki 100 dolar olsun demiş. morali bozulmuştu. benim de bozuk gibi ama artık kendi moralimle ilgilenmediğim için bunu söylememe gerek yok. belki boston'a gideceğiz. tek güzel haberim bu. öpücükler.
bu arada deniz'e yaşlı bir adam 50 dolar kazanmak ister misin diye sormuş. kız şok olmuş biçimde adama bakınca peki 100 dolar olsun demiş. morali bozulmuştu. benim de bozuk gibi ama artık kendi moralimle ilgilenmediğim için bunu söylememe gerek yok. belki boston'a gideceğiz. tek güzel haberim bu. öpücükler.
Salı, Temmuz 14, 2009
bugün bütün gün funnel cake dedikleri şeyden pişirdim. bu amerikalıların yiyeceklere verdikleri oyuncaklı adları çok sevdim: funnel cake, kettle chips vb. funnel cake denen tatlıya 3 isim buldum, onu pişirirken: "döndürmeli lokma tatlısı, çiğ börek, fünel keki" sonuncu isme güldüm de güldüm içimden. kendi esprilerime kendim gülerim ben böyle, ama sessiz. içimden gülerken, dışımdan çalışıyor görünürüm. bu da çalışma hızımı yavaşlatır. ben yavaşlayınca insanlar sinirlenir. vb vb.
kekler bitti, ugandalı supervisorımla, yani süpervizörümle, şaka şaka üstümle dışarı çıktık. ilk defa biriyle bu kadar detaylı konuştum galiba. kimseyle iletişime girmemekten, daha doğrusu kimsenin benimle iletişime girmeye ihtiyacı olmamasından o kadar sıkıldım ki... ben ki, iletişimde kendimi hiç öne sürmemeye çalışırım. ben sadece new york eyaletinde kendi yaşamlarını süren insanların yaşamlarından bir anlığına geçmeyi, iz bırakmadan onların benim belleğimde iz bırakmasını istiyorum şu an için. evlerinin içi nasıl döşeli? sabah kahvaltısında ne yerler? ve her şeyin nedeni nedir? ben sadece bilmek istiyorum ama birine yaşamlarını açmaları saçma olsa gerek...
konuşmak bana temasın getirdiği o güzel doyumu verir her zaman. kız şişmandı, bizim parktaki herkes gibi. ama şişmanlık bana artık çirkin gelmemeye başladı. zayıflıkla şişmanlık arasında fark yok gibi. hatta şişman kadınları daha kadınsı görüyorum artık.
sonra kaldığımız yerde sevimli çinli dostlarım, onur ve ahmet adında iki şaklaban türk ahbabımla takıldık.
kekler bitti, ugandalı supervisorımla, yani süpervizörümle, şaka şaka üstümle dışarı çıktık. ilk defa biriyle bu kadar detaylı konuştum galiba. kimseyle iletişime girmemekten, daha doğrusu kimsenin benimle iletişime girmeye ihtiyacı olmamasından o kadar sıkıldım ki... ben ki, iletişimde kendimi hiç öne sürmemeye çalışırım. ben sadece new york eyaletinde kendi yaşamlarını süren insanların yaşamlarından bir anlığına geçmeyi, iz bırakmadan onların benim belleğimde iz bırakmasını istiyorum şu an için. evlerinin içi nasıl döşeli? sabah kahvaltısında ne yerler? ve her şeyin nedeni nedir? ben sadece bilmek istiyorum ama birine yaşamlarını açmaları saçma olsa gerek...
konuşmak bana temasın getirdiği o güzel doyumu verir her zaman. kız şişmandı, bizim parktaki herkes gibi. ama şişmanlık bana artık çirkin gelmemeye başladı. zayıflıkla şişmanlık arasında fark yok gibi. hatta şişman kadınları daha kadınsı görüyorum artık.
sonra kaldığımız yerde sevimli çinli dostlarım, onur ve ahmet adında iki şaklaban türk ahbabımla takıldık.
Pazartesi, Temmuz 13, 2009
"fattening myself". bu tabiri öyle çok sevdim ki her snickers, kek, dodurma yediğimde içimden, "oh gene fattening myself yapıyoruz iyiymiş" diyor, omuz silkiyorum. ulan kazandığımız para kaç dolar ki gidip onla yiyoruz. sanki çok ihtiyacım var.
ayakta dikilmekten varislerim çıktı. pek mutlu olacak bir ortamda değilim ama içimde garip, güzel bir duygu var, huzur gibi.
ayakta dikilmekten varislerim çıktı. pek mutlu olacak bir ortamda değilim ama içimde garip, güzel bir duygu var, huzur gibi.
Cumartesi, Temmuz 11, 2009
yeah i know i've got an unimproved english but today i would like to express myself in these words.
today, it was like, the first day of my period so working was more painful than ever. i'd been singing to myself "a hard day's night" from beatles. but the difference is, that i've got nobody making me feel "allright" when i come back home. and yes, i'd been working like a dog.
yesterday, i had my day off, so i went to lake george. i met a girl in the trolley and we went to her motel. later, i walked back to the lake, walked in to a taverne and i drank two beers. they somehow caused a big encouragement in me and i decided to walk back to the park. at first, i was walking on the highway and i was scared of the cars. then i found a walking route passing through the forest. after 2 hours i was in the park, but i was miserable. i decided not to drink anymore.
i am tired right now. but i cannot sleep.
today, it was like, the first day of my period so working was more painful than ever. i'd been singing to myself "a hard day's night" from beatles. but the difference is, that i've got nobody making me feel "allright" when i come back home. and yes, i'd been working like a dog.
yesterday, i had my day off, so i went to lake george. i met a girl in the trolley and we went to her motel. later, i walked back to the lake, walked in to a taverne and i drank two beers. they somehow caused a big encouragement in me and i decided to walk back to the park. at first, i was walking on the highway and i was scared of the cars. then i found a walking route passing through the forest. after 2 hours i was in the park, but i was miserable. i decided not to drink anymore.
i am tired right now. but i cannot sleep.
Cuma, Temmuz 03, 2009
bugün çok güzel bir gündü. sabah sosyal güvenlik numarası almaya gittik. adam pasaportumdaki doğum tarihimi görüp bana gülümsedi ve bana şirin şirin: "happy birthday" dedi. bu sahte friendly havalarını ben pek yemem, ama bu sefer gerçekten çok mutlu oldum. saat 2de "training" vardı, pazartesiye kadar boşmuşuz. bunu öğrendiğimiz anda deniz bana dönüp "new york'a gidelim." dedi. sonra oteli, otobüsü araştırdık, ayarladık. mutfağa girince en sevdiğim kızlardan biri "bugün ezgi'nin doğumgünü!" dedi, sonra herkes elini çırptı. tanımadığım bir çocuk kek yapmış, ilk keki bana verdiler. sonra beni bir sandalyeye oturtup havaya fırlattılar.
ve sonra hepsine müjdeyi verdim: "biz yarın new york'a gidiyoruz" diyerek. bir kız "siz buraya 3000 dolarla filan geldiniz herhalde, ne bu gelir gelmez new york'a gitmeler?" dedi. korkularım bu sözle biraz daha su yüzüne çıktı.
annem de çok tatlı bir mail atmış. bütün ahbaplar, dostlar atmışlar sağolsunlar. doğumgünleri aşırı güzel. herkes seni kutluyor. insanın her yıl bir defa sevgiyle kutlanması çok hoş. kimse bundan mahrum kalmamalı. ama kalmıyor mu, kalıyor.
ve sonra hepsine müjdeyi verdim: "biz yarın new york'a gidiyoruz" diyerek. bir kız "siz buraya 3000 dolarla filan geldiniz herhalde, ne bu gelir gelmez new york'a gitmeler?" dedi. korkularım bu sözle biraz daha su yüzüne çıktı.
annem de çok tatlı bir mail atmış. bütün ahbaplar, dostlar atmışlar sağolsunlar. doğumgünleri aşırı güzel. herkes seni kutluyor. insanın her yıl bir defa sevgiyle kutlanması çok hoş. kimse bundan mahrum kalmamalı. ama kalmıyor mu, kalıyor.
Salı, Haziran 30, 2009
u bitch
omg u bitchy slutty little piece of whore, may i ask u something? i mean, just 1 thing u know. maybe than u have time to think, if u really know wat dat means:
r u happy now?
i mean, u're a bitchy slut and i dont like u at all and its quite boringggg
r u happy now?
i mean, u're a bitchy slut and i dont like u at all and its quite boringggg
Pazartesi, Haziran 22, 2009
korkular
bende galiba büyüme, birey olma vs korkusu var. düşününce, hiç de haksız değilim. bugün bütün gün, içimde dolaşan kurtlar yüzünden annemin peşinde dolaştım. bana "ay ne var, git başımdan" diyor, ben ona kendimi okşatmaya çalışıyordum. içimdeki korkuları tanımlamaya, yazıya dökmeye, onlarla dalga geçmeye vs çalıştım. hepsi üstünü örtmek içindi. ayın 7sinden beri böyleyim. yine eskisi gibi, hatta daha fazla gülmeye vs çalışıyorum. fakat içimden ağlamak geliyor, koşup annemle babama sarılmak istiyorum. evden çıkmak istemiyorum.
dünya güzel bir yer mi? kötü de değil, güzel de. olduğu gibi bir yer, bunu biliyorum. o gün nasıl görürsen dünya öyle oluyor, benim için öyle oluyor. bugünlerde onu kötü görüyorum. güvenliksiz. özgürlüğümün hepsini güvenlik için vermeye hazırım. eskilere benzeyen kurtlar, kuruntu perileri kafamın içine doluştu. ve, ve tam şu anda amerika'ya çalışmaya mı gidilir? gözlerimin önünde ben, allah muhafaza parasız kalmışım, new york'un ürkütücü sokaklarında aç bilaç gezmekteyim. şimdi new york gözümde tuhaf, bencil, insanlıktan çıkmış amerikalıların cirit attığı yer oldu. vallahi, şaka yok bu söylediklerimde. oysa benim en ufak kaygım yoktu bu konuda. önceden tüm dünyayı evim gibi görürdüm.
ve her şeye gözlerim filan doluyor. musavi yandaşlarının protestolarına gözlerim doldu. içimde coşkulu bir isyan hissettim. hani gören de musavi ne demiş tanıyorum biliyorum sanır. demek istediğim, iran, ırak, afganistan, o insanlar bizden farklı değil. biz onları başlarına gelen her şeye katlanan koyun sürüleri gibi görüyoruz ama onların da tıpkı bizim gibi hayatları, aileleri, zekaları var. şu günlerde kendimi onlara yakın hissediyorum. ve bu her şeye karşı korkumu artırıyor.
ay ne kadar yengeç burcu tripleri bunlar. bugün 23 haziran, güneş yengeç burcuna girdi. dünyaya salak, sümsük, ruh hastası insanlar hediye eden bu güzide burca mensup olmak beni gururlandırmıyor, aksine...
bugün begüm (8) bize geldi, ona uzun uzuun burçları anlattım. giderken bana dedi ki: "ezgi, sana hiç ezgi abla diyesim yok. boyun uzun ama taş çatlasa 11 gibisin."
dünya güzel bir yer mi? kötü de değil, güzel de. olduğu gibi bir yer, bunu biliyorum. o gün nasıl görürsen dünya öyle oluyor, benim için öyle oluyor. bugünlerde onu kötü görüyorum. güvenliksiz. özgürlüğümün hepsini güvenlik için vermeye hazırım. eskilere benzeyen kurtlar, kuruntu perileri kafamın içine doluştu. ve, ve tam şu anda amerika'ya çalışmaya mı gidilir? gözlerimin önünde ben, allah muhafaza parasız kalmışım, new york'un ürkütücü sokaklarında aç bilaç gezmekteyim. şimdi new york gözümde tuhaf, bencil, insanlıktan çıkmış amerikalıların cirit attığı yer oldu. vallahi, şaka yok bu söylediklerimde. oysa benim en ufak kaygım yoktu bu konuda. önceden tüm dünyayı evim gibi görürdüm.
ve her şeye gözlerim filan doluyor. musavi yandaşlarının protestolarına gözlerim doldu. içimde coşkulu bir isyan hissettim. hani gören de musavi ne demiş tanıyorum biliyorum sanır. demek istediğim, iran, ırak, afganistan, o insanlar bizden farklı değil. biz onları başlarına gelen her şeye katlanan koyun sürüleri gibi görüyoruz ama onların da tıpkı bizim gibi hayatları, aileleri, zekaları var. şu günlerde kendimi onlara yakın hissediyorum. ve bu her şeye karşı korkumu artırıyor.
ay ne kadar yengeç burcu tripleri bunlar. bugün 23 haziran, güneş yengeç burcuna girdi. dünyaya salak, sümsük, ruh hastası insanlar hediye eden bu güzide burca mensup olmak beni gururlandırmıyor, aksine...
bugün begüm (8) bize geldi, ona uzun uzuun burçları anlattım. giderken bana dedi ki: "ezgi, sana hiç ezgi abla diyesim yok. boyun uzun ama taş çatlasa 11 gibisin."
Perşembe, Mayıs 28, 2009
ne yapacağım bilmem
onca gözyaşının, stresin sonucu 26 oldu. şimdi ne almam gerekiyor, 70. dün rüyamda resmen yalvarıyordum. devletten aldığım burs kesilirse ne işte çalışırım diye bir sürü rüya gördüm. sonra uyandım ve şöyle diyerek: milletvekili dokunulmazlığı, evet aynen böyle uyandım. göğsümde bir sıkışma var. ders çalışmanın sadece kahve, naneli şeker, keçeli kalem gibi yüzeydeki kısımlarıyla ilgileniyorum. 1 saat sonra kafama, bakıyorum da, hiçbir şey girmemiş.
o rahat, geniş, güleryüzlü, balıketi halimden eser yok şimdi.
bazen çalışmak zorunda olduğumu saatlerce unutuyorum, gitarımı elime alıyor, bülbül gibi şakımaya başlıyorum. karşımda kocaman bir seyirciler topluluğu olduğunu hayal ediyorum. onların aklından geçen övgü dolu düşünceleri hayal etmeye çalışıyorum. kendimi amerika'da ortaya çıkan anti folk- indie akımı içinde bir yerlere yerleştiriyorum. geçenlerde ilk "story teller" şarkımı yazdım. öbür şarkılarımdan çok daha kötü, hem müzik hem söz olarak. 5 yıldır aklımda olan bir şeydi. ama başını ve sonunu bir türlü getiremiyordum. ve birden, şarkıyı bir hikaye biçimde ortaya çıkarmak aklıma geldi. nakaratın sonuna ve başına bir şeyler eklersem, bir sahne yaratmış olurdum. bu, şarkıyı (kötü olmasına karşın) benim için özel kıldı. hikaye çok çok basit, anlamsız bir şey: bir kız var, denize giriyor. onu seven çocuk, ona bakıyor ve bu uzun saçlara, güzel, sağlıklı vücuda dokunmak istiyor. sadece bu:
saçları, güneşte güzel parlıyordu girerken suya
öbürü sadece fiziksel temas istiyordu, dokunmak ona
dokunmak, sen, hiçbir şey hissetmeden
içimde üzgün ırmaklar akarken
büyülü bir ormanda gezinirim o zaman ren geyikleri vurulur
o güzel gözlü, masum geyiklerin hatrına girdi suya.
saçları, güneşte güzel parlıyordu.
valla şarkıda geyiklerin işi ne diye sormayın ben de pek bilmiyorum.
o rahat, geniş, güleryüzlü, balıketi halimden eser yok şimdi.
bazen çalışmak zorunda olduğumu saatlerce unutuyorum, gitarımı elime alıyor, bülbül gibi şakımaya başlıyorum. karşımda kocaman bir seyirciler topluluğu olduğunu hayal ediyorum. onların aklından geçen övgü dolu düşünceleri hayal etmeye çalışıyorum. kendimi amerika'da ortaya çıkan anti folk- indie akımı içinde bir yerlere yerleştiriyorum. geçenlerde ilk "story teller" şarkımı yazdım. öbür şarkılarımdan çok daha kötü, hem müzik hem söz olarak. 5 yıldır aklımda olan bir şeydi. ama başını ve sonunu bir türlü getiremiyordum. ve birden, şarkıyı bir hikaye biçimde ortaya çıkarmak aklıma geldi. nakaratın sonuna ve başına bir şeyler eklersem, bir sahne yaratmış olurdum. bu, şarkıyı (kötü olmasına karşın) benim için özel kıldı. hikaye çok çok basit, anlamsız bir şey: bir kız var, denize giriyor. onu seven çocuk, ona bakıyor ve bu uzun saçlara, güzel, sağlıklı vücuda dokunmak istiyor. sadece bu:
saçları, güneşte güzel parlıyordu girerken suya
öbürü sadece fiziksel temas istiyordu, dokunmak ona
dokunmak, sen, hiçbir şey hissetmeden
içimde üzgün ırmaklar akarken
büyülü bir ormanda gezinirim o zaman ren geyikleri vurulur
o güzel gözlü, masum geyiklerin hatrına girdi suya.
saçları, güneşte güzel parlıyordu.
valla şarkıda geyiklerin işi ne diye sormayın ben de pek bilmiyorum.
Pazar, Nisan 26, 2009
etrafımda tülden bir ev örmek istiyorum. bana bunun yok efendim "en kolay şey" olduğunu söylemeyin. isteklerin yerine zaten gelmedikten sonra uğraşmanın ne anlamı var ki? hem para, seks vb gereksiz isteklerden bahsetmiyorum. sadece sevgiden bahsediyorum, insanların hep aradığı, bir türlü alamadığı şeyden. niçin insanın aradığı sevgiyi, istediği kişilerden bir türlü alamadığını bana biri söylesin. sonra da ona gelip kimse "niçin böyle somurtuyorsun?" diye sormasın. o zavallı somurtuyordur, çünkü hayattaki tek zevki bedbaht olmaktır. çünkü hayattaki diğer zevklerden, mutlu olma vs zevklerinden mahrum edilmiştir. bu böyledir, bunu değiştirmeye çalıştıranlardan çok sıkıldım. onlar sadece öğüt verirler. bizse elimizde gerçek, somut bir şey olsun istiyoruz. aslında, sanıldığının aksine en ufak şeyden mutlu oluyoruz. ama bize en ufak şey bile olmuyor. yıllarca aynı acıklı, ezik büzük melodiyi söylüyoruz, bundan prim yapmaya çalıştığımız sanılsa da bundan prim bile yapamıyoruz. istediğimiz sevgiyi kimseden almamz mümkün değil. o yüzden kimse gelip laf olsun diye "niye somurtuyorsun?" demesin.
biz ancak jeff buckley dinleyip ağlıyoruz, bu da bizim orgazm olma şeklimiz.
biz ancak jeff buckley dinleyip ağlıyoruz, bu da bizim orgazm olma şeklimiz.
Çarşamba, Nisan 15, 2009
çok mutsuzum. daha doğrusu umutsuz... 8 buçuk saat sonra anayasa sınavı var. fotokopi çektirdiğim notlar bok gibi çıktı. türkçe kısmını bile hani anca bitirmişken bir de fransızca kısmı çıktı başımıza. ve allahım o nasıl not almadır? 1958'den 2007'ye nasıl sıçrıyorsun? amına koyayım ne biçim not almışsın, kimsen? uff. sanki alanın suçu. benim suçum, sadece benim... içimi dökeceğim kimse yok. hani bu gece hiç uyumasam da kalacağım gibi geliyor bana. ve sınıftan birini arasam da beni rahatlatmaktan çok uzak bir telefon görüşmesi olur bu.
-ne yaptın?
-bülent tanör'ü okudum.
-hımm (yazık ne kaygısızlar, ne zeka özürlüler var der gibi.) başka bişey yapmadın mı?
-... hayır, işte yapacağım şimdi.
-hım... kolay gelsin o zaman...
-sağol... çok zor değildir di mi?
-yok ya, değil.
ay yarabbim çıldıracağım. ne biçim bir not bu? nasıl not almışınız ya?
çok umutsuzum. hani kalsam da bir şey olmaz ya, diğer hepsinin elini kolunu sallaya sallaya geçecek olması üzüyor beni. umutsuzluk beni diğerlerinden çok çok geri olduğum, uyum sağlayamadığım bu 50 kişilik topluluğa, sınıfıma karşı nefretle donattı. işin garibi ben bazı dersleri seviyorum. keşke yapabilseydim...
-ne yaptın?
-bülent tanör'ü okudum.
-hımm (yazık ne kaygısızlar, ne zeka özürlüler var der gibi.) başka bişey yapmadın mı?
-... hayır, işte yapacağım şimdi.
-hım... kolay gelsin o zaman...
-sağol... çok zor değildir di mi?
-yok ya, değil.
ay yarabbim çıldıracağım. ne biçim bir not bu? nasıl not almışınız ya?
çok umutsuzum. hani kalsam da bir şey olmaz ya, diğer hepsinin elini kolunu sallaya sallaya geçecek olması üzüyor beni. umutsuzluk beni diğerlerinden çok çok geri olduğum, uyum sağlayamadığım bu 50 kişilik topluluğa, sınıfıma karşı nefretle donattı. işin garibi ben bazı dersleri seviyorum. keşke yapabilseydim...
Cumartesi, Nisan 04, 2009
merhaba merhaba! bugün çok çok güzel bir hava var dışarda. tiyatroyu bırakmaya karar verdim. en kötü yaptığım işi, vücudumu göstermeyi bırakıyorum. vücudum! bir emanet gibi duruyor üstümde. fransızlar o kadar güzel demiş ki... derisinin içinde kötü olmak diye bir deyim var fransızcada.
vücudumu kullanmayı öğrenemedim, tıpkı bisiklet kullanmayı öğrenemediğim gibi. hep, hep, hep rahatsızım. ergenlikten çıkamadım. insana imkansız geliyor değil mi buna katlanmak? hani müebbet hapis cezası çekmek bize nasıl imkansız görünüyorsa. ama çeken çekiyor. onu sevmiyorum, onla beraber yaşamak bana zor, çok zor geliyor.
sadece bazı anlar, çok istisnai bazı anlar var sahnede rahat olduğum. öyle zamanlarda ilham gelir gibi oluyor. kafamda canlanan sahnenin içinde gibi hissediyorum kendimi ve vücudumu unutuveriyorum. sonra, yine gözleri üstümde hissediyorum ve çirkinliğim, utangaçlığın çirkinliği bana kendini öyle bir hissettiriyor ki... diken üstünde olmak gibi.
büyük gelen bir gitarı çalıyorum sanki, dar gelen bir eldivenle kar topu oynuyorum, tuvalette işerken yüzlerce insan etrafımda dolaşıyor, bana bakıyorlar, bakıyorlar, ya da bana öyle geliyor.
üff, en azından şimdi provadan çıkıp eve geldim. evde kimse yok. kuş yuvası odam güneş görüyor, deli gibi. 5. katta olduğumuz için pencereden mahallemizin, ki bence civarın en güzel mahallesi ve semtin harika manzarası ayaklarımızın altında. araba sesleri içeri doluyor, yalnızım. birden rahatladım işte, keşke her anım böyle geçseydi.:)
vücudumu kullanmayı öğrenemedim, tıpkı bisiklet kullanmayı öğrenemediğim gibi. hep, hep, hep rahatsızım. ergenlikten çıkamadım. insana imkansız geliyor değil mi buna katlanmak? hani müebbet hapis cezası çekmek bize nasıl imkansız görünüyorsa. ama çeken çekiyor. onu sevmiyorum, onla beraber yaşamak bana zor, çok zor geliyor.
sadece bazı anlar, çok istisnai bazı anlar var sahnede rahat olduğum. öyle zamanlarda ilham gelir gibi oluyor. kafamda canlanan sahnenin içinde gibi hissediyorum kendimi ve vücudumu unutuveriyorum. sonra, yine gözleri üstümde hissediyorum ve çirkinliğim, utangaçlığın çirkinliği bana kendini öyle bir hissettiriyor ki... diken üstünde olmak gibi.
büyük gelen bir gitarı çalıyorum sanki, dar gelen bir eldivenle kar topu oynuyorum, tuvalette işerken yüzlerce insan etrafımda dolaşıyor, bana bakıyorlar, bakıyorlar, ya da bana öyle geliyor.
üff, en azından şimdi provadan çıkıp eve geldim. evde kimse yok. kuş yuvası odam güneş görüyor, deli gibi. 5. katta olduğumuz için pencereden mahallemizin, ki bence civarın en güzel mahallesi ve semtin harika manzarası ayaklarımızın altında. araba sesleri içeri doluyor, yalnızım. birden rahatladım işte, keşke her anım böyle geçseydi.:)
Salı, Mart 31, 2009
İnsan özgürlüğe mahkummuş. Biliyor musunuz, ben bunu hep dini bir sorumluluk gibi düşündüm. Hep dini vecibeleri yerine getirip getirmeme seçimi ve ne çok isterdim birilerinin insiyatifi eline alıp şöyle en doğru, en düzgün seçimi yapmasını, benim adıma...
