Pazartesi, Ocak 22, 2007
ama bu böyle gitmez. böyle böyle insan nereye gider? bunalımlı bir surat, bakmayan gözler, hayaller içine çekilmiş bir beyinle insan ölse de bir yaşasa da bir.
ama insan bir ajanda tutabilir. eve gelince meyveli çay içebilir. sonra hiç mızmızlanmadan güzelce dersinin başına oturabilir. sonra otobüste giderken içerdeki insanların ıncığını cıncığını incelemeden onlara bakabilir. onlar ona sıkıntı değil neşe verebilir. sonra yolda yürürken buraları sevebilir. daha sıkı olur insan o zaman. günlük işlerine hiç şikayet etmeden sarılır. tatsız tutsuz hayaller dünyasına kaçma yolları aramaz. o da diğerleri gibi güler yüzlü ve neşeli biridir işte, hem çok sakin.
aşırı kahkahalar atmaz. hep bir şeyden söz edip onu yapmamazlık etmez.
halide edip kimdi bilmemne. işim gücüm yok sanki. bir de bizim bir serap hanım var, kendisi adını vermek istemediğim anadolu liselerinden birinde edebiyat hocası, hep onun başının altından çıkıyor bunlar. çünkü ne zaman türkiye'den ve türk edebiyatından bahsetse acıklı bir film izler gibi oluyorum. yok şu aydın bakış açısıyla bakamamış, yok şu roman başarısız olmuş, yok şu şu sorunu görememiş. eh! sanırsın tutunamayanlar. niçin bizim insanımızda varoluşçu sorunlar yokmuş, çünkü biz birey olamamışız. ne yapalım, oturup ağlayalım mı?? yalnız sorun bu kadar olsa sorun olmaz. bir de doğulu mu batılı mı olduğuna karar veremeyen bizim gibi arada kalmış, sıkıntılı aydınlar varmış. insan toplumsal sorunlardan kendini soyutlayamazmış. yuh artık yuh yuh yuh! benim de hakikaten söylüyorum işim gücüm kalmadı. neler anlatıyorum.
bunalımımda bile bir ilerleme kaydedemedim. artlarımızı ve eksilerimizi toplayalım ve kendimize on üzerinden bir not verelim. ya da artık 18 yaşına gelmiş kocaman reşit oy verme yaşında kocaman bir insan olarak bu türden salak çocukça ergen kendine dönük okul arkadaşlarının kıçınla güleceği uğraşları bir kenara atalım. ARTIK BÜYÜYELİM. belki brigdet jones sevimliydi. ama sen ondan da betersin. yaşıtların çocuk bakıyor. sen de çocuk olmayı bırak.
bunu böyle acıklı bir şeymiş gibi yazıyorum sanmayın. bu 5 aydır falan içinde bulunduğum salak durumdan çıkmamiçin kendime uyarı.
Cumartesi, Ocak 20, 2007
evet, gerçekten de çok cesaretlendirici bir yorum. insan bu yorumdan sonra gerçekten blog yazmak için çok istekli olur eminim. ah ah, internette sizden nefret eden binlerce kişi var. neyse. ben ama iki gün öncesinden blog yazmaya karar vermiştim. devam etmeye yani. fakat insanlardan korkuyorum.
bugün iranlı biriyle tanıştım. çok güzel türkçe konuşuyor. iran kültürü çok zengin aslında. bize benzer yanları var.
aslında ucu bana yöneltilmiş (son zamanlarda sayıları gittikçe artan) binlerce zehirli ok görüyorum, sokakta, okulda, her yerde. iyi niyetimi ortaya koymam yetmiyor. beni yok etmek istiyorlar. daha doğrusu beni, neden bilmiyorum, bir şeyden dolayı sorumlu görüyorlar. herkesin birbirine diş bilediğni görüyorum. orta yaşlı adamların arkamdan alaycı alaycı baktığını görüyorum, hatta bu bakış bazen öyle bir şeye dönüyor ki, cinsellik ve yok etme isteğinin dorukta birbiriyle kaynaştığı yerde durduğunu, öldüresiye ve tiksinerek ırza geçmenin, saldırganca yok etmenin, değersiz görmenin ortaya çıktığını hissediyorum. sokakta türbanlı kızlara bakıp nefret sözcükleri söylüyorlar. yazarlara ana avrat sövüyorlar. herkes birbirini. bu kadar nefretin hedefi olan bizler gerçekten hak ettik mi? nefreti duyuranlar mı haklı, yoksa onların da mı üstüne aynı nefretle gidiliyor?
Pazar, Aralık 31, 2006
yeni bir karar:
blogum bitti. belki ara sıra yazarım. belki de bu kararımdan dönerim. ama önemli değil. içimde ne varsa döktüm. artık kafamı dinlemek istiyorum bu yüzden anlatmayı keseceğim. yazdıklarımı kendime saklayacağım. doğrusu da budur. yeni şarkılar yazarsam onları koyabilirim.
Pazar, Aralık 24, 2006
ezginin eski günlüğünden
"neyse, dün burçin'lerde (hati'nin arkadaşı) parti vardı. millet sarhoş oldu kustu mustu ama güzeldi. şimdi başka yazıcak bişeyim olmadığına göre onu yazıyim en iyisi:
öğlen başladık yemek yapmaya. menümüzde şunlar vardı:
- sosisli börek
- haydari
- acılı ezmeli kanepe
- makarna salatası
- doğumgünü kekleri
- kirpi kek
- profiterol
- jelibonlu/bonibonlu pasta.
bunlardan kirpi keki Ezgi'yle ben yaptık. kimse yemedi, zaten yenicek gibi değildi. hepsi çöpe. başka da bi katkım olmadı yemeklere. sonra içkiler falan alındı, dans etmeye başladık falan. bi ara sılov müzik koydular, işte millet dans ediyo. naci beni dansa kaldırdı, o çocuğa da kıl kapıyorum, nedeni onun benden bahsederken "o kız" dediğini duymuş olmam. (arka koltukta oturan ezik kız konusu) bu arada Burçin'in Kemal diye unutamadığı bi çocuk varmış, ben Kemal adını duydum, Özden ablaya, sırf dalga geçmek için "unut kemal'i özden abla" dedim, meğersem Kemal Burçin'inkiymiş. ben öyle dalga geçmek için demiştim, Kemal'in kim olduğunu bilmiyordum, kim bilir ne sanmışlardır.
üf, sonra oturduk ben salak gibi rezil olduğumu düşünüyorum. kendimi "öldün mü? cehenneme mi gittin? alt tarafı salak olduğunu düşünüyorlar" diye telkin etmeye çalıştım falan. sonra ahmet kaya koydular. salak apo beni ahmet kaya'da dansa kaldırdı, gülmekten öldüm. zaten çocuğun kafası iyiydi. biliyo musun, kimse duymasın, ben apo'dan hoşlandığımı sanıyorum. ya da sanıyordum, çünkü şu anda en ufak bir belirti hissetmiyorum. evde kaldım ya, gittiğim her yerde kendime uygun birine bakıyorum.
bu arada sarhoşlar izlenmeye değerdi. bir diyalog:
apo: lan naci, iyice sarhoş oldun lan. (naci uyuyor) lan naci cevap versene lan. aa, uyumuş lan. içmişsin lan sen. naci kustu, ben kusmadım, naci kustu ben kusmadım. naci hemen de sarhoş oldun be! naci kustu ben kusmadım.
burçin: apocum sessiz olur musun?
apo: fenerbahçe şampiyon. (burçin televizyonu açar. spor programı.)
hıncal uluç: inşallah bu sene birinci olucaz.
apo: inşallah. (bana döner) sen de içtin mi?
ben: hayır.
apo: içtin içtiiiin, ben seni gördüm beş tane içtin.
bu ve buna benzer bissürü komik sahne oldu, hepsini aktaramadım, aktardıklarımı da güzel aktaramadım. zaten kolum ağrıyo, burası da boş kalıcak, neyse bari imzamı atiim:
ezgi."
Çarşamba, Aralık 13, 2006
ama ben çok yorgundum ve hastaydım. hasta olmak bende hiç hal bırakmamıştı. ben de düşündüm ve planlarımın hiçbirine uymamaya karar verdim. bir yandan da ufacık bi hastalık için tembellik yapmamı affedemiyordum. şimdi görüyorum da iyi ki bozmuşum planlarımı çünkü hiç de küçük bir hastalık değilmiş, hala sürüyor. iltihaplı ateşli bir grip.
her neyse. yatakhaneye çıktım ve uyudum. bir kaç saat sonra uyandım, saat kaç oldu telaşıyla ışıkları yakmaya koştum. hava karanlığa dönüyordu ve yatakhane boştu. dışarıda çok hoş, mavi bir loşluk vardı. cep telefonumun saatine baktım. başımı çevirdiğimde trak belirdi birden. gülümsüyordu. "sen uyandığında paf diye bir ses çıkardım, duymadın mı?" dedi. yanına gittim. henüz uyku sersemi olduğum için rüya diliyle konuşuyordum. rüyamı anlatmaya koyuldum:
-bir kız varmış, chadia'ya benzeyen bir kız
-chadia kim?
- faslı bir kız. ya da crista'ya da benziyor olabilir.
-crista kim?
-amelie nothomb'un kitabındaki kızın adı. bu kız bir çizgiroman çiziyor, böyle kare kare. (trak'ın kitabının kabını görür) işte buna benzer kareler. ve bir adam var. bu karelerin sırrını çözmeye çalışıyor. meğersem çizgiroman kadının ortak öyküsüymüş. 1100'lü yıllardan 19. yüzyıla kadar yaşamış olan tüm kadınların. tüm kadınlar bir kadının bedeninde buluşuyor.
