Cumartesi, Nisan 01, 2006

hayir, dedim, bak, okuyucu gerçek mi degil mi dusunmeyeceksin. okuyucu senin kafanda hep sanal bir sey olarak kalmali. sanki kimse seni okumuyormus ve sanki herkes seni okuyormus gibi olur, rahat rahat yazarsin. çok kisisel olaylardan bahsetmeyeceksin. hayatin hakkinda yarim yamalak bilgiler vereceksin. kendini nasil dusluyorsan oyle anlatacaksin, boylece ozel hayatina girmemis olurlar. okurun rontgencilik duygusu (varsa) boyle koreltilir. fotograf koymak ister insanin cani, ama kendini tutmasini bileceksin.

Cumartesi, Mart 25, 2006

sevgili okuyucular, canlarim,

ben iyiyim. sizi sormali. hep hayalimdesiniz. biliyorum, ben de ah, ben de sizi dusunuyorum.

Perşembe, Mart 23, 2006

uzun suredir yazamadim. internetim yoktu. yazacagim. her seyi anlatmak istiyorum.

Perşembe, Mart 16, 2006

bana para gerek. ££££$$$$$$

Perşembe, Şubat 16, 2006

yine ayni tip geçen sene nostaljisi

batiyi bilip doguyu seçen insanlar demisler. ne de guzel demisler. simdi gozlerimi kapayip dusunuyorum da aklima binlerce belirsiz sey geliyor okulla ilgili. yatakhanede bir aksamustu "sorma neden"i dusunup agacin gri dallarina bakmistim. sivginlar ayna karsinda susleniyorlardi. grand courun tellerinde parmaklarimi gezindirerek dolastim. uyusturucuyla ilgili saçma sapan bir film seyine gitmistik. o oglen tiyatro yoktu. katolik klisesine kadar yurumustum. tunel'e kadar yurumustum. orada bir sure oturdum. kuliste uyuyakalirdim. saçma sapan giysi avina çikardim. hep bir seylerin ozlemiyle yanar tutusurdum. kuçuk seylerde o seyleri arardim. simdi de. liege di, trenlerdi, hep bunlari ariyorum. chartier de nevizade'ye gitmisti tiyatroculari birakip. burasi halka açik bir blog. yine anlamayacaksiniz ne demek istedigimi. çok onemli degil. sorma neden'i dinleyin. rafet elroman. gri agaç dallarini dusunun. vay vay vay e.s., sen ne hallere dustun, yazik kiz sana.
1 haftaligina bir kreste gonullu çalismam lazim. wendy var, iki yasinda, gabriel'e asik. gabriel gelince kosup ona sariliyor. gabriel ise 1 buçuk yasina ragmen beni buyuk adammisçasina sinirlendiriyor gabriel. çocuklar insanin içinde ne iyilik varsa alip goturur. ciddi soyluyorum. bu hafta basinda çok anaç ve iyi kalpiliydim, gabriel yuzunden kafayi yiyecegim.

Pazartesi, Şubat 13, 2006

geçen hafta farkli iki ask atilimi yaptim. yapamadim diyelim. sonuç mu? ah. basarisizlik. oysa her aksam dismissed izliyorum. ya bu loserlik da moda oldu. kendine guvensizligin kitabini yazayim dedim, dedim ama, sonra aklima geldi de yeni bir ekol olustururum (ekol mu?), yeni bir moda yaratirim, beni tanriçalari benimserler diye, korktum. hem yazmayi dusundugum sey çoktan yazildi. oysa ben 13 yasimdan beridir, hatta 9 yasimdan beridir esasli loserim. hiçkimseden de ozenmedim. oysa sen gel bunu baskasina anlat. ustunde "natural born loser" yazan tisortlu gençlerden biri zannederler beni. oysa benim anlatamadigim, ben bunu sosyeteye tepki olsun falan diye yapmiyorum. ben boyleyim. (boyle de devam et, aferin) sizin yuzunuzden beni de sizin gibi zannediyorlar. oysa benim cidden ve hakikaten kendime guvenim yok. allah allah! loserligin da moda olmadigi eksikti. aptal misiniz nesiniz? kuçumsesenize yarabbim, dogru duzgun, yuzeyseller gibi! daha kotu hissediyorum kendimi siz de benim ozendigime ozendikçe.
ne de bos konustuk.