Fakat şimdi konumuz benim özgürlükten çıkardığım kısır anlamlar mı? Değil. Zira çok düzenli bir yaşamım var, ders çalışmak, perhiz yapmak, evden okula- okuldan eve yürümek, onunla bununla ayaküstü konuşmak. Hissettiğim, sezdiğim o "doğru yolun yokluğu"na, yaşam tarzlarının karışıklığına ve çeşitliliğine rağmen, kendi görüşlerimin bile hiçbir şekilde oturmadığını, tanıdığım kimseyle ortak bir paydada buluşmadığımızı anlamama, sezmeme rağmen, içimdeki heyecan verici boşluk duygusunu geçiştirmek ve o dar, düzenli yaşamı yaşayıp durmak: işte aldatıcı görünüş.
Gördüğüm rüyalar aracılığıyla, yüzeyde açılan minik deliklerden sızar gibi onlarla, geceleri bu düzenli yaşamdan kaçıyorum. Ve her resme, manzaraya iştahla bakıyorum. Aklımda tek şey var: gitmek. Ama sıkıcı, dayanılmaz bir hayattan kaçmak manasında değil. Bir zevk düşkününün zevk arayışı manasında.
Fakat şimdi konumuz benim özgürlükten çıkardığım kısır anlamlar mı? Değil. Zira çok düzenli bir yaşamım var, ders çalışmak, perhiz yapmak, evden okula- okuldan eve yürümek, onunla bununla ayaküstü konuşmak. Hissettiğim, sezdiğim o "doğru yolun yokluğu"na, yaşam tarzlarının karışıklığına ve çeşitliliğine rağmen, kendi görüşlerimin bile hiçbir şekilde oturmadığını, tanıdığım kimseyle ortak bir paydada buluşmadığımızı anlamama, sezmeme rağmen, içimdeki heyecan verici boşluk duygusunu geçiştirmek ve o dar, düzenli yaşamı yaşayıp durmak: işte aldatıcı görünüş.
Gördüğüm rüyalar aracılığıyla, yüzeyde açılan minik deliklerden sızar gibi onlarla, geceleri bu düzenli yaşamdan kaçıyorum. Ve her resme, manzaraya iştahla bakıyorum. Aklımda tek şey var: gitmek. Ama sıkıcı, dayanılmaz bir hayattan kaçmak manasında değil. Bir zevk düşkününün zevk arayışı manasında.
Pazartesi, Mart 23, 2009
yarın, yani salı, saat 20.30da ortaköy afife Jale sahnesinde oyunumuz var. afife jale dereboyu caddesinde, princess otelin yanı oluyor. rastlarsanız bu yazıya gelin...
bu arada bugün bizim sınıfa sabah programı yapan müge anlı geldi. bizimle beraber ders dinledi, gitti. çok heyecanlandım, konuşmak istedim ama cesaret edemedim. neden, sadece ünlü olduğu için.
bu arada bugün bizim sınıfa sabah programı yapan müge anlı geldi. bizimle beraber ders dinledi, gitti. çok heyecanlandım, konuşmak istedim ama cesaret edemedim. neden, sadece ünlü olduğu için.
Perşembe, Mart 12, 2009
çok güzel bir şiir:
Belirsizlik, en büyüğü sevinçlerin
Yan yana gidiyoruz seninle
Gidişi gibi yengeçlerin
Geriye geriye gerisin geriye
(Apollinaire)
dün rüyamda müjde ar'ı gördüm. pencerenin önünde yıkanıyordu. çırılçıplak. komşu kadınlar ona laf atıyordu. müjde ar, "toplumun buna alışması gerek. insanlar böyle yıkanır" diyordu onlara. sonra bir seçim arabası pencerenin önünden geçiyordu ve ben içindekiler müjde ar'a laf edecek diye koruyordum. ve ne göreyim? müjde ar kurulanmış, saçlarını fönlemiş kaşla göz arasında, giyinmiş, kırmızı bir elbise var üstünde ama dandik bir elbise ama güzel, ev kızı gibi, tatlı, gözlerini kapamış, başını geriye atmış, titanik gibi durmuş, seçim arabasının üstünde, ayakta gitmekte. bana bakıyor, göz kırpıyor ve "içimden geleni yaptım, onlara aldırmadım" diyor komşu kadını ve evde kalmış kızını göstererek. dudağımı ısırarak ona bakıyorum. cesaretine hayran oluyorum ama içten içe onu biraz aptal da buluyorum, ama ne düşündüğümü tam olarak söylemem zor.
Belirsizlik, en büyüğü sevinçlerin
Yan yana gidiyoruz seninle
Gidişi gibi yengeçlerin
Geriye geriye gerisin geriye
(Apollinaire)
dün rüyamda müjde ar'ı gördüm. pencerenin önünde yıkanıyordu. çırılçıplak. komşu kadınlar ona laf atıyordu. müjde ar, "toplumun buna alışması gerek. insanlar böyle yıkanır" diyordu onlara. sonra bir seçim arabası pencerenin önünden geçiyordu ve ben içindekiler müjde ar'a laf edecek diye koruyordum. ve ne göreyim? müjde ar kurulanmış, saçlarını fönlemiş kaşla göz arasında, giyinmiş, kırmızı bir elbise var üstünde ama dandik bir elbise ama güzel, ev kızı gibi, tatlı, gözlerini kapamış, başını geriye atmış, titanik gibi durmuş, seçim arabasının üstünde, ayakta gitmekte. bana bakıyor, göz kırpıyor ve "içimden geleni yaptım, onlara aldırmadım" diyor komşu kadını ve evde kalmış kızını göstererek. dudağımı ısırarak ona bakıyorum. cesaretine hayran oluyorum ama içten içe onu biraz aptal da buluyorum, ama ne düşündüğümü tam olarak söylemem zor.
Pazartesi, Şubat 16, 2009
İSTANBUL'DA EN SEVDİĞİM BİNALARDAN BİRİ
cevahir'in yanındaki (solundaki) beyaz, büyük, bir sürü penceresi olan bina. ona bakmak beni çok, çok heyecandırıyor. hayatımda gördüğüm en güzel binalardan biri diyebilirim. ne saraylar, ne görkemli tarihi yapılar, camiler, katedraller gördüm ama bu apartman kadar hiçbiri beni kendine çekmedi. baktıkça bakasım geliyor. aynı şeyi cevahir için söyleyemeyeceğim.
Cumartesi, Şubat 07, 2009
artık sadece kendi burcumdan yazarları okuyacağım anacım. yani ahmet hamdi tanpınar, marcel proust, j.j. rousseau, g. orwell, a. de s. exupery, f. kafka.
fante de orhan veli de koç... salinger oğlak. orhan veli ikizler, hiç ummazdım. oğuz atay terazi. woody allen yay. sait faik büyük ihtimalle akrep.
thom yorke da jeff buckley de akrep. soko'nun yengeç olduğu 8 metre öteden anlaşılıyor da ben burcumdan nefret ediyorum. bari yükselenim daha renkli, daha iç açıcı bir şey olsaydı. en iyisi hiç inanmamak, o zaman kaderim de değişir belki.
fante de orhan veli de koç... salinger oğlak. orhan veli ikizler, hiç ummazdım. oğuz atay terazi. woody allen yay. sait faik büyük ihtimalle akrep.
thom yorke da jeff buckley de akrep. soko'nun yengeç olduğu 8 metre öteden anlaşılıyor da ben burcumdan nefret ediyorum. bari yükselenim daha renkli, daha iç açıcı bir şey olsaydı. en iyisi hiç inanmamak, o zaman kaderim de değişir belki.
Cuma, Şubat 06, 2009
şirinler komunist miydi?
başlığa bakıp da neşeli bir şey yazacağımı zannet sen hadi. oysa dün bu konuyu araştırıyordum. geceydi, gündüz uykumdan uyanmıştım. çok ağır bir hüzün ve çaresizlik duygusu içindeydim. kendi kendime karşı bir kırgınlık, bir öfke, bir barışık olmama hali ile doluydum.
"şimdi, şirinler komunist değildir sanıyorum çünkü bizim sülalede komunist pek yoktur. evet, belki sempatizanlar vardır ama komunist... sanmıyorum." gibi bir şaka yapardım önceden olsa ama şimdi yapmam. konuyla alakasız kaçar.
sonra işte yine uyumuşum. rüyamda bilgisayar oyunu gibi bir şeyde galip geldiğimi gördüm. uyanmadan önce içimi zafer duygusu kaplamıştı. hafiflik. sonra uyandım ve bu duyguya sebep olan şeyi hatırlamakta zorlandım. sonra böyle bir şeyin olmadığını, uyumadan önceki durumun bunun tam tersi olduğunu hatırladım ve uyanmak zorunda olmamayı istedim birazcık.
sonra işte uyandım, güzel bir kahvaltı hazırladım şimdi işlerim var biraz daha şirinleyip onları yapıcam.
"şimdi, şirinler komunist değildir sanıyorum çünkü bizim sülalede komunist pek yoktur. evet, belki sempatizanlar vardır ama komunist... sanmıyorum." gibi bir şaka yapardım önceden olsa ama şimdi yapmam. konuyla alakasız kaçar.
sonra işte yine uyumuşum. rüyamda bilgisayar oyunu gibi bir şeyde galip geldiğimi gördüm. uyanmadan önce içimi zafer duygusu kaplamıştı. hafiflik. sonra uyandım ve bu duyguya sebep olan şeyi hatırlamakta zorlandım. sonra böyle bir şeyin olmadığını, uyumadan önceki durumun bunun tam tersi olduğunu hatırladım ve uyanmak zorunda olmamayı istedim birazcık.
sonra işte uyandım, güzel bir kahvaltı hazırladım şimdi işlerim var biraz daha şirinleyip onları yapıcam.
Salı, Ocak 27, 2009
yazılarım kötü, o yüzden blogu bırakıyorum
bir daha yazmicam bunun nedeni uslubum. uslubumu düzltemiyorum. çeviri romana benziyor. sonra yazdıklarımı okuyunca çok utanıyorum. bu yüzden çok istisna dışında bir şey yazmayacağım. belki yazarım, o da belki.
tüm dünyaya karşı kızgın genç
tüm dünyaya karşı kızgın genç
Salı, Ocak 20, 2009
tırty girl
dün makûs tarihimin en kötü şarkısını yazdım. adı: zodyak'ın tüm burçları. korkunç bir şarkı:
atılgan koç, neşeli boğa
havai ikizler ve sümsük yengeç
ukala aslan, obsesif başak
dengesiz terazi ve
kötü kalpli akrep
kötü kalpli akrep
yaylar sürekli gezer, oğlaklar çalışır
kovalar bazen dahi olabilir
ve balıklar, ah o balıklar, zavallı balıklar
sürekli ağlar, sürekli ağlar
işte zodyakın tüm burçları
aman allahım. aman allahım. ben hala makus tarihimin en şiddetli bunalımı olarak adlandırdığım tırt bunalımın içinde yaşamaktayım. bugün yemekte çenem çıktı. çok acımadı ama o bahaneyle baya bi ağladım. ve okuyucu, siz mizahi bir dille yazdığımı sanıyorsunuz ama bu gerçekti. işte bunu diyince karşındaki insanın gülen suratı şöyle bir değişiyor. bozuluyor, benden uzaklaşmak istiyor, bu belli. gülümsemeye ve geçiştirmeye çalışıyor. ve sonra hm benim gitmem lazım diyip gidiyor. ve tüm arkadaşlarımı da böyle böyle kaybediyorum. kimi "senle ilgilenmeye vaktim olmadı" gibi beni bir yük olarak gördüğünü belli eden sözler sarfetmekte, ama "ben bir yük değilim, doğam gereği olamam tamam mı?" diyemiyorum. kimi telefonuna bakıp benim aradığımı görünce açmıyor. çok ağır bir şeyim ben. onların da suçu yok ki, ne yapsın garipler. benimle güzel bir gün geçireceklerini zannediyorlar. oysa ben artık eskisi gibi değilim ki, olamam. onlara da elveda böylece. elveda arkadaşlar! elveda tatlı iyi gün dostları! sizi suçlamak değil niyetim. kara sakallı zarif bir arkadaşımdı az önce arayan. bana adeta dertlerimi anlatmam için randevu verdi, artık bunlardan sıkıldığını da ekleyerek. niçin depresyonum çekici değil? yani allah kahretsin niçin insanlar negatif insanları sevmiyor?
evet, tırt bir bunalımın içindeyim. güzin ablanın da dediği gibi hemen ölümü düşünüyorsunuz. ama bakalım nasıl düşünüyoruz? sıktığımız dostlarımızın daha da kahrolmasını umarak:
"f.k., 20 yaşında pırıl pırıl genç bir kızdı. yaklaşık 1 buçuk yıldır bunalımda olduğu söylenen ve son aylarda bunalımının ağırlaştığı belirnenen f.k.'nın geriye bıraktığı son satırlar üzücü:
"çok mutsuzdum. dinlemediniz.""
özensizce koyulmuş tırnak içindekiler bir gazete haberinden alıntı. ne yapabilirsiniz dostlarım, ne yapabilirsiniz bilmiyorum, belki de benden hoşlanmamakta direnmemenizi istiyorum sadece, yalan yalan "aaa öyle olur mu biz seni çok seviyoruz." gibi anaç konuşmalarınızdan vazgeçseniz, bir de hoşgörü, güzel bir dinleme, sadece bir dinleme ama randevu vermeden, finallerinizden ya da partilerinizden bahsetmeden, bana ne söyleyeceğimi unutturmadan, daha kötü durumdakilerden bahsetmeden (sanki ben sebep oldum amına koyiim) , hadi tamam dinliyorum demeden, gözlerinizi devirmeden, konuyu geçiştirmeden, içimdekileri açığa çıkarmama izin vererek, beni hoşgördüğünüzü hissetmek istemiyorum, beni az sonra terk edecekmişsiniz gibi durmayın, sadece anlayın, sıcak olun, öyle soğuksunuz ki.
sizi suçlayarak hareket etmenizi sağlayamam. bu yüzden geçici bir süre için ilişkimiz bitsin. bitsin, gerçekten. dünyanın merkezi olmak istiyorum.
atılgan koç, neşeli boğa
havai ikizler ve sümsük yengeç
ukala aslan, obsesif başak
dengesiz terazi ve
kötü kalpli akrep
kötü kalpli akrep
yaylar sürekli gezer, oğlaklar çalışır
kovalar bazen dahi olabilir
ve balıklar, ah o balıklar, zavallı balıklar
sürekli ağlar, sürekli ağlar
işte zodyakın tüm burçları
aman allahım. aman allahım. ben hala makus tarihimin en şiddetli bunalımı olarak adlandırdığım tırt bunalımın içinde yaşamaktayım. bugün yemekte çenem çıktı. çok acımadı ama o bahaneyle baya bi ağladım. ve okuyucu, siz mizahi bir dille yazdığımı sanıyorsunuz ama bu gerçekti. işte bunu diyince karşındaki insanın gülen suratı şöyle bir değişiyor. bozuluyor, benden uzaklaşmak istiyor, bu belli. gülümsemeye ve geçiştirmeye çalışıyor. ve sonra hm benim gitmem lazım diyip gidiyor. ve tüm arkadaşlarımı da böyle böyle kaybediyorum. kimi "senle ilgilenmeye vaktim olmadı" gibi beni bir yük olarak gördüğünü belli eden sözler sarfetmekte, ama "ben bir yük değilim, doğam gereği olamam tamam mı?" diyemiyorum. kimi telefonuna bakıp benim aradığımı görünce açmıyor. çok ağır bir şeyim ben. onların da suçu yok ki, ne yapsın garipler. benimle güzel bir gün geçireceklerini zannediyorlar. oysa ben artık eskisi gibi değilim ki, olamam. onlara da elveda böylece. elveda arkadaşlar! elveda tatlı iyi gün dostları! sizi suçlamak değil niyetim. kara sakallı zarif bir arkadaşımdı az önce arayan. bana adeta dertlerimi anlatmam için randevu verdi, artık bunlardan sıkıldığını da ekleyerek. niçin depresyonum çekici değil? yani allah kahretsin niçin insanlar negatif insanları sevmiyor?
evet, tırt bir bunalımın içindeyim. güzin ablanın da dediği gibi hemen ölümü düşünüyorsunuz. ama bakalım nasıl düşünüyoruz? sıktığımız dostlarımızın daha da kahrolmasını umarak:
"f.k., 20 yaşında pırıl pırıl genç bir kızdı. yaklaşık 1 buçuk yıldır bunalımda olduğu söylenen ve son aylarda bunalımının ağırlaştığı belirnenen f.k.'nın geriye bıraktığı son satırlar üzücü:
"çok mutsuzdum. dinlemediniz.""
özensizce koyulmuş tırnak içindekiler bir gazete haberinden alıntı. ne yapabilirsiniz dostlarım, ne yapabilirsiniz bilmiyorum, belki de benden hoşlanmamakta direnmemenizi istiyorum sadece, yalan yalan "aaa öyle olur mu biz seni çok seviyoruz." gibi anaç konuşmalarınızdan vazgeçseniz, bir de hoşgörü, güzel bir dinleme, sadece bir dinleme ama randevu vermeden, finallerinizden ya da partilerinizden bahsetmeden, bana ne söyleyeceğimi unutturmadan, daha kötü durumdakilerden bahsetmeden (sanki ben sebep oldum amına koyiim) , hadi tamam dinliyorum demeden, gözlerinizi devirmeden, konuyu geçiştirmeden, içimdekileri açığa çıkarmama izin vererek, beni hoşgördüğünüzü hissetmek istemiyorum, beni az sonra terk edecekmişsiniz gibi durmayın, sadece anlayın, sıcak olun, öyle soğuksunuz ki.
sizi suçlayarak hareket etmenizi sağlayamam. bu yüzden geçici bir süre için ilişkimiz bitsin. bitsin, gerçekten. dünyanın merkezi olmak istiyorum.
Perşembe, Ocak 15, 2009
uzun süredir yazmamamın nedeni savaştı, bir utanç kaynağım olan savaş çünkü onun hakkında yazamıyorum, o varken ondan başka şey yazmak da istemedim. tabi elbette kağıttan günlüğüme onlarca binlerce şey yazdım ama o başka. burda beni birileri okuyor. okumuyor ama okuma ihtimali var. savaş hakkında hiçbir şey yazamamama gelince, görmediğim, içinde olmadığım bir şey hakkında ne yazabilirim ki? kilometrelece uzaktayız ve o gerçekliğin içinde değiliz. sanki başka bir zamanda oluyor gibi, aslında fark yok.
şu aralar bir oyun çıkaracağız, ben karakterlerin burçlarını tayin ediyorum ve bunu yönetmene de söyledim, milletin işi gücü yoktu sanki, 10 dakika onlara oyun karakterlerinin burçlarını anlattım. bu benim için aşırı önemli bir bilgiydi ama nezaketen dinlediler. oyunda oynadığım kadına arkadaşları eskiden "küçük burjuva" derlermiş. haydi, küçük burjuva nedir onu düşün dur. şu burçlar konusu daha tatlı, daha eğlenceli.
bunun dışında bir şey yaptığım da yok pek. yeni şarkılar yazdım. ingilizce, fransızca, türkçe, uydurma dilinde toplam 41 şarkım var. buraya koymam gerek onları. ama ön bilgi vereceğim:)
dog thinking of suicide_ bu şarkımı seviyorum.
je m'appele la vie_ bu şarkımı geçen sene yazdım. çok seviyorum. yunanlı, akdeniz ezgileriyle dalga geçmek amacıyla yazmıştım.
jealousy_ yeni yazdım ama pek güzel değil
yaklaşamıyorum sana_ çok düz bi şarkı oldu, zaten gnışğına çıkarmadım
makarella yella monte_ uydurukça kervanına katılan
finallerim var. notlarım iyi değil. bu kadar çok çalışmak zorunda olmaya alışık değilim. okulu seviyorum ama bazen aklıma okulu bırakıp şansımı müzik camiasında denemek ya da filmlerde oynamak için ajans ajans dolaşmaya başlamak geliyor. ve tabi biraz hayatın sillesini yiyerek, sefil olarak. evi de seviyorum ama artık pek oturmak istemiyorum ailemle. çantamı alıp hayata atılmak planım var.
şu aralar bir oyun çıkaracağız, ben karakterlerin burçlarını tayin ediyorum ve bunu yönetmene de söyledim, milletin işi gücü yoktu sanki, 10 dakika onlara oyun karakterlerinin burçlarını anlattım. bu benim için aşırı önemli bir bilgiydi ama nezaketen dinlediler. oyunda oynadığım kadına arkadaşları eskiden "küçük burjuva" derlermiş. haydi, küçük burjuva nedir onu düşün dur. şu burçlar konusu daha tatlı, daha eğlenceli.
bunun dışında bir şey yaptığım da yok pek. yeni şarkılar yazdım. ingilizce, fransızca, türkçe, uydurma dilinde toplam 41 şarkım var. buraya koymam gerek onları. ama ön bilgi vereceğim:)
dog thinking of suicide_ bu şarkımı seviyorum.
je m'appele la vie_ bu şarkımı geçen sene yazdım. çok seviyorum. yunanlı, akdeniz ezgileriyle dalga geçmek amacıyla yazmıştım.
jealousy_ yeni yazdım ama pek güzel değil
yaklaşamıyorum sana_ çok düz bi şarkı oldu, zaten gnışğına çıkarmadım
makarella yella monte_ uydurukça kervanına katılan
finallerim var. notlarım iyi değil. bu kadar çok çalışmak zorunda olmaya alışık değilim. okulu seviyorum ama bazen aklıma okulu bırakıp şansımı müzik camiasında denemek ya da filmlerde oynamak için ajans ajans dolaşmaya başlamak geliyor. ve tabi biraz hayatın sillesini yiyerek, sefil olarak. evi de seviyorum ama artık pek oturmak istemiyorum ailemle. çantamı alıp hayata atılmak planım var.
Cuma, Kasım 21, 2008
?
şimdi, bugün, akşam, tamam mı, birden aydınlandım: dedim ki, ben, kendime, ne engeller koyuyorum yarabbim, her şeyden bir mutsuzluk çıkarmalar, kaprisler, tam kızsın şirin dedim kendi kendime tam kızsın yani, huysuz, alıngan kızsın işte sen dedim. şu olmasaydı bu olmasaydı ah ne güzel neşeli olurdum diye diye dolaşıyorsun şirin dedim. etrafını değiştirecek olan sensin, evet sen dedim. pozitivity saçacaksın artık etrafına kızım dedim. saat 11 filandı. merdivenlerin hepsini yürüyerek çıktım. aydınlanmış gibiydim. anahtarla açtım kapıyı. annem, babam, her zamanki gibi suratları 1 karış tv izliyorlardı. bu bana çok ayıp geldi.
mesela bir gece iç sıkıntısına dayanamayıp babama gittim ve "benim sıkıntılarım var." dedim. beni kovdu bunun üzerine. valla beni kovdu. arkadaşlarım da böyle.
odama gidip e.t.yi aradım. arkadan tekno sesleri geliyordu. nerdesin diye sordum. o kadar kısa kesti ki. evet anlıyorum uygun değil ama o kadar kısa kesti ki. sonra düşündüm ve kimi arayacağımı bulamadım. d.a. olsun dedim, ama telefonu kapalıydı çünkü çok önemli bir derdiniz varken bile uyuyosa yarın konuşalım der. daha uyumamamışsa ama uyuması gerektiğini düşünüyorsa bile bunu der.
bilmiyorum galiba hep kendimle ilgiliyim ama aman bana be yani. gerçekten hiç arkadaşım yoktu.
ve oldukça pozitif ve yapıcı, yaratıcı bir şekilde aklıma müthiş bir fikir geldi: vizelerden sonra intihar numarasına yatacaktım. vizelerden sonra çünkü en ufak bir mide yıkaması bile çalışmamı engelleyebilir. şöyle ki, ne kadarı öldürüyorsa onun yarısından bile az ilaç içeceğim. sonra anneme yalvaran gözlerle gidip, mümkünse ağlayarak, intihara kalkıştığımı, ancak pek başarılı olmadığımı, lütfen beni kurtarması gerektiğini söyleyeceğim. o da panik olacak ve herhalde en nihayetinde beni ciddiye alıp neyin var yavrum diye sorar herhalde değil mi? mümkünse bunu birkaç arkadaşıma da yayarım. hepsine değil, bilmesini istediklerime söylerim yalnızca. ve... sonunda benden esirgedikleri o sıcak şefkati ve ilgiyi bana gösterirler. ya da anlayışı en azından. ne bileyim.
yani, bak, işte buna oha derim. aynı akşam içinde pozitif olmak ve vizelerden sonra intihar etmek gibi 2 alakasız kararı birlikte alacak kadar mantıksız biriyim. mantığım yok. yok! yani bir an için var zannediyorum, sonra olmadığını görüyorum. hiç olmadığım kadar endişe içindeyim, ve utanıyorum bunu söylemekten çünkü gerçekten çok sudan şeyler yüzünden herhalde. ama öyle sudan demekle olmuyor canım.
mesela bir gece iç sıkıntısına dayanamayıp babama gittim ve "benim sıkıntılarım var." dedim. beni kovdu bunun üzerine. valla beni kovdu. arkadaşlarım da böyle.
odama gidip e.t.yi aradım. arkadan tekno sesleri geliyordu. nerdesin diye sordum. o kadar kısa kesti ki. evet anlıyorum uygun değil ama o kadar kısa kesti ki. sonra düşündüm ve kimi arayacağımı bulamadım. d.a. olsun dedim, ama telefonu kapalıydı çünkü çok önemli bir derdiniz varken bile uyuyosa yarın konuşalım der. daha uyumamamışsa ama uyuması gerektiğini düşünüyorsa bile bunu der.
bilmiyorum galiba hep kendimle ilgiliyim ama aman bana be yani. gerçekten hiç arkadaşım yoktu.
ve oldukça pozitif ve yapıcı, yaratıcı bir şekilde aklıma müthiş bir fikir geldi: vizelerden sonra intihar numarasına yatacaktım. vizelerden sonra çünkü en ufak bir mide yıkaması bile çalışmamı engelleyebilir. şöyle ki, ne kadarı öldürüyorsa onun yarısından bile az ilaç içeceğim. sonra anneme yalvaran gözlerle gidip, mümkünse ağlayarak, intihara kalkıştığımı, ancak pek başarılı olmadığımı, lütfen beni kurtarması gerektiğini söyleyeceğim. o da panik olacak ve herhalde en nihayetinde beni ciddiye alıp neyin var yavrum diye sorar herhalde değil mi? mümkünse bunu birkaç arkadaşıma da yayarım. hepsine değil, bilmesini istediklerime söylerim yalnızca. ve... sonunda benden esirgedikleri o sıcak şefkati ve ilgiyi bana gösterirler. ya da anlayışı en azından. ne bileyim.
yani, bak, işte buna oha derim. aynı akşam içinde pozitif olmak ve vizelerden sonra intihar etmek gibi 2 alakasız kararı birlikte alacak kadar mantıksız biriyim. mantığım yok. yok! yani bir an için var zannediyorum, sonra olmadığını görüyorum. hiç olmadığım kadar endişe içindeyim, ve utanıyorum bunu söylemekten çünkü gerçekten çok sudan şeyler yüzünden herhalde. ama öyle sudan demekle olmuyor canım.