-o kadın benim.
-(bakar) sen değilsin.
-ama benim kitabıma benziyormuş.
-evet, olabilir. der.
buna benzer saçma bir şey de bu sabah yaşandı. beni bir arkadaşım dürterek uyandırdı bu sabah, saat yedi oldu diyerek. ben de içimden şöyle düşünüyorum: ay tai ki saat 24, bunu ben de biliyorum. çünkü şu noktayı şu köşeye birleştirirsem alanın dörtte biri eder, köşegenini de çizersem paralelkenarın ayrısı eder yani oniki paralelkenarın alanı da 24.
tavsiye edeceğim şarkı ise mutlaka: bright eyes, haligh haligh(?)
Perşembe, Kasım 30, 2006
ben kilo aldım hem de çok artık hem zayıflayacağım hem de çalışkan olacağım hem de eşyalarımı düzende tutacağım modern ve düzenli ve şehir hayatına uyum sağlamış biri olacağım biraz imkansız gibi görünüyor da olsam ne olacak olmasam ne olacak allah aşkına aman be.
Salı, Kasım 28, 2006
kurulmalık küçük hayal sahneleri
biliyorum bu çok aptal bir hayal ama bunu kurmayı seviyorum. bu hayalde özellikle pek tanımamalıyım insanları. bana karşı sıcak ve sevimli davranmalılar. her şey çok az konuşarak olmalı. hava serin olmalı. ve ben her şeye karşı kayıtsız ve mutlu olmalıyım.
Pazar, Kasım 26, 2006
her neyse, papanın fikirleri beni düşündürdü ve en sonunda bu konuyu düşünmemeye karar verdim. yorucu işler. bu sabah sibel alaşın adam şarkısı radyoda çıktı. güzel bir şarkı. benim geçen sene adam adında bir tanıdığım vardı, aynı, yazıldığı gibi okunuyor. yalnız macarlar ikinci a'yı birazcık ince ve bastırarak söylüyorlar, kulağa hoş geliyor. ben günün gençlerinin modasından nefret ediyorum. mesela benim kullandığım bu iğrenç uslup günümüz gençlerinin ağzına bir nebze yaklaşır. oysa tüm bunlardan bağımsız olmak isterdim.
bir sorunum daha var, milyonlarca sorunum arasında sadece bir tanesi. zamanımı iyi kullanamıyorum, hayatımı organize edemiyorum. kendi evimde yabancı gibi yaşıyorum.
bir de fikirlerimden hiç emin olamıyorum. fikirlerim çok ama çok sık değişiyor. bir başkası karşı bir fikir öne sürdüğünde hemen hak veriyorum.
ben hep intihar ettiğimi, televizyonlarda bu sayede göründüğümü ve herkesin arkamdan ağladığını düşünürdüm. bu hayali 9 -10 yaşımdan beri kurarım. oysa bugün bu olayı başkalarıın açısından değil de kendi açımdan düşündüm, bir tabutun içine girmek kimbilir nasıl bir şeydi. üstelik sonra seni toprakla örtüyorlar. ben ölürsem ölümü denize atmalarını isterdim, ya da çimenlik, güzel bir yerde bırakmalarını. fakat herkes böyle isterse dünyada çürüyen cesetlerden dirilere yer kalmazdı. demek ki çoğumuzda olan tabut korkusunun kaynağı olan tabuta koyulmak, ortaya çıkabilcek pratik sorunlardan doğuyor. yaşayan insanlar bencilmiş o zaman. ya da böyle olması gerekti. doğurmasınlar o zaman o kadar. ben mi diyorum doğurun diye. çocuklarını sevdiklerine de inanmıyorum onların. saçmalamaya başladım. şu ahmet altan da ne kadar kendinden emin. onun tanrısı yazarlar çalışırken başlarını okşayan, kadın memesini gösterip "işte bunları ben yarattım" diyen bir tanrıymış. iyi de, kesin düşüncesini bir filozofa, bir yazara dayandırıyordur. bu gibi adamlar hep "ben demiyorum c.c.t. tessiot demiş." der. ve hep kesin doğruları bulmuşçasına rahattırlar. gerçi hangimiz öyle değiliz ki?
Çarşamba, Kasım 22, 2006
her neyse. dişi şeytan kitabının arkasında yazanlardan şunu çıkarmıştım: kitapta kesin lezbiyen bir ilişki vardı. sonra biraz çıldırma ve sınırları deneme ile alakalıydı. benim edindiğim izlenim buydu. ne alaka diye soracaksınız ama tıpkı biraz duras'nın sevgili ya da tim bilmemkimin parfümün dansı kitabında olduğu gibi. fakat kitap çok ölçülü ve iyi anlatılmıştı. çok iyi anlatılmıştı ama konusunda bir ilginçlik yoktu aslında. yine de kitabı sevdim diyebilirim. bıraktığım anda tekrar okumak istedim, gerçekten zevkliydi. yalız ekşi sözlükte kitabı ezmiş iki kişi. neden oraya baktım onu ben de bilmiyorum. aptal mılar neler. beğenmezsen bile, git köşende piponu iç, di mi? belçika'yı tanımış biri için kitap iyi bence. bunun nedenini de az sonra açıklayacağım.
kitabın belçika'da geçmesi iyi olmuş. az sonra tartinlerden de bahset de havamızı bulalım, diyecek kıvama gelmiştim. neden belçika? çünkü bu yerin bir türlü güzel bir resmini çizemiyorum kafamda. anılarım küçük, bulanık resimlerden ibaret.
her neyse ben bugün olduça karanlık ve depresif bir gün geçirdim. çünkü aslında hiç hatıram yokmuş gibi geliyordu. aslında sıkıcı bir gün geçirmenin nedeni yoktur. sıkıcılık, nedensiz mutluluklar gibidir. bir bakış açısına bazen günün başlangıcında sahip oluyorsun. o bakışından daha öteye gitmen olanaksız. örneğin ben size blogumda ilginç şeylerden bahsedebiliyor muyum, hayır. fakat kendimi buna zorunlu görmeseydim, ben de mi o aptal yazıları yazanlardan olacağım diye düşünmeseydim, sadece yaşamaya baksaydım, sadece yaşamaya... evet, yaşamaya ve görmeye anları hatırlamaya, çünkü aslında yabana atılmayacak bir anı hazinem var. yaşamak bana çok güzel geliyor.
Pazartesi, Kasım 13, 2006
kestane avcıları
Cuma, Kasım 10, 2006
her şeyi bilen çocuk
Pazar, Kasım 05, 2006
ezgi ezgi ezgi. ne güzel adınız var ezgi hanım. ne güzel, ne narin bir kız adı. 1988 yılı boyunca moda olan bir isimdi. o kızların yarısı tiki, yarısı gotik oldu ezgi. kendi halinde tarzsız olanları da var ama az. hepsi birbirinden farklı, kimisi birbirine benziyor. o ezgilerin içinde bir ezgisiniz. insanları giyinişlerine göre yargılamayın. çünkü herkes istediği gibi giyinebilir. giyinmek çok kolay. cesaret edemeyenler var. yani mesela arkadaşları concon, kendisi punkçı gibi giyinse garip kaçar. ay ne sudan şeylerle uğraşıyoruz biz gençler. fatih sultan mehmet 21 yaşında istanbul'u fethetti. işi kolaydı. kaftan giyiyordu. sarayın terzisi vardır muhtemelen. fatih sultan mehmet bir arkadaş çevresine girmek için çaba da sarf etmemiştir, lalasıyla, veziri azamıyla takılıyordur. hoşlandığı kıza artistik yapıcam diye kasmamıştır, adamın haremi var. oh, öyle ninem de fetheder istanbul'u. biz burda nelerle uğraşıyoruz, vaktimiz mi var?
yok canım, bu yazı böyle sürmeyecek. benim kafamda şu an saddam'ın idam kararı var. ben bir şey bilmiyorum. saddam'ın yaptığı korkunçluklar varmış. ama yıllardır ismen tanıdığım bir adamın idam kararı beni üzmedi ama şu an çok garip duygular içindeyim.
Çarşamba, Kasım 01, 2006
günlük yaşamımı anlatıyorum
bu günüm ise daha güzel geçti. özel ders almaya giderken hocadan dersin iptal olduğunu öğrendim, sonra döndüm geriye, şıvgın ve mesut'la karşılaştım. "ben de tam size geliyordum" dedim, beşiktaş'a gittik beraber. mesut'la ben mesut'un özel parkına gittik. oraya yalnız başıma gitmemi istemiyor çünkü orası onun keşfettiği bir parkmış. mesut'la pek konuşmamıştım daha önceleri. akıllı sözleriyle büyüledi beni. tarihe girmiş insanlardan söz etti, tarihe girmek için neler yapmak gerektiğini anlattı. benim için çok yararlı oldu denilebilir çünkü ben dinleyici pozisyonundaydım. ben mütevazı bir kişi gibi gülüyor ve kendimi bu tür şeyler için fazla yetersiz bulduğumu söylüyordum. "sen ne olmak istiyorsun?" diye sordu bana, ben de "bazı kişilerin sevdiği ve beğendiği, işini iyi yapmaya çalışan, çok ses getirmeyen ama hoşa gidebilen bir şarkıcı olmak isterim." dedim. "normali de bu zaten." dedi. kalktık ben okula gittim sonra. hava kararıyordu yavaş yavaş. istiklal caddesi fıkır fıkırdı. botaniğe gidip oturdum, çantalarım ağır olduğu için. karşı apartmanda oturan ve röntgenciliğni yaptığım adama baktım bir süre.
içimde bir huzur vardı. daha önceki yaşamımı sıkıntı, yani ıstırap verici buldum. bu doğru gerçekten. niçin yanımda bir platon, bir sokrates yok? diye düşündüm. çok akıllı biri bana yön verebilir, bana benim için neyin yararlı neyin yararsız olduğunu söyleyebilir, beni çekip çevirebilir diye düşündüm. mesut onların senden benden daha akıllı olmadığını söylüyor. ancak ben erkeklere, çıkma mıkma işlerine, alkışlanmaya, günlük yaşama meyilli biriyim bir bakıma, üstelik kendimi çok çok özel hissetmiyorum. iyi ki hissetmiyorum, diye düşündüm. daha çok okumalı, bu adamların düşüncelerini öğrenmeli ve kendim için elimden gelenin en iyisini yapmalıyım diye düşündüm. çıkarıp bir kitabın önsözünü okudum. tam yazarın sevmediği birinin yapıt hakkındaki kötü düşüncelerine (yani işin dedikodulu, en zevkli kısmına) gelmiştim ki bıraktım. eve gittim.
