Cumartesi, Eylül 09, 2006

pamuk prenses ve yedi cüceler

















o gün beraber ilk televizyon seyredişimizin bugün bana bu kadar anlamlı geleceğini bilemezdim o zaman. bilseydim o zaman dikkat eder, bugün hayıflanmazdım boş yere. zihin, ya da zaman, o kadar kurnaz ki sonraları böyle anları tutup çıkarmakta üstüne yok, sırf bizi üzmek için.

x ile yeni yeni tanışıyorduk. televizyonda sıkıcı bir yarışma programı vardı. evleri köpekle karışık ve bir hoş kokuyorudu, sonraları bu koku burnuma tekrar tekrar gelmiş, xin kokusu olarak benim hafızama geçmişti, sonra onu evinin dışında gördüğüm zaman, aslında böyle kokmadığını anlayınca şaşıracaktım. kanepelerinde uyuyakalmıştım, uyandığımda birileri üstüme battaniye örtmüş, ama ne kadar utanmıştım başkasının evinde uyuyakaldığım için, yine de bana çok iyi davrandılar, bir genç kıza nasıl davranılırsa öyle.

bu ve buna benzer birçok anı, beni nedensiz yere heyecanlandırıyor şimdi. oraya geri dönmek, zamanı durdurmak, x ile aynı odada aynı havayı tekrar tekrar soluyarak anlamadığımız, izlemediğimiz bir yarışma programının parçası olmak ve sıkılınca sıkılganlıkla birbirimize bakıp gülümsemek, kimsenin kanalı değiştirmeye cesaret edememesi. bunlar ne kadar kıymetli bilseydiniz. ve ben tekrar uyuyakalırdım bu masallar odasında.

şu an gitmek isteği sarmalıyor ruhumu. kıymet bilmez biriyim tabi. kıymet bilmezmiş. neresi kıymetli bunun?? dershaneye gitmenin zevki. uzaklara gitme isteğiyle yaşayadurmanın başdöndürücü heyecanı. salak ezgi, her anın uzakta geçmek zorunda mı? anlamıyorsun. öyle demek istemiyorum ki ben ayol. ne demek istediğim ortada. hayır. hiç de öyle değil. açıkla o zaman. pekala.

benim derdim nerde olduğumuzla ya da ne yaptığımızla alakalı değil. yaşamdaki garip, güzel anları bulmak ve onları yüceltmek istiyorum. iyi, sen bunu ipek ongun zannet hala. ipek ongun'dan ne farkı var dingil bunun? yaşamdaki garip, güzel anları bulmakmış. amerikan güzelinde zannettin kendini galiba. torbayı kameraya alsaydın, sonra buna "işte yaşamdan güzel bir kesit" deseydin.

sen beni eleştirmesen var ya, ben her şeyi yaparım. evet, torba da çekerim. benden başka ne bekliyorsun? sana burda yaşam öykümü mü anlatayım? ben gencim daha. doğal bunlar. arayış içindeyim. kabuğumu yırtmak istiyorum. brüksel'i o yüzden sevdim. o yüzden tek başıma olduğum anlara, yeni keşfettiğim şeylere bu kadar bağlandım.

sen iyice aptallaştın kızım. yazdıklarının hiçbir manası yok şu an. olur böyle, yazamayabilir insan. yarın da duygusal komedilere olan nefretini dile getirmek istersin. buna karşın da senin şu çocuğa aşkının başladığı günnü anlatırsın. aslında o günün hiçbir farkı olmaz duygusal komediden. hadi yavrum. hadi. sen git uyu bakayım. genç bir kızsın, sevimlisin, ama daha kat edecek yolun var. ne ille bir şey olacağım diye tutturdun ki şimdi? elallem rezil olma. ya da olmadın, ne olacak. alışkınlşar böyle şeylere.

Çarşamba, Eylül 06, 2006

şaheser

yazdığım şiiriri sizinle paylaşmak isterim:

O YAZ

bir köşede pirelendi unutulmuş bulgurlar
çarptı koyu bir sidik ak tuvalet taşına
günlerde egemenlik sürüyordu devinim
sıcak bir yaz güneşiyle yanıyordu bedenim
güneş vurdu başıma

ve sonra o güzel sular, uçarı ve delişmen
aldı henüz herine oturmamış aklımı
gidiyordum onlarla, sana doğru uzağa
yatıyordum toprak üstünde, kıpırtısız
düşünüyordum.

Pazartesi, Eylül 04, 2006

özgeçmişim

semiha aydın apaydın'larla(takma ad bu) dolu bir özgeçmiş, sahip olduğum ender şeyler arasında. özgeçmişimi şu yorgun halimle yazmak iyi değil aslında ama. belki bir gün lazım olur diye, her insanın özgeçmişi internette bulunmalı.

ben 18 yaşındayım, (ilgilenenlere duyurulur) şimdi çok serpilip güzelleştim ama o zamanlar acınası haldeydim. semiha aydın apaydın (gerçek adını verirdim ama yakışık almaz) hayatımı cehenneme çevirdi. o beni yıkıntılar arasında bıraktıktan sonra, bir özür mektubu bıraktı geriye ama bende çoktan bazı huylar baş göstermeye başlamıştı. ne gibi huylar mesela? ayna karşısına geçip daha takdir edilesi olduğum günlerde vereceğim pozları, yapacağım röpörtajları hayal etme huyu bende semiha aydın apaydın döneminde başlamıştır. o zamanlar 11 yaşındaydım. 14 yaşına kadar bu dönem devam etti. semiha aydın apaydın'la geçirilmiş koskoca üç yıl...

semiha aydın apaydın şişmanlığımla alay ederdi. söylediğim en basit sözleri alayhimde kullanır, beni küçük düşürürürdü. tahtaya adımı yazar, sonuna da "...'yı ...mışlar" yazardı. sevdiğim çocuğu elimden aldı da, elimden almak denemezdi buna ya neyse. semiha aydın sarışındı ve aslında güzel müzel değildi. fotoğrafını koyardım buraya ya neyse. ondan hala tiksinmeme rağmen yakışık almaz bu.

bende bir hayal daha vardı, imkansız bir hayaldi bu. bir gün sınıfa bir beyaz perde getirmelerini istiyordum. orada gelecekteki hallerimizi yansıtacaklardı, ben çok iyi durumda olacaktım, böylece aklanacaktım.

semiha'dana nefret ettiğim için ona bir şarkı bile yazmıştım. bir gün semiha bana bir mektup verdi. apaydın'ın kendi elinden çıkmış bir özür mektubuydu bu. bir şey diyemedim. kalakalmış bir şekilde "ne önemi var" diyordum. belki de akıllı bir kızdı.

semiha dönemini liseye geçince de atlatamadım. içimdeki fırtınalar nispeten durulmuştu. burası daha, çok daha iyi bir yerdi. bana sataşan, semiha aydın gibi benimle uğraşan kimse olmamıştı daha. geceleri okulda kalıyordum. insanları, hayatı keşfetmeye çalışıyordum. daha başka şeyler düşünür olmuştum. kitap okumam azalmıştı. arkadaşlarım artmıştı. sakindim yine de, sessiz geçiyordu günler. semiha aydını hiç görmedim.

sonra yurtdışı geldi. trenler, içkiler, geziler derken hayatım da tamamlanmış oldu. bunları kimbilir kaç kez amlattım. ama belli ki semiha'yı hiç anlatmamışım.
gençlerin şiir yazdığı dergiyi aldım. anlaşılması güç görünen bir şiire baktım. biraz çözmeye çalıştım. sonunda işi kavradım. kızın teki onu sevmeyen çocuk için ihtihar edecekmiş, onu anlatıyor.

bu sabah arabada giderken ben epey bir düşündüm. on üç on dört yaşındaki ve iyi durumdaki kızların neden bunalıma meyilli olduklarını. sonunda nedenini buldum. analarına, babalarına bir mesaj veriyorlardı. bire kere anne ve babaları, anneanne ve dedelerinden farklı olarak çocuklarıyla arkadaş olmak istemiş, ben her şeyden haberdarım, ben senden daha okumuşum, dolaysıylaaa, akşam saat dokuzda yatakta olunacak bu biir, ıspanak yenilecek, biz gençliğimizde neler yaptık, yok efendim mesela solcuyduk bu yüzden, sen bir çocuk olduğun ve biz de çok akıllı olduğumuz için sana sahip olmak ve seni kontrol altına almak en doğal hakkımız, bizim gençken sahip olduğumuz özgürlüklere sahip olman söz konusu bile olamaz, (şartlar müsait değil), olanaklara ise fazlasıyla sahipsin, mesela biz sana izin verdikçe arkadaşlarınla karusel'de buluşabiliyorsun, biz seni arabayla götürüyoruz bir iki saat sonra da alıyoruz, mesela biz çocukken okulda ticaret yapardık arkadaşlarımıza kalem silgi satardık ama tabi sen yapamazsın, sen de bodruma gidiyorsun çocuğum, gitmedin mi, daha bu yaşında seni kaydıraklı havuzlu tatil köyüne tesislere götürmedik mi....

belki de abrttım yani herhalde anne babalar bu kadar kötü kalpli değildir herhalde iyi niyetlidir çoğu ama bazı çocuklar bunu böyle sanabilkir ve okuldan kaçacak, serserilik yapacak vs cesaretleri olmadığından çareyi bunalımlara girerek kendilerini ispatlamaya çalışmakta bulurlar, adeta "bana asla tamamen sahip olamazsınız, çünkü alın, gözlerinizin önündeyim ama günden güne eriyorum, yataktan çıkmıyorum, sizinle konuşmuyorum, al bakalım, nasıl beni bir amma da yitirebilirmişsin gör" diye annelerini üzerler.

yeni nesil hep şımarık bulunur. (biraz paralı olanlarından bahsediyorum) anne ve babalar genç depresyonları için "bizim zamanımızda böyle şeyler yoktu, biz yerdik tokadı bunları yapmaya kalksaydık." derler ama bilmezler ki kendi zamanlarında bunaları hazıtlayan ortam da yoktu.

yine yalan yanlış iddiaları, müthiş sosyolojik psikolojik irdelemeleriyle genç ezgi'yi dinlediniz. o ki, daha çocukluğunda doğan cüceloğlu'nu filan okuyordu, ondan almıştır bu irdeleme huyunu hasbam.

Pazar, Eylül 03, 2006

yazdıklarımı not verir gibi, sadece beğendiği için okumayan biri var. okuyor çünkü ne yaptığımı, nasıl olduğumu merak ediyor. diyor ki "kendinden daha çok haber versene." ben de merak ediyorum onu bazen, ne yapıyormuş, morali nasılmış, nerdeymiş, günlük gündeminde ne varmış. bunları merak ederken seviyorum onu, o da diyor ki "e.s. ben seni zeki, hazırcevap, neşeli, duygusal, derinlikli, siyah gözlü... bulduğum için sevmiyorum." "peki ne için?" diye sorduğumda öylesine "bilmem diyor, sevdim işte. başta belki bu türden özellikler içindi ama sonra bunların önemi kalmadı. sana olan sevgim sonsuza dek sürecek diye bir şey de yok." sonra gülerek ekliyor: "bunları aşmış olmalıyız zaten herhalde ikimiz de." ben de merak etmiyorum öyle. sıçmışımiçine. sevilmek hayattaki en önemli şey mi? ergen, zavallı biriyken düşünürsünüzsünüz bunu. "herkes" diye tek bir kişi var, onun tarafından sevilmek en önemlisidir. ama hayır, evcilleştirdiğiniz tilkilerdir size kalacak olan. tilkinizi merak edeceksiniz, dostluk, arkadaşlık budur. sanırım bunu söylememe gerek yoktu, zaten bunu hepiniz biliyordunuz öyle değil mi? leo buscalgia mıydı, o da buna benzer laflar etmiştir. şimdi bu yazıyı sevgiden bahsettiği ve bilinen şeyleri söylediği için küçümsemeyin. hani asi filmlerde bile yumuşak bir nokta vardır ya, kötü insanların iyi bir tarafları çıkar, hani seyirciye yaranmak için konulmuş sahneler. "ulan, dersiniz, şu dünyada hiç mi, kaskatı yürekli adam yok, sevgiyi hiçe sayan kimse yok mu?" trak dün dedi ki "iyilik yapmak ne kadar anlamsızsa yapmamak da anlamsız. iyilik yapmamak marifet değil bu yüzden. ama yapılmayabilir de." bu konuya en vurucu açıklama seçiyorum bunu.

Cumartesi, Eylül 02, 2006

canım benim, hiç değişemedin ya. oraya gittin de ne oldu sanki? yalancı bir özgürlük, sahte bir avrupailik... sonra yine bakıyorsun ki özündeki sen yine aynı sen. dolmuşta ayağına bastığın adamdan özür dileyişin de aynı kalmış. yoksa içine mi alıyor buralar seni?

dün resmi ve siyaset okumayı karşılaştırdım. siyaset galip geldi. içinde bulunduğumuz koşulların en geniş açıklaması siyasette saklıymış gibi geliyor. bilgili olmak istiyorum ya, bir bok olamayacağım. küçük ayrıntıları inceleyeceğim, sizi bunlarla uyutacağım.

her tarafımdan testler çıkıyor, onları yanımda taşıyorum. çözülmese bile duruyor testler yanımda hepsi pusuya yatmış. bizim dershanedeki kızlar adıma kıvırcık koydular. kıvırcık aşağı, kıvırcık yukarı, ben de dedimki üstüne basa basa "saçlarım doğal değil." üzüldü garibanlar.