Çarşamba, Ekim 22, 2008

aman allahım ne olurdu Soko'yla arkadaş olsaydık? ne olurdu yani? ama bu imkansız, çünkü o ünlü, vakti filan da yoktur, benimle mi konuşacak. fakat dua edeyim ki ünlü, en azından bu sayede onu tanıdım çok şükür yarabbim... ona içten bir sevgi duyuyorum, her gün myspace'teki sayfasını ziyaret ediyor, o sıkıcı şarkılarını dinliyor, resimlerine bakıyor, videolarını izliyorum. geri kalan zamanımda da medeni hukuk çalışıyorum ama ders molalarında yine o aktris şarkıcı kız aklıma geliyor. yeniden ne olurdu onunla ahbap olsaydık diye düşünüyorum sonra ne yapalım kendi dostlarımızla idare edeceğiz artık diye tekrar düşünp kendi dostlarımla takılıyorum, bu arada beraberken onlara Soko'dan bahsediyorum. dur bakayım, bu iki gündür böyle. işim mi yok nedir anlamadım.
Cuma, Ekim 17, 2008
küçükken

insanın küçükken yalnız başına oynadığı oyunlar sonraki yaşamı hakkında ipuçları verebiliyor. çoğu çocuğun kendini oyalama yöntemi vardır, benimki şuydu: bir prens vardı, uzaklarda oturan prenses sevgilisine kavuşmak istiyordu. fakat ben, cadı, onu hapsediyordum çünkü ona aşıktım. burda, doğru olmadığını bile bile ona bazı işkenceler yapıyordum, o da "bırak beni pis cadı!" diye bağırıyordu. ama ben onu bırakmıyordum çünkü ben prensesten daha çirkindim ama daha güçlüydüm, ona aşıktım, prens benden tiksiniyordu ve bu, oyunu daha da zevkli hale getiriyordu. bu arada kendimi dışardan da bir yandan ayıplıyordum, yani cadı olmayı tam kabullenmiş değildim. valla sonraki yıllarda da aşktan yana tercihimi hep karşılıksız sevgilerde kullandım, gurursuzluklar yaparak, herhalde insan yedisinde neyse onyedisinde de o.
yeni rüyalar
bu rüya serisine yer rüyaları ya da mekan tasvirli rüyalar adı veriyorum zira olay örgüsünden veya işittiğim sözlerden çok garip, gerçeküstü görüntüler bu rüyaların bende en çok iz bırakan özellikleri. etrafına fazla bakmadığı halde görüntü aşığı bir kızım bazen. evet, okuyalım artık:
(regina spektor'ın rüyasını anlattığı chemo limo eşliğinde yazıldı)
BORNOVA VE KOCA LACİVERT BLOKLAR
bu tür rüyalarda gördüğüm yerin hep gerçek yaşamdan alınma bir adı olur. burasının adı da izmir, bornova. fakat ortasında özgürlük heykelinin küçük ve kalitesiz bir imitasyonunun bulunduğu, tek bir açıklığa veya yeşilliğe ya da doğal bir şeye, toprağa ya da doğal olmayan bir şeye asfalta bile yer bırakmamış o kocaman, lacivertli koyu pembeli bloklar. denizin bittiği yerde başlıyorlar ve upuzuun uzanıyorlar. öyle göz yorucu ve sevimsizler ki... ama yine de onlardan bir şekilde hoşlanıyorum, hoşlanma ve korku bir arada beliriyor içimde bu garip, kalitesiz ve tek çim bırakmamış bloklara bakarken. hoşlanma çünkü bu çok yenilikçi bir şey, yepyeni ve garip bir semt. evet garip bir semt, aslında bildiğimiz uydukent ama sanki gelecekten gelmiş gibi. korkuyorum çünkü sanki alıştığımız bornova'nın içine etmişler gibi geliyor bana. bu arada bornova'ya hayatımda sadece 1 kere gittim:)
bu tür rüyalarda bilinmeyen yerlerin verdiği o garip korku ve heyecanı duymamak imkansız:
İSTANBUL RÜYALARI
1) ÇİÇEK PASAJI
rüyamda evimin önünden çiçek pasajına çabuk gidebilmek için otostop yapıyorum. arabada 30 yaşlarında işi gücü belirsiz bir adam var. ıhlamurdere caddesinden sonra açıkçası nereye gittiğimiz belli değil. ıhlamurdere caddesi bir ara mons'ta şehri çeviren çemberin parçası olan ve dükkanların bulunduğu o çok nadir geçtiğim caddeyle karışıyor, o kadar benzeyiveriyor ki anlatamam. özellikle en yukarı kısımlarını düşününüz. her neyse ışıklı bir alt geçite geliyoruz. başı tramvay alt geçitlerindeki umumi helalara benziyor, 10 liraya hırka satan tarzda dükkanlar var, ve bir kerhane havası. başta bıyıklı şiman bir adam var elinde kağıt paralar. buanın adı çiçk pasajıymış. beni arabasına alan sürücü arabadan çıkıyor ve beraber içeri giriyoruz. elimde bir okul çantası var ve montlar. korkuyorum korkuyorum fakat bu o kadar garip, karanlık ve heyecan verici hoş bir korku ki anlatamam.
2) NEVİZADE, KARAKÖY, EYÜP
aynı geçidi çok önceden başka bir rüyamda görmüştüm aslında. turist arkadaşlarım, belçika'dan pek de tanımadığım okul arkadaşlarım izcilik klübü arkadaşlarım geliyormuş istanbul'a. hepsi eğlenmek isteyen, alkolik, gözükara, şamatacı tipler. istanbul ise küçücük, ama karmakarışık bir yermiş. öyle ki, bir deniz parçası ve etrafını bir körfez gibi çevreleyen minicik bir kara var. semtler küçülmüş ve içiçe girmiş. ceneviz evleri birleşerek minik kuleler oluşturuyor. ve sivri çatılar her şey bir minyatürdekine benziyor, iki boyutlu. nevizade ve karaköy ise birbirine çok çok yakın iki karanlık yerin adı. tramvay alt geçidine benzeyen ama ondan çok daha dar, eğlenceli, garip ve içinden adeta yıldız gibi kayarak geçilen yerin adı nevizade ve içki evleri & genelevler hep burada. ve ben oralaı pek bilmiyormuşum, arkadaşlarla yeniden öğreniyorum, bi ara onları kaybediyoruum ve nefesim kesiliyor.
3) BORDO KAHVEHANELER
bu rüyayı az öncekilerle birlikte mi gördüm emin değilim aslında. bana bu rüyayı gördürten avrupanın iç içe biraevleri, bizdeki beatles gibi kafeler olmalı. ama özellikle avrupa'nın alabildiğine uzanan biraevleri. rüyamda saat sabahın ikisi filan. liseden iki alt dönemimden çok konuşmadığım ama çok sevimli bir kızı görüyorum. abla diyor, eve gitmem lazım benim, ailem sorun çıkarıyor. anlıyorum diyorum, sen git ve sonra kendime gece için arkadaş aramaya başlıyorum o meydanda. her kahvehane boş, florasan ışığıyla aydınlatılmış zarif iki sandalyesi olan minik bir tanesi var, içinde de iki sevgili. böyle dolaşıyorum ve yapayalnızım, içim üşüyor. sonunda bordo renkli, içi de bordo ışıklı, bordo koltuklu, sıcak bir kafe buluyorum ve içinde liseden arkadaşlarım var. 10 kişilik bir grup, gülüp oynuyorlar. az önceki zevk veren üşüme hissim (pyscologic breeze dediklerinden) geçiyor, kendimi çok çok iyi ve güvende hissediyorum.
4) NEHİR, YEŞİLKÖY, AKBİL VE BOWLİNG TOPLARI
istanbul'da bir nehir varmış. nehrin üstünden kayarak taksiyle gece yolculuğuna çıkıyormuşuz. beyazıt'tan bir vapura biniliyormuş. fakat pahalıymış bu ve binmesi çok zormuş. beyazıt'ta robert kolej varmış kocaman bir yer ve vapurda kokteyl varmış. ve vapurdan inmek istediğim halde bunu nasıl yapacağımı bilemiyormuşum. ve birden kendimi yeşilköy'de buluyorum. evime gitmek istiyorum artık. (evimin arkası yeşil bahçeyle çevrili bir göl, bunu biliyorum) evime gitmek imkansız gibi... metrodayım çünkü. araçta değil, istasyonda. burası bomboş, sadece pis demirde dizilmiş bowling topları var. akbilime bakıyorum ve evime gitmek istiyorum, göle yakın (gerçekte göl yerine park vardı) yeşillikler içindeki evime.
UZAKTA OTURMA RÜYALARI
bu rüyalarda evim ya da gitmek istediğim yer o kadar uzakta oluyor ki otobüslerin oradan geçip
geçmediğinden bile emin olamıyorum. giderken fabrikalar, boş araziler, güneşli ve tozlu yollar görüyorum.
her neyse, filmlerin anlatmak istediği konudan çok bazı görüntülerin güzelliğine takılıyorum, anlamsız bir şekilde güzellik, neden gördüğümü bilmediğim anlamsız rüyalara geri dönmek, orada kalmak istiyorum, neden, sadece daha güzel olduğu için.
(regina spektor'ın rüyasını anlattığı chemo limo eşliğinde yazıldı)
BORNOVA VE KOCA LACİVERT BLOKLAR
bu tür rüyalarda gördüğüm yerin hep gerçek yaşamdan alınma bir adı olur. burasının adı da izmir, bornova. fakat ortasında özgürlük heykelinin küçük ve kalitesiz bir imitasyonunun bulunduğu, tek bir açıklığa veya yeşilliğe ya da doğal bir şeye, toprağa ya da doğal olmayan bir şeye asfalta bile yer bırakmamış o kocaman, lacivertli koyu pembeli bloklar. denizin bittiği yerde başlıyorlar ve upuzuun uzanıyorlar. öyle göz yorucu ve sevimsizler ki... ama yine de onlardan bir şekilde hoşlanıyorum, hoşlanma ve korku bir arada beliriyor içimde bu garip, kalitesiz ve tek çim bırakmamış bloklara bakarken. hoşlanma çünkü bu çok yenilikçi bir şey, yepyeni ve garip bir semt. evet garip bir semt, aslında bildiğimiz uydukent ama sanki gelecekten gelmiş gibi. korkuyorum çünkü sanki alıştığımız bornova'nın içine etmişler gibi geliyor bana. bu arada bornova'ya hayatımda sadece 1 kere gittim:)
bu tür rüyalarda bilinmeyen yerlerin verdiği o garip korku ve heyecanı duymamak imkansız:
İSTANBUL RÜYALARI
1) ÇİÇEK PASAJI
rüyamda evimin önünden çiçek pasajına çabuk gidebilmek için otostop yapıyorum. arabada 30 yaşlarında işi gücü belirsiz bir adam var. ıhlamurdere caddesinden sonra açıkçası nereye gittiğimiz belli değil. ıhlamurdere caddesi bir ara mons'ta şehri çeviren çemberin parçası olan ve dükkanların bulunduğu o çok nadir geçtiğim caddeyle karışıyor, o kadar benzeyiveriyor ki anlatamam. özellikle en yukarı kısımlarını düşününüz. her neyse ışıklı bir alt geçite geliyoruz. başı tramvay alt geçitlerindeki umumi helalara benziyor, 10 liraya hırka satan tarzda dükkanlar var, ve bir kerhane havası. başta bıyıklı şiman bir adam var elinde kağıt paralar. buanın adı çiçk pasajıymış. beni arabasına alan sürücü arabadan çıkıyor ve beraber içeri giriyoruz. elimde bir okul çantası var ve montlar. korkuyorum korkuyorum fakat bu o kadar garip, karanlık ve heyecan verici hoş bir korku ki anlatamam.
2) NEVİZADE, KARAKÖY, EYÜP
aynı geçidi çok önceden başka bir rüyamda görmüştüm aslında. turist arkadaşlarım, belçika'dan pek de tanımadığım okul arkadaşlarım izcilik klübü arkadaşlarım geliyormuş istanbul'a. hepsi eğlenmek isteyen, alkolik, gözükara, şamatacı tipler. istanbul ise küçücük, ama karmakarışık bir yermiş. öyle ki, bir deniz parçası ve etrafını bir körfez gibi çevreleyen minicik bir kara var. semtler küçülmüş ve içiçe girmiş. ceneviz evleri birleşerek minik kuleler oluşturuyor. ve sivri çatılar her şey bir minyatürdekine benziyor, iki boyutlu. nevizade ve karaköy ise birbirine çok çok yakın iki karanlık yerin adı. tramvay alt geçidine benzeyen ama ondan çok daha dar, eğlenceli, garip ve içinden adeta yıldız gibi kayarak geçilen yerin adı nevizade ve içki evleri & genelevler hep burada. ve ben oralaı pek bilmiyormuşum, arkadaşlarla yeniden öğreniyorum, bi ara onları kaybediyoruum ve nefesim kesiliyor.
3) BORDO KAHVEHANELER
bu rüyayı az öncekilerle birlikte mi gördüm emin değilim aslında. bana bu rüyayı gördürten avrupanın iç içe biraevleri, bizdeki beatles gibi kafeler olmalı. ama özellikle avrupa'nın alabildiğine uzanan biraevleri. rüyamda saat sabahın ikisi filan. liseden iki alt dönemimden çok konuşmadığım ama çok sevimli bir kızı görüyorum. abla diyor, eve gitmem lazım benim, ailem sorun çıkarıyor. anlıyorum diyorum, sen git ve sonra kendime gece için arkadaş aramaya başlıyorum o meydanda. her kahvehane boş, florasan ışığıyla aydınlatılmış zarif iki sandalyesi olan minik bir tanesi var, içinde de iki sevgili. böyle dolaşıyorum ve yapayalnızım, içim üşüyor. sonunda bordo renkli, içi de bordo ışıklı, bordo koltuklu, sıcak bir kafe buluyorum ve içinde liseden arkadaşlarım var. 10 kişilik bir grup, gülüp oynuyorlar. az önceki zevk veren üşüme hissim (pyscologic breeze dediklerinden) geçiyor, kendimi çok çok iyi ve güvende hissediyorum.
4) NEHİR, YEŞİLKÖY, AKBİL VE BOWLİNG TOPLARI
istanbul'da bir nehir varmış. nehrin üstünden kayarak taksiyle gece yolculuğuna çıkıyormuşuz. beyazıt'tan bir vapura biniliyormuş. fakat pahalıymış bu ve binmesi çok zormuş. beyazıt'ta robert kolej varmış kocaman bir yer ve vapurda kokteyl varmış. ve vapurdan inmek istediğim halde bunu nasıl yapacağımı bilemiyormuşum. ve birden kendimi yeşilköy'de buluyorum. evime gitmek istiyorum artık. (evimin arkası yeşil bahçeyle çevrili bir göl, bunu biliyorum) evime gitmek imkansız gibi... metrodayım çünkü. araçta değil, istasyonda. burası bomboş, sadece pis demirde dizilmiş bowling topları var. akbilime bakıyorum ve evime gitmek istiyorum, göle yakın (gerçekte göl yerine park vardı) yeşillikler içindeki evime.
UZAKTA OTURMA RÜYALARI
bu rüyalarda evim ya da gitmek istediğim yer o kadar uzakta oluyor ki otobüslerin oradan geçip
geçmediğinden bile emin olamıyorum. giderken fabrikalar, boş araziler, güneşli ve tozlu yollar görüyorum.
her neyse, filmlerin anlatmak istediği konudan çok bazı görüntülerin güzelliğine takılıyorum, anlamsız bir şekilde güzellik, neden gördüğümü bilmediğim anlamsız rüyalara geri dönmek, orada kalmak istiyorum, neden, sadece daha güzel olduğu için.
Pazar, Ekim 12, 2008
yeşil gözlü kız
üniversitede tesadüfen tanıştık. beraber bir derneğe gittik. başka biri de vardı tabi. güzel bir gündü. benden 6 yaş büyüktü ve bana sürekli dik durmamı söylüyordu. buraya kadar güzel de... ben bugünün sonunda ona ne dedim? aynen şunları: "ben güçsüzüm. neden güçsüz olduğumu bilmiyorum. bu fiziksel bir şey değil, zekayla ilgili de değil. yalnızca kendimi çok güçsüz hissediyorum ve bunun çözümü yok."
yani yeni tanıştığım birine kendim hakkında kurduğum cümlelerin patetikliğine bakar mısınız? üstelik daha yeni hayata daha sıkı tutunan çocukların derneğine gitmişken. gururla abaküsünü gösteren o tatlı çocuğun derneğinde hayranlık içinde kalmışken, kendimizi huzur içinde ve rahatlamış hissettikten sonra, tutup bunu söylememin adı: "gariplik". "şımarıklık". ya da boş laf.
yani yeni tanıştığım birine kendim hakkında kurduğum cümlelerin patetikliğine bakar mısınız? üstelik daha yeni hayata daha sıkı tutunan çocukların derneğine gitmişken. gururla abaküsünü gösteren o tatlı çocuğun derneğinde hayranlık içinde kalmışken, kendimizi huzur içinde ve rahatlamış hissettikten sonra, tutup bunu söylememin adı: "gariplik". "şımarıklık". ya da boş laf.
Çarşamba, Ekim 01, 2008
regina'nın kanatları altında
dün rüyamda sınıfımıza bir kız gelmişti. güya doris'in evinde benden önce kalan jamaikalı kız oymuş. fakat samarra'nın zenci olduğunu rüyamda unutmuşum. bu yüzden regina'nın adı samarra değildi fakat yine de jamaikalıydı. beyaz tenli, yeşil gözlü ve çok güzel bir kızdı. o kadar güzel bir kızdı ki onu kıskanmıyordum bile. zaten öyle uzak, erişilmez bir güzelliği yoktu. sıcak ve geniş bir güzeldi. balıketiydi, beyazdı, açık renk gözlüydü ve güzelliği insanın içini açıyordu. çok dışadönük ve hafif anaçtı, konuların üstünde durmuyordu, umursamazdı ama derindi. hem samarra'ymış ama hem de meğersem, arkadaşımı başka biri uğruna terk ettiği için (arkadaşım üzülüyor diye) biraz mesafeli durduğum bizim üniversitede uluslarasındaki o güzel, zarif kızdı, ona duyduğuma benzer bir hayranlıktı regina'ya duyduğum ama regina neşeliydi, genişti ve hafifti.
her neyse regina bizim fakülteye gelmişti ve benim içinde bulunduğum arkadaş grubunu seçmişti. çünkü beni seviyordu ve beni kendine yakın buluyordu. ayrıca arkadaşlarımı, avcı'yı mavcı'yı, ırmak'ı da seviyordu, biz de regina'nın tayfamıza katılmış olmasına hiç şaşırmamış, gyet memnuniyetl karşılamıştık bunu.
ben rüyamda her zamanki beceriksizliklerimi yapıyordum. okul çıkışında herkesi bekletiyor, hr yere geç kalıyordu. tüm arkadaşlarım benden şikayetçiyken regina sadece şaşıryor ve hiç üstünde durmuyordu. okul çıkışında bahçede beni bekliyordu. gel, sana hayatımdaki en önemli iki insanı takdim edeyim diyordu. ve jamaikalı olduğu için, yani enternasyonel bir tipti, beni brezilyalı, 40 yaşlarında bir çiftle tanıştırıyordu. erkek, uzun boylu, koyu renk tenli ve yakışıklıydı, kadın uzun, sağlam, uzun simsiyah saçlı, koyu renk tenli ve sıcaktı. avrupai, bohem bir çiftti, hippi kıyafetleri giymişler fransızca konuşuyorlardı. konuşmaları mükemmeldi, yalnız hafif aksanlıydı ki bu aksan onlara güney amerika sevimliliği katıyordu. işte regina'nın hayatındaki en önemli iki insan böyle özenti tiplerdi. fakat akıllılardı, bu belliydi. regina kadınla mükemmele yakın bir ilişki kurmuştu. bana fotoğraflarını gösterdiler. birbirlerine sarılıp ağlamışlar ayrılırken. içten içe kıskandım. regina ile yeni tanışıyoruk, iki kadın arasındaki o yakın, sıcak ilişkinin tadını biliyordum ve regina'yla birbirimizi sevelim istiyordum. onun o geniş, rahat, yumuşak, sakin, cool hali beni çekiyordu. ben öyle değildim çünkü ve öyle insanların kanatları bana gölgeli, güzel görünüyordu.
çift sonunda gidiyor ve regina bana dönüyor. avcı ve arkadaşlarımız bizi bekliyor. onda samarra ve uluslararsındaki beyaz tenli zarif kızdan sonra ş'yi ve celine'i görüyorum. o kadar da yakın olmamamızla celine. neşesiyle ş. ve uyandım işte ne olsun, bir şey olacak değil ya.