Cumartesi, Ekim 28, 2006
- kendinden hoşnut olmayacaksın, bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmayacaksın.
- ileride daha farklı bir insan olacağının hayali/ inancıyla yaşayacaksın.
- yüzünün ve vücudunun güzel olduğunu varsayıp/ hayal edip gerçek hallleriyle yüzleşmekten kaçınacak, yüzleşsen bile ne rejime girecek, ne cilt bakımı yapacaksın.
- ertelemekten asla vazgeçmeyeceksin, tüm zaman seninmiş gibi farz edecek, iş işten geçtikten sonra oturup pişmanlığını kaybedenliğe dönüştüreceksin.
- ara sıra değişmek için gaza geleceksin, ama gaza gelerek konuşup, sözlerinle kendi kendini tatmin edeceksin, ve sonra da gazın geçecek.
- neye sahip olursan ol, kendinden hoşnut olmayacaksın, hep daha fazlasını isteyeceksin.
- asosyalliğinin ve başarısızlığının nedeni tembelliğin olacak.
- kendini diğerlerinden ayrı tutacaksın, diğerlerini oldukları gibi kabul ederken kendinin nasıl olup da hala yaşadığına inanmayacaksın.
- başına ne gelirse gelsin diğerlerinden bulacaksın, aksini fark etsen bile geçiştireceksin, değişmeyeceksin.
- biri sana "değişmene gerek yok" dese de inanmayacaksın, ama değişmen için verilen öğütleri dinlemeyeceksin.
- canın her daim sıkılacak, kafan her zaman gereksiz şeylerle dolu olacak.
- başkalarıyla değil, kendinle ilgileneceksin.
- buna rağmen diğer insanlardan daha az gerekli olmayacaksın, sadece daha çok sıkılacaksın ve belki daha çok mutsuz olacaksın, ya da sadece hayatın daha renksiz geçecek.
Cuma, Ekim 27, 2006
seninle dolaşmak için yepyeni bir araba
şimdi gidiyorsun artık rüzgarda uçuşarak üzgün teller gibi saçların
neden böyle, böyle oldu, neden böyle oldu?
seninle dolaşmak için yepyeni bir araba dantelli bir başlık istiyorum
kendimi yenilemek, senle olan bağımı yeniden kurmak istiyorum
neden böyle, böyle oldu, neden böyle oldu?
şimdi karşımda duruyorsun
araştırıyorum
cam gibi açılmış masum gözleri
bilmek istiyorum, anlatmanı seni benden vazgeçiren şeyleri
ah izin ver, ah izin ver, ah izin geçmişi bir çırpıda silmeme
yeni şeyler öğrenip eskiyi hep gömmeme
ama şimdi imkan yok bunu görmene
neden böyle, böyle oldu, neden böyle oldu?
Salı, Ekim 24, 2006
rüya
rüyamda ezgisu ve damla bana bir teklifte bulunuyorlardı. geçen sene oynadıkları oyunu oynayacaklarmış, böylece oyunu ben de görebilecekmişim, seyircilerin karşısında oyun oynanacakmış ve ben de oynayacakmışım. oyunda geçen sene rejimiz olan cansu ablalar, ezgisu ve damla da oynuyormuş ama yine de yönetmen ezgisu ve damlaymış. ben oyunu hiç görmemişim ve bilmiyormuşum. sadece giriş sahnesini çalışmışız. buna göre biz tüm kadro sahneye parmak uçlarımızda bale yapar gibi döne döne giriyoruz, bu esnada gözlerimiz kapalı oluyor ve kollarımızı havaya kaldırıyoruz ve sahnede belli yerleri alıyoruz. ondan sonrasına ben doğaçlama katılacakmışım, zaten önemli bir rolüm yokmuş. sonra oyun başlıyor. seyirciler falan var ve tevfik fikret salonuna benzer bir yerdeyiz. ben döne döne yerimi alıyorum, bana provada öğretildiği gibi (sonra bana böyle öğrettiklerinden de kuşkulanıyorum zaten) ama bir de ne göreyim ki herkes benden başka yapıyor, ben yanlış bir yerdeyim ve abuk sabuk hareketler yapıyorum. tüm oyuncular bana ters ters bakıyor. sonra oyun duruyor, oyuncular kendi aralarında tartışmaya başlıyorlar ve seyirciler sıkılıp çıkmaya başlıyorlar, sanki oyun bitmiş gibi. kulise duygu abla geliyor ve ezgisu'ya éboşver, ezgi'yle olmaz, yapılmaz bu oyun." diyor. sonradan anlıyorum ki bütün bu karmaşanın sebebi benmişim, yani benim sakarlığım ve dikkatsizliğimmiş. ezgisu'ya: "ama siz bana provada böyle öğretmediniz ki" diyorum, o da koumu okşayarak: "boşver canım, önemli değil." diyor. ama ben kendimi çok suçlu hissediyorum ve ezgisu bunu hafifletmek istercesine: "canım biraz karbonhidrat almak istiyor, senin istemiyor mu? şu muhallebilere bak:" diyor. ben hala suçlunun ben olup olmadığını anlamamıştım ki rüyam bitti.
Pazartesi, Ekim 23, 2006
kitaplarına gözü gibi bakan, tozunu alan, dikkatlice okuyan, notlar alıp satır altlarını çizenleri anlamıyorum çünkü benim kitaplarım kırış kırıştır, hiç de öyle dikkatlice okumam, bir orasından bir burasından okurum, hoşuma gitmeyen yerleri atlarım, dayanamam sonunu okurum, bitirmeden bırakırım kısacası kitaba her türlü saygısızlığı yaparım. çünkü başkalarının uydurduğu bir şey sonuçta kitap dediğin. çoğu kurmaca. hayatta daha güzel şeyler var, mesela seyahat.
geçen gün arabada radyo dinliyordum ve canım acayip şu şarkıları çekiyordu: ispanyolca obsesyon adlı şarkı, beautiful adlı kimin söylediğini bilmediğim hip hop şarkısı (klibi rioda çekilmiş hani), beyonce'den check up on it adlı şarkı. bunlar ya da kıpır kıpır cazır cazır buna benzer şarkılar. ne yazık ki radyo iğrenç gerizekalı amerikan tipi piyanolu şarkılar çaldı ve ben bu şarkıları hiiiiç sevmem, hele hele mesela we are the world we are the children bunun yerine şöyle danslı manslı latin ya da zenci şarkılarını severim.
Çarşamba, Ekim 18, 2006

az önce bir yazı yazdım ve bir resim koydum ama beğenmedim çünkü yazıda kendimi fazlasıyla ezmiştim böylece sildim ikisini de neden sildim ki en azından gerçeği yansıtıyordu. allah bilir bunu da silerim ikisi de skyblogdan nefret ediyor çünkü. belçikadayken çektikleri bir fotoğraf.
ermeni soykırımı, komünistlik, mat 1 ve sözel 2, size söylüyorum. gidin başımdan. ben rahatsız edilmeyi hakedecek biri değilim. ben artık mutlu olabilmek istiyorum. geldim ve gördüm, yaşadığım hayat bu muymuş, böyk dedim ben. dedim. dedim ama sonra öyle anlar aklıma geliyor ki bana "sen hiç mutlu olmadın zaten çünkü yapın böyle" der gibi. mutlu olduğu anların fotoğrafları mutluluklarını şappadanak yansıtan insanları kıskanıyorum. insanları kıskanıyorum. yaşamlarını kıskanıyorum. benim yaşamım boktan, ki bu benden kaynaklanıyor. benim kıskanılacak bir tarafım yok. var ya da yok gibi bir insanım. olmamak istedğiğim öyle çok oluyor ki, sıkılıyorum çünkü. başkalarına özenmek iyi değil.
keşke benim adıma "özenen" koysalarmış. frou frounun bir şarkısı var, breathe in. onu dinlemek çok güzel. ben mutlu muydum orda? işte kafamı kurcalayan soru bu. oysa ordayken burdaki hayattan hiç şüphe etmemiştim. buraya geldim ve aksini düşünüyorum şimdi, orayı özlüyorum ama orda mutlu muydum? bu soru benim için karman çorman, çoğu zaman yanıtın evet olduğunu zannederim, çoğu zaman hayır. çoğu zaman ezik, çoğu zaman neşeli ama ben kendimi dahil edememiş olabilir miyim? tek derdimin bunlar olması, bana yakışan bu. oysa okul ve ülkeye yazılar yazmamı, komünist olmamı bekliyorlar. aman kim bekleyecek? ben kimim ki? ben kimim? bu soru içimi karartıyor.
keşke o şeyi silmeseymişim.