Çarşamba, Ağustos 30, 2006

kayıp aranıyor

şimdi size başımdan bundan 12-13 yıl önce geçmiş bir olayı anlatacağım. o zamanlar ben 5-6 yaşlarındaydım. işte o gün, televizyonda kayıp aranıyor programına çıkmıştım. annemin televizyoncu bir arkadaşı vardı. bu kayıp aranıyor ve katil kim programlarının yapıldığı kanaldaydı herhalde. beni kayıp aranıyorun bir bölümünde oynatmak, daha doğrusu kaybolan bir kızın küçüklüğünü canlandırmamı istiyormuş. haliyle bir gün kreşi asıp gittik. hikaye şöyleydi: anne ve babası boşanmış olan kübra kaçırılmıştır. bir minübüse binmiştik. bu arada ben daha küçük olabilirim. minübüste saçları simsiyah boyalı ve kabartılmış, ağır makyajlı, ve şu an hatırlamasam da muhtemelen leopar desenli giysili bir kadın vardı. bu kadının rolü de annem ve babam boşanmadan önce çekilen bir kadınlar günü sahnesinde " e boşan şekerim." demekti. tam da tipine uygun bir replik vermişlerdi. ben bu kadından, daha doğrusu onun süslü kokana vamp görüntüsünden korkmuştum çocuk halimle. "bu kadın atatürk'ü sevmiyor galiba" diye düşünmüştüm. çocuk mantığı ne kadar sürreal. herhalde kafamda atatürk dinin korucuyusu, süslülerin düşmanı gibi bir şeydi. neyse. orda benden bir iki yaş küçük bir kız vardı, o da benim daha da küçük halimi canlandırıyordu. beni akşama kadar hiçbir şey yapmadan beklettiler. sonra sahnem geldi. sahnem şuydu: babam bana oyuncak ayı getiriyor. ben de ayıyı yere atıyor ve babaanneme sarılıyorum. bu sahneyi birkaç kere çektik. sonra evinde çekim yaptığımız kadın bize pizza verdi. sonra da annemler beni almaya gelmişti zaten. hiç sorun çıkarmamışım, çok usluymuşum.

bundan sonra da televizyona birkaç kez çıkmışlığım vardır. bir tanesinde askeri alana düzenlediğimiz il içi bir okul geziside kameraya dönüp "askerden niye kaçarlar hiç anlamam" diyorum. bir tanesi 19 mayıs programı, utancımdan eve gidip izleyememiştim. beni istiklal'de durdurmuşlardı, gençlerin görüşlerini alıyorlarmış. ben 14 ya da 15 yaşındaydım. sunucu kız "konuşurken yüzüme bakarsan daha iyi olur" demişti. sonra türkiye'nin durumu hakkında ne düşündüğümü sormuşlardı. ben de tabi ne diyecektim ki? : "türkiye'nin durumu eeee.... kötü... gitgide amerika'nın etkisinde kalıyoruz." ne yapmak istiyorsun ileride? : "ımm, üniversite... bir de evlenmek isterim." sunucu kız gülmüştü, ben de yoluma gitmiştim.

Pazartesi, Ağustos 28, 2006


Photobucket - Video and Image Hosting

belediye binasının önünde çekilen bu fotoğrafımı seviyorum. bu poz, kırıtıp utanıp sırıtmayıp komik olacağım kaygısına düşmeden verdiğim nadir pozlardan biridir fotoğraf tarihimde herhalde. nitekim komik olmuş. şuna bak. çekilirken etrafta kimse yoktu allahtan ya, görselerdi utanırdım. aman bana ne. geçmişte kaldı artık bu tür kaygılar. her şeyi yapabilirmişim gibi geliyor. yüzüm, vücudum bana gülünç gelmiyor.

dün annemle başbaşa bir gün geçirdik. pinhaninin şarkısı çıktı televizyonda. anneme şarkı söyleyen adamı gösterdim: "ne güzel adam değil mi anne? dedim, "yok be, dedi, ölü suratlı." annem de erkekten hiç anlamaz. nasıl tipleri sevdiğini ben size söyleyeyim, hani yaşlı adamlar olur ya mel gibson, richard gere falan, öyle tiplerden hoşlanır. ben de bakarım bakarım, o adamlarda bir güzellik bulamam. "kadınları bu adamlara iten ne " sorusunun cevabı bana göre bellidir. "zengin gösteriyorlar." bana da çulsuzlar daha sevimli geliyor. insan yakışıklı bir çocuğu çuval dolusu paraya değişmemeli bence. öyle değil mi?

ayşegül aldinç

ah ayşegül aldinç. köşe yazarı olmuş bir dönemde, bir yazısını okuyup hiç sevmemiştim. "güzel bacakları olmayanlar şort giymesin" diyordu. ama onun "yeşil bir dünya" diye bir filmi var. çevreci bir kızı oynuyor orda o. şahika tekand tipinde bir kadın. belki de benzemiyorlardır ya neyse. bir bilgim varsa bunu doğrulamak istemem. bırakırım o benim sandığım gibi dursun, öyle şekillensin. yazdığımda gerçekdışı kalır böylece o bilgi. onu düzeltirsem beni okuyan gazete okuyormuş gibi olur. sanrılarımı (böyle mi denirdi bu) korumaya çalışırım. her şeyimi korumaya çalışırım.

ayşegül aldinç'in o filmde ince uzun parmakları vardı. siyah gözleri, kemikli yüzü ne güzeldi. evini terk ederken annesine şöyle diyordu. "kadın ya da erkek yoktur anne, insan vardır." böyle kadınlar ne güzel. ben de aynada yüzümü inceledim. ayşegül aldinç hep aklımda. ince yapılı değildim, orta boylu, geniş omuzluydum, tenim esmerceydi. asla çok zayıf olamayacak tiplerden. belki biraz az yesem ben de zayıf olurdum. iyice zayıf. hüzünlü bakışları vardı o filmde ayşegül aldinç'in. benim de olabilirdi istesem. öyle bakabiliyordum. kaşlarım gürcü kızları gibi kalındı, inceltmek zorunda kalıyordum. samsunlu. her neyse, bu yazı iyice cıvıdı da, devam edeyim.

"anne, dedim, ne güğzel ayşegül aldinç'e bak, incecik." annem baktı, "kızım sen iyice kafayı yedin" dedi. "ama değil mi?", dedim, "ayşegül aldinç koca memeli" dedi.

iyi bari.

Cuma, Ağustos 25, 2006

"bizim sokaklarımızda dilencilik, hastalık, kangren, kötü yola düşme riski, kapkaççılık, fakirlik, vs vs var ama beyler diyorlar ki "gürültüden rahatsız oluyoruz." şu istanbul'un zengin hanımları beyleri sizi önce bir süzer ananız babanız ne iş yapıyormuş, siz hangi okuldaymışsınız onu öğrenir. o eski dostluk ortamı kaybolmuştur ayrıca aileler birbirinden farklıdır, bizde normal olan şeylerle onlarda normal olanlar arasında ne kadar fark vardır, git, yusufpaşa'yı aksaray metro istasyonuna bağlayan alt geçide bu farklılık gözüne gözüne batar."

işte bu soru "geldiğine göre seni neler mutsuz ediyor?" sorusunun ilk cevabıydı. şimdi ben biraz açılmışım farz edelim, ikinci cevaba geçiyoruz:

"çok uzakta oturuyoruz çok, otobüsle şehir merkezine bir saat, akşam bir yere gitmek istesem olmuyor, hem şehir de karman çorman bir şey."

hep şikayet mi edeceğim tabi ki hayır. bu ikinci cevabı silelim. birincisi dursun. çünkü ben hayret ediyorum yani siz türkler, nasıl bütün bunlara tahammül edebiliyorsunuz. nasıl bir yanınız dururken öbürü gelişiyor sizin, ah yani şu çılgın türklerin. aay, değiştirin bunu hemen. bakın mesela belçika'da işçi sınıfı yok çünkü işçi yok. isteseniz sizin de olmaz. fabrikaları kapatın mesela, ne bileyim gidin ürünlerinizi finlandiya'da üretin. işte o zaman uygar bir ülke olabilirsiniz ancak. ben şimdi gidiyorum yine çünkü böyle konuşmamın ne kadar aptalca olduğu kafama bir anda dank etti. ve şu sosyetenin mide bulandırıcı yaşamı beni de depresyona soktu.

Çarşamba, Ağustos 23, 2006

bu akşam da çalışamayacağımı, dershaneden verilen ödevlere bakamayacağımı bile anladıktan sonra içim rahat rahat yazıyorum. geçen gün kapalıçarşı'ya gittim. oradan kendime bir yüzük beğendim fakat fiyatı bana pahalı geldi. ne olurdu babam beni bir gün alışverişe çıkarsa, bana yeni entariler, yüzükler, bilezikler alsa. ayakkabımın tekini kaybettim.

ezgi trak bir gün dedi ki aslında bu türden ayrılıklar, zorunluluklar yüzünden aşkın bitmesi, insanın sevdiği yerlerden ayrılması insanın hayatında gerekli ve önemli bir şeymiş. kaderi devreye sokan bu gibi olayları sevimli buluyormuş ona hak verdim. ama bence benim hayatımda böyle şeyler yok. aslına bakarsan benim hayatımda pek bir şey olduğu söylenemez.

mesela 19 ağustos 9 temmuz arasında sevmiş olduğum çocuğu bir daha hiç göremeyeceğim ama bunu bile çok önemsiz buluyorum. bir başkası ayrılmış olsaydı benim yerime üzülürdüm onun yerine. ama sanki başkalarına yakışan olaylar benim üzerimde eğreti duruyor.

mesela anne olmak istiyorum. buna hazır olduğumu biliyorum. ruhen ve bedenen en olgun dönemimde, annelik için en uygun yaşta olduğumu biliyorum. bir bebeğe çok iyi bakabileceğimi biliyorum. bana bunu içgüdülerim söylüyor. benim için çocuk diyorlar ama aslında hiç öyle değil. kendimdeki gücü biliyorum. fakat etraf o kadar caydırıcı ki içimden potansiyelimi kullanmayı denemek bile gelmiyor. dün kendimi sırf bu yüzden banyomuza kilitledim. yere uzanarak kitap okudum orda. ailemi dışarıda bıraktım. bunları yazarken bile gözlerim dolu dolu oluyor. haydi ben gidiyorum artık. güle güle.

Pazartesi, Ağustos 21, 2006

trak'a sordum, dedim ki: "A'yı arayayım mı?" yüzü alaycı şakacı ve tatlı ifadesine büründü. dudaklarını büzdü: "ara ara, dedi. eğlenceli olur. bakalım ne yapmış?" bu kızın her şeye yaklaşımı böyledir. böyle bir umursamamazlık hali, son aylarda bana da bulaşan mı diyeyim, gülüp geçerlik havası var. ben de "hadi bakalım" diyip aradım A'yı. ararken nasıl olsa telefonunun kapanmış olacağını düşünüyordum. ama açtı telefonunu. "kim o?"dedi anlamayarak. ben de kıkıdayak "ben ezgi." dedim, onca günden sonra eninde sonunda aramış olduğuma gülüyordum. "aaa" dedi. şaşırmıştı ama biraz sevinmiş gibiydi. "ne yaptın?" dedi. "arkadaşlarımla tatle gittim. sonra ailemle gittim. şimdi dershaneye gidiyorum." dedim ve dershanenin ne olduğunu açıklamaya başladım: "haftasonları gidilen bir okul." dedim, kendi çaresizliğimle alay ederek. telefonun öbür ucundan bir kahkaha geldi. "iğrençmiş." dedi. işte biz böyle yeni nesilden iki genç, her şeye iğrenç demeyi marifet sayarak alay ediyorduk okulla, dershanelerle falan. fakat ben sesini duymaktan çok memnundum. "sen ne yaptın?" dedim. biraz durulmak için artık günlerini ailesiyle geçiriyormuş. "seni ararım ben yine" dedim, dediğime de hemen pişman oldum. düzeltmek için devam ettim. "çok sık aramam tabi, zaten pahalı." dedim. "merak etme, ben de seni ararım" dedi de, ben bunun yalan olduğunu tabi ki biliyordum. "bana verdiğin msn adresi yanlış çıktı" da diyemedim, beni aramayacağını yüzüne de vurmadım, "tamam" diyerek ve ona hiçbir zorunluluk yüklemeyerek kapattım telefonu.

feminist yazılar

çoğu genç kız gibi yemek yemediğim zamanlar ben de mutlu olurum. hatta kendimi o kadar iyi hissederim ki açlığım hiç geçmesin, hep böyle aç durayım isterim. karnımın içime çekildiğini hisseder, içim kazındıkça ben sevinirim. yemek yediğim zaman pişmanlık çöker. keşke hiç yemeseydim derim.

öyle ki geçen gün otobüste gözlerim karardı. ben mutlu oldum. "demek ki gerçekten yemek yemiyormuşum" diye düşündüm. oysa ki iştahlı bir çocuktum. ilkokuldan önce zapzayıf, yemek yemeyen bir çocukmuşum. o zamana kadar bakar bakar "ne güzel bir çocuk bu" derlermiş. sonra o iltifatlar kayboldu, yerini alaycı bakışlara bıraktı çünkü ben yemek yemeye başlamıştım. şişmanlıyordum. ev sahibeleri alaycı alaycı " iştahı pek yerinde maşaallah." diyorlardı. sözde hoşlarına gidiyordu, ama aslında hiç değil. buna tahammülleri yoktu. bütün kız arkadaşlarım "evet, ben güzelim ama, mutsuzum" derlerdi. yanlarında varlığıma dayanamazlardı. muamelelerin en kötüsünü gördüm. beni olsa olsa hoşgörürlerdi.

Photobucket - Video and Image Hosting
şişman olsak da olmasak da, her gün açlıktan kim bilir kimleri öldürüyoruz.

Cumartesi, Ağustos 19, 2006

içkinin su gibi aktığı gecelerde


"selam, ben sarhoşken insanların ne demek istediklerini anlayabiliyorum biliyor musunuz? hem de hangi dilde olursa olsun. anlatacağım size şimdi. bir keresinde panamalı bir kız, ben kostarikalı bir çocuk, ve daha bir sürü kişi, oturmuştuk ve o sert belçika biralarından içiyorduk. sonra panamalı kız sanırım adı hulya mıydı neydi ağlamaya başladı neden diye sordum sonra anladım ki memleketine döneceği için ağlarmış. işte sonra benimle almanca konuşmaya başladı. ben almanca bilir miyim bilmem ama anlıyordum bir de almanca yanıtlar veriyordum ve kız da beni anlıyordu tabi zorlandığım yerlerde fransızca konuşuyordum ama sonuç olarak kızın derdini anlamıştım. oradaki arkadaşlarını sevmiyormuş, kostarikalı olmandan ayrılacağı için üzülüyormuş. ben de dedim ki "üzülme, iyi insanlar, sana göre insanlar her yerde olacaktır." yiğit diye bi çocuk vardı, o da bana dedi ki "sen almanca biliyor musun?" ben de "hayır" dedim, tabi bilmiyorum yani ama şimdi doğruyu söylemek gerekirse bizim almanca dersimiz vardı haftada bi saat (orta birde mi ne) ama taaa kaç yıl önce ve ben unutmuştum tabi yine de içkiyle beraber unuttuklarımı hatırlamış ve bülbül gibi şakımaya başlamıştım içkinin mucizevi etkisiydi bu. sonra orda bir çocuk vardı bana hep "küçük kız" diyordu çocuk da yakışıklıydı, keyfime diyecek yoktu.

gelelim bu yazıyı yazma sebebime, ana fikre, hüzünlü kısma. sarhoşluğum geçince o mutlu halimden hiç eser kalmamıştı ve ben çok yorgundum üstelik etrafımda ispanyolca konuşuyorlardı ben hiçbir şey anlamıyordum aslında onları da bir daha da görmeyecektim çünkü benim arkadaşım değillerdi onlarla da tesadüfen birlikte olmuştum ve yollarımızı ayıracaktık dün dertlerine ilgi duyduklarım bugün benim için önemsizdiler ve ben yine mutlak yalnızlığa gömüldüm."