Salı, Eylül 16, 2008
hello sivik
isteyim, yapacak bir seyim yok ben de aklima gelen yeni ve cok sahane fikirleri yaziyim, paylasiyim dedim. son zamanlarda kafami astrolojiyle bozdum. bu da iyi bisey diil. yani kafami karakterimle bozmus olmak demek bu. tamam, saglam temelleri olan bir kac sey var elbette ama gerisi olusturulmus bos bir mukavva kutu gibi. yengec yengec. bu da burcum. ozelliklerini okuyup duruyorum.ve her seferinde kendi kendime hmm ben boyle boyleyim diyerek mutlu oluyorum. ben boyle boyleyim dedikce oyle oyle davranmaya alisiyorum ve sonunda dun, asiri bir ic sikintisiyla uyandim: oha dedim, e.s., kendini nasıl bir dar cemberin icine hapsettiginin farkinda misin??
beni bu dar cemberde tutan bir insan da milan kundera. onun o utangac kizlarini idol yaptim kendime tabi farkinda olmadan. yazdigim oykuler, nasil anlatsam.. bak simdi bu yazarin oykulerinin birinde utangac kiz hakkinda diyor ki "sevgilisine her seyi vermek istiyordu ama buna cabaladikca ona flortlesmenin yuzeysel hazzini veremiyordu." yani ben surekli derinlesmeye calistikca, aslinda olmayan trickadan konular uzerine yogunlastikca yogunlasiyorum ve ne oluyor? sokagin, insanlarin yuzeysel ama guzel seslerini kaciriyorum. ve budur beni bunaltan, yeah. ornegin gecen gun internette amelie hakkinda bir adam soyle demis onu okudum: montmarte da bissuru zenci olmasina ragmen filmde sirf parisin ideal goruntusune uysun diye sadece beyazlar var. benim de kafamda soyle banliyo ya da sokak gibi bi yerde, iste degisik degisik insanlarin yasamini, hayat mucadelelerini ya da eglencelerini konu alindigi bir oyku yazmak gecti. fakat bunun icin sadece dissal ogeleri kullanmak gerekiyordu. fakat ben bunu yapabilir miydim? boyle, insanlari kendimden ayri tutarak onlari sadece disardan ele alabilir miydim? bunun gibi seyler.
ben de ne yaptim, hizli gazeteci adli bir cizgiromanin ikinci cildini aldim. onu okuyarak 1994 yilinda cem boyner in kurdugu liberal siyasi parti hakkinda fikir sahibi oldum. cok sasirticiydi aslinda. ve simdi gulme ama ihtiyacim olan sey buymus! kendimin disinda bir konuda kafa yormak yani.
gecen gun sevil ve kemale ders anlattim. sevil ve kemal, onlar da bana cok iyi geldi. civil civildik. onlara benzeyen insanlarla konusmak, beni kendi trickadan sikintilarimdan uzaklastiriyor, en azindan, uzuldugum konulardan beni uzaklastiriyor, dunyadaki tek secenek bu degil!! diye dusunuyorum yani. okula gittim onlari calistirmak icin, bogaza bakarken, su evlerin birinde olsam diye gecirdim icimden, ama burda degil, ne oldu da yasamdan zevk alamaz oldum dedim, bu uzuntu 1 sene once haberdar bile olmadigin ama buna ragmen mutlu oldugun bir sey icin, sacmalama yavrum ezgi dedim kendime. ama kendine demekle olmuyor, iste.
ohoo, iyice de abartmisim, hayatimi anlatmisim. sen nasilsin? sen nasilsin? nasil oldugunu az cok tahmin ediyorum aslinda. bu maili hotmailde yaziyordum ama su an bloga koymaya karar verdim. bilmem, daha surprizli olacagi icin herhalde. bir de icinde cok ayrinti oldugu icin, okumaya usenenler olabilir. boyle surprizler yapmak da dogamda vardir. muneccim.com oyle diyor. haydi eyw.
isteyim, yapacak bir seyim yok ben de aklima gelen yeni ve cok sahane fikirleri yaziyim, paylasiyim dedim. son zamanlarda kafami astrolojiyle bozdum. bu da iyi bisey diil. yani kafami karakterimle bozmus olmak demek bu. tamam, saglam temelleri olan bir kac sey var elbette ama gerisi olusturulmus bos bir mukavva kutu gibi. yengec yengec. bu da burcum. ozelliklerini okuyup duruyorum.ve her seferinde kendi kendime hmm ben boyle boyleyim diyerek mutlu oluyorum. ben boyle boyleyim dedikce oyle oyle davranmaya alisiyorum ve sonunda dun, asiri bir ic sikintisiyla uyandim: oha dedim, e.s., kendini nasıl bir dar cemberin icine hapsettiginin farkinda misin??
beni bu dar cemberde tutan bir insan da milan kundera. onun o utangac kizlarini idol yaptim kendime tabi farkinda olmadan. yazdigim oykuler, nasil anlatsam.. bak simdi bu yazarin oykulerinin birinde utangac kiz hakkinda diyor ki "sevgilisine her seyi vermek istiyordu ama buna cabaladikca ona flortlesmenin yuzeysel hazzini veremiyordu." yani ben surekli derinlesmeye calistikca, aslinda olmayan trickadan konular uzerine yogunlastikca yogunlasiyorum ve ne oluyor? sokagin, insanlarin yuzeysel ama guzel seslerini kaciriyorum. ve budur beni bunaltan, yeah. ornegin gecen gun internette amelie hakkinda bir adam soyle demis onu okudum: montmarte da bissuru zenci olmasina ragmen filmde sirf parisin ideal goruntusune uysun diye sadece beyazlar var. benim de kafamda soyle banliyo ya da sokak gibi bi yerde, iste degisik degisik insanlarin yasamini, hayat mucadelelerini ya da eglencelerini konu alindigi bir oyku yazmak gecti. fakat bunun icin sadece dissal ogeleri kullanmak gerekiyordu. fakat ben bunu yapabilir miydim? boyle, insanlari kendimden ayri tutarak onlari sadece disardan ele alabilir miydim? bunun gibi seyler.
ben de ne yaptim, hizli gazeteci adli bir cizgiromanin ikinci cildini aldim. onu okuyarak 1994 yilinda cem boyner in kurdugu liberal siyasi parti hakkinda fikir sahibi oldum. cok sasirticiydi aslinda. ve simdi gulme ama ihtiyacim olan sey buymus! kendimin disinda bir konuda kafa yormak yani.
gecen gun sevil ve kemale ders anlattim. sevil ve kemal, onlar da bana cok iyi geldi. civil civildik. onlara benzeyen insanlarla konusmak, beni kendi trickadan sikintilarimdan uzaklastiriyor, en azindan, uzuldugum konulardan beni uzaklastiriyor, dunyadaki tek secenek bu degil!! diye dusunuyorum yani. okula gittim onlari calistirmak icin, bogaza bakarken, su evlerin birinde olsam diye gecirdim icimden, ama burda degil, ne oldu da yasamdan zevk alamaz oldum dedim, bu uzuntu 1 sene once haberdar bile olmadigin ama buna ragmen mutlu oldugun bir sey icin, sacmalama yavrum ezgi dedim kendime. ama kendine demekle olmuyor, iste.
ohoo, iyice de abartmisim, hayatimi anlatmisim. sen nasilsin? sen nasilsin? nasil oldugunu az cok tahmin ediyorum aslinda. bu maili hotmailde yaziyordum ama su an bloga koymaya karar verdim. bilmem, daha surprizli olacagi icin herhalde. bir de icinde cok ayrinti oldugu icin, okumaya usenenler olabilir. boyle surprizler yapmak da dogamda vardir. muneccim.com oyle diyor. haydi eyw.
Pazar, Eylül 14, 2008
kötü kalpli sahaf!! hızı gazeteci kitaplarının hepsine paramın yetmeyeceğini biliyordun yine de onları bana tek tek satmadın. benden başkası da alacak kadar çok seviyodur eminim. dur ama, olamaz mı?
insan mutsuz olduğunda hep kendininkine benzer acılar çeken bir başkasının yazdıklaını okumak istiyor. bu yüzden ben hep kendi yazdıklarımı okurum. nasıl olsa şu an çektiğim acıları biraz kendim yarattığım ve kendim de hep aynı kişi olduğum için. işte sabahın bu vaktinde uykusuzluktan kıvranırken kendime müthiş bir dert yoldaşı buldum: hızlı gazeteci.
hızlı gazeteciyi okurken insan sıkıntılarını unutuyor. karnı tok olunca ve üzerine uzandığı şilte rahat olunca gerisinin önemi kalmıyor.
"sen bir boyalı kuştun, kitaplara sığındın ve bu yüzden fena keleğe geldin... çünkü bütün o kitapları yazanlar aslında aynı gizli mezhebe aittiler; gerçek dünyaya değil de estetik bir ütopyaya bağlanmışlardı; farkına bile varmadan onlar gibi biri oluvedin: ödlek ve hayalperest.", hızlı gazeteci
"sekiz yıl önceki o harika birkaç saati tanrı bilir kaç kz çoğalttım kafamda ve zamana yaymaya çabaladım, donuk bir hayata renk katsın diye.", hızlı gazeteci
uykusuzluktan kızarmış gözleriyle yıllar sonra kanepede, kitabın içine düşer gibi onun maceralarını okuyan zavallı bir kızcağızın yaşadığını bilseydi, hızlı gazeteci ne düşünürdü acaba?
insan mutsuz olduğunda hep kendininkine benzer acılar çeken bir başkasının yazdıklaını okumak istiyor. bu yüzden ben hep kendi yazdıklarımı okurum. nasıl olsa şu an çektiğim acıları biraz kendim yarattığım ve kendim de hep aynı kişi olduğum için. işte sabahın bu vaktinde uykusuzluktan kıvranırken kendime müthiş bir dert yoldaşı buldum: hızlı gazeteci.
hızlı gazeteciyi okurken insan sıkıntılarını unutuyor. karnı tok olunca ve üzerine uzandığı şilte rahat olunca gerisinin önemi kalmıyor.
"sen bir boyalı kuştun, kitaplara sığındın ve bu yüzden fena keleğe geldin... çünkü bütün o kitapları yazanlar aslında aynı gizli mezhebe aittiler; gerçek dünyaya değil de estetik bir ütopyaya bağlanmışlardı; farkına bile varmadan onlar gibi biri oluvedin: ödlek ve hayalperest.", hızlı gazeteci
"sekiz yıl önceki o harika birkaç saati tanrı bilir kaç kz çoğalttım kafamda ve zamana yaymaya çabaladım, donuk bir hayata renk katsın diye.", hızlı gazeteci
uykusuzluktan kızarmış gözleriyle yıllar sonra kanepede, kitabın içine düşer gibi onun maceralarını okuyan zavallı bir kızcağızın yaşadığını bilseydi, hızlı gazeteci ne düşünürdü acaba?
Cumartesi, Eylül 13, 2008
çagdaş ekin şişmanın bloguna niçin giremiyoruz? sadece davetli okuyuculara açıkmış... iyi madem öyle. zaten şu aralar çok trip atasım var. en çok kullandığım cümle: inşallah ölürüm sen de üzülürsün. bu cümleyi tekrar ede ede insanları ölümüme karşı duyarsızlaştırdığıma inanıyorum. aslında iyi bir şey bu.
fakat böyle diyen birinin tek ihtiyacı olan şey birazcık pışpışlamadır ve herkes bunu görmezden gelir her zaman.
fakat böyle diyen birinin tek ihtiyacı olan şey birazcık pışpışlamadır ve herkes bunu görmezden gelir her zaman.
Salı, Eylül 09, 2008
bu sabah rüyamda annemle çok feci bir kavga ettiğimi gördüm. ben, bir de iki arkadaşım anneme ağza alınmayacak şeyler söylüyorduk. üç kişi olmamız annemi yaralıyordu, bunun farkındaydım ve bu beni üzüyordu ama yine de onun rüyadaki anlayışsızlığı karşısında öfkeden titriyor ve bas bas bağırıyordum. hem sinirleniyor, hem de böyle bağırıp kavga ettiğim için garip bir üzüntü duyuyordum. tatlı, vicdani bir üzüntüydü bu.
rüyam daha bitmemişti ki gerçek yaşamda annem işe gidiyordu. işe gitmeden önce gelip uyuyan beni öptü. annem durup duruken amerikan filmlerindeki gibi böyle şeyler söylemez ama seni seviyorum dedi bana. demek ki içinden gelmişti.
insan birini kırınca üzülüyor ama annesini kırınca daha çok üzülüyor çünkü annelerin içinde hep bize karşı meleksi bir yan oluyor.
rüyam daha bitmemişti ki gerçek yaşamda annem işe gidiyordu. işe gitmeden önce gelip uyuyan beni öptü. annem durup duruken amerikan filmlerindeki gibi böyle şeyler söylemez ama seni seviyorum dedi bana. demek ki içinden gelmişti.
insan birini kırınca üzülüyor ama annesini kırınca daha çok üzülüyor çünkü annelerin içinde hep bize karşı meleksi bir yan oluyor.
Pazar, Eylül 07, 2008
öykü
bu senenin ortalarında öykü yazmada çok üretkendim, hala da öyleyim. defterlerime sürekli bir şeyler yazıyorum, sürekli yeni öykü konuları düşünüyorum. bu tek sayfaık öyküyü de defterimi karıştırken buldum. kısa olduğu için de üşenmeyip elektronik ortama aktardım, where i end you begin ve high and dry adlı iki duygusal yabancı şarkı eşliğinde. umarım beğenirsiniz.
ALİ- DÜZELMENİN EŞİĞİNDE
Üzüntünün iki yüzü vardır, bunlardan birincisi üzüntünün kendisidir: zaman zaman gelen, şiddetli, ani iç burkulmaları, her zaman göğüste duran sıkıntı, aklı esir alan çaresizlik, bunların toplamına üzüntü diyoruz. Üzüntünün diğer yanı, üzüntünün adıdır, sözle üzülüyorum demektir, üzüldüğünü bilmek, üzüldüğünü düşünmek, üzüldüğünün farkında olmaktır. Ali bu ikisini de yaşıyordu.
Üzüntü bedeni terk ederken bedensel belirtiler azalır, kendini ifade edebilme artar. Bunu yalnız ben söylemiyorum, birçok önemli bilim adamı söylemiş. Sevgili deneğim Ali, daha az kasılıyor, daha rahat konuşabiliyordu artık. Değişim küçüktü fakat gözlerimi dolduruyordu.
Ali sahnedeyken ön koltukta bir kız oturuyordu. O ne dese, ne yapsa, hiç durmadan gülüyordu. Birkaç kere kendini tutamayıp alkışladı. Ali: “Bu kız benimle sevişmek istiyor” diye düşündü. Bunu defalarca düşündü. Buna inanıp mutlu oldu. Kendine hayran bırakmanın, arzulanmanın sarhoşluğunu yaşadı.
Bendeniz kendi hareketlerimin en büyük izleyicisiyim. Kimi zaman parmaklarımın arasında bir sigara tutar, bu tutuşu filmlere layık bulurum. Bu yüzden Ali’yi anlıyorum. Bir zamanlar her halinde çok tatlı bir kendinden hoşnutluk vardı, bir şey söylediği zaman düşünceli bir halde değil, hafif kendinden geçerek söylerdi, birinin gözlerine bakarken bakışlarının tesirinden emin bakardı, bu da onu sadece benim gözümde değil, herkesin gözünde biraz daha tatlı yapardı. Ali sahnedeyken bu hallerinin yavaş yavaş geri geldiğini görmek hoştu doğrusu. O kikirdek kıza teşekkür etmek geldi içimden.
Her neyse, biz o kikirdek kıza geri dönelim. Oyun bitince hemen kulise koştu, Ali’yi aradı. Onu tebrik etti. Kendi saçlarıyla oynadı. Bakışlarıyla: “Hadi gidelim.” Diyerek. Ali bu çağrıya kayıtsız kaldı. O kadar havaya girmemişti. Birden hüzünlendi. Arkasını dönüp kulise gitti. Aklına, başına gelenler geldi yine. Boş kuliste bir sandalyeye oturdu. Çenesini ellerine dayadı. Düşünceli bir hal aldı. Dışarıda koşuşturan, telaşlı kalabalık, sahneyi daha da filmlere uygun yapıyordu. Zavallı Ali! Ne zaman düzeleceksin? Düşünmeni istemiyorum artık.
Ali ayağa kalktı. “Öyleyse yazma!” dedi. “Sana yaz diyen yok. Ben kendi romanımı yazıyorum.” “Senin gibi tuzu kuru birinin yazdığını kim okur?” dedim. Ali ciddi ciddi baktı. “Benim mi tuzum kuru?”
Başını eğdi. Bir ileri, bir geri kuliste dolaşmaya başladı. Sonra durdu. Aklına yeni gelmiş gibi, içinde kalmış bir şeymiş gibi bana dedi ki: “Sen de beni anlamıyorsun.” Sonra yine o kendine has yürüyüşüne devam etti.
Belki haklı, ama onun öykülerini yazmak epey zihinsel çaba gerektiriyor. Öyle miydi, böyle miydi düşünmek, durumlardan en ona uygun olanını seçmek, analiz etmek, karar vermek. Bir rejisör gibi hissediyorum kendimi. Ali efendinin dramaturgisini yapıyorum. Becerikli bir rejisör olduğum da söylenemez.
Fakat öyle iyi yürekli ki, hiç umursamıyor. Ne söylesem, ne anlatsam masumca dinliyor. Üzülmesi ve sevinmesi çok çocukça, çok hayranlık verici.
Bu iyi insan şimdi düzelmenin eşiğinde. Mutluyum. “Düzeliyorsun” dediğim zaman “şöyle böyle” diyor gülümseyerek. Çok sevimli oluyor.
ALİ- DÜZELMENİN EŞİĞİNDE
Üzüntünün iki yüzü vardır, bunlardan birincisi üzüntünün kendisidir: zaman zaman gelen, şiddetli, ani iç burkulmaları, her zaman göğüste duran sıkıntı, aklı esir alan çaresizlik, bunların toplamına üzüntü diyoruz. Üzüntünün diğer yanı, üzüntünün adıdır, sözle üzülüyorum demektir, üzüldüğünü bilmek, üzüldüğünü düşünmek, üzüldüğünün farkında olmaktır. Ali bu ikisini de yaşıyordu.
Üzüntü bedeni terk ederken bedensel belirtiler azalır, kendini ifade edebilme artar. Bunu yalnız ben söylemiyorum, birçok önemli bilim adamı söylemiş. Sevgili deneğim Ali, daha az kasılıyor, daha rahat konuşabiliyordu artık. Değişim küçüktü fakat gözlerimi dolduruyordu.
Ali sahnedeyken ön koltukta bir kız oturuyordu. O ne dese, ne yapsa, hiç durmadan gülüyordu. Birkaç kere kendini tutamayıp alkışladı. Ali: “Bu kız benimle sevişmek istiyor” diye düşündü. Bunu defalarca düşündü. Buna inanıp mutlu oldu. Kendine hayran bırakmanın, arzulanmanın sarhoşluğunu yaşadı.
Bendeniz kendi hareketlerimin en büyük izleyicisiyim. Kimi zaman parmaklarımın arasında bir sigara tutar, bu tutuşu filmlere layık bulurum. Bu yüzden Ali’yi anlıyorum. Bir zamanlar her halinde çok tatlı bir kendinden hoşnutluk vardı, bir şey söylediği zaman düşünceli bir halde değil, hafif kendinden geçerek söylerdi, birinin gözlerine bakarken bakışlarının tesirinden emin bakardı, bu da onu sadece benim gözümde değil, herkesin gözünde biraz daha tatlı yapardı. Ali sahnedeyken bu hallerinin yavaş yavaş geri geldiğini görmek hoştu doğrusu. O kikirdek kıza teşekkür etmek geldi içimden.
Her neyse, biz o kikirdek kıza geri dönelim. Oyun bitince hemen kulise koştu, Ali’yi aradı. Onu tebrik etti. Kendi saçlarıyla oynadı. Bakışlarıyla: “Hadi gidelim.” Diyerek. Ali bu çağrıya kayıtsız kaldı. O kadar havaya girmemişti. Birden hüzünlendi. Arkasını dönüp kulise gitti. Aklına, başına gelenler geldi yine. Boş kuliste bir sandalyeye oturdu. Çenesini ellerine dayadı. Düşünceli bir hal aldı. Dışarıda koşuşturan, telaşlı kalabalık, sahneyi daha da filmlere uygun yapıyordu. Zavallı Ali! Ne zaman düzeleceksin? Düşünmeni istemiyorum artık.
Ali ayağa kalktı. “Öyleyse yazma!” dedi. “Sana yaz diyen yok. Ben kendi romanımı yazıyorum.” “Senin gibi tuzu kuru birinin yazdığını kim okur?” dedim. Ali ciddi ciddi baktı. “Benim mi tuzum kuru?”
Başını eğdi. Bir ileri, bir geri kuliste dolaşmaya başladı. Sonra durdu. Aklına yeni gelmiş gibi, içinde kalmış bir şeymiş gibi bana dedi ki: “Sen de beni anlamıyorsun.” Sonra yine o kendine has yürüyüşüne devam etti.
Belki haklı, ama onun öykülerini yazmak epey zihinsel çaba gerektiriyor. Öyle miydi, böyle miydi düşünmek, durumlardan en ona uygun olanını seçmek, analiz etmek, karar vermek. Bir rejisör gibi hissediyorum kendimi. Ali efendinin dramaturgisini yapıyorum. Becerikli bir rejisör olduğum da söylenemez.
Fakat öyle iyi yürekli ki, hiç umursamıyor. Ne söylesem, ne anlatsam masumca dinliyor. Üzülmesi ve sevinmesi çok çocukça, çok hayranlık verici.
Bu iyi insan şimdi düzelmenin eşiğinde. Mutluyum. “Düzeliyorsun” dediğim zaman “şöyle böyle” diyor gülümseyerek. Çok sevimli oluyor.
Çarşamba, Eylül 03, 2008
işyerinden gizli gizli blog yazan işçi
bugün 91 sayfalık bir çevirinin rakamları, isimleri doğru yazılmış mı diye kontrol ettim. evet, benim işim bu. ve işimi seviyorum. rakam deyip geçmeyin, hidroelektrik santrallerle ilgili bir şeydi. ve bir sürü de tablo vardı vallahi. yanımda 40 yaşlarında bir düzeltmen abi oturuyor. ve sabahtan beri telefonda sevgilisiyle konuştu. assos'ta tatil yapacaklarmış. aman allahım, ya ben? bütün tatilimi iki tane hıyar arkadaşımla geçirdim. biri temizlik hastası manyak bir kızcağız, biri de öküz gibi kaba bir adam. ve işin en acıklı tarafı, mutluydum! mutluydum, demek ki beklentilerim düşük.
şimdi çevirileri kontrol etmeyi bitirdim, moladayım yani. saat 6da mesai bitecek, benimse bir planım yok. eve gidip yemek filan yaparım herhalde. aman allahım! beklentilerin düşüklüğüne bak. hayır, böyle olmaz. ama nasıl olur? dünyada 400.000 kadın erkek arıyormuş. beni kim ne yapsın?
not: inanmak güç ama düzeltmen beyin 2 sevgilisi varmış. bunu anlattı bize gülerek. dolayısıyla artık onu gizlice dinliyorum ve hangisiyle konuştuğunu çıkarmaya çalışıyorum. tek eğlencem bu:)
şimdi çevirileri kontrol etmeyi bitirdim, moladayım yani. saat 6da mesai bitecek, benimse bir planım yok. eve gidip yemek filan yaparım herhalde. aman allahım! beklentilerin düşüklüğüne bak. hayır, böyle olmaz. ama nasıl olur? dünyada 400.000 kadın erkek arıyormuş. beni kim ne yapsın?
not: inanmak güç ama düzeltmen beyin 2 sevgilisi varmış. bunu anlattı bize gülerek. dolayısıyla artık onu gizlice dinliyorum ve hangisiyle konuştuğunu çıkarmaya çalışıyorum. tek eğlencem bu:)
Salı, Eylül 02, 2008
KIZ BAHÇESİ
BASIM YILI:2011
E.Ş, 23 yaşında bir yazar. onun ilk romanı Kız Bahçesi, bize Kundera'nın "Yazmak bir şölen olmalıdır" deyişini hatırlattı. tek solukta okunacak kadar hafif, bazı satırları aklınızda kalacak kadar anlamlı ve tatlı bu roman, büyük bir kızlar yatakhanesinde yaşayan ve yaşları 15- 17 arası değişen farklı karakter özelliklerine sahip 30 genç kızı konu alıyor. bu roman, dolayısıyla bir kadınlık romanıdır diyebiliriz.
kadınlar, (bkz:yüksek topuklar) son zamanlarda hesapçı, stratejik, huysuz ve sahte yaratıklar haline geldiler. "Bu anlayışı yıkmak, kızları eski saf hallerine ışınlamak istedim." diyor E.Ş hafif mahçup bir edayla. Kız Bahçesi'nin kızları dostluğu, aşkı ve keyfi yaşamlarının merkezine oturtmuş, dürüstçe sevgiyi arayan kızlar.
ana karakter, amelie nothomb tuhaflığında bir genç kız fakat onun hakkında çok şey öğrenemiyoruz. oldukça maskülen ve hafif lezbiyen eğilimlerinin olduğundan şüphe ediyoruz, yine de roman böyle bir şüpheyi uyandırmakla doğrulamak arasında gidip geliyor. ana karakter, anlatıcı konumunda. kız bahçesi'nde kız arkadaşlarıyla, onları kesfederek, onlara hayran olarak ve ruh bahçelerini anlamaya çalışarak ömür tüketiyor.
olaylar, yaz tatilinden 1 ay önce başlayan ve yaz tatilinin başlangıcıyla noktalanan kısa fakat bir sürede geçiyor. bu süre içinde her kızın kişisel gelişimine şahit oluyoruz. keyifli bir okuma için...
KIZ BAHÇESİ, 2011, yeni yayınları
E.Ş, 23 yaşında bir yazar. onun ilk romanı Kız Bahçesi, bize Kundera'nın "Yazmak bir şölen olmalıdır" deyişini hatırlattı. tek solukta okunacak kadar hafif, bazı satırları aklınızda kalacak kadar anlamlı ve tatlı bu roman, büyük bir kızlar yatakhanesinde yaşayan ve yaşları 15- 17 arası değişen farklı karakter özelliklerine sahip 30 genç kızı konu alıyor. bu roman, dolayısıyla bir kadınlık romanıdır diyebiliriz.
kadınlar, (bkz:yüksek topuklar) son zamanlarda hesapçı, stratejik, huysuz ve sahte yaratıklar haline geldiler. "Bu anlayışı yıkmak, kızları eski saf hallerine ışınlamak istedim." diyor E.Ş hafif mahçup bir edayla. Kız Bahçesi'nin kızları dostluğu, aşkı ve keyfi yaşamlarının merkezine oturtmuş, dürüstçe sevgiyi arayan kızlar.
ana karakter, amelie nothomb tuhaflığında bir genç kız fakat onun hakkında çok şey öğrenemiyoruz. oldukça maskülen ve hafif lezbiyen eğilimlerinin olduğundan şüphe ediyoruz, yine de roman böyle bir şüpheyi uyandırmakla doğrulamak arasında gidip geliyor. ana karakter, anlatıcı konumunda. kız bahçesi'nde kız arkadaşlarıyla, onları kesfederek, onlara hayran olarak ve ruh bahçelerini anlamaya çalışarak ömür tüketiyor.
olaylar, yaz tatilinden 1 ay önce başlayan ve yaz tatilinin başlangıcıyla noktalanan kısa fakat bir sürede geçiyor. bu süre içinde her kızın kişisel gelişimine şahit oluyoruz. keyifli bir okuma için...
KIZ BAHÇESİ, 2011, yeni yayınları
Pazar, Ağustos 31, 2008
iki tane çocuk var. benden her zaman uzak dursunlar isterdim. kötü çocuklar oldukları için değil. ama birini sevmeyince ona garip diyorlar.