not: hakikaten kendinize gelin. normal normal yasamak var su dunyada. ben artik buna inaniyorum.

yuzeysel isler gunluk gazetesi

sayfa 3

KALP AGRISINA UGRAMADAN GUNLUK YASAMLA BAS ETME REHBERI_2

INTIHAR KONUSU

bir tesebbuste bulunduysaniz ve olmediyseniz... olmek istemediniz. burasi kesin. yaptiginiz bir dikkat çekme tesebbusuydu. medyatik dil ile bir yardim çigligiydi. sonuçlari ne oldu? buna deginmeyecegim. neden dikkat çekmek istemis olabilirsiniz? hayal bir savunma biçimidir. demek ki bir seyler kotu gidiyordu. dikkate alinmadiginizi dusundunuz. intihar ettiginizde arkanizdan yazilacaklari hayal ettiniz. fakat olumunuzu bu yuzden gerçeklestiremezdiniz. probleminiz intihar etmeyi gerektirecek kadar ciddi degildi. bu sizi daha çok uzuyordu. sik sik kanser olup onun gozleri onunde yitip gittiginizi dusundunuz. sabah kalktiginizda içinize bir kalp sikismasi yerlesirdi. bu sikismanin adina onun adini verdiniz. bu sikisma, durumunuzun gerçekten kotu oldugunu gordugunuzde gelirdi. hiç siirsel degildi sikisma. kendinizi savunmak için intihar hayalleri kurmaniz çok normaldi. peki bunun için mi intihara tesebbus ettiniz? sanmiyorum.

dogrusu bu konuya girecek bilgiye sahip degilim. bransim degil. biz konuyu hayaller çerçevesinde tutalim (zut!)

iyi ve sevilesi olamayinca garipliginiz artti. zira artik iyi ve sevilesi olmak için çabalayamazdiniz. daha garip oldunuz.

çozum için hiçbir sey onermeyecegim. butun bunlari aynen bu sekilde surdurun. yapabileceginiz baska bir sey yok. bir sure sonra kendi kendinize sikilacaksiniz ve bu tur melankoliden vazgeçeceksiniz zaten. bu sure içinde çok kilo almamaya ve telvizyonun karsisinda oturmamaya dikkat edin. partiye gidecekseniz engellemeyin. disari çikin. toplantilara katilin. kisir dongu olmasin. illa çaba harcayin demek istemiyorum ama evde çok durmayin. kuçuk kasabasinda mutlu mutlu isten eve evden ise giden lola'yla kendinizi kiyaslamayin. daha kotu olur, kendinizi ona benzetirsiniz. dusunmemek en iyisidir.

sevgili kalbi kirik, gonlu yarali, boynu bukuk okurlarim, kendinizden utanmayin. kendine guven bir haktir ve bu hak herkese verilmistir. sizden esirgenmez. digerlerinden çok çok geri de olsaniz.

Pazartesi, Şubat 06, 2006

dun ruyamda tiffanie'yi gordum. istanbul'daydik. bir koprunun uzerindeydik. eminonu'ne benziyor olabilir. ama gokyuzu farkli bir safak rengindeydi. mora çaliyordu hatta. hiç bildigim, tanidigim istanbul'a benzemiyordu. yine de guzeldi her sey. tiffanie bana donup ekonomiyle ilgilenen romali bir filozofun adini soruyor. "platon" diyorum. "hayir o yunan" diyor o da. bir turlu filozofun adini bulamiyoruz. sonra birden "sanata gidelim" diyor tiffanie. "hangi sanat?" diyorum. sonra "sen nerden biliyorsun sanati?" diyorum sasarak. biliyorum ki hiçbir sey eskisi gibi degil. ama o kadar guzel ki her sey hiçbir seyin eskisi gibi olmamasi beni sevindiriyor. gokyuzunun rengi çok garip. binalar, deniz, isigin etkisi ile gerçekustu.

uzulerek uyaniyorum. içimde neye oldugunu bilmedigim derin bir ozlem var. canim bir seyler çekiyor. bir yerler. nereler oldugunu bilmedigim bir yerler. anlik heyecanlara kapiliyorum.