-vay be bu ne havalı yazı kız? mutlak yalnızlık filan?
-hızlı gazeteci olacağım.
-olamazsın. neden mi? tanımıyorsun. rock gruplarını tanımıyorsun. müzikten haberin yok.
-o da zamanla oluverir.
sanki ne kadar çırpınırsam çırpınayım değişik dünyaları kaçırıyomuş tüm güzelliklerden kendimi alıkoyuyormuş gibi hissediyorum kendimi ah kimbilkir uyuşuk gözlerimi ne kadar büyük açmalıyım güzel dünyalara girebilmek için yakaladığımdan emin olabilmek için. bunu tarif etmem şu an çok imkansız sevgilki okuyucular, ne kadar meraklı ve aynı zamanda kendime dönük yaşadığımı sandığımı bilseydiniz belki anlardınız ama siz dışadönük ve içi rahat insanlar olmalısınız ve bu eksik kalmışlık kaçıröışlık hissini anlamanıza imkan yok. bakın bu kıskançlık değil sadce her şeyi daha iyi anlama ve her şeye daha güzel dahil olmna isteği ama ne kadar yol kat ettiğimi sansam da aslında hep aynı yerde duruyor ve hayata dahil olduğumu daha fazla hissetmek için çabalıyorum işte benim olayım da bu bende bir şey sezdiyseniz benden hoşlandıysanız ki bu o kadar şeyin arasında çok önemsiz geliyor şimdi bana herhalde bu yüzdendir yaşadığımdan hiçbir şey anlamadım sevgili okurlarım çok abartılı bulacaksınız hadi ordan diyeceksiniz ama olsun, sadece izlenimler kaldı ve hem istekli hem uyuşuğum kendimi seviyorum ama kendime çok güvenim yok.

şimdi gidip kahramanca (vaay) dış dünyaya karışacağım ama ne zaman bu kocaman şehir bu kocaman dünya bu karışık düzensizlik ve bu güzel bulduğum şeyler beni içine alacak aman kimbilir?? onlara bağlıyım ve onların olmak istiyorum, insanların değil, anın içinde olmak istiyorum, dünyadaki tüm zevkleri ve acıları tadabilmek. ama o kadar çok şey var ki hangisine sıra gelecek? işte, ben aynı şeyleri tekrarlayıp duruken neler olup bitiyor, ben kendimi harcamaya, bu şeyler için hazırım. artık kendimi unutmak ve başka şeylere yelken açmak istiyorum, bir şeyin ya da bir sürü şeyin çocuğu olmak istiyorum. dünya hayatına bağlanmak, onun da ötesine geçmek işstiyorum.

Perşembe, Ağustos 17, 2006

"sabahın ilk ışıklarıyla uyandım" ne güzel bir cümle bu. sabahın ilk ışıklarıyla insan niçin uyansın ki? aklıma kötü şeyler getirmeyerek düşünmeye başladım, öyle, kendi kendine uyanmış olabilir, yolculuğa çıkacak olabilir. bunun düşüncesi bile içimi kıpırdatmaya yetiyor. kimbilir hangi kitaptan aldılar bunu. kimbilir gerisi nasıldı. aklıma yağmurun sürekli yağdığı günlerde kendi sabahın ilk ışıklarıyla uyanma anlarım geliyor, cümleyi söyleyenin ne büyük bir sevinç ve coşku içinde olabileceğini düşünüyorum.

hey siz, arkadaki bayan uyanın. test çözüyoruz biz bu dershanede. bu cümlenin gerisini düşünmeden öğelerine ayırmalıyız. "aaah, şimdi damarımdaki anarşist hayalci çocuğa bastınız, işte şimdi!!! ah her şeyiniz para allah sizi kahretmesin kapitalist dersaane yöneticileri. böyle sistemin içine edeyim ben, kahretsin, gökyüzündeki uçurtmalarımı, turuculu sarılı uçurtmalarımı yırttınız." diye düşündüm asice. camdan aksaray'ın benim çok güzel bulduğum bir manzarası görünüyordu.

ben aslında böyle eften püften şeyleri yazı malzamesi yapacak kadar kalitesiz bir kız değilim. yazıyorsam, değersiz şeyler yazdığımı bilerek yazıyorum. yanlış anlaşılmasın.

Pazar, Ağustos 13, 2006

"insan en boş yazılarını ergenliğinde yazar." diye düşündüm bugün, çünkü bir şeyle ilgilensen de o yaşta tam olarak hiçbir konuya yönelemiyorsun, kendinden başka. acıklı bir sesin oluyor evet, ama neden acıklı, niçin acıklı kimse bilmiyor. ve güzel ifadelerle ve etkileyici imgelerle dolu bomboş yazılar yazılıyor. aşağıdaki yazı bu türden yazılara güzel bir örnek olabilir:

19 nisan 2004

seni aldığıma bir sevindim, bir sevindim. kapağın ne güzel, hani monet'nin, ya da renoir'ın, hani kadın çizip duran, bir tablosu vardı, çiçekler, bir gelin, belki de değildir, ama bir kadının elinden tutmuş, yüzü seçilmeyen bir adam, çiçekler, çiçekler... bir yaz gününde verandada oturmuş, 1960larda olabilir, bir grup arkadaş, bahçede çiçekler, çiçekli elbiseli bir kadın, ağaçların arasında bir havuz... anlatamadım. ben çocukken havuz kenarında çok leziz bir börek yemiştik, ama bir parça yiyebilmiştik ancak çünkü başka yoktu, nüsa teyzem, annem, ben. öyle bir görüntü var hala kafamda. anneme defalarca sordum orayı ama hatırlayamadı. aynı bu defterin kapağı gibiydi orası da, renoir'ın o tablosu gibiydi, karmaşık.m şimdi bunlar ne uzak. yarın coğrafya sınavı var, bense sevgilimin saçlarını düşünüyorum. ne güzel, kuş tüyleri gibi, iplikler gibi. ipeksi. ama kestirmiş saçlarını. öyle diyorlar. nasıl sıkılıyor canım. şimdi o havuzun kenarında olmak istiyorum. orda olmayı ve kimsenin saçlarının kafamı kurcalamamasını istiyorum. okul diye bir şeyin olduğunu unutmak, ve dünya işlerini de unutmak, sadece haavuz ve börek. yapmam gereken tonlarca iş var, ama hiçbirini de yapasım yok. aşık olmak da sıktı beni, ne diyeyim, hep aynı şeyler, karşılık alamadıkça güçleniyormuş gibi yapan duygular, hiçbir şeyin olmaması. ama huzur bu defterin içinde. şu an huzur diye bir şeyi basbayağı hayal edebilirim, ama anlatmak zor. bazen kulağına bir ses, gözlerinin önüne anlık bir görüntü gelir "al işte huzur bu" dersin ama hemen geri gider.

bu yazıyı okumak insanın ömründen ömür tüketir bence. o ergeni karşıma alıp şimdi "ne demek istedin kardeşim?" demek isterdim ben de. ama o ergen belki sadece yazı yazmak, kendine güzel gelen o cümlelerin büyüsüne kapılmak istiyordu. ben yatılı okulda okudum, orda pek kitap okumayazdım ben, okuyan okurdu. belki okuyan arkadaşlarım daha güzel yazılar yazmışlardır.

Cumartesi, Ağustos 12, 2006

36 saattir uyumamış. iç çamaşırlarını gösterdi bize, kana ve dışkıya bulanmıştı. ssk hastahanesinde çalışıyor, işçilerden nefret ediyor. daha doğrusu, zamanla oluşan bir duygu bu. benim anlamadığım, git evine uyu değil mi? hayır, çiçekleri suladı, çamaşırları koydu. beni yanına çağırdı, havluyu neden pis çamaşırların üstüne atmışım. banyodan çıkarken o kadar sinirlendim ki yorulmuş bedenine bilerek kapıyı vurdum, yanlışlıkla olmuş gibi. tembellik nedir bilmiyor, bence kararında bir tembellik herkese yakışır. bir konuya kendini vermek, o konuda yorulmak ve çabanın meyve verdiğini görmek elbette güzel, ama.

siyasetin sadece tahminlerden ibaret olduğu belki de doğrudur, değil mi? hatta bence öyle, nerden bileceksin. hızla gelişiyor her şey. mesela herkesin karşı olduğu bir şeyin hala yapılıyor olması arkada çok büyük güçler varmış hissi uyandırıyor, korkutucu bir şekilde. bir yandan da karşıt söylemlerin ne kadar güvenilir olduğu tartışılır. kuranın dili ne kadar muzipse, insanlık da o kadar muzip, basit ve anlaşılır olmalı değil mi? işte ben adını vermek istemediğim bir dergiyi okuyordum, öfkeli bir dergiydi ve bazı kişileri mahkum ediyordu, ilk başta çok saçma geliyordu ama ben "ya dedikleri doğruysa, nerden bileceğiz?" diyordum. ben zaten emin biri değilim. herkes beni kolayca ikna edebilir.

konudan konuya atlayarak devam edelim. pinhani diye bir grubun istanbul'da şarkısı çok güzel. klibini de izledim. görüntüler çok hoştu, müzik de ben pek anlamam ama çok iyiydi.

bugün dindar dostalarımızı gördük. yine çıplaklıktan söz ettiler, bense artık bu konu açılınca eskisi gibi suçluluk duymuyor ve içimden "ne kadar da abartıyorlar" diyordum. çıplaksan çıplaksın işte canım, ne yani.

son olarak, ben artık dersaneye gideceğim.

Perşembe, Ağustos 10, 2006

rating

bu yazıyı okuyanlar bana "okudum." şeklinde yorum yazabilir mi? böylece beni kaç kişinin okuduğunu hesaplamış olurum. çok umrumda olduğundan değil, merak ettim. beynim işte böyle meselelere tıkır tıkır işliyor, anlarsınız ya. hadi bakalım, bakalım kaç kişi çıkacaksınız bekliyorum.
aksaray taksim dolmuşuna bindim. galatasaray'a gelmeden dolmuş durdu ve biri indi. "bu inen de kim?" diye düşünürken birden çaktım işi. inen yalçın abi'ydi. en ön koltukta oturduğu için yüzünü görmemiştim. yalçın abi baba tarafından 20 küsür kuzenimdem yalnızca biri. saçları jölelenmiş, yana yatırılmış, kareli mavi gömleğini giymiş ve gözlüklerini takmıştı. ben mi yanlış görmüştüm yoksa inen yalçın abi miydi?

yalçın abi sık gördüğüm kuzenlerimdem değildir, yine de onu burda, şu dolmuşun içinde görmek acayip sevindirmişti beni. bu benim için uzun zamandır hayal edilemez bir şeydi zaten, hadi okulun etrafında arkadaşlarını görürsün, ama şehirde akrabalarına rastlamak... demek ki bu kapısından içeri giremediğim, eşiklerinde dolaşmaktan ileri gidemeğim istanbul'da insan akrabalarına rastlayabiliyordu. kafamda akrabalarla örülü, mıncık mıncık sevgiyle hatmedilmiş, arka mahallelerde yaşayan bir akraba dünyası hayali doğdu, mekan ise istanbul'du, benim sokaklarında dolaştığım, fakat yabancısı olduğum bu yer. her şey daha sıcak görünüyordu artık gözüme. oturduğumuz toplu konut- site uzaklardaydı artık. ne kadar bakımlı olursa bir bahçe, o kadar yapay ve çirkindir ey sevgili zavallı okur parçaları. yeni nesil diye bir şey varmış, generation c. bunlar yaratıcı ve teknolojinin en müthiş olanaklarından acayip yararlanabilen bir nesilmiş.

Salı, Ağustos 08, 2006

-ne okumak istiyorsun?
-uluslararası ilişkiler.

yalan. külliyen yalan. uluslararası ilişkiler okumak istemediğimden değil, sadece "ne okumak istiyorsun" sorusunun cevabı bu değil, çünkü bilmiyorum. bu cevap da sadece soran olursa verilmek için üç dakikada hazırlanmış, kişisel özelliklerimle o kadar da çatışmadığı için inandırıcı gelebilecek bir cevap işte. yine söylüyorum, bence uluslararası ilişikiler okunmayacak bir alan değil. hatta bence her alanın kendine özgü güzelliği var, bir kimyacı için kimyadan güzel bilim yoktur, böyle düşünürsek, tıp da, psikoloji de yararlı, zevkli, gerekli bilimlerdir, bir konunun diğer konuya üstünlüğü yoktur herhalde. bense bu sorunun bana şimdi sorulmasına kıl oluyorum, çünkü cevabını, dürüst olmak gerekirse, hiç düşünmedim, keşke bana bu akşam ne yapmak istediğimi ya da kiminle çıkmak isteyeceğimi sorsaydınız. üstelik bence bu konunun pek de ehemmiyeti yok, insan ne iş yaparsa yapsın yaşamını az çok sürdürebilir. güvender yayınları lise 2 setinden çıkmış matematik kitabının önsözü öyle demiyor ama:

"hayatınızın en önemli dönüm noktalarından biri öss'dir. bu sınavda kazanacığınız bölüm ve o bölüm sonrasında edineceğiniz meslek sizin yaşam biçiminiz olacaktır. elbette böylesine önemli bir sınava en iyi şekilde hazırlanmak gerekir. işte GÜVENDER YAYINLARI'ndan olan elinizdeki kitap sizi sınavlara hazırlayacak en iyi kaynaktır."

ne kadar umutsuzluğa sürükleyici bir yazı. keşke şöyle yazsalardı:

"hayatınızın baharındasınız. hormonlarınız gelişiyor. tabi ki böyle karışık bir dönemde sizden önemli kararlar vermenizi isteyemeyiz. günleriniz test çözerek de geçmesin. ailenizin durumu iyiyse sizi ne de olsa beslerler."

tabi ki ben kendi çıkarlarımı en iyi bir biçimde savunmak zorundayım. tabi bu düşüncelerimi annemle ya da babamla paylaşamam. onlara düşman kesildim. bana çocuklarıymışım gibi davranıyorlar, sinirimi bozuyorlar. babam ise olgunlaşmadığıma dair kanıtlar bulup bunları herkesin arasında söylemeye pek meraklıdır. neyse canım, meseleleri büyütmek yersiz. eninde sonunda bir şey olurum herhalde.