YILAN BALIĞI
bu öykü, tatilden dönmeden, döner dönmez içimi garip duygular, kasvet ve sıkıntı doldurmadan önceydi. iskelede oturuyordum. güneş batıyordu. normalde çocuklara hiç ama hiç sinir olmam ama o kıza çok çok sinir oldum. elinde tuttuğu ölü bir yılan balığını sadist bir gülümsemeyle teyzesine sallıyordu. teyzesi belli ki sinir oluyordu bu duruma, gamsız anası ise kızına engel olacağı yerde içten içe onu tutuyor, nanemolla teyzeye ezici bakışlar atıp "aman noucak, onların kaç tanesi sana değiyo yüzerken" diye de ekliyordu. şimdi, bizler doğayla barışık olmalıyız, ormanın, denizin içinde pek de korkulmaması gereken hayvanlardan korkup kendimizi tiksindirmemliyiz asla değil mi? yılan balığı da son derece zarasız, uzunca bir balık, adı üstünde balık. yılan değil balık.
fakat kıza sinir olmamın iki nedeni vardı, bir teyzeyi anlıyordum çünkü benim de hayatta en korktuğum şey yılandır ve yılan derisi, su yılanı, yılan fotoğrafı, yılan belgeseli, yılan balığı (sadece balık bile olsa) beni çok, çok ürkütür. ikincisi şöyle insanlardan nefret ederim: senin inançların, korkuların çok saçma öyleyse sana her türlü saygısızlıkta bulunabilirim. evet teyzenin korkusu yersiz ama ona korktuğu şeyi pis pis sırıtarak, sadist sadist, saygısız saygısız, yüzüne yüzüne sallayan küçük kızdan, küçük de olsa tiksindim. bu hareketinden tiksindim. ilişkileri kişisel düşünen, keskin ilkelere sahip olmayan insanları genelde pek bir saçma, pek bir korkak, liboş bulurlar. ben de o liboşlardanım. yılan balığından korkan kadına ölü bir yılan balığı sallanmaması gerekir. insanlara her zaman saygılı davranmak gerekir. sevecen olmak gerekir.
denize girmeye bayılırım ama "yılan" korkum buraya da sıçramıştı. korkak korkak yüzüyordum. tek tesellim japonların bu balığı yediği oldu. iştah kabartıcı bir şey aslında. ha demiyorum ki yılanları öldürelim. onları seviyorum aslında. en nihayetinde hayvan oldukları için masum buluyorum onları.
gece rüyamda benim minik su kaplumbağam ölü bir yılan balığıyla aynı akvaryumun içindeydi ve korkuyordu. korktuğunu hissedebiliyordum. onun korkusunu içten içe duyuyordum, paylaşıyordum. onu ordan çıkarmak istiyordum ama yılana dokunamıyordum. uyandığımda kaplumbağamı özledim. özlemedim, daha doğrusu (beraberken en fazla ne yapıyoruz ki?), endişelendim. hala yaşıyor muydu? yemini doğru veriyorlar mıydı? kabuğu mikrop kapmış mıydı? tüm ihmallerimin ona acı çektirdiğini hissettim, onun ne kadar acı çekebileciğini düşündükçe endişem arttı. evet, evde yüzüne bile bakmadığım bu hayvanı seviyordum herhalde.
tatilimin kalan kısmı çok rahatlatıcı, eğlenceli, vs vs geçti. sanki içine düştüğüm günlük bir boşluktan çıkmak için bilinçli bir çaba sarf ediyor gibiydim. bunun için, süregelen karamsarlığımdan, içimi kaplayan kasvetli düşüncelerden ve neredeyse en önemli özelliğim haline gelmiş isteksizliğimden kurtulmak için gerçekten çabalıyordum ve dünya bu çabamı takdir ediyordu. sürekli ona buna fal baktırıyordum. geleceğimi bir de onların ağzından duymak istiyor gibiydim. tabi ki geleceği söyleyeceklerine inandığım için değil. gelecekten bahsetmek istiyordum sadece. önümde ne gibi seçenekler var görmek istiyordum.
fakat bu akşamüstü yaratmaya çalıştığım bu iyimser hava küçük şeylerle bozuldu, ters bir laf, bir suçlama, mevsim değişikliğine uygun şarkı bulamama, televizyondaki program, hepsi umut kırıcıydı. neden küçük şeylerden geleceği çıkarmaya uğraşıyordum ve neden hep kötü şeyler seziyordum? ve neden yaşamım bu önemsiz şeyleri dert edecek kadar boşlaşmıştı?
YILAN BALIĞI
bu öykü, tatilden dönmeden, döner dönmez içimi garip duygular, kasvet ve sıkıntı doldurmadan önceydi. iskelede oturuyordum. güneş batıyordu. normalde çocuklara hiç ama hiç sinir olmam ama o kıza çok çok sinir oldum. elinde tuttuğu ölü bir yılan balığını sadist bir gülümsemeyle teyzesine sallıyordu. teyzesi belli ki sinir oluyordu bu duruma, gamsız anası ise kızına engel olacağı yerde içten içe onu tutuyor, nanemolla teyzeye ezici bakışlar atıp "aman noucak, onların kaç tanesi sana değiyo yüzerken" diye de ekliyordu. şimdi, bizler doğayla barışık olmalıyız, ormanın, denizin içinde pek de korkulmaması gereken hayvanlardan korkup kendimizi tiksindirmemliyiz asla değil mi? yılan balığı da son derece zarasız, uzunca bir balık, adı üstünde balık. yılan değil balık.
fakat kıza sinir olmamın iki nedeni vardı, bir teyzeyi anlıyordum çünkü benim de hayatta en korktuğum şey yılandır ve yılan derisi, su yılanı, yılan fotoğrafı, yılan belgeseli, yılan balığı (sadece balık bile olsa) beni çok, çok ürkütür. ikincisi şöyle insanlardan nefret ederim: senin inançların, korkuların çok saçma öyleyse sana her türlü saygısızlıkta bulunabilirim. evet teyzenin korkusu yersiz ama ona korktuğu şeyi pis pis sırıtarak, sadist sadist, saygısız saygısız, yüzüne yüzüne sallayan küçük kızdan, küçük de olsa tiksindim. bu hareketinden tiksindim. ilişkileri kişisel düşünen, keskin ilkelere sahip olmayan insanları genelde pek bir saçma, pek bir korkak, liboş bulurlar. ben de o liboşlardanım. yılan balığından korkan kadına ölü bir yılan balığı sallanmaması gerekir. insanlara her zaman saygılı davranmak gerekir. sevecen olmak gerekir.
denize girmeye bayılırım ama "yılan" korkum buraya da sıçramıştı. korkak korkak yüzüyordum. tek tesellim japonların bu balığı yediği oldu. iştah kabartıcı bir şey aslında. ha demiyorum ki yılanları öldürelim. onları seviyorum aslında. en nihayetinde hayvan oldukları için masum buluyorum onları.
gece rüyamda benim minik su kaplumbağam ölü bir yılan balığıyla aynı akvaryumun içindeydi ve korkuyordu. korktuğunu hissedebiliyordum. onun korkusunu içten içe duyuyordum, paylaşıyordum. onu ordan çıkarmak istiyordum ama yılana dokunamıyordum. uyandığımda kaplumbağamı özledim. özlemedim, daha doğrusu (beraberken en fazla ne yapıyoruz ki?), endişelendim. hala yaşıyor muydu? yemini doğru veriyorlar mıydı? kabuğu mikrop kapmış mıydı? tüm ihmallerimin ona acı çektirdiğini hissettim, onun ne kadar acı çekebileciğini düşündükçe endişem arttı. evet, evde yüzüne bile bakmadığım bu hayvanı seviyordum herhalde.
tatilimin kalan kısmı çok rahatlatıcı, eğlenceli, vs vs geçti. sanki içine düştüğüm günlük bir boşluktan çıkmak için bilinçli bir çaba sarf ediyor gibiydim. bunun için, süregelen karamsarlığımdan, içimi kaplayan kasvetli düşüncelerden ve neredeyse en önemli özelliğim haline gelmiş isteksizliğimden kurtulmak için gerçekten çabalıyordum ve dünya bu çabamı takdir ediyordu. sürekli ona buna fal baktırıyordum. geleceğimi bir de onların ağzından duymak istiyor gibiydim. tabi ki geleceği söyleyeceklerine inandığım için değil. gelecekten bahsetmek istiyordum sadece. önümde ne gibi seçenekler var görmek istiyordum.
fakat bu akşamüstü yaratmaya çalıştığım bu iyimser hava küçük şeylerle bozuldu, ters bir laf, bir suçlama, mevsim değişikliğine uygun şarkı bulamama, televizyondaki program, hepsi umut kırıcıydı. neden küçük şeylerden geleceği çıkarmaya uğraşıyordum ve neden hep kötü şeyler seziyordum? ve neden yaşamım bu önemsiz şeyleri dert edecek kadar boşlaşmıştı?
Perşembe, Ağustos 21, 2008
kedi mıknatısı
bugün danışmanda oturuyor, soda içiyor ve gazete okuyordum. derken yanıma tembel, zarif bir kedi geldi, ayaklarımın üstüne oturdu, yumuşaklığını bana hissettirerek. o kadar teklifsiz ve tatlı bir davranıştı ki içten içe gururlandım, kendimi çekici hissettim. hiç ses etmedim, kediyi okşamak gibi bayağı şeylere kalkışmadım. kedi de öylece duruyordu ki münasebetsiz kızın biri geldi kediye bağırarak işkence etmeye, onu mıncıklamaya, okşamaya başladı. kızın erkek arkadaşı kızın bu tür davranışlarından bıkmıştı sanki ve ona kediyi rahat bırakmasını söyledi. sonra kız dinlemedi ve en sonunda sanki kedinin sahibi benmişim gibi bana bakıp gülümsedi. ben de bundan onur duydum, kıza gülümsedim.
one çok güzel bir şarkı ve ben böyle boktan püsürden yazı konuları çıkarmaktan utanıyorum.
her neyse, şu aralar mutluyum, her şey beni büyülemeye başladı yine.
one çok güzel bir şarkı ve ben böyle boktan püsürden yazı konuları çıkarmaktan utanıyorum.
her neyse, şu aralar mutluyum, her şey beni büyülemeye başladı yine.
SU KAPLUMBAĞAM
Onun adı yok, olmasına gerek yok aslında çünkü herkes onun bizim su kaplumbağamız olduğunu biliyor, yani bizim hapsettiğimiz su kaplumbağası demek istedim. Yarı mutlu yuvamızda, yeşil bitkilerin yanına, güneşe koyduğumuz bu hayvana bazen ben öylesine “Katip” diyorum, ama bu ismi pek sevmiyorum aslında, bu yüzden ona hiçbir şey demiyorum. Onunla pek ilgilenmemeye başladım, ama biliyorum ki ilgilenmedikçe ölür ve bu yüzden iki günde bir suyunu değiştiriyor ve bazen elime alıp kabuğunu ilaçlı pamukla siliyorum. Bu anları seviyorum, sanırım o da seviyor çünkü biraz sinerek küçük gözleriyle suratıma bakıyor ve ben o an onun saklı, derin bir ruhu olduğunu anlıyorum, ürkek ve sakin. Onu elime aldığımda bu bir sükunet anı oluyor ve benden korkuyor, benden bu nazikçe korkuşunu seviyorum. Onun duyguları ya da düşünceleri var demek istemdim, bizim gibi Ayşe’yle evlenmek istiyorum, Mahmut’a olan sevgim geçti diye düşündüğünü sanmıyorum, sıkıntıyı ruhunda hissedip hissetmediği bir muamma, ama onda akıldan veya duygudan başka ne var biliyor musunuz? Ruh. Canlılığın elimin ayasından küçük bu bedene hapsolmuş olması şaşırtıcı.
Bu yüzden artık kaplumbağamı seveceğim, arkadaşlarım yerine, eğer arkadaşlarımı değerli kılan duyguları ve düşünceleriyse ben bunlara zerre kadar değer vermiyorum çünkü hepimizin duygu ve düşünceleri sürekli değişen, gerçek olmayan şeyler. Melodi değiştiren tatlı şarkılar gibi. Hannah Montana gibi. Disney filmleri gibi. Kate Nash gibi. Kaplumbağamın suratına bakmadığım gibi onun hakkında yazılar yazıyorum onun haberi olmadan. Düz mantık.
Kaplumbağa’nın kokusu kimsenin hoşuna gitmiyor ama ben seviyorum, su gibi kokuyor işte, yosun gibi, pis bir dere gibi kokuyor. Suların içinde yaşayıp giden bir canlı.
Buradan Metallica’nın One’ına geçerim. Bu şarkı kaplumbağanın canlılığının tek gerçek olan şey olması gibi, tek gerçek şarkı (one, J) olarak çıkıyor karşıma. Yani şu an.
DAHA SAÇMA BİR ŞEY
Ben küçükken sık sık duyduğum garip bir şaka vardı:
Kertenkelenin dişisine ne denir?
Kertilen kele.
Küçük hayvanların, doğalarının gerektirdiği işi yapmalarını bile, bu sıradan sürüngenleri bile kendi yapay, beyinsiz, pornografik bakış açımızla yorumluyorduk. Burada önemli olan açık saçık kelime kullanmak değil, ki açık saçık kelimeler bazen güzel, bazen kötü olur, ne yapmak için söylenildiğine bağlı olarak, burada önemli olan, dişi kertenkelenin acı çektiğine dair yapılan gizli göndermedir. Dişi bir kabul edici, ağırlayıcı, baştan çıkarılan olarak değil de zalimce kertilen, hükmedilen (belki de bu doğada da böyle, kaplanların nasıl eşlerini zorla yakalayıp tuttuklarını düşünürsek) İngilizlerin “hate fuck” dediği şekilde kullanılıp bitkinken kenara atılan, dövülen, evde ve işte kullanılan, sokakta pişkin pişkin ellenilen…
Onun adı yok, olmasına gerek yok aslında çünkü herkes onun bizim su kaplumbağamız olduğunu biliyor, yani bizim hapsettiğimiz su kaplumbağası demek istedim. Yarı mutlu yuvamızda, yeşil bitkilerin yanına, güneşe koyduğumuz bu hayvana bazen ben öylesine “Katip” diyorum, ama bu ismi pek sevmiyorum aslında, bu yüzden ona hiçbir şey demiyorum. Onunla pek ilgilenmemeye başladım, ama biliyorum ki ilgilenmedikçe ölür ve bu yüzden iki günde bir suyunu değiştiriyor ve bazen elime alıp kabuğunu ilaçlı pamukla siliyorum. Bu anları seviyorum, sanırım o da seviyor çünkü biraz sinerek küçük gözleriyle suratıma bakıyor ve ben o an onun saklı, derin bir ruhu olduğunu anlıyorum, ürkek ve sakin. Onu elime aldığımda bu bir sükunet anı oluyor ve benden korkuyor, benden bu nazikçe korkuşunu seviyorum. Onun duyguları ya da düşünceleri var demek istemdim, bizim gibi Ayşe’yle evlenmek istiyorum, Mahmut’a olan sevgim geçti diye düşündüğünü sanmıyorum, sıkıntıyı ruhunda hissedip hissetmediği bir muamma, ama onda akıldan veya duygudan başka ne var biliyor musunuz? Ruh. Canlılığın elimin ayasından küçük bu bedene hapsolmuş olması şaşırtıcı.
Bu yüzden artık kaplumbağamı seveceğim, arkadaşlarım yerine, eğer arkadaşlarımı değerli kılan duyguları ve düşünceleriyse ben bunlara zerre kadar değer vermiyorum çünkü hepimizin duygu ve düşünceleri sürekli değişen, gerçek olmayan şeyler. Melodi değiştiren tatlı şarkılar gibi. Hannah Montana gibi. Disney filmleri gibi. Kate Nash gibi. Kaplumbağamın suratına bakmadığım gibi onun hakkında yazılar yazıyorum onun haberi olmadan. Düz mantık.
Kaplumbağa’nın kokusu kimsenin hoşuna gitmiyor ama ben seviyorum, su gibi kokuyor işte, yosun gibi, pis bir dere gibi kokuyor. Suların içinde yaşayıp giden bir canlı.
Buradan Metallica’nın One’ına geçerim. Bu şarkı kaplumbağanın canlılığının tek gerçek olan şey olması gibi, tek gerçek şarkı (one, J) olarak çıkıyor karşıma. Yani şu an.
DAHA SAÇMA BİR ŞEY
Ben küçükken sık sık duyduğum garip bir şaka vardı:
Kertenkelenin dişisine ne denir?
Kertilen kele.
Küçük hayvanların, doğalarının gerektirdiği işi yapmalarını bile, bu sıradan sürüngenleri bile kendi yapay, beyinsiz, pornografik bakış açımızla yorumluyorduk. Burada önemli olan açık saçık kelime kullanmak değil, ki açık saçık kelimeler bazen güzel, bazen kötü olur, ne yapmak için söylenildiğine bağlı olarak, burada önemli olan, dişi kertenkelenin acı çektiğine dair yapılan gizli göndermedir. Dişi bir kabul edici, ağırlayıcı, baştan çıkarılan olarak değil de zalimce kertilen, hükmedilen (belki de bu doğada da böyle, kaplanların nasıl eşlerini zorla yakalayıp tuttuklarını düşünürsek) İngilizlerin “hate fuck” dediği şekilde kullanılıp bitkinken kenara atılan, dövülen, evde ve işte kullanılan, sokakta pişkin pişkin ellenilen…
Pazar, Ağustos 17, 2008
loser listesi
tereza sait faik a.
selim ı. morrissey
van gogh linkin park
toulouse l. demet akalın
brigitte jones fonetik k.
ve diğer ağır toplar
bunlar kendinizi çok iyi hissetmeniz içindi. bir de winner listesine bakalım:
sex and the city kadınları (her zaman değil)
putin
bush
christina agulera
paris hilton.
ve diğer salaklar.
hayır tabi ki bu genelleme çok saçma.
selim ı. morrissey
van gogh linkin park
toulouse l. demet akalın
brigitte jones fonetik k.
ve diğer ağır toplar
bunlar kendinizi çok iyi hissetmeniz içindi. bir de winner listesine bakalım:
sex and the city kadınları (her zaman değil)
putin
bush
christina agulera
paris hilton.
ve diğer salaklar.
hayır tabi ki bu genelleme çok saçma.
devam
E.S İLE RÖPORTAJ
BİREYİN ÖNEMİ VE EDEBİYAT
Ayfer Aydoğan: Evet, sizinle bu ilk görüşmemiz. Artık röportaj vermeye alıştınız mı?
E.Ş: Eh, şöyle böyle. Aslında söyleyeceklerim o anda aklıma gelmiyor. Yazılı röportajları daha çok seviyorum.
A.A: Yine de başlayalım. Karakter tahlillerinde çok başarılısınız. İnsan doğasını bu kadar iyi nasıl tanıdınız?
E.Ş: Bu klasik soruya çok klasik bir cevap vereceğim: kendimi çok iyi tanıyarak. Çok içe dönük biriyim ve kendimde insanlığın tüm hallerini gördüm. Klasik bir alıntı yapacağım, Flaubert’in dediği gibi, yazdığım tüm karakterler benim. İyi de olan, kötü de olan benim. Hepsi benim.
A.A: Kötü müsünüz?
E.Ş: Zaman zaman. Fakat bunu bastırmayı ahlaki bir görev saymışımdır.
A.A: Peki doğrucu Davut musunuz?
E.Ş: Asla. Aslında çok ahlaklı biri değilim. Yani doğru şey için savaşmayı fikir olarak takdir etsem de bunu uygulamaya geçirdiğim pek görülmemiştir. Birkaç temel ahlaki ilkem var kendimce. Aslında fikren, ahlaki değerlerin göreceli olmasına karşıyım. Kesin olmalı her şey. Ama ne yapalım ki böyle yetiştik. İnsanları ayıplamak bana ayıp gelir. Yargılamam ve incitmem. İşte iki temel şey.
A.A: Hukuk okumanızın bunlarla ilgisi güçlü olsa gerek.
E.Ş: Hayır, hukuk okumamın bunlarla ilgisi az. Asıl amacım hukuk bilmekti. Yapmak istediklerim sonra geliyordu. Fakat iyi bir şey yapmanın mutluluğu tartışılmaz. Hepimiz vicdanımız için yaşıyoruz. Ben dünyevi arzularıyla barışık olmayan bir yazarım.
A.A: Huzur veren bir tarafınız var, E.S.
E.Ş: Öyle mi? Ben hiç huzurlu değilim halbuki. Yazdıklarımdan anlaşılmıyor mu?
A.A: Yazdıklarınızı da huzur verici bulmuşumdur ben hep.
E.Ş: Oooo, sizinle anlaşamayacağız. Yeni romanımı okudunuz mu, Vicdan’ı?
A.A: Evet, fevkalade huzur verici buldum hem de.
E.Ş: Aslında Ayfer Hanım, bu beni sevindirdi. Kendim huzuru ararken insanlara huzur dağıtmak hoş bir şey.
A.A: Bir tür peygamber gibi desenize.
E.Ş: Ayfer Hanım, siz de iyice abarttınız. Bende peygamber olacak göz var mı? Hiç o yapıda biri değilim.
A.A: Kızmayın, okurlar hayranı oldukları yazarları abartmayı severler. Yeni romanınız Vicdan’ı konuşalım biraz da. Çok abartılı ve aşırı hüzünlü bulanların sayısı fazla.
E.Ş: Okurken ağlatmak, insanları arındırmak istedim. Bir tür tragedya gibi oldu. Fakat konumuz insanın değişmeyen doğası değil, insanın değişen doğası. Hızla değiştiğimizi göstermek istedim. Kimi yazarlar bu çağda bireyi anlatmayı demode buluyorlar, değişen dünyamızda olaylara daha geniş bakmak gerek diyorlar. Daha geniş bakılacak yer bence yine bireydir. Olay kirlenen sular, hızlanan bilgisayarlar değildir aslında, suları kirleten, bilgisayarı kullanan insandır, evet hala. Dünya çok hızlı değişiyor çünkü, biz de değişiyoruz. Sebep dünyanın değişmesi değil, bizim değişmemiz. Bu değişimi ne kadar sorgularsak o kadar iyi. İşte buna vicdan diyoruz.
A.A: Söyledikleriniz, yıllardır çoğu yazarın söylediği şeyler. Yalnızlaşan birey, varolma yükü vs vs.
E.Ş: Tamam. Her zaman çok özgün olmak zorunda mıyım?
A.A: (Gülüyorum) Fakat biz okurlarınızı öyle alıştırdınız sayın Ş.
E.Ş: Ahah, teşekkür ederim.
TİMUÇİN’DEN AYRILDIKTAN SONRA KÜÇÜK BİR EVE TAŞINDIM
A.A: Gelelim özel hayatınıza. Boşandınız. Şimdi nerde yaşıyorsunuz?
E.Ş: Sultanahmet’te, çok küçük bir evde. Fakat manzarası harikulade. Hep taşınmak istediğim yerdi. Orda zaman daha yavaş akıyormuş gibi. Bir de İstanbul havası. Nüfusu sadece turistlerden ve garsonlardan oluşmuyormuş. Yeni bir hayata başlamış gibiyim, altın çağımdayım. Yalnızca kızım için üzülüyorum.
A.A: Belki onun için de iyi olacak. Kaç yaşında kızınız?
E.Ş: Bazı açılardan evet. 8 yaşında. Doğrusunu isterseniz, yazları Dubai’de, kışları kocaman Amerikanvari bir villada, her istediğimiz yerine getirilerek yaşanan o yaşamı sevmiyordum. Ne yapalım ki kocamın çevresi böyleydi ve biz de ona uymuştuk. Ancak kızım oralarda büyüsün istemiyordum içten içe. Şimdi ikimiz yalnızız, onun yetişmesi hakkında daha fazla söz sahibiyim. Babası kızını asla bırakmayacak tabi.
A.A: Timuçin Çakır’a kızgın mısınız?
E.Ş: Ben Timuçin’i çok severim. O olmasaydı ilk öykülerim asla basılmazdı. Doğruya doğru. Geniş bir yayınevi çevresi vardır. Ayrıca ilk aylarda, üniversiteden istifa edip kendimi öykülere verdiğim o yıllarda bana çok büyük maddi destek sağladı. Benim ona kızdığım nokta şu: bir çocuğumuz var ve en güvendiği, kendine örnek alması gereken insandan öğrendiği şey: tatminsizlik, şımarıklık. Yetişkinlere olan güveni sarsıldı. Fakat ne yapalım, hayat böyle. Ben kimseyi suçlamıyorum, sadece çocuk yetiştirmenin çok zor olduğunu anladım.
A.A: Nasıl bir annesiniz?
E.Ş: Bilmem. Çok iyi olmaya çalışıyorum. Kitap yazmak gibi değil çocuk büyütmek.
AŞK VE ÖLÜM
A.A: Formunuzu nasıl koruyorsunuz Şirin, ölümden korkuyor musunuz?