Pazartesi, Ekim 16, 2006
garip rüya
Çarşamba, Ekim 11, 2006
Salı, Ekim 10, 2006
bugün derste şarlonun filmini izledik. bunun dışında palto diye bir öykü okudum. parfümün dansı kitabının önsözünden etkilendim. dünyda en güzel şey zevktir gibi bir anlam çıkardım. bunun doğru olduğunu kabul ettim, ve ekendime eziyet ettiğimi de.
dandirik düşüncelerimden ne anlıyorsunuz anlamıyorum be. sıkıcıyım, öyleyim. ne yapalım?
Cumartesi, Ekim 07, 2006
barselona'da şıvgın'la oturmuş karşılıklı ağlaşıyorduk, bu şıvgın, kelebeklerin dili filmini hatırlayıp ağlıyordu, ben de babama ağlıyordum, niçin ağlıyorsam babama artık onu da aylar geçti hala anlayamıyorum.
not. babam bu yazıyı okumaz muhtemelen ama belki bir gün okursa diye söylüyorum, yazan her şeyi ciddiye almasın.
rüya
Perşembe, Ekim 05, 2006
çekik gözlü adam kağıt çıkardı, bankın üstüne koydu. çekinmeden okudum. doğum yeri moğolistan, yüksek lisans, istanbul üniversitesi fen fakültesi. oh be! işte bu. adama sevgiyle bakıyorum şimdi. şu merdivenlerin arasındaki camdan ağaç yaprakları görünüyor parlayarak.
sonra bu histen bahsettiğimde bir arkadaşım dedi ki: "onlar sana değişik geliyor, ama içlerine girdiğinde hepimizin aynı olduğunu göreceksin." öyle ya, belki de dışarıdan beyoğlundaki kapının arkası da başkasına ilginç geliyordur. biz ilk senemizde bir terasa bakar ve oraya özenirdik. daha doğrusu ben özenirdim ve bu özenmeme ara sıra idili de katardım. kimbilir, ordan da buraya bakanlar vardı belki. oraya da gitmedik, neden gitmedik? bir çarkın dişlileri arasında yavaş yavaş öğütülüyorum, günlük sıkıcı hayatıma karışıyorum, karışmak istemiyorum. böyle durumlarda aptal aptal hayaller kurar, kendimi eğlendiririm. genç kız, bileklerini keserek intihar etti, çok gençti, efendim acaba satanist miydi? ulan küçüklüğümden beri aynı şey. şöhret için intihar mı edilir? salak salak salak. bu küçük dar görüşlülük sen moğolistana da gitsen geçmez. geçti. geçmedi mi. belçikada geçtiydi. kısacık kısacık. benkendimi bulmuştum. bunda acıklı olan bir taraf olmadığı için bu acıklı üslubu bırakıyorum.
Cumartesi, Eylül 30, 2006
kokular
ben de çeşitli zamanlarda değişik kokulara bürünürüyorum. kokulara önem veriririm. sık sık parmak uçlarımı koklarım. bazen temiz sabun ya da şampuan kokar. bazen ekmek, makarna kokar. avuç içlerimin kokusu ise beni hep sakinleştirir. temiz ve sıcak bir kokudur. yemekleri yemeden önce gizlice koklarım. insan açken yemek kokuları daha keskin olur. neskafe üçü bir arada kokusu ile ülker negro'nun kokusu birbirine çok benzer. koklaması en güzel şey çikolatadır. kağıt burna götürülür ve uzun uzun koklanır. en kokusuz çikolata, bakkallarda satılan ülker, etidir. en güzel kokanları ise belçika markası cote d'or ve pralinler. insanların kokusu ise bir başka güzel oluyor. tişörtümü hafifçe kaldırıp kendimi koklamak beni sakinleştirir. çoğu zaman sıcak hava burnuma çarpar. insan kokum bana gelir. son zamanlarda aynı celine gibi kokuyorum. o kızın kokusunu nasıl anlatayım size durun. parfüm kokusu asla değil. temiz bir koku da değil. ancak bana güzel gelen, değişik bir koku. kendi içinde yoğun, baharat kokusu gibi. pek baharat ismi bilmediğimden hangisi olduğunu size söylemem mümkün değil. ben de son zamanlarda kendimde bu kokuyu duyunca celine'i özlediğimin farkına vardım. bazen yemek kokarım. buram buram pastırma veya ağır bir şeyler. yine de bu koku beni tiksindirmez hiçbir zaman.
benzin kokusu birçok insan gibi benim de hoşuma gider. bunun dışında yanmış kibrit, elime ya da saçıma sinmiş sigara kokusu, izmarit kokusu. annem kendimi bildim bileli temiz ve güzel bir kırışık kremi gibi kokar. ben küçükken dişlerini fırçalar, lenslerini çıkarır, yüzünü yıkar, geceleğini giyer, sonra bu kremden sürer beni öpmeye gelirdi, ve ben bu güzel kokunun etkisiyle "kal" derdim. birine sırf bu nedenden aşık olmuştum ve aşkım uzun süre devam etmişti. görmeyince unutuyordum ve aşkım geçiyordu ama rastlaşınca kokusunu duyuyor ve tekrar aşık oluyordum. keşke parfümünü değiştirseymiş.
ezgitrak parfümün doğal bir şekilde tene karışması gibi kokar. ne "bu kız parfüm sürmüş" dersiniz, ne "sürmememiş" dersiniz. zeynep diye bir kız var ki, onun da kokusu güzelliği ile bütünleşir. kardeşim büyüme çağındadır, bu yüzden kokusu hep değişir ama sık sık terler. babamın çok sigara içtiği belli olur.
mons sokakları kriek (kirazlı bira) kokardı buram buram. o kokuyu çok severdim. bir önceki akşam biralar sokaklara dökülmüş olurdu çünkü. kriek bir kız birasıdır, çünkü alkol oranı nispeten düşük. doris'le köpeğimiz cachou ise çok feci kokardı. doris onu cildine zarar veriri diye yılda iki kere yıkardı. ben bu yıkamaların sadece birine denk gelmiştim. o gün cachou'nun peşinden ayrılmadım. hep ona sarıldım ve kokladım onu. "keşke her gün böyle koksan" diyordum.
tamam, kokular önemli, bunun kıymetini siz de bilin.
Pazartesi, Eylül 25, 2006
belaltı şakalar, başımın belaları
Cumartesi, Eylül 23, 2006
Salı, Eylül 19, 2006
neyse, bu dediklerim yanlış olabilir tabi ki. ben yazdım ki, siz de "yok canım ne münasebet." ya da "evet evet kesin öyle zaten" yazın, benimle bu konudaki görüşlerinizi paylaşın.
Cumartesi, Eylül 16, 2006
fahriye ve cimi melekleri
sonra fahriye ve cimi, birden karar verip manavgat'a taşındı. ben altı yaşındaydım. yazın yine onlara gittim. orda tuna ve ismail'le tanıştım. tuna beni bisikletiyle gezdirdi. ben evden dışarı çıkmayı pek istemezdim. cimi bir mobilya mağazında çalışmaya başladı, beni külüstürüne bindirip işe götürürüdü yanında. külüstür dediği bisikletin adıydı. manavgat'ta yaz şenlikleri olurdu. yabancı dansçılar olurdu. ben bunları çok severdim. sonra bir odada tıkılı kalır, "selvi boylum al yazmalım"ı okurdum. halam "yeter okuduğun, dışarı çık biraz" derdi. dışarı çıktım. ayşegül adlı bir kızla tanıştım. arkadaş olduk. bir gün sürdü. günler böyle geçti.
o zamanlar sosyetik entellektüeller, suşi dükkanları ve ciks mekanlar müdavimleri bu kadar yaygın değildi. yaygın olsalar da benim hayatımda bu kadar fazla yer kaplamıyorlardı. ben çok kendime dönük, bir o kadar da mutlu yaşıyordum. fahriye ve cimi'nin sevgisiyle sarmalanmıştım.
sonra ben büyüdüm, kilo aldım, diyetisyene gittim, eski formuma kavuştum, sivilcelerim çıktı. anne babamla kavga etmeye başladım. bir çocuğa aşık oldum, aşkıma karşılık vermedi, sırasının altına mektup bıraktım. yaşıtlarıma ayak uydurmak için, adet yerini bulsun diye, bir sürü şeye kalkıştım. bu şeylerin hiçbiri bana eski yalnız okuma günleri, sıcak ve bunaltıcı yaz günleri kadar keyif vermedi.
Cuma, Eylül 15, 2006
YUZUKİ TAŞİMOVA MON AMOUR

ilk kez dediğimde çok şaşıracaktım. karşımda kışın soğuyla titreyen kumral ve güzel yuzuki taşimova'ya bakıp "sen benden çok iyisin" diyecektim. bir aşk itirafı gibi diyecektim bunları, bir de tabi umutsuzca diyecektim, her zamanki uslupla. şaşırıp, "hangi konuda?" derdi, ben de "bilmiyorum" derdim. gülüp "ben de bilmiyorum" derdi. "hem mesela tanıştığımız zaman hatırlıyor musun, sen epey konuşkandın, sosyal birisin." bilmiyor, anlamadı, demek ki. neyi anlamadı? anlayacak ne var? pardon? neydi sahi benim kaygı duyduğum, gizlemeye çalıştığım, neydi?
yok. artık yok. artık değer verdiğim kişiler de benimle aynı görüşte. mesela ilk tanıştığımızda "bendensin" dedi. ne demeye geliyor bu "bendensin"? hem hesabını ödüyorum, hem de "bendensin" demek artık bir artı bir iki eder demek. ah oysa, bilseydiniz, ben neler zannederdim. zannettiğim şeylerin hepsi ucuzlukmuş, dandirikten, bokturupüsür kriterlermiş hepsi. (buraya bir parantez açıyorum. bu yazıda asla yıkılmadım ayaktayım ayaktayım ajda pekkan gibi davranmayacağım. yeni girdiğim bu çevre (çevre mi, hangi çevre, nasıl yani) nin kanunlarını allah kelamı zannettiğim yok. ) ben bir keresinde bir büyüğüme danışmıştım. beni, horlayarak, sözde moral verircesine: "çıkmaktan ne anlıyorsun?" demişti. demek istemişti ki yani "yavrum, sana göre değil bu meseleler. aşk senin gibilerinin özenip de alamayacakları bir şey. sen yerinde otur. o kıvama gelmedin." oysa ki sadece bir beraberliği nelere yormuşlardı. aşkı bağdaştırdıkları şeyleri bir görseydiniz. iyi ki o tarihlerde istemeden de olsa uzak kalmışım. (yüzyıllık tarihimde, evet, öhöm.)
sonra bile bile gönlümce yaşayamamak nasip oldu hiçbir şeyi. utanç beni sarıyor, kendimi böyle şeylere layık bulmamak hakim oluyordu.