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

özlediğim şeyler







































mesela burası benim odamdı. hep karışıktı ama güzeldi. odayı benim yapmıştım, başta yadırgadıysam da. yağmurlu gecelerde yatağımda kitap okurdum, mesela sylvain'in sakladığı playboy dergileri vardı.

Cuma, Temmuz 28, 2006

daniel

şimdi size daniel nasıl bir adamdı onu anlatacağım. bir pamukşekeri kadar yumuşak ve tatlı bir adamdı diyebilirim. hatta siz bu yorumdan benim ona hani şu genç kızların kendinden yaşlı adamlara duydukları flört ve kendini beğendirmeyle karışık yakınlığı duyduğumu çıkarabilirsiniz. oysa ki yazdığım daniel, artık malzemem olmuş bir daniel'dir. bu yüzden kendimi gerçek daniel'e karşı suçlu yahut sorumlu hissetmem.

daniel bizim tiyatro dersinde oluşturduğumuz küçük gruba gelmiş küçük bir adamdı. evsiz serserilere benzerliği ile dikkat çekerdi. kilosu herhalde elli falandır, elmacık kemikleri öyle çıkıktı ki hasta sanırdınız. kısa boyluydu, dalgalı saçları ve tek kulağında küpesi vardı. utangaç oğlan çocuklarına benzeyen sevimli bir gülüşü vardı, çok kibar ama çekingen biriydi. yaşı kırktı. fakat hiç göstermezdi, zayıflığı nedeniyle.

daniel'e başta hiç sokulamadık. onun françoise diye bir arkadaşı vardı ki onu da başka bir yazımda anlatırım. soğuk olmamasına karşın, beni beğenmediğini sanırdım. beni çok ciddi buluyormuş gibime gelirdi. bir oğlu da vardı daniel'in, yaşından 4 yaş küçük gösteren, zayıf, utangaç bir çocuk. sonradan öğrendik ki annesi evi terk etmiş, sonra vefat etmiş. kitapları, okumayı seven, duygulu bir çocukmuş. ben ona ablaca bir yakınlık göstermiş ve onu sinirlendirmiştim.

marie france beni artık arabasıyla bırakamaz olunca, bu iş daniel'e kaldı. akşamları onunla dönmeye başladım. bu yolculuklar boyunca ben hep konuşurdum, daniel de dinlerdi. sonra bana anlatmaya başladı. evsizlere ettiği yardımlardan, ruhsal aydınlanmadan, meditasyondan, acıların insanı olgunlaştırdığından bahsederdi. eve bırakırken beni de sevgiyle gülümserdi, artık kalbini kazanmış gibiydim.

size daniel'i neden anlattım, bilmiyorum ama insanları anlatmayı seviyorum. hele böyle her şey olağanüstüymüş ve çok önemliymişçesine anlatmayı.

Perşembe, Temmuz 27, 2006

babam bugün beni yanına çağırdı. "kızım ne olacak senin bu halin?" dedi. ben de anlamamazlıktan gelerek "hangi halim?" diye sordum. yüzünü acı bir ifade kapladı, bana sevgi ve acımayla karışık baktı. kafasını iki yana salladı "ah kızım, dedi, bize hiç güven veremedin. hep korunmaya muhtaç gibisin. arkadaşlarına, bize, kendini hemencecik teslim ediveriyorsun. hiçbir işini sen kendin yapmıyorsun. etrafına bakmıyorsun. bir gün sana bu halin yüzünden yolda araba çarpacak, öleceksin diye korkar oldum." ben de başımı eğdim. devam etti "çok iyi bir insansın ama bir türlü büyüdüğünü gösteremedin bize be yavrum." dedi. aileleri çocuklarının hayta olamsından çok üzen bir şey varsa bu da çocuklarının pısırık olmasıdır. hele çocuklar erkekse daha büyük bir utançtır bu. fakat bizim evde kız erkek ayrımı yapılmıyor, benden de bir erkek çocuktan beklenen şeyler beklenebiliyordu. bunun başında açıkgöz olmak geliyordu.

oysa olnuyordu. değişmem için epey bir değişmem lazımdı, oysa ki ben halimden memnundum. kendi küçük, bulanık evrenimde yaşamım sürüp gidiyordu. rahatsız edilmek en son isteyeceğim şeydi.

Çarşamba, Temmuz 26, 2006

orda gerçekten oluyor
http://www.fromisraeltolebanon.org/
sonunda evden çıkmamaya karar verdim çünkü hastayım. bu sefer galiba bedenen değil, ruhen hastayım, bildiğimiz tembellik hastalığına yakalandım, içimden hiçbir iş görmek, yürüme bandında yürümek bile gelmiyor. öyle ki canım kitap okumak istediğinde yeni bir kitaba başlamak için bile çok yorgun olduğumu hissettim, ben de "kürk mantolu madonna" kitabını yıllar sonra tekrar okumaya başladım. onu okurken de uyuyakalmışım. şimdi uyandım ve yazıyorum. benim asosyal olduğum hissine kapılıyorlarmış okurken beni, doğrudur. insanda bir aktif bir de pasif yan varsa ve biri harekete geçtiğinde diğeri alçalıp bitiyorsa bende bu pasif hal üste çıkmaya çok meraklıdır. oysa ki ne kadar gencim, 18 yaşındayım, sağlıklı bir vücudum var, isteseydim eğer daha sağlıklı olur, böyle yağ bağlamazdı. bazen kendi kendimi bir doğal kaynak gibi harcadığımı hissediyorum. fakat tüm bu pasifliğime rağmen hayattan tam olarak kopmadığımı görüyor seviniyorum. sadece etrafıma daha fazla dikkat etmem gerekiyor. ah, şimdi bu dalgınlığın, babaanne geceliğinin ardına saklanmış ezgi'nin seyahat etmekten, müzelere gitmekten ve yeni insanlarla tanışmaktan hoşlandığını söylesem kim inanır? affedin sevgili sürüsüne bereket okurlarım, politikadan bahsetmek yerine size daha çok söz sahibi olduğum konulardan bahsedebiliyorum ancak.
konuşma kurslarına gideceğim çünkü konuşamıyorum. cümlelerimi tamamlayamıyorum, orta yerde cesaretim kırılıyor ve mecburen susuyorum ya da sesimi gittikçe alçaltarak karşımdakinin bozuk cümlelerimi duymamasını sağlıyorum bana diyorlar ki "sen türkçe'yi mi unuttun bakiyim?" aslında unutmadım kelime dağarcığım falan iyi ama konuşma biçimimi bulamıyorum "hangi cümleyi kimin karşısında hangi ses tonuyla söylemek" işte sorun bu. fransızcada yoktu böyle bir şey. aksanlı ama spontane bir konuşma biçimi tutturmuştum, hızlı ve neşeli konuşuyordum, konuşurken mimiklerimi ve bakışlarımı kullanmaktan çekinmiyordum böylece ortaya ferah ve sevimli bir konuşmacı çıkıyordu. üstelik konuşurken böyle şeyleri düşünmezdim bile. ne de olsa değişim öğrencisiyim derdim ve çok rahat olurdu. burda bir şey sorsan diyorlar ki " kendi vatanın, kendi şehrin, nasıl bilmezsin?" bunun sorumluluğu var tabi.

bugün boş boş otururken (evden çıkmam gerek ama çıkmaya üşeniyorum) tembelliğim meyvesini verdi ve ben bir şarkının nakaratını yazdım. şarkım o kadar derin değil ama kız sesine ağırlık veren hüzünlü bir aşk şarkısı:

est ce que je peux rester ici, un soir, ou deux?
une nuit, ou deux?
une moi, ou deux
toi et moi, nous deux, est ce que nous sommes si impossibles?

Pazar, Temmuz 23, 2006

kendinizi salmayın

bu blogun adını alaycı alaycı "ezgi'nin esrarengiz olaylarla dolu bilmemne günlüğü" koyacagıma keşke daha açık sözlü olup "zavallı ezgi'nin heyecansız arayışlarının günü gününe özeti" falan koysaymışım.

Pazartesi, Temmuz 10, 2006

sevgili ezgi,

seni tanıdığım için çok mutluyum, beraber birçok kez vakit geçirdik ve bu zamanları hep hatırlayacağım çünkü komik birisin ve aynı zamanda çok güzel resim yapıyorsun sanatının birinci hayranı benim.

neyse, hoşçakal.

Pazar, Temmuz 09, 2006

- A!!! seni goremeyecegim bir daha. ne kadar uzucu.
- evet, uzucu ama yani. isin suyunu çikartmaya gerek yok.
- A, evliligimiz konusunu dusun. eger 10 sene sonra hala bos olursan ben hep hazirim seninle evlenmeye. bana mail atarsin.
- daccord on va garder le contact.

Çarşamba, Temmuz 05, 2006

odami bosalttim dun. yarin gelecekmis gibi biraktim, çunku hiç burayi terk edecekmisim gibi gelmiyor. doris ispanya'ya gitti ve bana madrid'den mesaj atti. dogumgunumde tracy champman'i dinlemeye gittim. bruksel'de abimle kaliyorum ve karisiyla. iki avusturalyali'ya belçika'yi tanittik. ben dun ve bugunu hoslandigim insanlarla geçirdim. A. ve iki kiz arkadasiyla bulustum dun. saçlari uzamisti A'nin, agzi burnu kir içindeydi. kiz arkadaslarindan yahudi olan dil okuyormus, bana ural altay dillerinden bahsetti, benim de dil gruplari hakkinda biraz bilgim oldugunu gorunce beni çok sevdi. durmadan A'nin fotograflarini çekiyor bana "çok yakisikli degil mi?" diyordu, ben de "evet" diyordum. sonra A ile bilardo oynayanlari seyrettik bir kosede, baska oglanlarla tanistik, bize yeni bir içki tanittilar. ben de çekingenligimden kurtulayim diye içiyordum. A'ya kendi adindan esinlenerek yaptigim adem ile havva resmimi hediye ettim. bu resimde ikisi de çiplakti, adem havva'yi omzuna oturtmustu ve yasak elmayi çalmaya ugrasiyorlardi. A "çok guzel" dedi. ben A'nin saçlarini oksadim. sarhos bir edaylane kadar sevimli oldugundan bahseden laflar ediyordum, o da oylesine "sen de, sen de" diyordu. daha ileri gitmedim, çunku bu kadar mutluluk bana 3 gun yeterdi. eve gidince bulusmalarini kafalarinda tekrarlayan genç kizlar olur ya, aynen oyleyim. bugun de c ile bulustum, birbirimize yazacagimiza soz verdik. kendisine ondan bahsettim, dedim ki "sakin ve misafirperver bir gol gibisin." o da bana dedi ki "masum ve safsin, ama aptal degilsin." ve son bir bruksel turu yaptim a pied.

Cumartesi, Temmuz 01, 2006

bir gun bir soz biri tarafindan verilmis ise

doris ile konusiyorduk dun aksam. kendi meme ucuna parmaginin ucu ile sert bir darbe indirdi "ne yani, bundan da mi huylaniyorsun?" iki buklum olmustum: "y yapma huylaniyorum, uff çok fena.." guldu. "ayni sey gobek deligi için de geçerli." "ama acitmiyor ki" "aa igrenç, igrenç, uff, kolonoskopi gibi, jinekolog masasi gibi ayni, iyyyy. huylaniyorum iste. yilan fobime benziyor bu." "sana dokunamayacaklar" dedi gulerek. yilanlardan nefret ederim. hayatimda yilan gormedim. ama çok kuçuklukten beri yilanlar hep kabuslarimin bas oyunculari olmustur. ansiklopedide bile resmini gorsem dayanamam. kuçuklugumde her hafta yilan kabusu gorurdum. hediye paketinden çikan yilanlar, degisik, igrenç, buklum buklum yilanlar. ayaklarim çiplak ise yatagimda yilanlar oldugundan kuskulanirdim. "bunlarin hepsi cinsel fobiler aslinda." dedi doris. "ne? dedim. benim neden cinsel fobim olsun ki çok saçma." "yilan neyin simgesi sence?" dedi doris de. "aaa" simdi guluyorduk ikimiz de.

"din yuzunden olmasin?" evet din yuzunden olabilir. kuçukken dini yayin yapan kanallari çok dinledim. "yalvaracaklar. ama çikamayacaklar. su isteyecekler. su yerine irin verilecek onlara." cennet yolcusu olduguna emin konusucu tarafindan alti yasindaki çocuga yapilan bu urkutucu konusmalar, tesbih sesleri ve ilahiler. ilahiler en neseli yayinlari idi aslinda. "oje surmek gunahtir." "annem de suruyor ama." "sen annen gibi olma, olur mu? soz ver? kapanacaksin. anneni bile yola getireceksin." "el sikismak çok haram. sehvet vucuda bir girdi mi. biz kardes gibiyiz diyorlar, oysa bilmiyorlar. ah, bir bilseler!" "peki tamam kapanacagim ben de. hem kapanip hem okuyacagim." "bu sozu sirf bana degil allaha da verdin." çunku ben de soz verdim. hasta yataginin basinda. ve bu sozu sirf kendim için vermedim. anlayin beni. "allahim sen annemi babami beni koru, az sonra dusuneceklerim için ise beni affet." ah altug'u çok seviyorum ama evli degiliz ki. ve en vurucu kismi: "insallah buyumem ben. buyuyunce gunahlar yazilmaya basliyor." her fanteziden sonra ortaya çikan suçluluk duygusu, yilanlarla birlikte vucuda gunahlarin da girmesi.

pr elise


pr elise
Vidéo envoyée par ezgisirin
hey elise salut!! comme promis, je tai enregistre ma chanson. je suis tellement triste de partir... ah la belgique, un beau pays. oui.

kuçuk ezgi


nolur gitme
Vidéo envoyée par ezgisirin
iste gozunuzde tum karizmami yerle bir edecek bir sarki!! arabesk tavirlar, hulyali bakislarla karsinizdayim
her seyden sikayet ettim butun bir yil boyunca. bana sorarsaniz yasamim berbatti. herkesin sahip olduklarini kiskandim, ama anlayamadim ki herkes her seye sahip degil. bugun odami toplarken anladim. ne çok kitabim, brosurum, kart postalim, hediyem, haritam, hatiram hatiram varmis. altta gordugunuz yine benim. insanin bir web cami olmayagorsun, ne yapacagini sasiriyor.