E.Ş: Yürüyerek. Yaşlanmaktan hiç korkmuyorum, yüzüm kırışsa da hep sevgili bulacağım, eminim. Ölümden tabi ki korkuyorum. Üzüldüğüm şey artık yaşamamak değil, belirsizlikten korkuyorum. Yoksa yaşam enerjim düşüktür. Gençken bile hayatı çok sıkıcı bulurdum, eğlenirdim eğlenmesine ama, eğlenceyi bile sıkıcı bulurdum. Bir şeyi bekler gibi geçerdi günlerim. Yaşayayım da yaşayayım diyenleri anlamıyorum. Aynı güneş, aynı hava, aynı su. Gerçi her yerde farklı bir hava, farklı bir su var. Bunu anlıyorum. Güzellikleri takdir ediyorum, ama o kadar. Belki de şu yaşadığımız yeni dünya, televizyon, internet bizi böyle bunaltan.
A.A: Dünyadan elini eteğini çekmiş yaşlı bir kadın gibi konuşuyorsunuz. Oysa tüm edebiyat çevreleri biliyor aşklarınızı. Siz şımarık bir starsınız bir bakıma, Şirin.
E.Ş: Ayfer Hanım, Türkiye star olmak için uygun bir ülke değil ki. Fransa’da olur öyle starlar. Picasso bile öyle bir star. Dali öyle. Jane Birkin öyle. Ben öyle olamam. Kimse benim kaprislerimle ilgilenmez herhalde, Ayfer Hanım. İnsanların daha önemli işleri var. Ben yaşadıklarımı kimsenin, kızımın bile bilmesini istemiyorum. Zorla haber yapıyorlar.
A.A: Şarkı söyleyecek misiniz?
E.Ş: Evet, söylemez olur muyum? Bu sene Karabatak Gazinosunda çıkacağım, her Cuma akşamı.
A.A: Ders verecek misiniz?
E.Ş: Evet, 3 ayrı okulda Kamu Hukukuna giriyorum.
A.A: Süremiz bitti, E.S. Sizinle konuşmak benim için inanılmaz bir deneyimdi. Fakat kendimi özel hayatınıza kaptırdım, keşke kitaplarınızla ilgili daha fazla sorabilseydim size. Son olarak, yeni projelerinizi merak ediyorum.
E.Ş: Kafkaslar beni çok etkiliyor. Çerkez bir ailenin yaşamını anlatan bir roman yazacağım. Şu ana kadar yaptığım incelemelere dayanarak.
A.A: Mükemmel!! Dört gözle bekliyoruz.
E.Ş: İnşallah.
BİREYİN ÖNEMİ VE EDEBİYAT
Ayfer Aydoğan: Evet, sizinle bu ilk görüşmemiz. Artık röportaj vermeye alıştınız mı?
E.Ş: Eh, şöyle böyle. Aslında söyleyeceklerim o anda aklıma gelmiyor. Yazılı röportajları daha çok seviyorum.
A.A: Yine de başlayalım. Karakter tahlillerinde çok başarılısınız. İnsan doğasını bu kadar iyi nasıl tanıdınız?
E.Ş: Bu klasik soruya çok klasik bir cevap vereceğim: kendimi çok iyi tanıyarak. Çok içe dönük biriyim ve kendimde insanlığın tüm hallerini gördüm. Klasik bir alıntı yapacağım, Flaubert’in dediği gibi, yazdığım tüm karakterler benim. İyi de olan, kötü de olan benim. Hepsi benim.
A.A: Kötü müsünüz?
E.Ş: Zaman zaman. Fakat bunu bastırmayı ahlaki bir görev saymışımdır.
A.A: Peki doğrucu Davut musunuz?
E.Ş: Asla. Aslında çok ahlaklı biri değilim. Yani doğru şey için savaşmayı fikir olarak takdir etsem de bunu uygulamaya geçirdiğim pek görülmemiştir. Birkaç temel ahlaki ilkem var kendimce. Aslında fikren, ahlaki değerlerin göreceli olmasına karşıyım. Kesin olmalı her şey. Ama ne yapalım ki böyle yetiştik. İnsanları ayıplamak bana ayıp gelir. Yargılamam ve incitmem. İşte iki temel şey.
A.A: Hukuk okumanızın bunlarla ilgisi güçlü olsa gerek.
E.Ş: Hayır, hukuk okumamın bunlarla ilgisi az. Asıl amacım hukuk bilmekti. Yapmak istediklerim sonra geliyordu. Fakat iyi bir şey yapmanın mutluluğu tartışılmaz. Hepimiz vicdanımız için yaşıyoruz. Ben dünyevi arzularıyla barışık olmayan bir yazarım.
A.A: Huzur veren bir tarafınız var, E.S.
E.Ş: Öyle mi? Ben hiç huzurlu değilim halbuki. Yazdıklarımdan anlaşılmıyor mu?
A.A: Yazdıklarınızı da huzur verici bulmuşumdur ben hep.
E.Ş: Oooo, sizinle anlaşamayacağız. Yeni romanımı okudunuz mu, Vicdan’ı?
A.A: Evet, fevkalade huzur verici buldum hem de.
E.Ş: Aslında Ayfer Hanım, bu beni sevindirdi. Kendim huzuru ararken insanlara huzur dağıtmak hoş bir şey.
A.A: Bir tür peygamber gibi desenize.
E.Ş: Ayfer Hanım, siz de iyice abarttınız. Bende peygamber olacak göz var mı? Hiç o yapıda biri değilim.
A.A: Kızmayın, okurlar hayranı oldukları yazarları abartmayı severler. Yeni romanınız Vicdan’ı konuşalım biraz da. Çok abartılı ve aşırı hüzünlü bulanların sayısı fazla.
E.Ş: Okurken ağlatmak, insanları arındırmak istedim. Bir tür tragedya gibi oldu. Fakat konumuz insanın değişmeyen doğası değil, insanın değişen doğası. Hızla değiştiğimizi göstermek istedim. Kimi yazarlar bu çağda bireyi anlatmayı demode buluyorlar, değişen dünyamızda olaylara daha geniş bakmak gerek diyorlar. Daha geniş bakılacak yer bence yine bireydir. Olay kirlenen sular, hızlanan bilgisayarlar değildir aslında, suları kirleten, bilgisayarı kullanan insandır, evet hala. Dünya çok hızlı değişiyor çünkü, biz de değişiyoruz. Sebep dünyanın değişmesi değil, bizim değişmemiz. Bu değişimi ne kadar sorgularsak o kadar iyi. İşte buna vicdan diyoruz.
A.A: Söyledikleriniz, yıllardır çoğu yazarın söylediği şeyler. Yalnızlaşan birey, varolma yükü vs vs.
E.Ş: Tamam. Her zaman çok özgün olmak zorunda mıyım?
A.A: (Gülüyorum) Fakat biz okurlarınızı öyle alıştırdınız sayın Ş.
E.Ş: Ahah, teşekkür ederim.
TİMUÇİN’DEN AYRILDIKTAN SONRA KÜÇÜK BİR EVE TAŞINDIM
A.A: Gelelim özel hayatınıza. Boşandınız. Şimdi nerde yaşıyorsunuz?
E.Ş: Sultanahmet’te, çok küçük bir evde. Fakat manzarası harikulade. Hep taşınmak istediğim yerdi. Orda zaman daha yavaş akıyormuş gibi. Bir de İstanbul havası. Nüfusu sadece turistlerden ve garsonlardan oluşmuyormuş. Yeni bir hayata başlamış gibiyim, altın çağımdayım. Yalnızca kızım için üzülüyorum.
A.A: Belki onun için de iyi olacak. Kaç yaşında kızınız?
E.Ş: Bazı açılardan evet. 8 yaşında. Doğrusunu isterseniz, yazları Dubai’de, kışları kocaman Amerikanvari bir villada, her istediğimiz yerine getirilerek yaşanan o yaşamı sevmiyordum. Ne yapalım ki kocamın çevresi böyleydi ve biz de ona uymuştuk. Ancak kızım oralarda büyüsün istemiyordum içten içe. Şimdi ikimiz yalnızız, onun yetişmesi hakkında daha fazla söz sahibiyim. Babası kızını asla bırakmayacak tabi.
A.A: Timuçin Çakır’a kızgın mısınız?
E.Ş: Ben Timuçin’i çok severim. O olmasaydı ilk öykülerim asla basılmazdı. Doğruya doğru. Geniş bir yayınevi çevresi vardır. Ayrıca ilk aylarda, üniversiteden istifa edip kendimi öykülere verdiğim o yıllarda bana çok büyük maddi destek sağladı. Benim ona kızdığım nokta şu: bir çocuğumuz var ve en güvendiği, kendine örnek alması gereken insandan öğrendiği şey: tatminsizlik, şımarıklık. Yetişkinlere olan güveni sarsıldı. Fakat ne yapalım, hayat böyle. Ben kimseyi suçlamıyorum, sadece çocuk yetiştirmenin çok zor olduğunu anladım.
A.A: Nasıl bir annesiniz?
E.Ş: Bilmem. Çok iyi olmaya çalışıyorum. Kitap yazmak gibi değil çocuk büyütmek.
AŞK VE ÖLÜM
A.A: Formunuzu nasıl koruyorsunuz Şirin, ölümden korkuyor musunuz?
E.Ş: Yürüyerek. Yaşlanmaktan hiç korkmuyorum, yüzüm kırışsa da hep sevgili bulacağım, eminim. Ölümden tabi ki korkuyorum. Üzüldüğüm şey artık yaşamamak değil, belirsizlikten korkuyorum. Yoksa yaşam enerjim düşüktür. Gençken bile hayatı çok sıkıcı bulurdum, eğlenirdim eğlenmesine ama, eğlenceyi bile sıkıcı bulurdum. Bir şeyi bekler gibi geçerdi günlerim. Yaşayayım da yaşayayım diyenleri anlamıyorum. Aynı güneş, aynı hava, aynı su. Gerçi her yerde farklı bir hava, farklı bir su var. Bunu anlıyorum. Güzellikleri takdir ediyorum, ama o kadar. Belki de şu yaşadığımız yeni dünya, televizyon, internet bizi böyle bunaltan.
A.A: Dünyadan elini eteğini çekmiş yaşlı bir kadın gibi konuşuyorsunuz. Oysa tüm edebiyat çevreleri biliyor aşklarınızı. Siz şımarık bir starsınız bir bakıma, Şirin.
E.Ş: Ayfer Hanım, Türkiye star olmak için uygun bir ülke değil ki. Fransa’da olur öyle starlar. Picasso bile öyle bir star. Dali öyle. Jane Birkin öyle. Ben öyle olamam. Kimse benim kaprislerimle ilgilenmez herhalde, Ayfer Hanım. İnsanların daha önemli işleri var. Ben yaşadıklarımı kimsenin, kızımın bile bilmesini istemiyorum. Zorla haber yapıyorlar.
A.A: Şarkı söyleyecek misiniz?
E.Ş: Evet, söylemez olur muyum? Bu sene Karabatak Gazinosunda çıkacağım, her Cuma akşamı.
A.A: Ders verecek misiniz?
E.Ş: Evet, 3 ayrı okulda Kamu Hukukuna giriyorum.
A.A: Süremiz bitti, E.S. Sizinle konuşmak benim için inanılmaz bir deneyimdi. Fakat kendimi özel hayatınıza kaptırdım, keşke kitaplarınızla ilgili daha fazla sorabilseydim size. Son olarak, yeni projelerinizi merak ediyorum.
E.Ş: Kafkaslar beni çok etkiliyor. Çerkez bir ailenin yaşamını anlatan bir roman yazacağım. Şu ana kadar yaptığım incelemelere dayanarak.
A.A: Mükemmel!! Dört gözle bekliyoruz.
E.Ş: İnşallah.
selam, bugün yazalı çok zaman geçen ama üşengeçlikten yayınlayamadığım kıçıkalkık yazılarımla siz okurlarımı başbaşa bırakıyorum.
KİTAP ELEŞTİRİLERİ
HÜZÜN
Basım yılı: 2015, Sessiz harf Yayınları
Yazarı: E.S
Edebiyatımızın genç yeteneklerinden E.S’nin ilk romanı Hüzün yine eleştirmenlerden tam not aldı. Daha önce çocuklar için kaleme aldığı “Taze Temiz Hava” adlı öykü kitabıyla çocuk edebiyatında çığır açan genç yazar, ününü ve başarısını pekiştiren “Aşk ve Gençlik öyküleri” ile edebiyatımızda yerini sağlamlaştırmıştı. Genç, duygulu, kılı kırk yaran, mizahi ve akıcı kalemiyle tanınan Şirin, bu sefer akıl oyunlarına ve duygusal iniş çıkışlara geniş yer veren bir üslupla hepimizin yakından tanıdığı bir konuyu ele alıyor: gençliği. Kitap, bir genç kızın gizli defterinden oluşuyor, günlük yazıları, bazı şiirler ve karakalem çizimleri kapsıyor. Yazarın ironik bir şekilde sürekli gönderme yaptığı “bir genç kızın gizli defteri”ne (yazarın gençliğinde İpek Ongun’un çok satan gençlik kitabı serisi) biçimsel olarak benzese de gençlik anlayışı ve dünya görüşü bakımından taban tabana zıt. Bir Genç Kızın Gizli Defteri’ndeki Serra Noyan ne kadar kararlıysa Hüzün’ün başkahramanı o kadar kararsız, Serra ne kadar hayat doluysa adını öğrenemediğimiz başkahramanımız o kadar tembel ve hareketsiz. Günler çözümsüz sorularla, duygusal takıntılarla, büyük dini çelişkilerle, her türden sosyal fobiyle boğuşarak geçiyor, obsesyonun, paranoyanın, narsizmin her türden hafif belirtisiyle karşılaşıyoruz, fakat anlatım o kadar öznel ki bir türlü emin olamıyoruz, bu kalın günlükte neye inanacağımızı bilmeden, yolumuzu kaybetmiş olarak bir taraftan diğerine sürükleniyoruz.
Çoğu gençlik romanında, sözgelimi Bir Genç Kızın Gizli Defteri’nde iyi ve kötünün, güzelin ve çirkinin sınırları çizilmiştir, gerçek hayatla birebir uymasa da ana karakterin sahip olduğu ve yazarın belirlediği bu değerler çerçevesi içinde değerlendirilir her olay. Hüzün’de bu türden bir yönlendirme neredeyse hiç yok. Ana karakter, sadece değişen duyguların ve kimi zaman çok duyarlı, kimi zaman vurdumduymaz vicdanının peşinden, çoğu zaman da dinmek bilmeyen gençlik arzularının peşinden koşarken, kitabın başında ak dediğine sonunda kara diyebiliyor, okuyucu da çelişkilerle dolu bu günlükte ana karakter hakkında kesin bir yargıya varamasa da keskin bir tat, bir ana karakter kokusu almış olarak bitiriyor kitabı.
Kitabın bir başka komik tarafı da ana karakterin sürekli Serra Noyan’ı okuması. Sanki içinde bir şeyleri oturtmak ister, kendini arındırmaya, rahatlatmaya çalışır gibi sürekli bu çok satanı okuyor, ondan alıntılar yapıyor. Sadece onu değil, Leo Buscalgia’dan kişisel gelişim kitaplarına kadar bütün çok satanların müdavimi olan 15 yaşındaki ana karakter, hayatın o kitaplarda anlatıldığı kadar basit olmadığının canlı tanığı, yine de son bir umut, kabullenmek istemiyor.
Anlattıklarımızdan yazarın okuyucuyu, bazı 20. yüzyıl yazarları gibi tamamen özgür bıraktığı, onu sürekli yabancılaştırma yoluna gittiği ve garip bir evrende onu yalnız bıraktığı anlaşılmasın. Zaten bir Ezgi Şirin metninde bu mümkün değildir. E.S’nin üslubu köklerini gerçeklikten ya da gerçekliğe dayanan hayal gücünden alır ve ne yaparsa yapsın, anaç bir yazar olarak bilinen E.S’nin bir metinde kendini ve insancıl Şirin değerlerini hissettirmemesi mümkün değildir. Zaten bu gizli imza olmadan, ana karakter intihar ederdi diyebiliriz. Gerçekten de ana karakter, tüm hüznüne, karamsarlığına ve isyanına rağmen, tuttuğu günlüğün her satırına sinmiş bir mizah, yaratılıştan gelen bir insan sevgisi ve gençliğin de verdiği bir dayanma gücü taşıyor.
E.S., kendini açmaya çalışsa da yazdığı her eserde edebiyatın spesifik bir familyasına mensup olduğu görülüyor. Bu familya, Tutunamayanların, Oblomov’un, Werther’in ve Arturo Bandini’nin familyasıdır: duygulu, tembel, hayalci, çok düşünen, çaresiz ve komik. Eserde otobiyografik izlere de rastlanmıştır, özellikle olayların bir yatılı okulda geçmesi yazarın Galatasaray Lisesi binasında geçirdiği günleri hatırlatmaktadır biz okurlara.
E.S. bir Colette midir, bir Sagan mıdır, bir Sappho mudur yoksa kendi halinde bir Jane Austin midir? Öyle ya, onu az önce hep erkek yazarlarla kıyasladık fakat kadınsılık, onun eserlerinde bir erkeksi tül altında saklanmış utangaç bir çiçeğe benzer. Belki de Sylvia Plath demeliydik. Yayınevi sahibi Timuçin Çakır’la yaptığı mutsuz evlilik ve ardından boşanma, sadece mutluluk arayan ve evliliğe hayran bu kadın yazara bir hayat dersi vermiştir. Ardından genç ressam Cenk Ertuğ’la ilişkisi onu bana George Sand’e benzetiyor vallahi.
Ne dersek diyelim, E.S. edebiyatımıza, zevklerimize bir anda girdi ve sonsuza kadar da orada kalacak. Her zaman kendine has, bir klan gibi yaşayan bir hayran kitlesine sahip olacak ve az insan tarafından, çok sevilecek. Gittiğinde ardında taklitler bırakacak, fakat onun gibi yazmak ancak o olmakla mümkün olacak. Ve biz her zaman onun hüznünü, onun mizahını özleyeceğiz.
KİTAP ELEŞTİRİLERİ
HÜZÜN
Basım yılı: 2015, Sessiz harf Yayınları
Yazarı: E.S
Edebiyatımızın genç yeteneklerinden E.S’nin ilk romanı Hüzün yine eleştirmenlerden tam not aldı. Daha önce çocuklar için kaleme aldığı “Taze Temiz Hava” adlı öykü kitabıyla çocuk edebiyatında çığır açan genç yazar, ününü ve başarısını pekiştiren “Aşk ve Gençlik öyküleri” ile edebiyatımızda yerini sağlamlaştırmıştı. Genç, duygulu, kılı kırk yaran, mizahi ve akıcı kalemiyle tanınan Şirin, bu sefer akıl oyunlarına ve duygusal iniş çıkışlara geniş yer veren bir üslupla hepimizin yakından tanıdığı bir konuyu ele alıyor: gençliği. Kitap, bir genç kızın gizli defterinden oluşuyor, günlük yazıları, bazı şiirler ve karakalem çizimleri kapsıyor. Yazarın ironik bir şekilde sürekli gönderme yaptığı “bir genç kızın gizli defteri”ne (yazarın gençliğinde İpek Ongun’un çok satan gençlik kitabı serisi) biçimsel olarak benzese de gençlik anlayışı ve dünya görüşü bakımından taban tabana zıt. Bir Genç Kızın Gizli Defteri’ndeki Serra Noyan ne kadar kararlıysa Hüzün’ün başkahramanı o kadar kararsız, Serra ne kadar hayat doluysa adını öğrenemediğimiz başkahramanımız o kadar tembel ve hareketsiz. Günler çözümsüz sorularla, duygusal takıntılarla, büyük dini çelişkilerle, her türden sosyal fobiyle boğuşarak geçiyor, obsesyonun, paranoyanın, narsizmin her türden hafif belirtisiyle karşılaşıyoruz, fakat anlatım o kadar öznel ki bir türlü emin olamıyoruz, bu kalın günlükte neye inanacağımızı bilmeden, yolumuzu kaybetmiş olarak bir taraftan diğerine sürükleniyoruz.
Çoğu gençlik romanında, sözgelimi Bir Genç Kızın Gizli Defteri’nde iyi ve kötünün, güzelin ve çirkinin sınırları çizilmiştir, gerçek hayatla birebir uymasa da ana karakterin sahip olduğu ve yazarın belirlediği bu değerler çerçevesi içinde değerlendirilir her olay. Hüzün’de bu türden bir yönlendirme neredeyse hiç yok. Ana karakter, sadece değişen duyguların ve kimi zaman çok duyarlı, kimi zaman vurdumduymaz vicdanının peşinden, çoğu zaman da dinmek bilmeyen gençlik arzularının peşinden koşarken, kitabın başında ak dediğine sonunda kara diyebiliyor, okuyucu da çelişkilerle dolu bu günlükte ana karakter hakkında kesin bir yargıya varamasa da keskin bir tat, bir ana karakter kokusu almış olarak bitiriyor kitabı.
Kitabın bir başka komik tarafı da ana karakterin sürekli Serra Noyan’ı okuması. Sanki içinde bir şeyleri oturtmak ister, kendini arındırmaya, rahatlatmaya çalışır gibi sürekli bu çok satanı okuyor, ondan alıntılar yapıyor. Sadece onu değil, Leo Buscalgia’dan kişisel gelişim kitaplarına kadar bütün çok satanların müdavimi olan 15 yaşındaki ana karakter, hayatın o kitaplarda anlatıldığı kadar basit olmadığının canlı tanığı, yine de son bir umut, kabullenmek istemiyor.
Anlattıklarımızdan yazarın okuyucuyu, bazı 20. yüzyıl yazarları gibi tamamen özgür bıraktığı, onu sürekli yabancılaştırma yoluna gittiği ve garip bir evrende onu yalnız bıraktığı anlaşılmasın. Zaten bir Ezgi Şirin metninde bu mümkün değildir. E.S’nin üslubu köklerini gerçeklikten ya da gerçekliğe dayanan hayal gücünden alır ve ne yaparsa yapsın, anaç bir yazar olarak bilinen E.S’nin bir metinde kendini ve insancıl Şirin değerlerini hissettirmemesi mümkün değildir. Zaten bu gizli imza olmadan, ana karakter intihar ederdi diyebiliriz. Gerçekten de ana karakter, tüm hüznüne, karamsarlığına ve isyanına rağmen, tuttuğu günlüğün her satırına sinmiş bir mizah, yaratılıştan gelen bir insan sevgisi ve gençliğin de verdiği bir dayanma gücü taşıyor.
E.S., kendini açmaya çalışsa da yazdığı her eserde edebiyatın spesifik bir familyasına mensup olduğu görülüyor. Bu familya, Tutunamayanların, Oblomov’un, Werther’in ve Arturo Bandini’nin familyasıdır: duygulu, tembel, hayalci, çok düşünen, çaresiz ve komik. Eserde otobiyografik izlere de rastlanmıştır, özellikle olayların bir yatılı okulda geçmesi yazarın Galatasaray Lisesi binasında geçirdiği günleri hatırlatmaktadır biz okurlara.
E.S. bir Colette midir, bir Sagan mıdır, bir Sappho mudur yoksa kendi halinde bir Jane Austin midir? Öyle ya, onu az önce hep erkek yazarlarla kıyasladık fakat kadınsılık, onun eserlerinde bir erkeksi tül altında saklanmış utangaç bir çiçeğe benzer. Belki de Sylvia Plath demeliydik. Yayınevi sahibi Timuçin Çakır’la yaptığı mutsuz evlilik ve ardından boşanma, sadece mutluluk arayan ve evliliğe hayran bu kadın yazara bir hayat dersi vermiştir. Ardından genç ressam Cenk Ertuğ’la ilişkisi onu bana George Sand’e benzetiyor vallahi.
Ne dersek diyelim, E.S. edebiyatımıza, zevklerimize bir anda girdi ve sonsuza kadar da orada kalacak. Her zaman kendine has, bir klan gibi yaşayan bir hayran kitlesine sahip olacak ve az insan tarafından, çok sevilecek. Gittiğinde ardında taklitler bırakacak, fakat onun gibi yazmak ancak o olmakla mümkün olacak. Ve biz her zaman onun hüznünü, onun mizahını özleyeceğiz.
how could
"kendimi bir kitap gibi pazarlıyorum. işte deniz ve işte ben, işte gözlerim. öyle bir şey ki bu dünyanın benim, iyilik merkezi ve ezilenlerin en güzel temsilcisi olan benim etrafımda döndüğünü cümle alem bilmeli. işte, bu mevsimde kendimi çok fazla böyle hissediyorum. ve durup iki dakika düşünmedim, acaba aptal görünüyor muyum biraz diye. objektifim ben, sadece objektif. ve objektif bir bakış açısıyla haklıyım."
but how could? as if we had to listen to those fucking things you say. ay etkileşimleri ve ruh hallerinin alabileceği binbir pozisyon ve fuck fuck fuck benim ilerdeki halimi ve insanların geçmişteki hallerini. hepimiz aynıyız. shit.
but how could? as if we had to listen to those fucking things you say. ay etkileşimleri ve ruh hallerinin alabileceği binbir pozisyon ve fuck fuck fuck benim ilerdeki halimi ve insanların geçmişteki hallerini. hepimiz aynıyız. shit.