Pazar, Şubat 05, 2006

r y
g i i i u
t
...

bunu sakin yorumlamaya kalkismayin. zira ben soyut eserler ureten bir sanatçiyim. açiklamasi ancak bende saklidir. siz anlayamazsiniz. herkes kendine gore de yorumlayamaz. lutfen.

açiklamalarini bir gun yapacagim. daha bulamadim. ama bulmak acayip kolay. ne var ki, uydursam bile anlayamazlar.

çok degerli gorusumu dile getiriyorum: soyut sanata karsi degilim. sanati ciddiye alan bir kisiyimdir. hep çarpik burunlu kadinlar yapacak degiliz. bir bakima kaçinilmazdi soyut sanatin ortaya çikmasi. simdiki akimlari da begeni-yorum. yakinda butun art contemporain muzelerine gi-decegim. oralar ba-ska yerler. insanin ka-fasi karisiyor. beyni allak bullak oluyor. anlamsiz dusuncelere kapiliyor. anlamiyor tabi. ama olsun, ben artik eski tablolardan biktim. çuz;

Pazartesi, Ocak 30, 2006

"flort de bir spordur"
dismissed

çok guzel small talk yapiyorum, artik diyeyim. sessizliklerin doldurulmasi konusunda uzmanlastiniz mi seker? evet, haha o kadar komik bir sey ki bu, gormelisin. hatta yakinda kur yapmaya baslayacagiz. oyle ki, ellerimizde kadehler yerine bira siseleri olacak ve bagira bagira konusacagiz. sonra herkes opussun. lutfen. yalniz bunun için çok istekli gorunmeyin, ne olur ne olmaz, etrafta sarhos olmayanlar olabilir. su ayyas edebiyatini birakin lutfen. demode bunlar. charles bukowski'yi okudum ben, bir kitabini sadece. neyse. ortama uyum saglayamayanlar suçlulukla ve mal a l'aise likle aglasin. bunlar ne gereksiz. ogutlerimi dinleselerdi boyle olmazdi.

"buralarda ozu kaybediyoruz"
sivgin

Çarşamba, Ocak 25, 2006

sevgili istanbul,

istanbul, seni ne çok ihmal etmisim senle iken. sirkeci, laleli, eminonu, gulhane. karakoy'u severdim ya gerçi. donunce hepsini tekrar gorecegim. hiç gormemis gibi seni yeniden kesfedecegim istanbul. neredeyse aglayacaktim, geçen gun senin rehberini gordum de.

ben senin çocugun olayim istanbul. genç kiz, genç kiz derler. genç kiz da kim istanbul? ben yasamayan ezgiyim. yasamadigim zamanlari seninle gidereyim. aç koynunu, ben geleyim istanbul. yalnizligimi kabul et. bir toy oglana ogrettigin gibi yasamayi ogret bana. hiçbir zaman da yasayamayayim istanbul. gecelerini tek basima, gunduzlerini tek basima yasarim. kimse de musallat olamaz bana. nargileydi, rakiydi, hepsini içerim tek basima. sularinda yuzerim.
ah ne kadar uzuluyorum hepiniz için, elimde olsaydi hiçbirinizi reddetmezdim inanin. fakat ne yapabilirim ki? çirkinsiniz, fakirsiniz, zencisiniz, sakatsiniz, korsunuz, arapsiniz, kultursuzsunuz, maleviç kim soyleyin, ben de yeni ogrendim ama siz hiç ogrenmeyeceksiniz. bu yuzden birlikte olmamiz imkansiz. bunu için kendimi kahrediyorum. elimde olsaydi hiçbirinizi reddetmezdim, inanin.