Cuma, Haziran 30, 2006

guzel guluslu bakire
bulbul otuslu bakire
çiplak ayakli bakire
baldiri beyaz bakire
elalem yollara tasti
sen kapida durdun diye
arzularim beni asti

buklelerin dokulur, dokulur sonsuza dogru
giriyor sulardan içeri
aç kapini, aç kapini bakire!

anason kokuyorsun, mayismis
mezeli sofralarda
arsiz arsiz gulerken
hazirlaniyorsun sona
ruhen ve bedenen
biliyorum, biliyorum bakire
seni seviyorum, seviyorum bakire.

e.s., 30.06.06

Cumartesi, Haziran 24, 2006

Antuan, gecenin uzgun sessizliginde
ellerimi kemirmek gibisi yok
çektirmek vicdan azabi dostlara.
ayip oluyor

terk edilmis hor gorulmus lolita
ilgi ister, sevgi ister surekli
beni her gun dovuyorlar bakisi
bunlari vermenizi gerekli
kiliyor.

bardaklari kirarim, sakarliklar yaparim
kimseyi tanimadigim toplantilarda
bir koseden bakarim

aç koynunu antuan geliyorum
basimi kollarinin arasina yasladim
sana ideal kadin olmaya geliyorum
çunku benim ruhumda bir kole yatar
korkaklikla yogurulmus bir kole.
keske bos versem elalemin fikrine.

dedim ya antuan askin kolen yapiyor ruhumu
seni de bagiliyor bu saflik bana, bu heyecan oksuyor gururunu
biliyorum.

yarin uyanalim bulutsuz bir sabaha
beni bu alin yazim çoktan bagladi sana.

Cuma, Haziran 23, 2006

ne guzel


ne guzel
Vidéo envoyée par ezgisirin
yeni bir sarki daha.

my shoes suck

kendimden nefret ediyorum. aldigim ayakkabilara bakin:













"oyleyse neden aldin?" diyeceksiniz. kasiyer kiza ayip olmasin diye. para sikintisi çekiyorum. bu yuzden hep pazar fiyatina ayakkabilar bakiyordum. bir çift ayakkabim var, beyaz. ama onlar ayaklarimi yara yapti. giyemiyorum. bugun de yilsonu balomuz var, bitirme balosu. benim ayakkabim yoktu. bunlari gordum. dedim ki "39u var mi?" kadin bana depoyu filan aradi. getirince ben bunlari giydim, ama sonra baktim ki gerçekten tam suslu kadin ayakkabisi. ama utandigimdan "yok kalsin." diyemedim. bir de ucuzdu, tam bana gore. dedim ki "ben sivri burunlu hiç giymedim." kasiyer kiz da fonlu, guzel mi guzel bir kizdi. bana bakip guldu. "elbiseniz varsa altina guzel olur." dedi. ben de "yok kalsin." diyemedim, aldim iste. gelirken gozum alissin diye yoda çikarip degistirdim ayakkabilarimi. yolda gorsem "bu ne canim?" diye dalga geçecegim ayakkabilar artik benim. benim. benim. nim. nim. im.

Perşembe, Haziran 22, 2006

- ezgi trak demek biz simdi yurt disinda yasamis olduk ha?
- evet.
- hiç abarttiklari kadar yokmus.
- olsun yine de biz bir sey çaktirmayalim. hep belçika'dan bahsedelim tamam mi?
- olur. waffle demeyelim mesela gauffre diyelim.
- evet. orda kirazli bira vardi diyelim.
- yok yok kirazli bira degil, kriek diyelim de anlamasinlar.
- evet.

Çarşamba, Haziran 21, 2006

sarki yeni


bu da yeni bir sarki burda bahsedilen kirilan bardak ben degilim fakat genç yasta ya da dul yasta dokulup kirilan insanlari dusundum sadece. hayal kirikligina ugramis kisileri yahut kotu yola dusmus kizlari dusundum.







babamdan hep bahsederim ama babalar gununu unuttum iste.

Pazartesi, Haziran 19, 2006

kasetçalar


kasetçalar klip
Vidéo envoyée par ezgisirin
"gunesin esmerlestirdigi yuzunde ezginin kas goz, kahverengi kahkuller karismisti ve bu karisik bas one egilmisti her zamanki gibi sakince ve dalginca yavas yavas yuruyordu. yolar yakici gunes isigiyla parliyordu ve bostu, samanli bir aksamustunde kuru papatyalar sicak yelle birlikte esiyordu. uslu ve agirbasli ezgi yuruyor ve dusunuyordu sakince, uzun suratli kizin kendisine bilge bilge dediklerini, demisti ki, "istersen seninle bir senaryo yazariz uçakta çok dert ediyorsan bunlari, harika bir sene geçirdigine dair hikayeler uydururuz, kim bilecek, sana not mu verecekler? sen hiçbir sey kaybetmedin." ezgi baktigi her seyde "yenilgi"yi goruyor, bunu hissediyor ve bu onu çok rahatsiz ediyor, fakat yenilgiyi neden gordugunu ve neye gore, neden yenilmis oldugunu açiklayamiyordu. ve bu his ona dongulu bir biçimde geri geliyordu kisa periyodlarla. baska birinin basarilarini istiyor ama kiminkileri istedigini bilmiyordu, herkeste onda olmayan çok sey vardi ama kimseyi kendi için begenemiyordu. bu begenmeme hissi her seyi kaplamisti, biliyordu ki baska turlu olsa yine begenmeyecekti. diyordu ki cehenneme gitse yananin kendisi oldugunu unutarak cehennemin acisini unutabilirdi, yasamda neden ayni sey yapilmasindi? "universiteyi kazanacak olan ben degilim" dese, yasamdan hiçbir çikar gutmese, her seyi akisina biraksa ve sevilmeye ugrasmasa, çunku sevilecek olan ben degilim dese, kendini her seyden ayri tutsa da olurdu. ama bu da olmazdi, çikarlari da vardi bu dunyanin ve alinca o çikarlari insan mutlu oluyordu. ve ayrica o normal yoldan yasamayi seçmis bir kisiydi. ergenlik problemleri ne zordu."

hadi isik, yas onyedi

(epsilon gençlik dizisi)

Cuma, Haziran 16, 2006

ayisigi


ayisigi
Vidéo envoyée par ezgisirin
sarkim

Çarşamba, Haziran 14, 2006

yaz geliyor. kipir kipir içim. yakinda sinavlar bitecek. bugun kiyafetler aldim. artik giymediklerimi satacagim. dun kendi fotograflarimi çektim. alttaki en sevdigim oldu. hiç bana benzemiyor.

Salı, Haziran 13, 2006

daha bu buyuk yazarlar dunyasinda kuçuk bir bokum yine de kendimi bir sey saniyor ve fotograflarimi falan bloguma koyuyorum. belki de bu blog olayina hiç girmemeli, olgunlasmayi beklemeli ve kisa, mutevazi gunlukler tutmaliydim kimseye okutmadan. ama hayir. illa gosterilecek. ne yaptin? hiçbir sey. ama bende bir isik var. ne gibi? bilmiyorum. ozel bir insan oldugumu hissediyorum. hmmm. aferin. bunu sirf ben soylemiyorum, annem, babam, ve birkaç arkadasim da soyluyor. çok populerim. evet. aferin. bu sorun sirf benim de degil ha herkeste var bu sorun. blogger tuml genç tayfada. daha yaslilar bir seyler uretmeye çabaliyor en azindan. kendilerini star yapmiyorlar. daha çok "yazdim, bakalim begenecek misiniz" edasindalar. biz "benim hayatim bu, bu da benim, nasilim??" biz bunu yapiyoruz.
o kadar kotu ki, herkes bana çok iyi davraniyor, ne yapacagimi bilmiyorum. doris, sinifimdakiler, hiç aliskin degilim boyle seylere. mesela laura bana bugun uzun uzun gulumsedi, ne diyecegimi bilemedim ve karsilikli gulumsestik. zaten korkak ve ezik denilebilecek kadar kibar oldugum için bana boyle iyi davraninca insanlar kendi kibarlik limitlerimi asamiyorum. bu bir ovunme degildi, evet biraz oyleydi ama gerçek bu. ben de is komiklige vuruyorum, kafami sallayarak bir seyler soyluyorum ve yine kibar kibar guluyorlar. "zaten ingilizcen iyi senin, yaparsin" diyorlar, sonra "doudou nasil geçti?" diyorlar. galiba gidecegim diye uzuluyorlar, açiklamasi bu. yoksa herkes beni azarlardi onceleri. simdi hosgoruyorlar.
dimitri saçlarimi kesti. kuçuk bir françoise sagan oldum artik. alta da bunun fotografini koyacagim. ezgi trak gorsun diye. on gençten dordunun blogu varmis.
yazdigini okumak kustugunu yemek gibi. hatta. yazmanin dis dunyanin alinimi ve sindiriminden sonra geldigini dusunursek . kusmak demeyiz de baska bir sey deriz. siz anladiniz.

yazdigini okumak içinizden zaten çikmis olan seylerin bir daha size donmesidir, ayni sozcuklerle zehirlenmenizdir. yup diye bir ses çikar ve siz onlari yutasiniz ve sonra yeniden yazma baslar, yuttuklarinizin daha da kotusunu çikarirsiniz.

simdi bu yazimi bir kere okuyacagim.

Çarşamba, Haziran 07, 2006

sanirim mosyo fohal beni seviyor. bugun sinav kagitlarini dagitirken gulumsedi, kagidi verdigimde ise "ezgi" dedi, sonra ismimi birkaç kez tekrarladi, sonra dedi ki "nasil, iyi geçti mi?" dedi "eh iste" diyince uzuldu, basarili olmami istiyordu. geçen gun de bana "bira bayraminda seni gorursem sana bir sey ismarlayacagim" demisti. çok iyi bir adam ama benim için çok yasli. bana da zaten hep yaslilar asik olur, hiç soyle elli yasini asmamis biri olmaz. yaslilar kendileriyle konusan, kendilerine iyi davranan bir genç gorunce hemen asik oluyorlar. aslinda tum gençlere sadece genç olduklari için asik olabilirler, ama çogu genç onlari konusmaya layik gormuyor bile, ancak ben boyle kibar davraniyorum iste, sonra da ola ola bana asik oluyorlar. iyi kalpliliginizle ancak yaslilari tavlarsiniz.

Cumartesi, Haziran 03, 2006

dun sinif arkadaslarimizla pub'a gidiyorduk. bir de baktim c arkada kalmis, gizlice bana isaret ediyor, "gelsene" dedi, "hava gunesli, gitmeyelim kapali yere". "uzun zamandir konusamadik" dedi gulumseyerek. yeni erkek arkadasindan bahsettik ve siniftaki insanlarin dedikodusunu yaptik. hava diger gunlere nazaran guzeldi. giderken bana iyi çalismamai tembih etti. ve dedi ki" seninle konustuguma çok memnun oldum."

yeni sarkim

yeni sarkim için tiklayin:
http://www.dailymotion.com/ezgisirin/video/221784
2 yorum:

Perşembe, Haziran 01, 2006

mutluyum! uzun zamandir suren sikayetlerim uydurma degilmis, gerçekten hastaymisim. tembellikten ve sirf uyumak istedigim için uyumuyormusum. sandigim gibi zorluga aliskin olmadigimdan çabuk yorulmuyormusum. biliyordum. "ben boyle degildim" diyordum. okuldayken hiç uyumazdim bile ben.

bugun doktora telefon ettim. kan tahlili sonuçlarim gelmis. her sey normal, yalniz mononukleoz geçirmisim. simdi geçmis, fakat etkileri bazen boyle surebilir iste. mononukleoz uyku hastaligi. ya, iste boyle. simdi bu hastaligi geçirmis ve bununla yasamis ve zorluklara gogus germis bir insan olarak gururla, hastaligima ragmen ders çalismaya gidecegim. etrafima "hastayim ama çabaliyorum" mesaji verecegim. "nasilsin?" sorularina hep, gururla ve metanetle, gulumseyerek: "yorgunum, biliyorsun hastayim, ama yine de iyiyim, geçecek." diye cevap verecegim. ben biliyordum. "yuz kaslari bile bu kadar yorgun olamaz" diyordum. hemen tembel damgasi yedim. (yanlis da degil ya). yarin okulda bu gerçegi herkese duyuracagim. belki bana olan sevgileri artar.

Çarşamba, Mayıs 31, 2006

bugun c. ile tren bekliyorduk. c bana soyle dedi: "italya'yi dusunuyorum hep. geçirdigimiz guzel gunleri. ikimizin beraber olmasi ne guzeldi." ben de ona dun kapildigim bir hissi anlatacaktim ama tren geldi. "binince anlatirim." dedim. trene binince ise nadege'i gorduk. sevgilisini terk etti diye agliyordu. boylece benim diyecegim sey de arada kaynadi gitti. diyecegim seyi ben bile anlamamistim. c'ye desem de anlamazdi belki. ama o an bana çok anlarmis gibi geldiydi. insan iliskileri ne zor.

ogleden sonrami bruksel'de geçirdim, hava soguk ve yagmurluydu. param yoktu, açtim. elli sentim vardi. gauffre'çunun onunden geçtim. açtim. param gauffre'un ustundeki çikolata sosunu almaya bile yetmezdi. neyse, sonra gardayken cebimde yirmi sent daha buldum. boylece kuçucuk bir biskuvi alabildim.

Pazar, Mayıs 28, 2006

ya ben bu haftasonunu sinavlar için çalismaya ayirmistim yok sinav minav çalismadim biraz oss testi çozdum ilk defa uf puf beh.