Pazar, Mayıs 25, 2008
ŞARKILAR
Nisan Yağmuru
Sevgi denen şey yalanmış daldan dala konan için
Her çiçeğin balı varmış aşk sarhoşu olmak için
Kadıncağızın hüzünlü, sakin sesi bilgisayardan çıkıyor tüm odaya yayılarak, sevgili Belkıs Hanımınki ama, Zuhal Olcay’ın değil. O kadar hüzünleniyorum ki sanki o değil ben aldatılmışım gibi hissediyorum. Şimdi aynı ses tonuyla “hayatta tek gerçek şey sevgi” dese, ona da katılacağım. Yeter ki böyle mahzun, böyle kabullenmiş, önemsemez görünmeye çalışan bir havayla söylesin. Herhalde sadece sevimli, buruk bir sitemden başkasına hakkı olmadığını düşünerek söyledi bu güzel şarkıyı. 18. kez playe basıp gözlerimden neredeyse yaşlar gelerek şarkının neşeli girişini dinledim.
Nisan yağmuru kadar kısa süren hayatımız durmaz bir saadet arar
Bir sevgiye canı adar
Belkıs Hanım kimse sizi Shopenhauer denen derbeder, kalbi kırık felsefeciyle tanıştırdı mı? Yok, ben de bilmiyorum ama o kalbinizi dolduran istekleriniz gerçekleştiğinde kim bilir ne kadar sevindiniz, narin burnunuzla tezat oluşturan harika bir gülücükle karşılık verdiniz kaderin bu tatlı sürprizine.
Bu şarkının bestekârı o değildir herhalde, narin bir burnu var mı bilmiyorum, ama öyle söylüyor ki sanki bütün bunlar gerçek, ben de sanki büyük hayal kırıkları yaşamışım gibi üzülüyorum.
19 oldu. 20 oldu. Çıldıracağım. Ben bu kadar güzel söyleyemiyorum. Ben işi geyiğe vurarak söylüyorum. Bir daha bu şarkıyla dalga geçmeyeceğim. Bu şarkı kim ben kim? Şimdiki şarkılar ses denemesinden ibaret. Zevkli ve az ruhlu.
Across the Univers
Fiona Apple’ın söylediği ama sözlerini, ben İngilizce pek bilmem, anlamadığım bu şarkı bana soğuk, zengin ülkeleri hatırlatırdı, şimdi o kadar da değil ama yine de öyle bir yanı hala var şarkının. Kanada gibi, kuzey Amerika, Belçika, Hollanda, İngiltere gibi ülkeler. Aklıma bir de otoyola benzeyen yolla ve yeşil, yağmurlu parklar gelirdi. Bir gün Brüksel’e arabayla giderken filmlerden, çocukluktan, bilmem nerden hatırladığım işte o soğuk, muhteşem, ürpertici görüntüler, anılar, soğuk ve sessiz, çekici, içinde kaybolunası, harika anılar. Fakat o anılar ne zaman yaşanmıştı? Hahaha. Blogda en sık tekrarlanan cümlelerden biri geliyor şimdi: onlar yaşanırken değil, akla tekrar gelince güzel oluyor. Fakat ne soğuk, ne titretici, ne yabancı, ne garip görüntüler geliyor insanın aklına bu şarkıyı dinlerken.
TV’deki Kız
Bu da Mor ve Ötesi’nin, sözleri çok klasik 2000li yıllar gençlik söz yazımı gibi (uyu, uyu, yoruldun uyu) ama neden bunu söyledim ki burada şarkıyla dalga geçmek miydi amacım, neyse. Beni hala biraz duygulandırıp hayallere sürüklüyor. Bu şarkının semtleri vardır ve ben o semtleri eskiden çok severdim. Hala da öyle. Bu şarkının vakti ise bence akşamüstü, gün batımına yakın, ortalık kızıl olmadan, sadece gölge her tarafı kaplamışken, o alacakaranlıkta, şehir İstanbul gibi geliyor bana, bilemem, bu şehrin bazı evlerinin, balkonlarda oturan yalnız gençlerin, ya da o divanlı mivanlı salonda duran, camdan bakan ve evlerden hoşlanan ama kızdan başka şey de düşünmeyen zavallı çocuk. Şu spikere âşık olmak meselesi de çok hoş aslında. Spikere âşık olan biri yarı deli, yarı baygın, her şey yapabilir vaziyetteki genç, aşk sarhoşu genç! Ama şarkının medyayı, televizyonu eleştirdiğinin filan sözünü etmeyeceğim, o ne be.
I like you (Morrissey)
Could it be, i like you
It’s so shameful of me, i like you
Envy makes them cry
Kimsenin özünde hayranlık verici bir yanı olduğunu düşünmediğim için eskisi kadar beni etkilemeyen bu güzel şarkıyı yine de hep dinlerim çünkü bütün bunlar çok heyecan verici konulardır hala. Yetişkinler hep bu konularda şarkı yazar, film çeker. Fakat kimse ergenler kadar ölüm kalım meselesi yapmıyor bunu artık. Yazık değil, daha yararlı işler yaptıkları sürece.
Nisan Yağmuru
Sevgi denen şey yalanmış daldan dala konan için
Her çiçeğin balı varmış aşk sarhoşu olmak için
Kadıncağızın hüzünlü, sakin sesi bilgisayardan çıkıyor tüm odaya yayılarak, sevgili Belkıs Hanımınki ama, Zuhal Olcay’ın değil. O kadar hüzünleniyorum ki sanki o değil ben aldatılmışım gibi hissediyorum. Şimdi aynı ses tonuyla “hayatta tek gerçek şey sevgi” dese, ona da katılacağım. Yeter ki böyle mahzun, böyle kabullenmiş, önemsemez görünmeye çalışan bir havayla söylesin. Herhalde sadece sevimli, buruk bir sitemden başkasına hakkı olmadığını düşünerek söyledi bu güzel şarkıyı. 18. kez playe basıp gözlerimden neredeyse yaşlar gelerek şarkının neşeli girişini dinledim.
Nisan yağmuru kadar kısa süren hayatımız durmaz bir saadet arar
Bir sevgiye canı adar
Belkıs Hanım kimse sizi Shopenhauer denen derbeder, kalbi kırık felsefeciyle tanıştırdı mı? Yok, ben de bilmiyorum ama o kalbinizi dolduran istekleriniz gerçekleştiğinde kim bilir ne kadar sevindiniz, narin burnunuzla tezat oluşturan harika bir gülücükle karşılık verdiniz kaderin bu tatlı sürprizine.
Bu şarkının bestekârı o değildir herhalde, narin bir burnu var mı bilmiyorum, ama öyle söylüyor ki sanki bütün bunlar gerçek, ben de sanki büyük hayal kırıkları yaşamışım gibi üzülüyorum.
19 oldu. 20 oldu. Çıldıracağım. Ben bu kadar güzel söyleyemiyorum. Ben işi geyiğe vurarak söylüyorum. Bir daha bu şarkıyla dalga geçmeyeceğim. Bu şarkı kim ben kim? Şimdiki şarkılar ses denemesinden ibaret. Zevkli ve az ruhlu.
Across the Univers
Fiona Apple’ın söylediği ama sözlerini, ben İngilizce pek bilmem, anlamadığım bu şarkı bana soğuk, zengin ülkeleri hatırlatırdı, şimdi o kadar da değil ama yine de öyle bir yanı hala var şarkının. Kanada gibi, kuzey Amerika, Belçika, Hollanda, İngiltere gibi ülkeler. Aklıma bir de otoyola benzeyen yolla ve yeşil, yağmurlu parklar gelirdi. Bir gün Brüksel’e arabayla giderken filmlerden, çocukluktan, bilmem nerden hatırladığım işte o soğuk, muhteşem, ürpertici görüntüler, anılar, soğuk ve sessiz, çekici, içinde kaybolunası, harika anılar. Fakat o anılar ne zaman yaşanmıştı? Hahaha. Blogda en sık tekrarlanan cümlelerden biri geliyor şimdi: onlar yaşanırken değil, akla tekrar gelince güzel oluyor. Fakat ne soğuk, ne titretici, ne yabancı, ne garip görüntüler geliyor insanın aklına bu şarkıyı dinlerken.
TV’deki Kız
Bu da Mor ve Ötesi’nin, sözleri çok klasik 2000li yıllar gençlik söz yazımı gibi (uyu, uyu, yoruldun uyu) ama neden bunu söyledim ki burada şarkıyla dalga geçmek miydi amacım, neyse. Beni hala biraz duygulandırıp hayallere sürüklüyor. Bu şarkının semtleri vardır ve ben o semtleri eskiden çok severdim. Hala da öyle. Bu şarkının vakti ise bence akşamüstü, gün batımına yakın, ortalık kızıl olmadan, sadece gölge her tarafı kaplamışken, o alacakaranlıkta, şehir İstanbul gibi geliyor bana, bilemem, bu şehrin bazı evlerinin, balkonlarda oturan yalnız gençlerin, ya da o divanlı mivanlı salonda duran, camdan bakan ve evlerden hoşlanan ama kızdan başka şey de düşünmeyen zavallı çocuk. Şu spikere âşık olmak meselesi de çok hoş aslında. Spikere âşık olan biri yarı deli, yarı baygın, her şey yapabilir vaziyetteki genç, aşk sarhoşu genç! Ama şarkının medyayı, televizyonu eleştirdiğinin filan sözünü etmeyeceğim, o ne be.
I like you (Morrissey)
Could it be, i like you
It’s so shameful of me, i like you
Envy makes them cry
Kimsenin özünde hayranlık verici bir yanı olduğunu düşünmediğim için eskisi kadar beni etkilemeyen bu güzel şarkıyı yine de hep dinlerim çünkü bütün bunlar çok heyecan verici konulardır hala. Yetişkinler hep bu konularda şarkı yazar, film çeker. Fakat kimse ergenler kadar ölüm kalım meselesi yapmıyor bunu artık. Yazık değil, daha yararlı işler yaptıkları sürece.
Pazar, Nisan 06, 2008
yarın öbürgün yayınlayacağım dandik öykünün adı Letonya gezisi. letonya'ya yapmışım sözde yalan bir gezi filan yani işte ama şimdi deniz'in sevimli evinde karşılıklı kafa çektiğimiz için hayır, şu an yazamicam. ben werthervari acılar içindeyim. bay bay bay. film ve oyun izlemekten de nefret ediyorum ama zorla izletiyorum kendime filan çok gülünç.
çünkü her geçen gün daha dandikleştiğimin farkına varıyorum. ve kendimi hunharca eğitmeye çelışıyorum. iğrenç.
çünkü her geçen gün daha dandikleştiğimin farkına varıyorum. ve kendimi hunharca eğitmeye çelışıyorum. iğrenç.
Salı, Mart 25, 2008
öfke
merhaba, artık ne kadar korkunç bir insan olduğuma dair tek bir yorum bile duymak istemiyorum çünkü... sağ ve sol yanında birer melek dururmuş herkesin ya, günahlarını ve sevaplarını kayda geçirmek için ben her yıl o melekleri değiştirirdim bir yıl o iffetli bir kız olurdu öteki yıl her şeyini ülkesine adamış bir rus işçisi ve son melek salinger. salinger omzumun üstünde dururken (allahım sen affet) size laf söylemek düşmez. okul çıkışı canberk'e rastladım. yürürken yürürken eteğimdeki tüm dertleri döktüm.
insanlar bir şeylerin peşinde hep ve hepsinin suratında hayalkırıklığı asılı. hepsi bir an olmamak istiyor çünkü tatmin olamayacaklarını anlıyorlar kısa bir an bunu hissediyorlar.
öfke doluyum. bugün barbaros'un başında taksiye bindim ve dikilitaş'ın altına gitmek istediğimi rica ettim. adam anlamadı ben de döneceksiniz barbaros'tan gitmek çok kolay dedim. adam gerizekalısı anlamadı zannetti ki dönüp aşağıya kadar inecek. ben de salağın böyle anladığını anlamadım. evet döneceksiniz sonra da yıldız yazan yere sapacaksınız dedim kibar kibar tatlı tatlı. adam gerizekalısı dedi ki ben niye dönüyorum sen karşıya geç trafiğe bak arabamı rahat burak dedi. ARABAMI RAHAT BIRAK DEDİ. ben de dedim ki neden kızıyorsunuz? dedi ki kızmıyorum in arabamdan. gerizekalı oysa ki dikilitaşın altına barbarostan çok kolay gidilir ve daha az para yazıyor ve salak bir boktan anladığı yokken böyle şeyler söylüyor.
indim ve alkım kitabevine doğru yürürken ağlamaya başladım. yolda gördüğüm gerizekalıların hepsini öldürmek istiyordum. hele o ağlıyorum diye öylesine bakan aşağılık kadınları. intikam almak istiyordum. intikam almayı ciddi ciddi düşünmeye başladım. ama o taksiciden değil çünkü bilmiyorum, nedense magazin yazarlarından ve kadınlardan intikam almak istiyordum. fakat ne yapabilirdim? banklara oturdum ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettim. uzunca bir süre böyle kaldım.
içimde neden bu kadar öfke vardı? neye ve kime karşı? ağlıyorum diye kızıl saçlı, sarışın, zayıf, tayyörlü, gösterişsiz, genç kadınlar bakıp suratlarında lafıma devam ediyorum gülümsemesiyle geçip giderken onları hiçbir zaman sevemeyeceğim galiba diye düşündüm çünkü onlar iletişim bile kurulamaz varlıklar değil miydi?
başımı kaldırdım ve birazcık suçluluk duydum, ben öfkeli biri olmak istemiyordum, aklım başımdayken bu türden duygularım uçup gidiyordu işte, hiçkimseyle problemi olmayan, sevgi dolu, sağlıklı bir genç kız oluveriyordum. affetmek çirkin yanlarımı alıp götürüveriyordu işte.
bu sene bir çiftle tanıştım, biri oyun yönetiyor biri de evde kolaj yapıyor. onlar hiç kinci insanlar değiller. beni de kendileri gibi sanıyorlar şimdiden. oysa bnim nefret ettiğim insanlar var:
magazinciler, gazete ekleri yazarları, vb.
bir romanın edebi değerinden bahsedilir ya, onların insani değeri olduğuna inanamıyorum. kendimin insani değeri olduğuna da inanmıyorum tabi ki ama benim yoksa onların hiç yoktur diye dşünüyorum. ama karşı karşıya gelirsem bir gün onladan biriyle, nefretim sönüp gidecek. çünkü nefretimin kişisel bir düşmanlığa dönüşme ihtimali beni utandıracak, caydıracak. öfkem uçup gidecek. bu da iyi bir şey aslında.
insanlar bir şeylerin peşinde hep ve hepsinin suratında hayalkırıklığı asılı. hepsi bir an olmamak istiyor çünkü tatmin olamayacaklarını anlıyorlar kısa bir an bunu hissediyorlar.
öfke doluyum. bugün barbaros'un başında taksiye bindim ve dikilitaş'ın altına gitmek istediğimi rica ettim. adam anlamadı ben de döneceksiniz barbaros'tan gitmek çok kolay dedim. adam gerizekalısı anlamadı zannetti ki dönüp aşağıya kadar inecek. ben de salağın böyle anladığını anlamadım. evet döneceksiniz sonra da yıldız yazan yere sapacaksınız dedim kibar kibar tatlı tatlı. adam gerizekalısı dedi ki ben niye dönüyorum sen karşıya geç trafiğe bak arabamı rahat burak dedi. ARABAMI RAHAT BIRAK DEDİ. ben de dedim ki neden kızıyorsunuz? dedi ki kızmıyorum in arabamdan. gerizekalı oysa ki dikilitaşın altına barbarostan çok kolay gidilir ve daha az para yazıyor ve salak bir boktan anladığı yokken böyle şeyler söylüyor.
indim ve alkım kitabevine doğru yürürken ağlamaya başladım. yolda gördüğüm gerizekalıların hepsini öldürmek istiyordum. hele o ağlıyorum diye öylesine bakan aşağılık kadınları. intikam almak istiyordum. intikam almayı ciddi ciddi düşünmeye başladım. ama o taksiciden değil çünkü bilmiyorum, nedense magazin yazarlarından ve kadınlardan intikam almak istiyordum. fakat ne yapabilirdim? banklara oturdum ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettim. uzunca bir süre böyle kaldım.
içimde neden bu kadar öfke vardı? neye ve kime karşı? ağlıyorum diye kızıl saçlı, sarışın, zayıf, tayyörlü, gösterişsiz, genç kadınlar bakıp suratlarında lafıma devam ediyorum gülümsemesiyle geçip giderken onları hiçbir zaman sevemeyeceğim galiba diye düşündüm çünkü onlar iletişim bile kurulamaz varlıklar değil miydi?
başımı kaldırdım ve birazcık suçluluk duydum, ben öfkeli biri olmak istemiyordum, aklım başımdayken bu türden duygularım uçup gidiyordu işte, hiçkimseyle problemi olmayan, sevgi dolu, sağlıklı bir genç kız oluveriyordum. affetmek çirkin yanlarımı alıp götürüveriyordu işte.
bu sene bir çiftle tanıştım, biri oyun yönetiyor biri de evde kolaj yapıyor. onlar hiç kinci insanlar değiller. beni de kendileri gibi sanıyorlar şimdiden. oysa bnim nefret ettiğim insanlar var:
magazinciler, gazete ekleri yazarları, vb.
bir romanın edebi değerinden bahsedilir ya, onların insani değeri olduğuna inanamıyorum. kendimin insani değeri olduğuna da inanmıyorum tabi ki ama benim yoksa onların hiç yoktur diye dşünüyorum. ama karşı karşıya gelirsem bir gün onladan biriyle, nefretim sönüp gidecek. çünkü nefretimin kişisel bir düşmanlığa dönüşme ihtimali beni utandıracak, caydıracak. öfkem uçup gidecek. bu da iyi bir şey aslında.
Pazartesi, Mart 10, 2008
çürüyenler
ah acaba o karanlık kafeye sahibinin sevgilisini tanımayanlar gidiyo mu? yani ne zaman öylesine ne biliyim pek de düşmez ya yolum düşse sıkıntıdan patlayıp çıkıyorum. ya tezgahta kendine bira koyan ya da sarsak sarsak kahve yapan birileri inlerinde pinekleyen kaplumbağalar gibi tartışmalar sürer gider dünyadan soyut akıllı bi grup işte ne bileyim. kaç yıldır o insanlar değişmez birbirleriyle çıkar ayrılırlar eski sevgililerle yenileri öpüşür filan bir yerden mi geldin nasıldı diye sorulmaz çünkü hayat ordadır ne bileyim. bir de özel akşamlar yapılıyor sanki başka biri oraya gelecekmiş gibi:)
yok yok bana ters bana ters böyle şeyler elhamdürillah ben bunlara karşıyım ne ayol bu? oh çıktım ordan mis gibi kantinde yeni tanıştıklarıma uğradığım tacizleri anlattım güldürdüm.
yok yok bana ters bana ters böyle şeyler elhamdürillah ben bunlara karşıyım ne ayol bu? oh çıktım ordan mis gibi kantinde yeni tanıştıklarıma uğradığım tacizleri anlattım güldürdüm.
Pazartesi, Mart 03, 2008
ezel trackenheim
sorumluluklar sorumluluklar... bana yüklendikçe hafifliyordu sanki. şimdi ben de hassas bir cam parçası değilim. ama yine de. insan bunları demez. çay yapmamış zeytin yiyorduk ekmekle. sabah ezanı okunuyordu. uyku akıyordu gözlerimden. o ise karşımda farklı dünyalara girip çıkıyor deliriyordu. bütün bunları film izler gibi izliyordum sadece, içimdeki sıkıntıdan başka ne hissediyordum? onun hoşuna gidecek bir şey yapmak istiyordum, anlamaya çalışıyor, uygun sözleri arıyordum ama ağzımdan dökülenler ne duygusuzdu. ben duygusuz bir ağacım diye düşündüm. ben yaşamıyorum kendi etrafımdaki bulutla dansediyorum diye düşündüm. zavallı ezel tracekenheim ne ise ben tam karşıtıyım diye düşündüm. ezel trackenheim'in beni düşündürmesini sevmedim.
derken ezel delisi iyice coştu. kendini mesih sanmaya başladı. kollarını açıp beni affettiğni ilan etti. aman ne sevindim ezel bu saatten sonra. beni mahvettin. böyle desem de kızar. şöyle sözlerimi sevmiyor: mahvolmak, yorulmak... yutturamadığımı da hissediyorum ona. ben tembel bir tenekeyim. ezel ne? ezel okul kitaplarındaki doğa ana. çöp atarlar umursamaz ağacını keserler bir şey demez. yine de sonra... hepimizi umursamaya davet ettikten sonra biz onun davetini kabul etmezsek bizden uzaklaşıyor.
ezel pırıl pırıl gözlerle bana bakıp beni affettiğini ilan etti ve gelip beni öptü. göğsümdeki düğüm daha da sıkılaştı o anda. ezel konuşmasını bitirmişti, benimki yeni başlıyordu. fakat böyle anlarda beceriksizim. uyumaya gittim çaresiz. yarım saat uykudan sonra daha da mutsuzdum. ezel'e kötü davranmak geliyordu içimden. dalga geçtim onla. insan kendini peygamber sanınca iyi uyuyor herhalde dedim.
fakat ezel konusu kafamda asılı kalmıştı. ezel içimde birden belirmişti. içim eziliyordu ve ağır bir ezel taşıyordum. ve sonra geçmişimizi hatırladım. ezel'in ince dokusunu düşündüm. benim ondan iyi arkadaşım yoktu. aşık bir şekilde yürüdüm bütün gün. aşk mektubu almış film artisti gibi yürüdüm.
akşam içimdeki ağırlığı unuttum gitti. bir keresinde ezel beni aramıyor diye ağlamış annemi babamı üzmüştüm. bunu da hemen unutmuşum. şimdi suratım asık yorgun yorgun gazete okuyordum. dış dünyaya dönmek zordu.
ezel şimdi beni affetti. ne dediysem hoş karşıladı. ama yarın yine bir kusurum gün ışığına çıkacak. yazdığım bir cümlenin altındaki korkunç anlamlar anlaşılacak. ezel yine gerçek düşündüklerini söyleyecek. ezel bunları demesin isterdim. bana her şeyini desin, ama demek istedikleri gerçekten hafif şeyler olsun isterdim biraz.
herkesi seviyorum. kendi sevgisinden sevmediğimi sanıyorlar. herkesi sevmek kolay ama sevdiğini bir kedi gibi hoş tutmak ben daha çok torba gibi özensiz tutuyormuşum. ahh kendi kendine yeten biri olsaydım ezel'in söylediği gibi hayat ne korkunç olurdu... daha çok otobüslerde camdan bakan biri diyelim, öylesine ne iyi ne kötü sıradan bir insan evladı.
derken ezel delisi iyice coştu. kendini mesih sanmaya başladı. kollarını açıp beni affettiğni ilan etti. aman ne sevindim ezel bu saatten sonra. beni mahvettin. böyle desem de kızar. şöyle sözlerimi sevmiyor: mahvolmak, yorulmak... yutturamadığımı da hissediyorum ona. ben tembel bir tenekeyim. ezel ne? ezel okul kitaplarındaki doğa ana. çöp atarlar umursamaz ağacını keserler bir şey demez. yine de sonra... hepimizi umursamaya davet ettikten sonra biz onun davetini kabul etmezsek bizden uzaklaşıyor.
ezel pırıl pırıl gözlerle bana bakıp beni affettiğini ilan etti ve gelip beni öptü. göğsümdeki düğüm daha da sıkılaştı o anda. ezel konuşmasını bitirmişti, benimki yeni başlıyordu. fakat böyle anlarda beceriksizim. uyumaya gittim çaresiz. yarım saat uykudan sonra daha da mutsuzdum. ezel'e kötü davranmak geliyordu içimden. dalga geçtim onla. insan kendini peygamber sanınca iyi uyuyor herhalde dedim.
fakat ezel konusu kafamda asılı kalmıştı. ezel içimde birden belirmişti. içim eziliyordu ve ağır bir ezel taşıyordum. ve sonra geçmişimizi hatırladım. ezel'in ince dokusunu düşündüm. benim ondan iyi arkadaşım yoktu. aşık bir şekilde yürüdüm bütün gün. aşk mektubu almış film artisti gibi yürüdüm.
akşam içimdeki ağırlığı unuttum gitti. bir keresinde ezel beni aramıyor diye ağlamış annemi babamı üzmüştüm. bunu da hemen unutmuşum. şimdi suratım asık yorgun yorgun gazete okuyordum. dış dünyaya dönmek zordu.
ezel şimdi beni affetti. ne dediysem hoş karşıladı. ama yarın yine bir kusurum gün ışığına çıkacak. yazdığım bir cümlenin altındaki korkunç anlamlar anlaşılacak. ezel yine gerçek düşündüklerini söyleyecek. ezel bunları demesin isterdim. bana her şeyini desin, ama demek istedikleri gerçekten hafif şeyler olsun isterdim biraz.
herkesi seviyorum. kendi sevgisinden sevmediğimi sanıyorlar. herkesi sevmek kolay ama sevdiğini bir kedi gibi hoş tutmak ben daha çok torba gibi özensiz tutuyormuşum. ahh kendi kendine yeten biri olsaydım ezel'in söylediği gibi hayat ne korkunç olurdu... daha çok otobüslerde camdan bakan biri diyelim, öylesine ne iyi ne kötü sıradan bir insan evladı.