Pazar, Ocak 22, 2006


Image hosting by Photobucket



robertli entel teyzeler yeter artik!! siz amerikan ozentisi ve amerikan karsiti robertli entel sutyensiz teyzeler, size baska bir yazimda deginecegim. kendini tasradan saymayanlara savas açiyorum. ben istanbullu isem istanbuldan ve tasradan bir seyler tasirim. carsambaliyim cunku ve istanbulluyum, anliyor musunuz? ezgi trakla ikimiz bir olup tum entel dantel frenk ve amerikan ozentilerine, "annemgillere gittik" diyenleri hor gorenlere, hepsine savas açacagiz. selim isik ozentisi olan ben diyorum ki (frenk ozentisi olmaktan iyidir, gerçi selim isik beni sevmezdi herhalde, neyse selim isik'i karistirmayalim) fransizca konusuyorlarmis, iyi de bu onlarin dilleri, anlamiyor musunuz? antreyi yemekten once yemeleri de bizim yemekten once corba icmemizle ayni sey. biz antre yapmak zorunda degiliz, onlar yapiyor diye. ve "dayioglu, teyzeoglu" da turkçede kuzenin karsiligidir. artik robertliliginizden kurtulun. (gerçi ben robert'e gittim, çok guzel okul. ama hep dalga geçmistik, cop kutularinin ustunde garbage yaziyor diye.) neyse, konumuz cok daha derin ve ince.

yuzeysel isler gunluk gazetesi

KALP AGRISINA UGRAMADAN GUNLUK YASAMLA BAS ETME YOLLARI_1

Sessizliklerin doldurulmasi

en onemli konulardan biri de sessizliklerin doldurulmasidir. yeni tanistiginiz insanlarla konusurken arada sessizliklerin olmasi oldukça normaldir. yeni tanismis iki insan, konusmalari esnasinda her zaman bulbul gibi sakiyamaz. birbirinize anlatacak seyleriniz bitmis olabilir, yahut anlatilacak seyler anlatana o an için anlamsiz veya gulunç gelebilir, anlatan bu seyleri soylemeye her zaman cesaret edemeyebilir. sebebi ne olursa olsun, her munasebette sessizlikler olur, olacaktir. bu sessizlikleri mumkun oldugunca doldurmaya çalisiniz. bunu için çekingenliginizi yenmeniz gerekecek. soyledikleriniz size luzumsuz gelse de konusmaya çekinmeyiniz, onemli olan sessizligi doldurmaktir. karsinizdaki sahsa sorular yoneltin, isini, medeni halini sorun. bu sorular bittiginde çevreniz hakkinda yorumlar yapin, sormamis olsa bile kendiniz ve genel durumunuz hakkinda bilgiler verin. butun sessizlikleri de siz doldurmak zorunda degilsiniz. birakin karsinizdaki de konussun. ve sessizlikleri tamamen yok etmeye çalismayin. sessizlikler her zaman olacaktir. sizi rahatsiz etmesinler. susun ve etrafiniza bakin. kendinizi sessizliklerden sorumlu hissetmeyin. bu, karsinizdakiyle paylastiginiz bir sorumluluktur.

Istisnai haller

1 karsinizdaki sikilgansa

kendinizi anaç hissetmeyin. sikilganlik, hor gorulesi bir durum degildir. yalniz, sorularinizi artirin. karsinizdakinin çekingenligini kabul edin ve bunu kirmaya çalisin. ilgilenin, yardimci olun fakat bunu koruyucu bir tavirla yapmayin, yoksa kirici olursunuz.