şimdi ise... özgürdüm! iki kişi birbirini sevebilir, bu iki kişiden biri ben olabilir, diğeri yuzuki taşimova olabilir, bu iki kişi gönüllerince yaşayabilir.
ah bilseydiniz ne kadar mutluydum, yuzuki taşimova bende dandik kriterler bulamayıp kaçmıyor, zaman zaman beni aşağılasa da her zaman hor görmüyor, beni güzel bulduğu bile oluyordu.
sedirde özgürce ve kadınsıca uzanıp serbestçe, aşık aşık ve kendine güvenli bir biçimde yuzuki taşimova'ya bakabilmenin keyfini bilebilir misiniz?
hele uzun zamanlar boyunca eşyayı tutuşunuz bile gaddarca eleştirilirken. şimdi mutluca ve özgürce yuzuki'nin ellerini tutuyorsunuz.
yuzuli taşimova'yı öptüğünüzde, bu cesareti nasıl, hangi hakla bulduğunuzu sorduğumda o an aklınıza gelmiş gibi gülümsüyor ve "bilmem. cesareti bulmaya pek uğraşmadım. her şey kendiliğinden gelişti" diyorsunuz. sorarım size, niçin diğerlerini iterken yuzuki'ye yanaştınız? niçin diğerlerinin peşinden koşarken bıraktınız ki yuzuki size gelsin? "bilmem, diyeceksiniz, belki de ben değiştim." başka zaman olsaydı utanırdınız bu sözlerinizden. şimdi mahçupça gülümsüyorsunuz. yuzuki'ye bir sır vermiş gibi oluyorsunuz. bırakın gitsin. bırakın olsun. o sır oradan çıksın. yuzuki onu bilsin. bu sizi güldürüyor ancak. her aklınıza gelişinde utangaçça gülmenizi, o bilmemkim üstün kişisi görse sizi hor görürdü, görsün. sonra herkese anlatırdı, anlatsın. artık sadece yuzuki ve sizsiniz. ışıklı bir yerleri, arabaları, insanları özlediğinizde, o olacak şimdi. bir özgüğrlük savaşçısısınız kendi çapınızda, bir rock grubu üyesisiniz. diyorsunuz ki içinizden. "bırak herkes bildiği gibi yaşasın"
Salı, Eylül 12, 2006
enlemin etkileri
şimdi, keşke keşke demekten kendimi kurtarıyorum artık. dün kendi kendime, artık büyümüş olduğum için, dedim ki "bak kızım" "mademki öss diye bir şey var, kıçını sıkıp iyi bir yere girmek zorundasın. şımarıklıkların yüzünden çalışmamaya devam edersen ne olacaksın? hiçbir şey. ne fransa'ya, ne de paralı yere girersin. öylece kalırsın." dedim. oldukça sert bir konuşmaydı bu kendimle yaptığım.
şimdi size nasıl biri olduğumu anlatmak isterim biraz. hayatımda pek zorluk çekmemiş biriyim. bunu kasıtlı yapmadım yalnız. öyle oldu. çoğumuzun başına geldiği gibi, ne azı ne çoğu benim başıma geldi. etrafa göre normal ama, ben bunu doğal bulmuyorum. hayatın her evresinde çalışıp çabalamalı insan. yorulmalı, kasları, beyni lapa gibi serilmemeli. ne için, ne gibi bir şey için? doğru ya da yanlış bir şey için. ama öyle. sorgulamak ancak bize veriliyor bir lüks olarak. diğerleri ne yapsın? onlara da anlatalım. şaka şaka.
yakında okulların açılacak olması çok güzel. özledim okulu. dershanede mustafa taklidimi yapıyor. kırıtarak: "ayy, belçika'da hiiç böyle diiildiii..." diyor. çok komik.
Pazar, Eylül 10, 2006
kibariye şarap içti

bakın ben bazen böyle oluyorum. aman, saklamayacağım işte. size her zaman güzel çıkmış resimlerimi gösterdim. ama gerçek böyle değil. burdaki şaban sırıtışın nedenini de merak etmişsinizdir siz herhalde. söylüyorum, doğumgünümdü. o yüzden böyle sırıtıyordum. aslında böyle sırıtmam her zaman. ama oluyor yani, olmuyor değil. beni bütün kusurlarımla sevin.
buna yorum yazıp moralimi bozmanıza izin vermeyeceğim.
Cumartesi, Eylül 09, 2006
pamuk prenses ve yedi cüceler

o gün beraber ilk televizyon seyredişimizin bugün bana bu kadar anlamlı geleceğini bilemezdim o zaman. bilseydim o zaman dikkat eder, bugün hayıflanmazdım boş yere. zihin, ya da zaman, o kadar kurnaz ki sonraları böyle anları tutup çıkarmakta üstüne yok, sırf bizi üzmek için.
x ile yeni yeni tanışıyorduk. televizyonda sıkıcı bir yarışma programı vardı. evleri köpekle karışık ve bir hoş kokuyorudu, sonraları bu koku burnuma tekrar tekrar gelmiş, xin kokusu olarak benim hafızama geçmişti, sonra onu evinin dışında gördüğüm zaman, aslında böyle kokmadığını anlayınca şaşıracaktım. kanepelerinde uyuyakalmıştım, uyandığımda birileri üstüme battaniye örtmüş, ama ne kadar utanmıştım başkasının evinde uyuyakaldığım için, yine de bana çok iyi davrandılar, bir genç kıza nasıl davranılırsa öyle.
bu ve buna benzer birçok anı, beni nedensiz yere heyecanlandırıyor şimdi. oraya geri dönmek, zamanı durdurmak, x ile aynı odada aynı havayı tekrar tekrar soluyarak anlamadığımız, izlemediğimiz bir yarışma programının parçası olmak ve sıkılınca sıkılganlıkla birbirimize bakıp gülümsemek, kimsenin kanalı değiştirmeye cesaret edememesi. bunlar ne kadar kıymetli bilseydiniz. ve ben tekrar uyuyakalırdım bu masallar odasında.
şu an gitmek isteği sarmalıyor ruhumu. kıymet bilmez biriyim tabi. kıymet bilmezmiş. neresi kıymetli bunun?? dershaneye gitmenin zevki. uzaklara gitme isteğiyle yaşayadurmanın başdöndürücü heyecanı. salak ezgi, her anın uzakta geçmek zorunda mı? anlamıyorsun. öyle demek istemiyorum ki ben ayol. ne demek istediğim ortada. hayır. hiç de öyle değil. açıkla o zaman. pekala.
benim derdim nerde olduğumuzla ya da ne yaptığımızla alakalı değil. yaşamdaki garip, güzel anları bulmak ve onları yüceltmek istiyorum. iyi, sen bunu ipek ongun zannet hala. ipek ongun'dan ne farkı var dingil bunun? yaşamdaki garip, güzel anları bulmakmış. amerikan güzelinde zannettin kendini galiba. torbayı kameraya alsaydın, sonra buna "işte yaşamdan güzel bir kesit" deseydin.
sen beni eleştirmesen var ya, ben her şeyi yaparım. evet, torba da çekerim. benden başka ne bekliyorsun? sana burda yaşam öykümü mü anlatayım? ben gencim daha. doğal bunlar. arayış içindeyim. kabuğumu yırtmak istiyorum. brüksel'i o yüzden sevdim. o yüzden tek başıma olduğum anlara, yeni keşfettiğim şeylere bu kadar bağlandım.
sen iyice aptallaştın kızım. yazdıklarının hiçbir manası yok şu an. olur böyle, yazamayabilir insan. yarın da duygusal komedilere olan nefretini dile getirmek istersin. buna karşın da senin şu çocuğa aşkının başladığı günnü anlatırsın. aslında o günün hiçbir farkı olmaz duygusal komediden. hadi yavrum. hadi. sen git uyu bakayım. genç bir kızsın, sevimlisin, ama daha kat edecek yolun var. ne ille bir şey olacağım diye tutturdun ki şimdi? elallem rezil olma. ya da olmadın, ne olacak. alışkınlşar böyle şeylere.
Çarşamba, Eylül 06, 2006
şaheser
O YAZ
bir köşede pirelendi unutulmuş bulgurlar
çarptı koyu bir sidik ak tuvalet taşına
günlerde egemenlik sürüyordu devinim
sıcak bir yaz güneşiyle yanıyordu bedenim
güneş vurdu başıma
ve sonra o güzel sular, uçarı ve delişmen
aldı henüz herine oturmamış aklımı
gidiyordum onlarla, sana doğru uzağa
yatıyordum toprak üstünde, kıpırtısız
düşünüyordum.