Cumartesi, Mayıs 27, 2006

ah! profilimde ay ve gunu yanlis yazdigim için yillardir kova burcundan oldugum yaziyormus. oysa benim burcum yengeç. yazik! tum okuyucularim beni yanlis tanidi. bir de "ben daha onsekizimi doldurmadim ki, neden burda onsekiz yaziyor?" diye kendi kendimi yiyordum. iste, zararin neresinden donersen kardir. bir de salak gibi yengeç burcunu ingilizcede "aquarius" zannediyordum, oysa herkes bilir ki yengeç demek "cancer" demektir. neyse, duzelttim ya, rahatladi içim. yeni profilimi "wiew my profil" tusuna basip gorebilirsiniz. ah ne kadar guzel, ne kadar mutluyum simdi. bir yanlis daha fonetik kaktus sayasinde duzeltildi. yasasin e.s.! bu arada benim uslubum yine bozuldu. gazete kose yazarlari gibi yazmaya basladim, dandik kose yazarlari gibi, hatta daha kotu yazmaya basladim. onemli degil, gerçek insan sarraflari aslinda o kadar ucuz olmadigimi anlayacaklardir. ben gidiyorum sevgili okurlar, kendinize iyi bakin. artik beni daha iyi taniyorsunuz, gun geçtikçe beni daha iyi taniyorsunuz. bunun ne kadar guzel oldugunu belki daha anlamadiniz, yakinda anlayacaksiniz. bir sans tanidim size, beni daha iyi taniyabilme sansi. bu konuda da çok comertim. oyleyse her yazimi somurur gibi okumalisiniz. her ayriniyi çozmeye çalismalisiniz. bu gun sizin bayram gununuz olmali. ezgi'nin analizi sizin en sevdiginiz ders olmali. ders notlarini yazdirip satirlarin altini çizmenin zevki bambaskadir. anlmamiyorum sizi, bu beni tanima isinin ne kadar guzel oldugunu hala anlayamadiginiz için. ya ben bir gun araba altinda kalip olseydim? o zaman bitirilmemis bir is gibi kalirdim iste. "kimbilir o dudaklarin arasinda daha neler sakliydi" diye tepine tepine durursunuz. saka yapiyorum, saka. farkindayim yani bunlar saçmalik. taklit ediyorum sadece baskalarini.

yaz- kis

yalnizlik yazin daha guzel, daha katlanilir olur. bir kere dunya uyanir ve siz istemeseniz ve çabalamasaniz da sizi içine almaya hazirlanir. ikincisi evde geçirilen aksamustleri guzellesir. kisin sikinti ve korkuyla dolu karanlik aksamustleri, yazin yerini gunesli kitap okuma saatlerine birakir. sikintiniz sicakla mayisir ve guzellesir. soyut dusuncelerle daha çok ilgilenir olursunuz. hem sonra, sokaga çikmak isterseniz sokaklar sizi bekler. eger yaz mevsiminde çok ilerlemisseniz istemezsiniz de zaten. fakat ben bir kuzey ulkesinde oldugum için yaz hiçbir zaman çok sicak olmuyor, çok guzel. kediniz de divanin ustunde kivrilmis uyurken siz, salkim saçak çamasir suyuyla lekenmis soluk eflatun bir tisort ve uzun namazlik etekle ve bakimsiz kirli saçlarla etrafta hafif ve zarif bir kelebek gibi dolasirsiniz. etegin altindaki bakimsiz bacaklar çorapsiz çorapsiz ve çiplaktir evinize biri gelirse gulumseyerek: "kusura bakma, giyinmedim bugun" dersiniz. kim gelirse gelsin bu isik saçan bakimsiz guzelliginizi fark eder ve o da gulumseyerek: "yok canim, rahatina bak" der. "rahatina bak", anahtar cumle budur iste. "bugunumu ders çalismaya ayirdim" dersiniz siz de. çingenelerle ilgili bir kitap okuyorum. baslayali az oldu.

oysa kis ne katlanilmazdi. kisi çok zor geçirdim, hani. hava oyle erken karariyorduki aksmalari tiyatro dersine gitmek için o kopruyu geçmek çok zor oluyordu benim için. korkuyordum, hava da soguk oluyordu. en onemlisi ise duygusal bakimdan kendimi çok kopuk, yalniz hissediyordum. aksamlari tiyatro dersinde ise çok yorgun, sikkin oluyordum, hiç uykumu alamiyordum. içimi dokecek birini ariyordum, bu soguk havada insani bag kurabilecegim birini. simdi kimseye gerek kalmadi.

sinifimizda eski okulundan atildigi için aramiza katilmis bir çocuk var. deri ceket falan giyiyor.

Cuma, Mayıs 26, 2006

hep soyle sarkilar soyleyen, yazan bir sevgilim olsun istemisimdir:

"sitting here, wishing on the cement floor, just wishing that i had just something you wore, i'll put it on when i go lonely, will you take of your dress and send it to me?"

"burda oturup çimento zeminde hayal ederken, keske az once giydigin bir giysin olsaydi yanimda diye. yalnizlastigimda giyerdim hiç degilse, elbiseni çikarip bana gondersene.
kafani ve opusunu ozluyorum, ve bir mektubunu, olmedigini belirten. ekmegini ve çorbani ozluyorum. sarabini ve kahvaltini elbisenin ustune dok, sonra çikar elbiseni bana gonder."

bu satirlari yazan birine, isterse dunyanin en ucube insani olsun, hiç tereddutsuz kaçardim. çunku muhtemelen ailem evlenmeme karsi olurdu. geçen gun ruyamda evlendigimi gordum. sisman bir tarihçiyle evlenmisim. kel fakat çok seker bir adamdi, birbirimizi çok seviyorduk.
sen hangi tip gunahkarsin ezgi? bilmiyorum. bir tip gunahkarim iste. tembellik ve korkaklik ve inkar gunahkariyim. cehennemi adil buluyor musun? va te faire foudre, bu tur sorular sorma bana. suçlulugunu bile web sitesinde pazarlayan bir canliya daha rastlanmamistir. ve bir suçlayici ordu gelip yakacak beni.
bazi insanlar için yasama rehberleri hazirlanmali. hangi insanlar için? mutlaka karsilasmissinizdir. sadece kendileriyle ilgileniyorlarmis gibi gorunur, hep yardiminizi isterler. dertleri çoktur. her karsilasmanizda size kendi analizerini yapar ve dertlerini anlatirlar. t.l. anlatiyor:

"arkadasim y.h.'yi çok seviyordum. fakat iliskimiz sanki tek tarafli idi. o anlatiyordu ve ben dinliyordum. sanki beni arkadasi yapmasinin tek nedeni bana dertlerini anlatabilmesi idi. kendimi onemsiz hissediyordum. ayni zamanda pesimi birakmiyordu. karasizdi. onun yasamina yon vermemi istiyordu. ben annelik yapacak degildim o yastaki birine. çok çabuk kestim iliskimizi."

gerçek su ki, bu zavalli y.h. ve digerleri aslinda kendilerine odakli degiller. evet, oyleler ama bunun sebebi gerçekten dertli olmalari. aslinda bu bir tembellikten ileri geliyor. gerçek su ki, allah bizi yaratti ve yasayabilmemiz için bizi dunyaya saldi. bize savas, sikintilar, ekmegini kazanabilme ve dogru kalabilme sorumlulugu verdi. varolma yukunu ustumuze itti. sonuç olarak bazi mukafatlar koydu. bizi, bize sormadan bir yarisa itti.

ve hemen hemen herkes bu yarisa sormadan, etmeden katildi. bazilari ise bunu anlayamadilar. onlar, kosusan karincalar surusu içinde etrafa bakan agustos bocekleri gibiydiler. olan biteni geç anliyorlar ve çevrelerine katilamiyorlardi. kararsizdilar çunku nasil yapilacagini bilmiyorlardi. deger yargilari yok gibiydi, çunku onlar için fark etmiyordu. iyi insanlardi, çunku baskasinin ekmegini zorla almaya gerek duymuyorladi, çunku hirssizdilar ve toktular.

bu genç kizlar ve genç erkekler için rehberler hazirlanmali:

deger yargilari rehberi: içki içelim mi? bekaret ne zaman kaybedilir? gunde kaç kere namaz kilmali? kendini az suçlu hissetme yollari.
insan iliskileri rehberi: kendini ezdirmemek için/ nasil arkadas olunur?/ nasil arkadas kalinir?/ telefonda
gunluk yasam: alisveris, dogruyu yanlistan ayirt etmek için.
ansiklopedi karistirmaya useniyorum. su sorularin cevabini istiyorum. bir bilen varsa bana anlatsin, açiklasin:

1) otto dix homoseksullere karsi miydi? karsiysa neden? aslinda otto dix nasil biriydi, kimdi?

2) louis ferdinand céline gerçekten antisemit miydi? oyleyse neden? acaba massacre bilmemne bilmemne sadece dalga geçmek için yazilmis bi kitap mi? o kitabi bulabilir miyim?

3) kavgam'da ne yaziyor?

4) adam beni kuçumsuyor mu? yoksa beni seviyor mu aslinda? trende ona sordugum soruyu dogru anladi mi? verdigi cevapta ne demek istemisti?

5) cihad taraftarlari hakli olabilir mi?

6) degistirilmemeis incil nasildir?

7) l.f.'nin intiharinin gerçek sebebi ne?

8) galatasaray lisenin masonlarla gerçekten ilgisi var mi?

bunlardan bazilari arastirma ile ogrenilebilir aslinda. tanrim. dunya ne kadar karisik.

Çarşamba, Mayıs 24, 2006

sevgili A


sevgili A
Vidéo envoyée par ezgisirin
A adam'in kisaltilmisi, su aralar hoslandigim macar bir çocuk.

Salı, Mayıs 23, 2006

rakilar


rakilar
Vidéo envoyée par ezgisirin
bu sarkiyi geçen sene yazmistim, okuldayken. burda pek sarki yazmadim, bir iki fransizca sey yazmaya çalistim, pek olmadi. ara sira sarki yayinlayacagim, belki. blogumu daha renkli kilmak için. bu yaptigim sey (bloga video koymak) bana aslinda urkutucu ve garip geliyor. bunu da paylasmak istedim. fakat internet bir paylasim ortami ise urettigimiz baska seyleri de buraya koyamaz miyiz? (sarki, resim gibi)
dun blogumun 1. yildonumu imis. demek ki bir senedir blog yaziyorum. geçen mayis ayinda yani, 22 mayis bir pazar gunuymus ya, o haftanin persembesi annem babam ben kardesim sile'ye gunluk bir gezintiye gitmistik. yilani da orda gormustuk. o gun babam ile okul sonrasi planlarima dair konusmustuk. simdi ise baska bir seyle ugrasiyorum. belki de aslinda hep ayni seyle ugrasiyorumdur. okulun bilgisayar odasinda zeynep'e yeni blogumu gostermis, nasil olmus diye sormustum. ilk yazdigim yazilari begenmiyor, yuzeysellestigimden yakiniyordum. zeynep'e buna dair yakinmistim. zeynep de "haklisin" demisti. mutlu olunca yazamaz insan diye dusunuyordum. iste, ne kadar garip degil mi, bir insanin hayatinin bir yillik bir bolumu internette bulunabiliyor. bundan once gunlukler vardi. ben erkek arkadas konusunda takintili biriydim. ilk defterim yaprakli bir defterdi, hediyeydi. daha once de defterler yazmistim ama hiçbirini bitirmiyordum. o defteri bitirmistim. çok ilginç bir defterdi. birileri okumadigi için yazik olmus. blog o kadar ilginç degil. çunku baskasinin okuyacagini bilerek yaziyorsun. ikinci defterim ustunde opusen çiftlerin oldugu bir genç kiz hatira defteriydi. uçuncusune geçtigim yil geçen soneydi sanirim. on alti yasina basmistim. guzel, ince bir defterdi. içini mutlu bir yasamin hafif lakirdilari ile doldurmustum. simdiki gibi degil, daha çocuk isi, daha renkli idi. içinde ask yazilari, arkadaslarimi anlatan yazilar vardi. sonra dine dondum, o yaz. kara, kalin bir defter aldim. çaliskan biri olacagima defterin ilk sayfasinda soz vermisim. fakat dindarlik, bende psikolojik bir rahatsizliga donusurdu zamanla. simdiki gibi degil. simdi keske biraz aklima takilsa dini konular. yok. kosullar uzaklastiriyor insani. ben onceleri daha heyecanli, kuskulu biriydim. galiba daha renkli bir yasanti suruyordum. bunu da ben simdi uydurmus olabilirim. neyse, bir sene de geçti iste. daha çok okumak, yazmak, seyahat etmek isterdim. daha guzel fransizca konusabilmek, islerimi aksatmamak isterdim. bu durum degerlendirmesini de yapmali insan. siz de yapin.

not: "aa kutlu olsun caniim, bekliyoruz yazilarinin devamini" gibi yorumlar bekliyorum.

Pazartesi, Mayıs 22, 2006


bu fotograf da bir komik. allahtan fotograftakiler blogumu pek okumuyor, yoksa "kaldir kiz sunu." derlerdi. soldaki adami çok yakisikli buluyorum. elektra.