Pazar, Şubat 24, 2008
ordan burdan
bundan tam... 3? ya da bilmiyorum, evet 3 sene önceydi. bir gün okuldan çıkıp bir küçük salonda, projektör vardı, bir uyuşturucu konulu kısa film şeysine gitmiştik. daha doğrusu birileri götürmüştü bunu hatırlıyorum. filmleri ben peek o kadar beğenmemiştim özellikle bir tanesini flash tvdeki gerçek kesite benzettiğimi yazmışım günlüğüme. bir de lsd filmindeki şeker küplerini hatırlıyorum. ama doğrusu başka hiçbir şeyi de hatırlamıyordum.
şu internet ne mucizevi bir şey ki google'da aradım ve buldum 2 dakikadan az bir zamanda. izlediğim şeyin adı 4. ulusal kısa film festivali imiş. lsd filmi ise jüri özel ödülü almış.
bir de çocukken bir güvercin pazarına gittiğimi çok etkilenip özgürlük konulu bir yazı yazdığımı hatırlıyorum. salaklık mı diyeyim ne diyeyim. işte o pazarın adı da şiimdi google adlı uşagıma arattım, pazarları kurulan mardin güvercin pazarı imiş. vay be. bilmiyordum. anılarınızı aratın, bilgilerinizi tazeleyin.
ben adım güvercin olsun isterdim aslında. kendimi tanıtırken şöyle diyeyim: "adım buralarda alışılmadık biliyorum ama bizim acaristan'da bu sözcük aynı anlama gelir ve kız çocuklarına çok konur. ben zaten dokuz yaşıma kadar batum'da yaşadım. iki dilliyim yani." ne yazık ki istanbul doğma büyüme, ismi o yıllarda moda sıradan bir kızım. bu içimdeki komik farklı olma istekleri de baydı beni. ya da acaba daha farklı olmayı hayal etmem sadece güzel, normal bir fantezi mi?
ellerime ve saçlarıma kına yakacağım. kına hem eski hem de güzel bir kozmetik ürün.
konudan konuya alamak son derece şımarık, kurduğum cümleler dandik ama organlarımı bağışlatmak için gereken işlemleri başlatabilirim belki. dinimizce kabul gören bir şey olduğu kanısında çoğunluk, bu yönden sorun yok. ben de 19 yaşındayım. bu beden de hem benim hem değil. yani bana emanet ama çürüyüp gitmesi de bir seçim, bir fark yok gibi görünüyor. kimi gömüyor, kimi yakıyor, kimi başkasına veriyor, kimi mumyalatıyor. önemli olan ruh. neyse ahkam kesiyorum farkındayım. bu gibi konularda ahkam kesmek iyi değil. bizim din hocamız ahkam kesmenin tehlikeli olduğunu söylerdi. bugün doğru dediğin yarın yanlış çıkarsa?
ya bugün gastenin ekinde hariçten gazel diye bi grubun röpörtajı vardı ve o gruptan iki adamı ben hep bizim okulda görüyorum sanki ne garip. hep merdivenlerin üstünde oturuyorlar. fotoğraflarından tanıdım. aman ne önemli.
bizim okulda kızlar çok güzel, çok havalı, çok bakımlı ve hepsi birbirine benziyor. bence hepsi boğaz'da oturuyor ya da karşının güzel mahallelerinde çünkü ben başke yerde göremiyorum onları. galatasaray üniversitesi. kızları acayip güzel. ben bence daha güzelim çünkü bakımlı değilim. bakımlı olmamak da bir seçim ve KIZ gibi olmayı reddetmek çok havalı. ama bunu gel de başkalarına kabul ettir çünkü hepsi petek dinçöz hastası olmuş.
şu internet ne mucizevi bir şey ki google'da aradım ve buldum 2 dakikadan az bir zamanda. izlediğim şeyin adı 4. ulusal kısa film festivali imiş. lsd filmi ise jüri özel ödülü almış.
bir de çocukken bir güvercin pazarına gittiğimi çok etkilenip özgürlük konulu bir yazı yazdığımı hatırlıyorum. salaklık mı diyeyim ne diyeyim. işte o pazarın adı da şiimdi google adlı uşagıma arattım, pazarları kurulan mardin güvercin pazarı imiş. vay be. bilmiyordum. anılarınızı aratın, bilgilerinizi tazeleyin.
ben adım güvercin olsun isterdim aslında. kendimi tanıtırken şöyle diyeyim: "adım buralarda alışılmadık biliyorum ama bizim acaristan'da bu sözcük aynı anlama gelir ve kız çocuklarına çok konur. ben zaten dokuz yaşıma kadar batum'da yaşadım. iki dilliyim yani." ne yazık ki istanbul doğma büyüme, ismi o yıllarda moda sıradan bir kızım. bu içimdeki komik farklı olma istekleri de baydı beni. ya da acaba daha farklı olmayı hayal etmem sadece güzel, normal bir fantezi mi?
ellerime ve saçlarıma kına yakacağım. kına hem eski hem de güzel bir kozmetik ürün.
konudan konuya alamak son derece şımarık, kurduğum cümleler dandik ama organlarımı bağışlatmak için gereken işlemleri başlatabilirim belki. dinimizce kabul gören bir şey olduğu kanısında çoğunluk, bu yönden sorun yok. ben de 19 yaşındayım. bu beden de hem benim hem değil. yani bana emanet ama çürüyüp gitmesi de bir seçim, bir fark yok gibi görünüyor. kimi gömüyor, kimi yakıyor, kimi başkasına veriyor, kimi mumyalatıyor. önemli olan ruh. neyse ahkam kesiyorum farkındayım. bu gibi konularda ahkam kesmek iyi değil. bizim din hocamız ahkam kesmenin tehlikeli olduğunu söylerdi. bugün doğru dediğin yarın yanlış çıkarsa?
ya bugün gastenin ekinde hariçten gazel diye bi grubun röpörtajı vardı ve o gruptan iki adamı ben hep bizim okulda görüyorum sanki ne garip. hep merdivenlerin üstünde oturuyorlar. fotoğraflarından tanıdım. aman ne önemli.
bizim okulda kızlar çok güzel, çok havalı, çok bakımlı ve hepsi birbirine benziyor. bence hepsi boğaz'da oturuyor ya da karşının güzel mahallelerinde çünkü ben başke yerde göremiyorum onları. galatasaray üniversitesi. kızları acayip güzel. ben bence daha güzelim çünkü bakımlı değilim. bakımlı olmamak da bir seçim ve KIZ gibi olmayı reddetmek çok havalı. ama bunu gel de başkalarına kabul ettir çünkü hepsi petek dinçöz hastası olmuş.
Salı, Şubat 12, 2008
sirinlerin ulkesine donus
11 gun icin guzel bir donus, baglarin tazelenmesi. mesela celine ki 2006 yilindan hatirlayacaksiniz. harika bir kizdi ki hala da oyle duruyor.
illustration okuyor, çok hos dersleri var. bizim derslerimiz biraz ayni. tabi daha tam gecemdik. ortacag muzesine gittik. baska ne diyeyim ki her seyi anlatmak istemiyorum. onemsiz de olsa bana kalsinlar, benim olsunlar istiyorum. sizle paylasmak istemiyorum her zaman.
illustration okuyor, çok hos dersleri var. bizim derslerimiz biraz ayni. tabi daha tam gecemdik. ortacag muzesine gittik. baska ne diyeyim ki her seyi anlatmak istemiyorum. onemsiz de olsa bana kalsinlar, benim olsunlar istiyorum. sizle paylasmak istemiyorum her zaman.
Cumartesi, Ocak 26, 2008
BÜYÜLEYİCİ MEKANLAR
bu başlığın benim nefret ettiğim cinsten olduğunu belirteyim. ama yine de yazdım, sebebini açıklıyorum: bu yaşam & keyif dergilerinden çıkma başlığı, bu türden dergilerin işlediklerini zannettikleri konunun tersinden ele alınmasında ( fransızca détournement sözcüğü de bunu gayet iyi açıklayacaktır) kullanacağım. itiraf edin, muzurca, alaycı bir davranış. yani onlar büyüleyici mekan kavramını soğuk bir modern mimari örnegi, granit kaplı bir spa salonu içinde ya da mumlarla bezenmiş, klasik bir boğaz manzarası gören sıkıcı bir balık restoranı içinde buluyorlarsa, bu gerizekalı kitle iletişim araçları, çoğunluğun ayrı ayrı küçük, büyüleyici dünyalarına girmektense, editör taşkafalıların yaratıcılıktan yoksun bok gibi dünyalarını geniş halk kitlelerine empoze etmeyi seçen bu salak kitle eritme araçları, ben de, gücüm yettiğince onlarla dalga geçerim. siz de bu çabamı alaya almayınız. ama beni rahatsız eden bir başka konu da var ki, bununla beni eleştirirseniz durup düşünürüm. diyeceksiniz ki sen, "yer" yerine "mekan" demekle, bir koca paragrafta yaşam & keyif ( keyif almadan yaşamanın yönteminin yazdığı bu dergilerde, bu adın kullanılması da ilginç doğrusu, 1984'te savaş bakanlığına barış bakanlığı denmesi gibi) dergilerinden bahsetmekle basını, sadece sana ait bu özel, bu kişisel yazı alanına sokmadın mı? onlara girecek bir kapı da sen açmadın mı? neden bu giriş paragrafını yazmadan sadece seni büyüleyen yerlerden bahsetmedin? neden okuyucuya zaten bildiği durumları temcit pilavı gibi hatırlatmadan önce onlara başka bir yol göstermedin? haklısınız bir bakıma. başka bir bakıma haksızsınız. çünkü gerçek bu, ne yapalım gerçek bu. onlardan bahsetmesem yazım daha iç açıcı olurdu. ama okunduğuyla kalırdı belki. yeni yaşam tarzımızda, "işte keyif de böyle alınır" diyen yazarların ağzından "bu haftasonu da mutlaka şuraya gidin" tarzı baskıcı cümlelere DAYANAMIYORUM!!!!!!!!
Deniz'in çamaşır odası
deniz'in evi, ben hep ordayım artık nerdeyse. hanım kız'ın evi derli toplu. ben genelde açılır kapanır koltukta yatıyorum ama sevmiyorum. çünkü tam bir salon havası hüküm sürüyor orda. kitaplık, çerçeveler filan. tam bir ikea havası. tam bir avrupai, ciddi genç kız odası havası. neyse oha be ne kadar kategorize ettim. üstelik hiçbir işe yaramıyor. ben çok sevmedim ama tamam mı. bir gün deniz yukardaki odadan minder getirmemi istedi. çamaşır odasında çamaşırlar asılıydı açılır kapanır çamaşırlığa. kocaman bir divan. orada oturup kitap okurken ya da tokalarla toka bebek oynarken ya da yazı yazarken ya da ders çalışırken hayal ettim kendimi. bak, nasıl anlatıyım mi, sen divanda oturuyorsun, oda girişe bağlı, mutfağa açılan bir penceresi var ama dışarıya bakan hiç penceresi yok. yani hep loş. küçük, ve divanın yanındaki kocaman, beyaz çamaşırlık, bir tür gizli köşe havası yaratıyor divanda uzanan için.
zonguldak'ta karşı balkonumuz
karşı apatrmanın kocaman, L şeklinde balkonu, beyaz tül perdeleri ve çok orta halli, mutlu görünümü. büyük, dar ve L şeklinde balkonlar bana hep sevinç verir. çünkü antalya'daki haktan abilerin balkonu da bu cinstendi. o balkonlarda, yavaş yavaş geçer zaman. kahvaltının ardından eve bir genç kız kokusu siner ve geçen gün, ne endişe verir insana ne de boşluk duygusu, hele bir ev hanımı, başka bir çocuk, ya da ziyarete gelmiş akraba varsa. şimdi ne yapalım? poğaça, çörek. sütlaç yapayım mı kızıma yesin? nedense hanımlar her tür yemeği yapmayı bilir.
yer betimlemelerinin başarılı olup olmayacağı konusunda zaten endişeliydim biraz ama bilmiyorum. galiba hissedilen şeyleri betimlemek çok zor iş, nasıl gerçekte var olan bir insanın portresini çizmek, benzetmeye çalışmak zorsa. ifadeyi vermek çizimde zor, anlık hissi anlatmak da yazıda. bu blogun konusunun "büyüleyici mekanlar" olduğunu zaten anlamışsınızdır, okuyanlar için söylüyorum. örnek mi istiyorsunuz: kokularla ilgili yazı, denklik bürosu betimlemesi ve mayıs ayındaki bir yazı. belki link verebilirim.
bu başlığın benim nefret ettiğim cinsten olduğunu belirteyim. ama yine de yazdım, sebebini açıklıyorum: bu yaşam & keyif dergilerinden çıkma başlığı, bu türden dergilerin işlediklerini zannettikleri konunun tersinden ele alınmasında ( fransızca détournement sözcüğü de bunu gayet iyi açıklayacaktır) kullanacağım. itiraf edin, muzurca, alaycı bir davranış. yani onlar büyüleyici mekan kavramını soğuk bir modern mimari örnegi, granit kaplı bir spa salonu içinde ya da mumlarla bezenmiş, klasik bir boğaz manzarası gören sıkıcı bir balık restoranı içinde buluyorlarsa, bu gerizekalı kitle iletişim araçları, çoğunluğun ayrı ayrı küçük, büyüleyici dünyalarına girmektense, editör taşkafalıların yaratıcılıktan yoksun bok gibi dünyalarını geniş halk kitlelerine empoze etmeyi seçen bu salak kitle eritme araçları, ben de, gücüm yettiğince onlarla dalga geçerim. siz de bu çabamı alaya almayınız. ama beni rahatsız eden bir başka konu da var ki, bununla beni eleştirirseniz durup düşünürüm. diyeceksiniz ki sen, "yer" yerine "mekan" demekle, bir koca paragrafta yaşam & keyif ( keyif almadan yaşamanın yönteminin yazdığı bu dergilerde, bu adın kullanılması da ilginç doğrusu, 1984'te savaş bakanlığına barış bakanlığı denmesi gibi) dergilerinden bahsetmekle basını, sadece sana ait bu özel, bu kişisel yazı alanına sokmadın mı? onlara girecek bir kapı da sen açmadın mı? neden bu giriş paragrafını yazmadan sadece seni büyüleyen yerlerden bahsetmedin? neden okuyucuya zaten bildiği durumları temcit pilavı gibi hatırlatmadan önce onlara başka bir yol göstermedin? haklısınız bir bakıma. başka bir bakıma haksızsınız. çünkü gerçek bu, ne yapalım gerçek bu. onlardan bahsetmesem yazım daha iç açıcı olurdu. ama okunduğuyla kalırdı belki. yeni yaşam tarzımızda, "işte keyif de böyle alınır" diyen yazarların ağzından "bu haftasonu da mutlaka şuraya gidin" tarzı baskıcı cümlelere DAYANAMIYORUM!!!!!!!!
Deniz'in çamaşır odası
deniz'in evi, ben hep ordayım artık nerdeyse. hanım kız'ın evi derli toplu. ben genelde açılır kapanır koltukta yatıyorum ama sevmiyorum. çünkü tam bir salon havası hüküm sürüyor orda. kitaplık, çerçeveler filan. tam bir ikea havası. tam bir avrupai, ciddi genç kız odası havası. neyse oha be ne kadar kategorize ettim. üstelik hiçbir işe yaramıyor. ben çok sevmedim ama tamam mı. bir gün deniz yukardaki odadan minder getirmemi istedi. çamaşır odasında çamaşırlar asılıydı açılır kapanır çamaşırlığa. kocaman bir divan. orada oturup kitap okurken ya da tokalarla toka bebek oynarken ya da yazı yazarken ya da ders çalışırken hayal ettim kendimi. bak, nasıl anlatıyım mi, sen divanda oturuyorsun, oda girişe bağlı, mutfağa açılan bir penceresi var ama dışarıya bakan hiç penceresi yok. yani hep loş. küçük, ve divanın yanındaki kocaman, beyaz çamaşırlık, bir tür gizli köşe havası yaratıyor divanda uzanan için.
zonguldak'ta karşı balkonumuz
karşı apatrmanın kocaman, L şeklinde balkonu, beyaz tül perdeleri ve çok orta halli, mutlu görünümü. büyük, dar ve L şeklinde balkonlar bana hep sevinç verir. çünkü antalya'daki haktan abilerin balkonu da bu cinstendi. o balkonlarda, yavaş yavaş geçer zaman. kahvaltının ardından eve bir genç kız kokusu siner ve geçen gün, ne endişe verir insana ne de boşluk duygusu, hele bir ev hanımı, başka bir çocuk, ya da ziyarete gelmiş akraba varsa. şimdi ne yapalım? poğaça, çörek. sütlaç yapayım mı kızıma yesin? nedense hanımlar her tür yemeği yapmayı bilir.
yer betimlemelerinin başarılı olup olmayacağı konusunda zaten endişeliydim biraz ama bilmiyorum. galiba hissedilen şeyleri betimlemek çok zor iş, nasıl gerçekte var olan bir insanın portresini çizmek, benzetmeye çalışmak zorsa. ifadeyi vermek çizimde zor, anlık hissi anlatmak da yazıda. bu blogun konusunun "büyüleyici mekanlar" olduğunu zaten anlamışsınızdır, okuyanlar için söylüyorum. örnek mi istiyorsunuz: kokularla ilgili yazı, denklik bürosu betimlemesi ve mayıs ayındaki bir yazı. belki link verebilirim.
Çarşamba, Ocak 23, 2008
iki balık aldı babam kardeşime. ama kavanozları o kadar küçük ki ölürlermiş. onlara akvaryum almazsam ben ne işe yararım? o kadar söyledim. gerçekten duyarsız babama o kadar söyledim. su kaplumbağası veya balık alacaksan bari yazık büyük kapta olsunlar da daha rahat dolaşsınlar dedim. kaplarından çıkmaya çalışan su kaplumbağaları ya da kavanozlarına burunlarını yapıştıran balıkçıklar vicdanımı sızlatıyor. ama dinleyen kim? iyi bakarsan ölmez dedi ağzını yaya yaya. ben balık istemedim. 13 yaşındayken bir su kaplumbağam, 6 yaşındayken kafeste muhabbet kuşum vardı öldü ikisi de. ben sorumsuz bir insanım ve bu sorumsuzluğumla insanların canını sıktığım yetiyor bir de hayvanlara acı vermek istemiyorum. onları ayrı ayrı evlerde süs diye tutmak üzüyor beni.
bizim evimizde salon bitkileri, balkon çiçekleri de var. ilgi istiyorlar. konuşmazsan soluyorlar. hayvanlar gibi. odamda bir iranlı kadının tablosu var. onu bütün gün karanlık odamda bırakıyorum. başlarda onunla ingilizce konuşuyordum ama sonra savsakladım. yüzü artık hep hüzünlü bakıyor gibi geliyor bana. balıklar da o tablo veya çiçeklerimiz gibi ilgisizlikten solacak. babam da beni akvaryum alma yükü altına soktu şu final haftamda. o kadar söyledim ama ona di mi. dinlemez mi insan? hadi dinledin, umursamaz mı? sinirleniyorum.
günü yaşayarak ömrümü tüketiyorum. oysa uzun vadeli aktivitelerdir geçmişinde iz bırakan. geçmişinin dönemleri uzun vadede ne yaptıysan odur. günü yaşamak, kendini günün yıldızı yapmak, incir çekirdeğini doldurmayacak konularla vaktini geçirmek, duygusal boşalmalar yaşayıp durmak, sonuç olarak kendini sevmemek ve bunu ulaşılabilecek en doğal varış noktası sanmak, seni ruhen de bedenen de bir halt yapmaz. bugün otobüse bindim, yol uzadıkça uzuyor, uzadıkça uzuyor tamam mı. bir anda ufff zaman da geçmek bilmiyor dedim hakikaten, insan bazen "oh, her şeye rağmen ben yaşıyorum" der ama ben o anda şöyle dedim: "benim kimseye yararım yok ki, yaşamam bir şeyi değiştirmiyor ki, yaşamasam ne olurdu, şu yolu katetmek gibi külfetler olmazdı."
peygamberler görevlendirildiklerinde hiç isyan etmediler mi? bana ne be, beni mi buldun bu angaryalar için demediler mi? kurtuluş savaşında askerler nasıl savaşı bırakıp gitmediler? ben bunlara şaşıyorum. iki balığa akvaryum almak, onlar sıkılmasın diye konuşmak bana zor geliyor, ama ben olmasam bunları yapacak kimse yok. ve o balıkların benim yüzümden öldüklerini düşünmek beni hüngür hüngür ağlatırdı. bazen sınavlarda da oblomov triplerine giriyorum, bırakıp çıkmak istiyorum. ama kendime küçük imajlar buldum, mesela birisi küçük düşünceli, birisi küçük inek, birisi de küçük şık. ama kimse bunları fark etmiyor, ben kendi kendime eğleniyorum sadece.
bizim evimizde salon bitkileri, balkon çiçekleri de var. ilgi istiyorlar. konuşmazsan soluyorlar. hayvanlar gibi. odamda bir iranlı kadının tablosu var. onu bütün gün karanlık odamda bırakıyorum. başlarda onunla ingilizce konuşuyordum ama sonra savsakladım. yüzü artık hep hüzünlü bakıyor gibi geliyor bana. balıklar da o tablo veya çiçeklerimiz gibi ilgisizlikten solacak. babam da beni akvaryum alma yükü altına soktu şu final haftamda. o kadar söyledim ama ona di mi. dinlemez mi insan? hadi dinledin, umursamaz mı? sinirleniyorum.
günü yaşayarak ömrümü tüketiyorum. oysa uzun vadeli aktivitelerdir geçmişinde iz bırakan. geçmişinin dönemleri uzun vadede ne yaptıysan odur. günü yaşamak, kendini günün yıldızı yapmak, incir çekirdeğini doldurmayacak konularla vaktini geçirmek, duygusal boşalmalar yaşayıp durmak, sonuç olarak kendini sevmemek ve bunu ulaşılabilecek en doğal varış noktası sanmak, seni ruhen de bedenen de bir halt yapmaz. bugün otobüse bindim, yol uzadıkça uzuyor, uzadıkça uzuyor tamam mı. bir anda ufff zaman da geçmek bilmiyor dedim hakikaten, insan bazen "oh, her şeye rağmen ben yaşıyorum" der ama ben o anda şöyle dedim: "benim kimseye yararım yok ki, yaşamam bir şeyi değiştirmiyor ki, yaşamasam ne olurdu, şu yolu katetmek gibi külfetler olmazdı."
peygamberler görevlendirildiklerinde hiç isyan etmediler mi? bana ne be, beni mi buldun bu angaryalar için demediler mi? kurtuluş savaşında askerler nasıl savaşı bırakıp gitmediler? ben bunlara şaşıyorum. iki balığa akvaryum almak, onlar sıkılmasın diye konuşmak bana zor geliyor, ama ben olmasam bunları yapacak kimse yok. ve o balıkların benim yüzümden öldüklerini düşünmek beni hüngür hüngür ağlatırdı. bazen sınavlarda da oblomov triplerine giriyorum, bırakıp çıkmak istiyorum. ama kendime küçük imajlar buldum, mesela birisi küçük düşünceli, birisi küçük inek, birisi de küçük şık. ama kimse bunları fark etmiyor, ben kendi kendime eğleniyorum sadece.
Cumartesi, Ocak 12, 2008
Çarşamba, Aralık 19, 2007
ahh az önce çok havalı bişey yaptım. dizüstü bilgisayarımla mesleki fransızca hocasına ödevimi yolladım, hem de word le yazdığım. konu: 2007 lizbon anlaşmasıyla avrupa birliğinde öngörülen değişimlerle ilgili bir yazının incelenmesi. rüyamda görsem böyle bir konuyla ilgileneceğime inanmazdım açıkçası hem de böyle gece gece e postalarla göndereceğimi filan hiç. ne yapiyim ben görmemiş bi kızım. fakat üniversite yaratıcılığımı farklı konulara mı çekti, yoksa onu tüketti mi bilemiyorum. az önce mayıs 2006da yazdıklarımı okuyordum ve ah ah ne güzel, ne şeker şeyler yazmışım diyordum kendi kendime. bilmem ki yaşamımın renkleri mi söndü, ben mi kartlaştım? tabi bunlardan utanıyorum, gerçekten utanıyorum okur. artık edebi bir şey gibi sunamıyorum kendimi. aklıma çok kötü durumdaki diğerleri geliyor. ama mayıs 2006 bana yine de değerli geliyor. neden?
belki de o bir çocuk tarzıydı. kızamayışım bundan ama geri dönmek istemeyişim de bundan.
belki de o bir çocuk tarzıydı. kızamayışım bundan ama geri dönmek istemeyişim de bundan.
Cumartesi, Aralık 15, 2007
gıcık kardeşim
tam gelip tepemin açıldığı yeri öpüyor bu aptal kız ve biliyorum, akşam da kızarmış hamsi yedi ve öptüğü yer bir tuhaf oluyor o his kalıyor bir de sırf gıcık etmek için uzun uzun öpüyor, yapmasana be diye bağırıyorum gülüyor allahım ne yapalım kardeş işte aynı ana babadanız insan ne kadar kızsa da seviyor ama çok çok şımarık.
bir şımarık kız da lilly allen şarkılarını indirdim indirdim dinliyorum.
bir şımarık kız da lilly allen şarkılarını indirdim indirdim dinliyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)