Pazartesi, Eylül 04, 2006
özgeçmişim
ben 18 yaşındayım, (ilgilenenlere duyurulur) şimdi çok serpilip güzelleştim ama o zamanlar acınası haldeydim. semiha aydın apaydın (gerçek adını verirdim ama yakışık almaz) hayatımı cehenneme çevirdi. o beni yıkıntılar arasında bıraktıktan sonra, bir özür mektubu bıraktı geriye ama bende çoktan bazı huylar baş göstermeye başlamıştı. ne gibi huylar mesela? ayna karşısına geçip daha takdir edilesi olduğum günlerde vereceğim pozları, yapacağım röpörtajları hayal etme huyu bende semiha aydın apaydın döneminde başlamıştır. o zamanlar 11 yaşındaydım. 14 yaşına kadar bu dönem devam etti. semiha aydın apaydın'la geçirilmiş koskoca üç yıl...
semiha aydın apaydın şişmanlığımla alay ederdi. söylediğim en basit sözleri alayhimde kullanır, beni küçük düşürürürdü. tahtaya adımı yazar, sonuna da "...'yı ...mışlar" yazardı. sevdiğim çocuğu elimden aldı da, elimden almak denemezdi buna ya neyse. semiha aydın sarışındı ve aslında güzel müzel değildi. fotoğrafını koyardım buraya ya neyse. ondan hala tiksinmeme rağmen yakışık almaz bu.
bende bir hayal daha vardı, imkansız bir hayaldi bu. bir gün sınıfa bir beyaz perde getirmelerini istiyordum. orada gelecekteki hallerimizi yansıtacaklardı, ben çok iyi durumda olacaktım, böylece aklanacaktım.
semiha'dana nefret ettiğim için ona bir şarkı bile yazmıştım. bir gün semiha bana bir mektup verdi. apaydın'ın kendi elinden çıkmış bir özür mektubuydu bu. bir şey diyemedim. kalakalmış bir şekilde "ne önemi var" diyordum. belki de akıllı bir kızdı.
semiha dönemini liseye geçince de atlatamadım. içimdeki fırtınalar nispeten durulmuştu. burası daha, çok daha iyi bir yerdi. bana sataşan, semiha aydın gibi benimle uğraşan kimse olmamıştı daha. geceleri okulda kalıyordum. insanları, hayatı keşfetmeye çalışıyordum. daha başka şeyler düşünür olmuştum. kitap okumam azalmıştı. arkadaşlarım artmıştı. sakindim yine de, sessiz geçiyordu günler. semiha aydını hiç görmedim.
sonra yurtdışı geldi. trenler, içkiler, geziler derken hayatım da tamamlanmış oldu. bunları kimbilir kaç kez amlattım. ama belli ki semiha'yı hiç anlatmamışım.
bu sabah arabada giderken ben epey bir düşündüm. on üç on dört yaşındaki ve iyi durumdaki kızların neden bunalıma meyilli olduklarını. sonunda nedenini buldum. analarına, babalarına bir mesaj veriyorlardı. bire kere anne ve babaları, anneanne ve dedelerinden farklı olarak çocuklarıyla arkadaş olmak istemiş, ben her şeyden haberdarım, ben senden daha okumuşum, dolaysıylaaa, akşam saat dokuzda yatakta olunacak bu biir, ıspanak yenilecek, biz gençliğimizde neler yaptık, yok efendim mesela solcuyduk bu yüzden, sen bir çocuk olduğun ve biz de çok akıllı olduğumuz için sana sahip olmak ve seni kontrol altına almak en doğal hakkımız, bizim gençken sahip olduğumuz özgürlüklere sahip olman söz konusu bile olamaz, (şartlar müsait değil), olanaklara ise fazlasıyla sahipsin, mesela biz sana izin verdikçe arkadaşlarınla karusel'de buluşabiliyorsun, biz seni arabayla götürüyoruz bir iki saat sonra da alıyoruz, mesela biz çocukken okulda ticaret yapardık arkadaşlarımıza kalem silgi satardık ama tabi sen yapamazsın, sen de bodruma gidiyorsun çocuğum, gitmedin mi, daha bu yaşında seni kaydıraklı havuzlu tatil köyüne tesislere götürmedik mi....
belki de abrttım yani herhalde anne babalar bu kadar kötü kalpli değildir herhalde iyi niyetlidir çoğu ama bazı çocuklar bunu böyle sanabilkir ve okuldan kaçacak, serserilik yapacak vs cesaretleri olmadığından çareyi bunalımlara girerek kendilerini ispatlamaya çalışmakta bulurlar, adeta "bana asla tamamen sahip olamazsınız, çünkü alın, gözlerinizin önündeyim ama günden güne eriyorum, yataktan çıkmıyorum, sizinle konuşmuyorum, al bakalım, nasıl beni bir amma da yitirebilirmişsin gör" diye annelerini üzerler.
yeni nesil hep şımarık bulunur. (biraz paralı olanlarından bahsediyorum) anne ve babalar genç depresyonları için "bizim zamanımızda böyle şeyler yoktu, biz yerdik tokadı bunları yapmaya kalksaydık." derler ama bilmezler ki kendi zamanlarında bunaları hazıtlayan ortam da yoktu.
yine yalan yanlış iddiaları, müthiş sosyolojik psikolojik irdelemeleriyle genç ezgi'yi dinlediniz. o ki, daha çocukluğunda doğan cüceloğlu'nu filan okuyordu, ondan almıştır bu irdeleme huyunu hasbam.
Pazar, Eylül 03, 2006
Cumartesi, Eylül 02, 2006
dün resmi ve siyaset okumayı karşılaştırdım. siyaset galip geldi. içinde bulunduğumuz koşulların en geniş açıklaması siyasette saklıymış gibi geliyor. bilgili olmak istiyorum ya, bir bok olamayacağım. küçük ayrıntıları inceleyeceğim, sizi bunlarla uyutacağım.
her tarafımdan testler çıkıyor, onları yanımda taşıyorum. çözülmese bile duruyor testler yanımda hepsi pusuya yatmış. bizim dershanedeki kızlar adıma kıvırcık koydular. kıvırcık aşağı, kıvırcık yukarı, ben de dedimki üstüne basa basa "saçlarım doğal değil." üzüldü garibanlar.
Çarşamba, Ağustos 30, 2006
kayıp aranıyor
bundan sonra da televizyona birkaç kez çıkmışlığım vardır. bir tanesinde askeri alana düzenlediğimiz il içi bir okul geziside kameraya dönüp "askerden niye kaçarlar hiç anlamam" diyorum. bir tanesi 19 mayıs programı, utancımdan eve gidip izleyememiştim. beni istiklal'de durdurmuşlardı, gençlerin görüşlerini alıyorlarmış. ben 14 ya da 15 yaşındaydım. sunucu kız "konuşurken yüzüme bakarsan daha iyi olur" demişti. sonra türkiye'nin durumu hakkında ne düşündüğümü sormuşlardı. ben de tabi ne diyecektim ki? : "türkiye'nin durumu eeee.... kötü... gitgide amerika'nın etkisinde kalıyoruz." ne yapmak istiyorsun ileride? : "ımm, üniversite... bir de evlenmek isterim." sunucu kız gülmüştü, ben de yoluma gitmiştim.
Pazartesi, Ağustos 28, 2006
belediye binasının önünde çekilen bu fotoğrafımı seviyorum. bu poz, kırıtıp utanıp sırıtmayıp komik olacağım kaygısına düşmeden verdiğim nadir pozlardan biridir fotoğraf tarihimde herhalde. nitekim komik olmuş. şuna bak. çekilirken etrafta kimse yoktu allahtan ya, görselerdi utanırdım. aman bana ne. geçmişte kaldı artık bu tür kaygılar. her şeyi yapabilirmişim gibi geliyor. yüzüm, vücudum bana gülünç gelmiyor.
dün annemle başbaşa bir gün geçirdik. pinhaninin şarkısı çıktı televizyonda. anneme şarkı söyleyen adamı gösterdim: "ne güzel adam değil mi anne? dedim, "yok be, dedi, ölü suratlı." annem de erkekten hiç anlamaz. nasıl tipleri sevdiğini ben size söyleyeyim, hani yaşlı adamlar olur ya mel gibson, richard gere falan, öyle tiplerden hoşlanır. ben de bakarım bakarım, o adamlarda bir güzellik bulamam. "kadınları bu adamlara iten ne " sorusunun cevabı bana göre bellidir. "zengin gösteriyorlar." bana da çulsuzlar daha sevimli geliyor. insan yakışıklı bir çocuğu çuval dolusu paraya değişmemeli bence. öyle değil mi?
ayşegül aldinç
ayşegül aldinç'in o filmde ince uzun parmakları vardı. siyah gözleri, kemikli yüzü ne güzeldi. evini terk ederken annesine şöyle diyordu. "kadın ya da erkek yoktur anne, insan vardır." böyle kadınlar ne güzel. ben de aynada yüzümü inceledim. ayşegül aldinç hep aklımda. ince yapılı değildim, orta boylu, geniş omuzluydum, tenim esmerceydi. asla çok zayıf olamayacak tiplerden. belki biraz az yesem ben de zayıf olurdum. iyice zayıf. hüzünlü bakışları vardı o filmde ayşegül aldinç'in. benim de olabilirdi istesem. öyle bakabiliyordum. kaşlarım gürcü kızları gibi kalındı, inceltmek zorunda kalıyordum. samsunlu. her neyse, bu yazı iyice cıvıdı da, devam edeyim.