Cumartesi, Mayıs 20, 2006

dunyanin butun eril varliklarini seviyorum 1

antoine (A degil)

mavi kibar gozlu, zayif ve kirilgan antoine, gerçekten "gentil" bir izlenim veriyordu. ilgili, olçulu, entellektuel yuzu ve sarhos sesi ve yavas konusmasi ile beni bu aksam kendine iki dakikada asik etti. "ah, dedim, sen papazi oynayan çocuksun." "evet" dedi gulerek ve dikkatle bakiyordu. "sana ne diye sesleneyim?" (çevirinin a.k.) antoine ot çekmis gibi duruyor, fakat yavas ve gevis getirir gibi konusuyor ama bunlari yaparken kibar hafif gay iyi aile çocugu okumus tiyatro sanatçiligindan hiçbir sey kaybetmiyordu. antoine'i alip kendime yar etmek o anda tabi buyuk istekti benim için, fakat biliyorum ki ayni istek kimle karsilasirsam karsilasayim beliriveriyor. dunyanin butun eril varliklarini seviyorum, ve kizlari da seviyorum:

elisabeth

kizil saçli seker amerikan kizi, etine dolgun ama asla sisman degil. beyaz tenli ve mutevazi ve çekingen yani çok atilgan degil. ama o gozluklu utangaç gudubet ( çavdar tarlasindaki çocuklardan ozenmenin a.k.) ( hadi bakalim a.k. ne demek?) (ancak 139 anlasin) amerikan ezik kizlarindan degil. çok guzel bir kiz, baktikça insan bakmak istiyor. ve tipik amerikan jestlerine ve çok seker bir aksana sahip. ben de ona ingilizce konustum biraz. gulmekten oldu. (abartma)

Cuma, Mayıs 19, 2006

sevgili A bolum uç

Photobucket - Video and Image Hosting

havalar bir garip. akdenize kaçsak. cherry blossom girl. c o kadar guzel ki, yolda ates istedigi zaman uç bes adam birden çakmagini çikariyor. ben de c'yi seviyorum, guzel oldugu için.

bu sene floransa'da c ile bir kanala bakiyorduk. c sarki soylemeye baslamisti. bir kabare sarkisi imis soyledigi. orta yasli bir adam da yanimiza gelip hayranlikla dinlemisti. sonra fotograflarimizi çekti.

biriyle oturup bir seyler içmeyeli çok oldu. iki kisi olarak oturup karsilikli içmeyi seviyorum.

yukaridaki fotograf ne alaka dediginizi duyar gibiyim. ben o fotograf amasra adini koydum. kuçukken boyle poz verirdim. gerizekali bir gulusle çaliskan çaliskan objektife bakardim. yuzumde salak fakat iyi kalpli bir ifade olurdu.

Salı, Mayıs 16, 2006

http://www.orospu.in/3/orospu-lisesi.html

saf ve temiz blogumun adresi bu sayfada yer aliyor. dediklerine gore sitem bir "bedava orospu lisesi sitesi" imis. (?) aslinda yazdiklarimin içinde "orospu" ve basligin içinde de "lise" geçiyor. vay be.
az zamanim kaldi burda. çocukken cuma gunleri ne guzeldi. istedigim saatte yatabildigim, televizyon zevkli programlarini gonlumce izleyebildigim bir gundu. odev falan yapmak zounda da degildim. simdi ise odev yapmiyorum ama stres altindayim. garip bir stres bu. kosturmadan kosturuyormus gibi hissetmek gibi.

temmuzda resit oluyorum ama ben olsam bana oy verme hakki vermezdim. aslinda ben yine iyiyim de bizim okuldaki tipler kesinlikle oy vermemeli.

Pazar, Mayıs 14, 2006

bakiyorum da yazilarim epey kotulesmis. anneler gununuz kutlu olsun. çok yorgunum.

Çarşamba, Mayıs 10, 2006

uyku dolu bir gun

bugun butun gun uyudum. sabah 6.30da kalktim. otobusume yetistim. sans eseri bos bir yer buldum. hemen uykuya daldim. okula bir durak kala uyandim tesadufen ve otobusten indim. bahçede bir banka oturdum ve tekrar uyumaya basladim. zil çaldi. sinifa girdim, herkese gunaydin dedim, "yine yorgun gorunuyorsun" dediler. "yorgunum" dedim. cografya dersi basladi, basim yukarda uyuklamaya basladim. zil çaldi, ben esniyordum. vucudun uyandigina bir isarettir bu. nitekim ikinci derste pek uykum gelmedi. uçuncu ders sinav olduk ve dorduncu derste yine uyudum.

ogleden sonra siddet karsiti bir gosteriye katildim. yalniz on bes kisi falandik bu yuzden herkes bize bakip bakip dalga geçiyordu. herkes utaniyordu bu gosteriye katilmis oldugu için.

gosteri bitti, yorgunlugum dorugundaydim. ayakkabi tamircisine ugardim, daha tamir etmemis ayakkabilari. onu beklerken yol kenarina oturdum ve biraz uyudum. sonra kitapçiya gittim. ergenlik problemlerinin çozumleri ile ilgili bir kitap bulup biraz onu okudum, sonra ayakkabilari aldim ve otobus duragina gittim. otobus kaçmis. bir sonraki yarim saat sonraydi. onu beklerken duragin yanindaki parka gittim ve biraz daha uyudum. otobusun gelmesine 5 dakika kala tesadufen uyandim ve otobusume rahat rahat bindim. koltuga oturdum ve az onceki uykuma devam ettim. inecegim yere iki durak kala tesadufen uyandim ve eve yurudum sizlana sizlana. bende bir hastalik olmali. hep yorgunum, hiç takatim yok.

Pazartesi, Mayıs 08, 2006

senaryo

(t.k. bir blog yazaridir)
sevgili blog,
dun ruyamda yazdigim yaziya 75 yorum gelmisti. hepsi de sevgi ve ilgi doluydu, sonra beni hediye odasina goturduler. çok tarz kupeler, kolyeler, guzellesmemi saglayacak takilar almislar bana. sonra fotograf seansi duzenledik. ben yeni selulit kremimi suruyordum ve bacaklarim purussuzlesiyordu birden. herkes karakterimdeki hosluktan bahsediyodu, beni yeni yeni sifatlarla tanimladilar. bana "orijinal" dediler. iste, ben de bir tip olmustum, taklitlerim bile olacakti:

t.k.: bizden biri, melankolik, neseli ve muzur!!!

altta boy boy fotolar. bir tanesinde lolipop yiyorum. bir tanesinde okul etegiyle poz vermisim. 17 yasini hala bitirmedi sayin seyirci! oyleyse, bu gençligin sesi olsun. evet, belçika'da bir turk genç kizi(misal), ulkemizi en guzel sekilde temsil ediyor. enteller de onu seviyor, evet turk entelinin sevdigi bir tip. bio urunler tuketmeyi hayatin anlami olarak tanimliyor o da. evet, populer guzellik anlayisina karsi. ama yuzune bakilmicak bir tip de degil, bunlari çirkin olmayan birinin agzindan duymak isi daha da çekicilestiriyor tabi. hatta, umursamiyor diyelim. dogal. evet dogal, evet bu. gunumuz kadinlari gibi degil. evet, evet eliz murak diye bir arkadasi var. ikisi sistemi yerden yere vuruyor. bakalim ne demis bu t.k.:

"bence istanbul'daki insanlar tam buyuksehir insani olmadiklari için (en azindan buyuk kismi) çok hazir besin tuketmiyor, hem zaten çogu kadin evde. biz daha saglikli besleniyoruz."

blog kurbani t.k. yazilarinda masumiyeti ararmis gibi yapiyor, holden gibi, art naifçiler gibi. din kitaplari demode oldu degil mi t.k.?? hosa git.

Pazar, Mayıs 07, 2006

bugun pazara, ordan da patroya gittim. çok yorgun ve dalgindim, istesem de konsantre olamiyordum ki zaten hiç çaba gostermedim. patrodan sonraki toplantiya "yorgunum" diye katilmadim, eve dondum. dun de c'nin oyununu izlemeye gittim, doris'i de yanima alarak. doris, c'nin çok zayif oldugunu soyledi. onunla çikan kemik torbasiyla çikiyormus gibi olur dedi. ben buna içten içe guldum, kadinlarin avunmasi tabi. bence c çok guzel, ince bir dal gibi etrafta suzuluyor. tanri guzel kizlari etrafta suzulsunler diye yaratmis. kuçuk de bir midesi var, okul gezisinde bir tatli almistik, ben benimkini iki dakikada bitirirken o her gun azar azar yiyerek tatlisini 5 gunde bitirdi. bir de çok yemek yedigini soyluyor. bir gun bir oturusta bir ekmek yemis ama sonrasinda kendini kusturmus. hastalikli bir guzellik demek ki. ben de rejimimi her gun bozmasam iyi olur.

Cumartesi, Mayıs 06, 2006

artik kaybeden edebiyati yapmayacagim. hiç kaybedene benzer bir halim yok. sadece iyi niyetli seker biriyim. kimse bana haksizlik etmiyor.

yasamanin zorluklari

bu sonsuz ofke ne için rahat insanlara duydugunuz? muzede kas goz isareti yaparlar, ofkelenerek delicesine: "çekil, insanlar goremiyor." insanlar goremiyorlarsa kendileri soylesin salak. ayrica goremiyorlarsa arkamdan çekilsinler, kendilerini ona gore ayarlasinlar. yerini degistirmek zorunda olan hep benim. sonra, kendilerini benden sorumlu hissediyorlar. "bebek gibisin, seninle ugrasmak zorundayiz" diyorlar. ugrasmayin o zaman. keske ugrasmasaniz. rahat rahat yasayip giderdik hepimiz. ama hayir, herkes onlar gibi yapmali. kimse benim yaptigim gibi yapamaz. hijyensizlikten, pislikten oluruz o zaman. kurulmus kurallar bozulur. "bu kiz nasil boyle rahat rahat yasayabiliyor, biz kosturup dururken?" GUNLUK YASAMA SEN DE UYUM SAGLAMALISIN, HAYIR, DALGIN OLAMAZSIN, BIZIM CEKTIGIMIZ ACILARIN BIN KATINI SANA DA CEKTIRECEGIZ YOK OYLE. UZUNTULERINI DINLEMEYECEGIZ, BIZIMKILER DAHA SOMUT, BIZIM AILEVI SORUNLARIMIZ BILE VAR, SENIN YOK, SEN HIC PARA SIKINTISI CEKMEDIN, SEN HIC KOSTURMAK, CALISMAK NEDIR BILMEDIN, SEN YAVAS VE DALGINSIN, YOLUMUZU TIKIYORSUN, SANA GUNUNU GOSTERECEGIZ, ILKGENCLIGINDE CEKTIKLERIN YETMEDI, BIR DE BIZ GOSTERECEGIZ, CEKIL ORDAN HANTAL CEKIL SENIN GIBI BIRI VAR BILE OLAMAZ OLMAMALI ABARTIYORSUN KENDINE ACIYORSUN. intolerance parfait. adaya çekilsem daha mutlu olurdum. bok kafalilar. suratiniz dagilsin.

anlatirken bile gozlerim doluyor. insanlarin tabloyu gorememesi dunyanin en onemli seyi mi?? bunun için bu kadar sinirlenmeye gerek var mi? annem beni dogururken bana mi sordu? siz benden daha mi yararlisiniz? 18 yasina kadar okula gitmem zorunlu, kendimi eve mi kapatsaydim? olsem sevinir misiniz? bunlarin içinize dokunmuyor oldugunu bilmem ne isime yariyor ve haksiz oldugumu bilmem de. guzellesmek istemem afrika'daki çocuklarin olumune mi sebep? butun bunlar benim suçum mu, soyleyin. sisman çocuklara duyulan ofke neden? kendileri çok iyiymis gibi baskalarina çatanlari yakmali. adalet size kalmadi efendim. suratinizi yumruklasam zayif kalisima gulersiniz, kendinden emin gulusunuzle, kendini sarlatan etti diye gevrek gevrek gulersiniz. kendine guven denen sey yerin dibine batsin. siddet dersiniz, hiç dusunmeden etmeden. asil siddet sizinki. dominantliginizla, kendinden eminliginizle yeryuzunun pis siçanlarisiniz.

Cuma, Mayıs 05, 2006


Photobucket - Video and Image Hosting



kardesimle �ektigimiz film. burda elif'in oyunculugunu �ok begeniyorum.

meraklilar için sevgili A episode 2

Çarsamba gunu L kentinde duzenlenen eglenceye gidecektim. Sicak bir ogledensonraydi. Saçim basim pis, yapisikti, kiyafetlerim guzel degildi. Trene bindim ve S ile karsilastim. Onun yanina oturdum, bir yandan S’nin hiç de fena olmadigini dusunmeye baslamistim. Fakat yanasmalarima karsilik vermedi. Amsterdam’a gitmis, çok eglenmisler. Burayi sevdigini, partilerden geri kalmadigini anlatiyordu. Ben basimla onayliyordum, sonra P geldi. S ve P, yaptiklari yolculuklara ve gittikleri partilere dair koyu bir sohbete daldilar. P, ayda iki kere yolculuk ediyormus ve 4 gecedir uyuyamamis. Bana gittigim yerleri sordular, soyledim. Begenmediler ve tekrar koyu sohbetlerine daldilar. Sonra R geldi. R iyi, mutevazi bir kizdi. Onunla da L kentine ilk gidisi oldugu için epey dalga geçtiler, ama R’nin kismen ortamci olusu ve kendine guvenli durusu bunu abartmalarini engelledi.
Ben kendimi dissmissed programinda gibi hissetmeye baslamistim çunku S ve P iyice yakinlasmisti, S P’ye « bana salsa ogret » diyordu. Yarinki sinav için aldigim kagitlarimi gorup « burda ders mi çalisiyorsun ? » dediler. Ben ise bazi sinavlara çalismak zorunda oldugumu, çunku burda sinifi geçmem gerektigini, yoksa arkadaslarimla okuyamayacagimi ve 1 sene kaybedecegimi soyledim. Baslariyla onayladilar, yerimde olsalardi onlar da biraz çalisirlardi. Yine de çalismayi sevmedigimi ve aslinda pek çaliskan olmadigimi anlayamdilar, çunku onlara o izlenimi verememistim.
Iki saat sonraydi, ben bir kosede birileri ile konusyordum. Artik kendime guvensizligimden bikmistim ve ne kadar çirkin olursam olayim aldirmiyor ve herkesle konusuyordum. Bana sevgiyle gulumsuyor ve soylediklerimi onayliyorlardi. Bir çocuk elimi tuttu, beni dansa kaldirdi. Iki baska çocukla fondip yarisi yaptik, herkes bana gulumsuyor ve iyi seyler soyluyordu, mutluydum. Tuvalete giderken A’yi gordum. Duvarin dibinde yalnizdi, sigara içiyordu. Birden onu aslinda sevdigimi dusundum. Yanina gittim. Gulumsedi. Iyi kalpli bir gulustu bu. Gulumseyerek konusmaya basladim ama ilgisizdi, havaya bakiyordu. Beni içten içe kuçumsedigini anladim ve merdivene oturdum. Basimi ellerimin arasina aldim.

A’ya karsi buyuk bir askla dolu oldugumu anladim, ama bu ask biraz zorlama idi.

Derken bir çocuk yanima geldi, egildi: „ne yapiyorsun burda?“ dedi sefkatli bir sesle. „onu istiyorum“ dedim. Parmagimla A’yi gosterivermistim. Orkestra durdu. Herkes bana bakiyordu. Utanarak kalktim:

_ sen ve ben ayniyiz A, dedim.

Bunu nerden buldugumu dusunurken aklima “Arizona dream” geldi:
“sen ve ben ayniyiz grace. Once…’a asik oldugumu saniyordum, simdi ise o bir bulut gibi dagiliyor, ve bulutun arkasinda seni goruyorum.”

_nerden çikardin bunu? Dedi A.

cevap veremedim. Oylece bakiyordum. “ben, dedim, sana baktikça, gerçekten, dedim, butun bu insanlar bir bulut gibi dagiliyor ve seni goruyorum.”

O an, hatirlatmalar korosu geldi ve “sen kendini bir sey sanma, bizim gibi degilsin, sut çocugu, kendi dunyasinda, çirkin e.s., çirkin e.s.” sarkisi çalmaya basladi. Ve baska bir hatirlatma korosu daha geldi ve “bu ask degil, sahip olma istegi” adli bestelerini çaldilar. Iki dakika sonar askim geçmisti ve nesem uçup gitmisti. Kendimi komik buluyordum.

Yalniz, bu kotu ani bende hiç kotu tesir yapmadi.

Salı, Mayıs 02, 2006

sevgili A

A'nin sigara içisi ne hos. bu ani izlemek bir zevktir benim için. 18 yasinda çocuk, nasil da buyuk adam gibi tutar ve içine çeker sigarasini. tabi A'nin bir avantaji daha var ki o da guzel, çok guzel ellerininin olusu. uzun piyanist parmaklari ve uzgun, dalgin bir hali var. bir baskasi onun biraktigi gibi biraksaydi disari nefesi, içine çektikten sonra sigarasini, komik olurdu, ama A bu abartili hareketi yillardir yapiyormus, aliskinmis gibi yapiyor. bir yumurta yarisinda sigara bagimlisi A, sigarasini eline aldi ve agzinda kasik, yumurtayi dusurmememeye çalisti zavalli. bunu filme almaliydim, evde sikildikça izlerdim, o denli guzeldi. ben A'yi her gorusumde saklamadigim bir sevince kapilirim. samimiyetimiz buna el vermese de boynuna sarilir, sefkatli ve ilgili bir sesle: "nasilsin A, okul nasil gidiyor?" diye sorarim. A bunlara ilgisiz olsa da sorularima cevap verir. bana A'ya hep iskence ediyorlarmis gibi gelir, oysa A, ortamlarda her zaman benden daha çok kabul gormustur aslinda. A ile olan iliskimizi anlamissinizdir umarim. A'ya asigim diyemem, ama etrafta A'nin olmasi her zaman hosuma gitmistir. fakat kendisini hiç anlayamadim.

Pazartesi, Mayıs 01, 2006

zalim teenagerlar

Photobucket - Video and Image Hosting

x: sevgili y, ben senden hoslaniyorum, bu durum için ne yapabiliriz?
y: (en cynique ve en zalim bakisiyla) bilmem, ne yapalim? (arada guler dalga geçerek)
x: beni opebilirsin?
y: neden seni opeyim ki simdi? (suratinda hala daha deminki moral bozucu ifade vardir)
x: iyi tamam. ben gidiyoum. (basini one eger, kamburunu çikarir, gider.)

digerleri arkasindan "bu da bi garip" diye guluserek bakarlar.
Photobucket - Video and Image Hosting Photobucket - Video and Image Hosting

Pazar, Nisan 30, 2006

guzel bir pazar gunu: ostende

bu haftasonum guzel ve huzurlu geçti. cuma aksami bira bayramina gittim, cumartesi sabahi patro'ya gittim. cumartesi gununu sinifta kalmamak için kimya çalisarak geçirmem gerekti. fen notlarim kotu. cumartesi gecesi depresyona girdim ve asagidaki yazilari yazdim. bu sabah ise yasitim bir kaç genç kizla ostende'a gittik.

Photobucket - Video and Image Hosting

ayiklanmis karidesler adina! ostende, kuzey denizine kiyisi olan bir fersaye sehridir. burada fersaye kavramini açiklamaliyim:

bir yaz gecesi, bir kaç genç oturmus bir seyler içiyor ve deniz kiyisinda ustlerine esen akdeniz yelinin verdigi mayismislikla gulusup konusuyorlardi. aralarindan adi cansu olani soyle dedi: "bu hale bir ad verelim. "ne haline?" "bu iyi olma haline." ve "ferah"tan turemis "fersaye"yi hallerine uygun buldular. ostende da bir fersaye sehridir.

ben kumsala "ezgi was here" yazarken, françoise sagan'in da dedigi gibi, mutluydum, çunku "pour moi, le bonheur, c'est etre bien" (mutluluk iyi olma halidir benim için) oysa mutsuzken bu mutlu oldugum zamanlari nasil da kuçumserim:

"yanilmis olmaliyim muhakkak, mutlu olabilecek donanimim yok. ne kadar yazik ki bir aldatmacanin içinde yasiyormusum. kendimden nasil memnun olabildim, ki o zamanlar daha da kotuydum, saftirik."oysa mutluluk, sarti, limiti, sebebi olmayan, fiziksel, çok fiziksel bir sey idi.

neyse, ostende yeni binalarla kaplidir. çok guzel bir sehir. eve donmek istemiyordum, mons'ta biraz daha dolasmak istiyordum. evimizde negatif enerji var sanirim. yapmam gereken islerdendir.
bunu opera gibi soylerdim ben kuçukken:
jandarma biz, sosyalistiz, dostuz yalniz biz sana, kurtulusun bizimledir, elini uzatsana. "jandarma filan yalan oldu, eski solcular simdi zengin" diyor herkes yakinarak, belçika'da fakir yok, hizli gazeteci çok poser bir tip, nefret ediyorum. yeah. (agzini burnunu kirmak geliyor içimden e.s.)

sorry ryan, you're dissmissed, mais la vache! j'hallucine. que tu es bien foutu... oh la la, je veux un mec musclé et qui s'en sorte super hyper bien dans le lit.

il a jamais baisé, il a jamais baisé. oh la honte! oh la honte!
hayir, hayir!!

yarinki ya da bir sonraki yazim naif sanat'la ya da françoise sagan'in "bonjour tristesse" kitabiyla ilgili olacak. ya da :

ostende'i anlatabilirim.
kazanova, yahut, ya da maus, ikinci dunya savasi, toplama kamplari ya da kimya, asit ve bazlar uzerine bir yazi. ya da izcilik. ya da bira bayrami tanitimi. ya da baharin gelisi.

size gelince, "geri" tusu orda duruyor, burayi terk etmekte ozgursunuz. ben de gonlumce yazmakta. kendi delirgen imparatorlugumu kurdum bile, bu cumartesi aksaminda, yorgunluk ustumde deli deli duruyor, PORNO SITELERE GIR BEGENMIYORSAN, sana daha ilginç gelir belki. "deli gibiyim bugun" diyordu kina gecesindeki bas ortulu genç kiz, sakin ol hayatim, her sey normal. istedigin zaman sakin davranabilirsin, hiç bir sey dememissin gibi. artik her seyi biliyorlar, yasasin, ne kadar guzel, oh, anlattim, ustumden yuk kalkti. platonik askinizi itiraf edin, içinizde kalmasin. kalmasin. valla. belki o da sizden hoslaniyordur. hiç sanmiyorum ama neyse.

yazmak için mi yasiyorsun, yasamak için mi yasiyorsun? d'abord vivre, après philosophier.

benmerkezcilik ve zararlari

yeni sarkimi dinlemek ister misin?
beni seviyorlar sinifta.
sence ben nasilim?

artik herkesin canina tak etmeye basladi. herkesin. herkes kendisini pek umursamadigimi anladi artik. "dinle beni!" diye bagiriyorlar, "azicik beni de dinle." içimden gelen yararsiz, kuçuk sikintilarin, abartilmis endiselerin sesleri o kadar buyudu ki kimseyi dinleyecek halim yok. dusuncelerim tekduze, engelleyemedigim dusunceler. beni engelleyen ve ilerlememi engelleyen dusunceler. bir baskasi ileyken sikiliyorum, yalnizken daha çok. kitap okurken sikiliyorum, kitabi kapatip dusuncelere daliyorum. dusuncelerimin kaynaklari tukendi artik. bir gunum, nasil geçiyor, yalniz. bu yalnizlik insanlarla iken bir duman gibi beynimi kapliyor, dikkatimi dagitiyor. tek basimayken insan ariyorum, çekilir sey degil.

bu bir dram degil tabi, yani bu yaptigim daha da ben merkezci. bunu abarttim. kimseyi anlatmak içimden gelmiyor. kendimi anlatmak içimden geliyor sadece. yakinda arkadassiz kalacagim.

olanakli, parali, baskalarinin sevgisine ve ilgisine sahip bir genç kizin kendi kapasitesini, parasini, zamanini ve belki de gelecegini, nasil tuketebilecegini izlediniz. bu da size ders olsun, kendine odakli olmak,

1 baskalarini kirar
2 ozelliksiz kalirsin
3 egitimsiz kalirsin
4 yasamdan tad alamazsin
5 gunluk yasamdan kopuk olursun
6 arkadassiz kalirsin
7 tembel ve isteksiz olursun
8 yasamak yuk olur
9 mutsuz olursun, ama sebebini bulamazsin
10 hiçbir partiden haberin olmaz
11 sevgili edinecek olgunlugun yoktur.
12 yabanci bir dilde gramer hatalari yaparsin (dikkat etmedigin için°
13 ders dinleyemezsin
14 ders çalisamazsin
15 mutsuz olursun

durumdan kurtulma yollari : yok. senin alinyazin bu. sen zavalli birisin. lanetli bir insansin. ha yasadin, ha yasamadin. bir laf salatasindan ibaretsin.

Pazartesi, Nisan 24, 2006

dunyada neler oluyor?

je ne sais pas. bazen kendimi izole, kisirdongulu, renksiz ve ruhsuz hissediyorum. ey yerimde olmak isteyen baba, yerimde olmak isterdin de, sen sen olarak kalarak yerimde olsan daha iyi olur, sen ben olarak kalmayacagin için, benimle ayni dertlerden muzdarip olmazsin.

yine abarttim, yine yine. okuyucudan bunlara ne?

Pazar, Nisan 23, 2006

dun gece ezgi trak'lara gittim. okulunu ne kadar sevdiginden bahsetti durdu. bu sabah da host babasiyla louvain la neuve'de biraz dolastik. ona dert yandim. louvain la neuve çok guzelmis.
zavalli babam aradi beni. dedi ki: bosver depresyonu vakit kaybi. demek ki depresyona girecek vakti yok. anlamiyor boyle lukslerden. bir de dedi ki yerimde olmak istermis.

Cuma, Nisan 21, 2006

fotograf dersimiz var bizim. en nefret ettigim ders. filtreyi çikarmayi unutmamissam kagidi ters koyuyorum. onu duz koymussam arkamdan biri sesleniyor: "çekil ezgi". oda kuçucuk, dar ve karanlik. herkes mesgul ve asiri becerikli. herkes makinelerin, masalarin arasindan rahatlikla suzulebilir, bir tek ben sap gibi ve hantal duruyorum. insanlarin yollarini tikiyorum. "netligi kontrol et." diyor ogretmen. hangi netlik anlamiyorum. kendimi aptal gibi hissettiriyor bana ogrenciler ve ogretmenler. bu konuda onlari haksiz çikaramam ki. aptallik dedikleri sey bende var. fakat ben buna aptallik demezdim. "dalginlik" derdim, "sakarlik" derdim, "bilmemek" derdim. bi yandan onlara hak veriyorum, bir yandan fotograf dersi beni beni yoruyor. "kalemini alabilir miyim?" "neden hiçbir seyini getirmiyorsun hiçbir zaman?" artik sormaya çekiniyorum. bunla da ogretmen dalga geçiyor. en son "ne olmak istiyorsun okul bitince?" diye sordu. "daha karar vermedim ama sosyolog olmak istiyorum." dedim. "sen mi?" der gibi suzdu. guldu sonra. bunlardan kurtulmanin en rahat yolu sevimlilik. sevimli davranirsan seni hos gorebiliyorlar.

ben artik yatiyorum çikip yukari çunku basim agrimaya, her tarafim kasinmaya basladi. iki alerji hapi aldim, basim agriyor ve parmak uçlarim uyusuyor. simdi olursem cehenneme giderim bu kadar yakindigim ve elimdekilerin kiymetini bilmedigim için. korkma anne, saka yapiyorum.
mutsuzum, olmek, olmek istiyorum. neden bu kadar sik yaziyorum sandiniz? gerçek dunyada var olmadim, sanal dunyada var olmak istedim. "ben de varim" demek istedim, gerçek bir ezilmis insan yavrusu gibi. subat ayinda, mart ayinda bu kadar sik yaziyor muydum? hayir. o zamanlar altin çagimdaydim ben. hiç bu kadar mutlu, bu kadar rahat ve serbest, bu kadar à l'aise ve bu kadar flortoz olmamistim. fransizca yazmam gerekiyor aslinda.(uyum) blogumu bu kadar çok yazmamam gerekiyor. sizden bana hayir gelmez. vuracagim kendimi yollara. son birkaç gundur, blog yazip duruyorum. mutluyken aklima bile gelmez. niye gelsin? ben koseme çekilip kendime aciyan sarkilar yazacagim. "neden aciyorsun kendine sirin?" hiç bilmiyorum. çevremdekilere bakiyorum, onlarla kendimi kiyaslayip duruyorum.

Perşembe, Nisan 20, 2006

sildim fotografimi. bana narsist teshirci muamelesi yaptiniz. oysa ben kendimi gostermeyi dusunmuyordum bile. niyetim foto blog yapmakti. ama boyle daha iyi, gizemli kalmaliyiz.

okuyucuya kendini tanitmak istemek de blog yazma asamasinda bir tehlike. nihan diyor ki, e.s, okuyucunun var olmasini istemen gayet dogal. sen insansiz olamazsin. ve senden gelen bir seydir bu, reddetmene, bastirmana hiç gerek yok. fakat, ya okuyucu? ona azar azar gostermek en iyisidir. sonra yazilar suna donebilir:

"gobek deligimi çok begeniyorum. harika, kivrimli, t seklinde bir gobek deligim var. simdi asagida fotografini goruyorsunuz."
Image hosting by Photobucket

Çarşamba, Nisan 19, 2006