"anne, dedim, ne güğzel ayşegül aldinç'e bak, incecik." annem baktı, "kızım sen iyice kafayı yedin" dedi. "ama değil mi?", dedim, "ayşegül aldinç koca memeli" dedi.
iyi bari.
Cuma, Ağustos 25, 2006
işte bu soru "geldiğine göre seni neler mutsuz ediyor?" sorusunun ilk cevabıydı. şimdi ben biraz açılmışım farz edelim, ikinci cevaba geçiyoruz:
"çok uzakta oturuyoruz çok, otobüsle şehir merkezine bir saat, akşam bir yere gitmek istesem olmuyor, hem şehir de karman çorman bir şey."
hep şikayet mi edeceğim tabi ki hayır. bu ikinci cevabı silelim. birincisi dursun. çünkü ben hayret ediyorum yani siz türkler, nasıl bütün bunlara tahammül edebiliyorsunuz. nasıl bir yanınız dururken öbürü gelişiyor sizin, ah yani şu çılgın türklerin. aay, değiştirin bunu hemen. bakın mesela belçika'da işçi sınıfı yok çünkü işçi yok. isteseniz sizin de olmaz. fabrikaları kapatın mesela, ne bileyim gidin ürünlerinizi finlandiya'da üretin. işte o zaman uygar bir ülke olabilirsiniz ancak. ben şimdi gidiyorum yine çünkü böyle konuşmamın ne kadar aptalca olduğu kafama bir anda dank etti. ve şu sosyetenin mide bulandırıcı yaşamı beni de depresyona soktu.
Çarşamba, Ağustos 23, 2006
ezgi trak bir gün dedi ki aslında bu türden ayrılıklar, zorunluluklar yüzünden aşkın bitmesi, insanın sevdiği yerlerden ayrılması insanın hayatında gerekli ve önemli bir şeymiş. kaderi devreye sokan bu gibi olayları sevimli buluyormuş ona hak verdim. ama bence benim hayatımda böyle şeyler yok. aslına bakarsan benim hayatımda pek bir şey olduğu söylenemez.
mesela 19 ağustos 9 temmuz arasında sevmiş olduğum çocuğu bir daha hiç göremeyeceğim ama bunu bile çok önemsiz buluyorum. bir başkası ayrılmış olsaydı benim yerime üzülürdüm onun yerine. ama sanki başkalarına yakışan olaylar benim üzerimde eğreti duruyor.
mesela anne olmak istiyorum. buna hazır olduğumu biliyorum. ruhen ve bedenen en olgun dönemimde, annelik için en uygun yaşta olduğumu biliyorum. bir bebeğe çok iyi bakabileceğimi biliyorum. bana bunu içgüdülerim söylüyor. benim için çocuk diyorlar ama aslında hiç öyle değil. kendimdeki gücü biliyorum. fakat etraf o kadar caydırıcı ki içimden potansiyelimi kullanmayı denemek bile gelmiyor. dün kendimi sırf bu yüzden banyomuza kilitledim. yere uzanarak kitap okudum orda. ailemi dışarıda bıraktım. bunları yazarken bile gözlerim dolu dolu oluyor. haydi ben gidiyorum artık. güle güle.
Pazartesi, Ağustos 21, 2006
feminist yazılar
öyle ki geçen gün otobüste gözlerim karardı. ben mutlu oldum. "demek ki gerçekten yemek yemiyormuşum" diye düşündüm. oysa ki iştahlı bir çocuktum. ilkokuldan önce zapzayıf, yemek yemeyen bir çocukmuşum. o zamana kadar bakar bakar "ne güzel bir çocuk bu" derlermiş. sonra o iltifatlar kayboldu, yerini alaycı bakışlara bıraktı çünkü ben yemek yemeye başlamıştım. şişmanlıyordum. ev sahibeleri alaycı alaycı " iştahı pek yerinde maşaallah." diyorlardı. sözde hoşlarına gidiyordu, ama aslında hiç değil. buna tahammülleri yoktu. bütün kız arkadaşlarım "evet, ben güzelim ama, mutsuzum" derlerdi. yanlarında varlığıma dayanamazlardı. muamelelerin en kötüsünü gördüm. beni olsa olsa hoşgörürlerdi.

şişman olsak da olmasak da, her gün açlıktan kim bilir kimleri öldürüyoruz.
Cumartesi, Ağustos 19, 2006
içkinin su gibi aktığı gecelerde

"selam, ben sarhoşken insanların ne demek istediklerini anlayabiliyorum biliyor musunuz? hem de hangi dilde olursa olsun. anlatacağım size şimdi. bir keresinde panamalı bir kız, ben kostarikalı bir çocuk, ve daha bir sürü kişi, oturmuştuk ve o sert belçika biralarından içiyorduk. sonra panamalı kız sanırım adı hulya mıydı neydi ağlamaya başladı neden diye sordum sonra anladım ki memleketine döneceği için ağlarmış. işte sonra benimle almanca konuşmaya başladı. ben almanca bilir miyim bilmem ama anlıyordum bir de almanca yanıtlar veriyordum ve kız da beni anlıyordu tabi zorlandığım yerlerde fransızca konuşuyordum ama sonuç olarak kızın derdini anlamıştım. oradaki arkadaşlarını sevmiyormuş, kostarikalı olmandan ayrılacağı için üzülüyormuş. ben de dedim ki "üzülme, iyi insanlar, sana göre insanlar her yerde olacaktır." yiğit diye bi çocuk vardı, o da bana dedi ki "sen almanca biliyor musun?" ben de "hayır" dedim, tabi bilmiyorum yani ama şimdi doğruyu söylemek gerekirse bizim almanca dersimiz vardı haftada bi saat (orta birde mi ne) ama taaa kaç yıl önce ve ben unutmuştum tabi yine de içkiyle beraber unuttuklarımı hatırlamış ve bülbül gibi şakımaya başlamıştım içkinin mucizevi etkisiydi bu. sonra orda bir çocuk vardı bana hep "küçük kız" diyordu çocuk da yakışıklıydı, keyfime diyecek yoktu.
gelelim bu yazıyı yazma sebebime, ana fikre, hüzünlü kısma. sarhoşluğum geçince o mutlu halimden hiç eser kalmamıştı ve ben çok yorgundum üstelik etrafımda ispanyolca konuşuyorlardı ben hiçbir şey anlamıyordum aslında onları da bir daha da görmeyecektim çünkü benim arkadaşım değillerdi onlarla da tesadüfen birlikte olmuştum ve yollarımızı ayıracaktık dün dertlerine ilgi duyduklarım bugün benim için önemsizdiler ve ben yine mutlak yalnızlığa gömüldüm."
-vay be bu ne havalı yazı kız? mutlak yalnızlık filan?
-hızlı gazeteci olacağım.
-olamazsın. neden mi? tanımıyorsun. rock gruplarını tanımıyorsun. müzikten haberin yok.
-o da zamanla oluverir.
şimdi gidip kahramanca (vaay) dış dünyaya karışacağım ama ne zaman bu kocaman şehir bu kocaman dünya bu karışık düzensizlik ve bu güzel bulduğum şeyler beni içine alacak aman kimbilir?? onlara bağlıyım ve onların olmak istiyorum, insanların değil, anın içinde olmak istiyorum, dünyadaki tüm zevkleri ve acıları tadabilmek. ama o kadar çok şey var ki hangisine sıra gelecek? işte, ben aynı şeyleri tekrarlayıp duruken neler olup bitiyor, ben kendimi harcamaya, bu şeyler için hazırım. artık kendimi unutmak ve başka şeylere yelken açmak istiyorum, bir şeyin ya da bir sürü şeyin çocuğu olmak istiyorum. dünya hayatına bağlanmak, onun da ötesine geçmek işstiyorum.
Perşembe, Ağustos 17, 2006
hey siz, arkadaki bayan uyanın. test çözüyoruz biz bu dershanede. bu cümlenin gerisini düşünmeden öğelerine ayırmalıyız. "aaah, şimdi damarımdaki anarşist hayalci çocuğa bastınız, işte şimdi!!! ah her şeyiniz para allah sizi kahretmesin kapitalist dersaane yöneticileri. böyle sistemin içine edeyim ben, kahretsin, gökyüzündeki uçurtmalarımı, turuculu sarılı uçurtmalarımı yırttınız." diye düşündüm asice. camdan aksaray'ın benim çok güzel bulduğum bir manzarası görünüyordu.
ben aslında böyle eften püften şeyleri yazı malzamesi yapacak kadar kalitesiz bir kız değilim. yazıyorsam, değersiz şeyler yazdığımı bilerek yazıyorum. yanlış anlaşılmasın.
Pazar, Ağustos 13, 2006
19 nisan 2004
seni aldığıma bir sevindim, bir sevindim. kapağın ne güzel, hani monet'nin, ya da renoir'ın, hani kadın çizip duran, bir tablosu vardı, çiçekler, bir gelin, belki de değildir, ama bir kadının elinden tutmuş, yüzü seçilmeyen bir adam, çiçekler, çiçekler... bir yaz gününde verandada oturmuş, 1960larda olabilir, bir grup arkadaş, bahçede çiçekler, çiçekli elbiseli bir kadın, ağaçların arasında bir havuz... anlatamadım. ben çocukken havuz kenarında çok leziz bir börek yemiştik, ama bir parça yiyebilmiştik ancak çünkü başka yoktu, nüsa teyzem, annem, ben. öyle bir görüntü var hala kafamda. anneme defalarca sordum orayı ama hatırlayamadı. aynı bu defterin kapağı gibiydi orası da, renoir'ın o tablosu gibiydi, karmaşık.m şimdi bunlar ne uzak. yarın coğrafya sınavı var, bense sevgilimin saçlarını düşünüyorum. ne güzel, kuş tüyleri gibi, iplikler gibi. ipeksi. ama kestirmiş saçlarını. öyle diyorlar. nasıl sıkılıyor canım. şimdi o havuzun kenarında olmak istiyorum. orda olmayı ve kimsenin saçlarının kafamı kurcalamamasını istiyorum. okul diye bir şeyin olduğunu unutmak, ve dünya işlerini de unutmak, sadece haavuz ve börek. yapmam gereken tonlarca iş var, ama hiçbirini de yapasım yok. aşık olmak da sıktı beni, ne diyeyim, hep aynı şeyler, karşılık alamadıkça güçleniyormuş gibi yapan duygular, hiçbir şeyin olmaması. ama huzur bu defterin içinde. şu an huzur diye bir şeyi basbayağı hayal edebilirim, ama anlatmak zor. bazen kulağına bir ses, gözlerinin önüne anlık bir görüntü gelir "al işte huzur bu" dersin ama hemen geri gider.
bu yazıyı okumak insanın ömründen ömür tüketir bence. o ergeni karşıma alıp şimdi "ne demek istedin kardeşim?" demek isterdim ben de. ama o ergen belki sadece yazı yazmak, kendine güzel gelen o cümlelerin büyüsüne kapılmak istiyordu. ben yatılı okulda okudum, orda pek kitap okumayazdım ben, okuyan okurdu. belki okuyan arkadaşlarım daha güzel yazılar yazmışlardır.
Cumartesi, Ağustos 12, 2006
siyasetin sadece tahminlerden ibaret olduğu belki de doğrudur, değil mi? hatta bence öyle, nerden bileceksin. hızla gelişiyor her şey. mesela herkesin karşı olduğu bir şeyin hala yapılıyor olması arkada çok büyük güçler varmış hissi uyandırıyor, korkutucu bir şekilde. bir yandan da karşıt söylemlerin ne kadar güvenilir olduğu tartışılır. kuranın dili ne kadar muzipse, insanlık da o kadar muzip, basit ve anlaşılır olmalı değil mi? işte ben adını vermek istemediğim bir dergiyi okuyordum, öfkeli bir dergiydi ve bazı kişileri mahkum ediyordu, ilk başta çok saçma geliyordu ama ben "ya dedikleri doğruysa, nerden bileceğiz?" diyordum. ben zaten emin biri değilim. herkes beni kolayca ikna edebilir.
konudan konuya atlayarak devam edelim. pinhani diye bir grubun istanbul'da şarkısı çok güzel. klibini de izledim. görüntüler çok hoştu, müzik de ben pek anlamam ama çok iyiydi.
bugün dindar dostalarımızı gördük. yine çıplaklıktan söz ettiler, bense artık bu konu açılınca eskisi gibi suçluluk duymuyor ve içimden "ne kadar da abartıyorlar" diyordum. çıplaksan çıplaksın işte canım, ne yani.
son olarak, ben artık dersaneye gideceğim.
Perşembe, Ağustos 10, 2006
rating
yalçın abi sık gördüğüm kuzenlerimdem değildir, yine de onu burda, şu dolmuşun içinde görmek acayip sevindirmişti beni. bu benim için uzun zamandır hayal edilemez bir şeydi zaten, hadi okulun etrafında arkadaşlarını görürsün, ama şehirde akrabalarına rastlamak... demek ki bu kapısından içeri giremediğim, eşiklerinde dolaşmaktan ileri gidemeğim istanbul'da insan akrabalarına rastlayabiliyordu. kafamda akrabalarla örülü, mıncık mıncık sevgiyle hatmedilmiş, arka mahallelerde yaşayan bir akraba dünyası hayali doğdu, mekan ise istanbul'du, benim sokaklarında dolaştığım, fakat yabancısı olduğum bu yer. her şey daha sıcak görünüyordu artık gözüme. oturduğumuz toplu konut- site uzaklardaydı artık. ne kadar bakımlı olursa bir bahçe, o kadar yapay ve çirkindir ey sevgili zavallı okur parçaları. yeni nesil diye bir şey varmış, generation c. bunlar yaratıcı ve teknolojinin en müthiş olanaklarından acayip yararlanabilen bir nesilmiş.
Salı, Ağustos 08, 2006
-uluslararası ilişkiler.
yalan. külliyen yalan. uluslararası ilişkiler okumak istemediğimden değil, sadece "ne okumak istiyorsun" sorusunun cevabı bu değil, çünkü bilmiyorum. bu cevap da sadece soran olursa verilmek için üç dakikada hazırlanmış, kişisel özelliklerimle o kadar da çatışmadığı için inandırıcı gelebilecek bir cevap işte. yine söylüyorum, bence uluslararası ilişikiler okunmayacak bir alan değil. hatta bence her alanın kendine özgü güzelliği var, bir kimyacı için kimyadan güzel bilim yoktur, böyle düşünürsek, tıp da, psikoloji de yararlı, zevkli, gerekli bilimlerdir, bir konunun diğer konuya üstünlüğü yoktur herhalde. bense bu sorunun bana şimdi sorulmasına kıl oluyorum, çünkü cevabını, dürüst olmak gerekirse, hiç düşünmedim, keşke bana bu akşam ne yapmak istediğimi ya da kiminle çıkmak isteyeceğimi sorsaydınız. üstelik bence bu konunun pek de ehemmiyeti yok, insan ne iş yaparsa yapsın yaşamını az çok sürdürebilir. güvender yayınları lise 2 setinden çıkmış matematik kitabının önsözü öyle demiyor ama:
"hayatınızın en önemli dönüm noktalarından biri öss'dir. bu sınavda kazanacığınız bölüm ve o bölüm sonrasında edineceğiniz meslek sizin yaşam biçiminiz olacaktır. elbette böylesine önemli bir sınava en iyi şekilde hazırlanmak gerekir. işte GÜVENDER YAYINLARI'ndan olan elinizdeki kitap sizi sınavlara hazırlayacak en iyi kaynaktır."
ne kadar umutsuzluğa sürükleyici bir yazı. keşke şöyle yazsalardı:
"hayatınızın baharındasınız. hormonlarınız gelişiyor. tabi ki böyle karışık bir dönemde sizden önemli kararlar vermenizi isteyemeyiz. günleriniz test çözerek de geçmesin. ailenizin durumu iyiyse sizi ne de olsa beslerler."
tabi ki ben kendi çıkarlarımı en iyi bir biçimde savunmak zorundayım. tabi bu düşüncelerimi annemle ya da babamla paylaşamam. onlara düşman kesildim. bana çocuklarıymışım gibi davranıyorlar, sinirimi bozuyorlar. babam ise olgunlaşmadığıma dair kanıtlar bulup bunları herkesin arasında söylemeye pek meraklıdır. neyse canım, meseleleri büyütmek yersiz. eninde sonunda bir şey olurum herhalde.
Pazartesi, Ağustos 07, 2006
özlediğim şeyler
Cuma, Temmuz 28, 2006
daniel
daniel bizim tiyatro dersinde oluşturduğumuz küçük gruba gelmiş küçük bir adamdı. evsiz serserilere benzerliği ile dikkat çekerdi. kilosu herhalde elli falandır, elmacık kemikleri öyle çıkıktı ki hasta sanırdınız. kısa boyluydu, dalgalı saçları ve tek kulağında küpesi vardı. utangaç oğlan çocuklarına benzeyen sevimli bir gülüşü vardı, çok kibar ama çekingen biriydi. yaşı kırktı. fakat hiç göstermezdi, zayıflığı nedeniyle.
daniel'e başta hiç sokulamadık. onun françoise diye bir arkadaşı vardı ki onu da başka bir yazımda anlatırım. soğuk olmamasına karşın, beni beğenmediğini sanırdım. beni çok ciddi buluyormuş gibime gelirdi. bir oğlu da vardı daniel'in, yaşından 4 yaş küçük gösteren, zayıf, utangaç bir çocuk. sonradan öğrendik ki annesi evi terk etmiş, sonra vefat etmiş. kitapları, okumayı seven, duygulu bir çocukmuş. ben ona ablaca bir yakınlık göstermiş ve onu sinirlendirmiştim.
marie france beni artık arabasıyla bırakamaz olunca, bu iş daniel'e kaldı. akşamları onunla dönmeye başladım. bu yolculuklar boyunca ben hep konuşurdum, daniel de dinlerdi. sonra bana anlatmaya başladı. evsizlere ettiği yardımlardan, ruhsal aydınlanmadan, meditasyondan, acıların insanı olgunlaştırdığından bahsederdi. eve bırakırken beni de sevgiyle gülümserdi, artık kalbini kazanmış gibiydim.
size daniel'i neden anlattım, bilmiyorum ama insanları anlatmayı seviyorum. hele böyle her şey olağanüstüymüş ve çok önemliymişçesine anlatmayı.
Perşembe, Temmuz 27, 2006
oysa olnuyordu. değişmem için epey bir değişmem lazımdı, oysa ki ben halimden memnundum. kendi küçük, bulanık evrenimde yaşamım sürüp gidiyordu. rahatsız edilmek en son isteyeceğim şeydi.
Çarşamba, Temmuz 26, 2006
bugün boş boş otururken (evden çıkmam gerek ama çıkmaya üşeniyorum) tembelliğim meyvesini verdi ve ben bir şarkının nakaratını yazdım. şarkım o kadar derin değil ama kız sesine ağırlık veren hüzünlü bir aşk şarkısı:
est ce que je peux rester ici, un soir, ou deux?
une nuit, ou deux?
une moi, ou deux
toi et moi, nous deux, est ce que nous sommes si impossibles?