2 karsinizdakinin sizinle konusmaya istegi yoksa

bunun yorgunluk, zamansizlik gibi masum nedenleri oldugu gibi, sikilma, horgoru gibi kirici nedenleri olabilir. ikinci durumda kendinizi kotu hissedeceksiniz. buna gerek yoktur. misal, siz karsinizdakinden cahilseniz karsinizdaki sizi hor gorup sizinle konusmak istemeyebilir. bunu kabul edin ve rahatsizlik duymayin. cahil olmak degersiz olmak demek degildir. kendine guven için onerilen degisik yollar vardir. iyi ozelliklerinizi kendinize saymayin. bu, gençlik dergilerinde çok sik tekrarlanan bir yoldur, ama etkisiz ve yanlis bir yoldur. hiçbir vasfiniz olmadigini dusunun, o zaman ne yapacaktiniz? iste, o zamn da bir seyler olmaniz gerektiginden yola çikarak insan degerinin vasiflarla alaksi olmadigini kabul edin.

simdilik bu kadar. bu tavsiyeler tournai meydaninda basibos gezen f.kaktus tarafindan (gerçek adi bu degil), bir pazar gunu, sizin için dusunuldu. tavsiyeler ne derce etkilidir bilinmez. fakat mantigin urunudur hepsi. siz, istediginz gibi yararlanabilirsiniz. ezgi'ye tesekkur edin ve onu sevmeye bakin. çunku kendisi yorgun ve bitkin bir vaziyette, kuçuk burjuva duyarliliginda olup olmadigiyla mesgul.

Perşembe, Ocak 12, 2006

simdi siz bir kaktus olsaniz, ama oyle içten yarali ve dikenlerini herkese batiran havali ve suskun kaktuslerden olmasaniz, ezik kaktus olsaniz, ve size bu gorev zorla verilse. ya da siz kaktuslere ozendiginiz için kaktus olsaniz. su kulakliklarini kulagina takmis, her seyi yerli yerinde guzel kizin yanina giderdiniz, çekinerek, kusura bakmayin, size dikenimi batirabilir miyim, derdiniz. ben kaktusum de. sonra soyledikleriniz size komik ve çeliskili geldigi için gulumserdiniz, kendi kendinize. kendi kendine gulenleri deli sanma doneminde yasayan kiz gulumsenizi çok çirkin bulurdu. ve allahim çok dertli ve ciddi ve sorunlu olan beni su allahin degersiz ve derinliksiz aptallarindan kurtar bakisi atardi goge. sonra, kizin sovyetler birliginin yikilis tarihi gibi bir çok seyi bilmedigini kesfettiginizde, karsisina geçip ooo aptal olan kimmis bakalim, yuzeysel olan kimmis bakalim, cahil olan, acinasi olan kimmis bakalim, senmissin, senmissin senmissin dansi yapardiniz. kiz bunlarin umrunda olmadigini, cumartesi gecesi dansa gidecegini soylerdi. cumartesi gecesi yalniz kalirdiniz. lenin de yardim edemezdi size.

Pazartesi, Ocak 09, 2006

ne demisim dun, benden bu kadar. ama hayir, dedim ki kendimi tekrarlayacagim. yazmaya devam etmem bos vakitlerimi doldurmama yariyor.

GECEN GUNLERIMIN OZETI
gunler yavasça duzeliyor, uzuyor. bugun denizden kilometrelerce uzaga martilar geldi. geçen gun hayatimda gordugum en yakisikli adam bana goz kirpti. barcelona'dan ayrilirken uzuldum. sivgin'la art contemporain muzesine gittik. sivgin bana miro'yu tanitti. sozcukler aksamlari havada uçustu, iki ozgur ruhun tam bulusmasini yasar gibi olduk. yani, bilmem ki, herhalde oyledir. ben hala ani yasamiyorum. baskalarinin huylari ile ilgilyim hala. samarra nasildi? anne nasildi? emily nasildi? diye soruyorum hep. ayse'ler zengin miydi? peki ayse nasil biri? diye sorup duruyorum ama ayse'yi tanimiyorum. mons'a geldigimde içimde bir sicaklik hissettim. otobus soforuyle bakistik.

FAKAT BIR SORUN VAR
açlik. bulgur pilavini dusluyorum durmadan. koca bir tabak bulgur pilavi. yanina da bir kase suzme yogurt. ikisini karistirip karistirip yemek, kasik kasik yemek. hiç aklimdan çikmiyor bulgur pilavi fantezisi. çatalla çocuklar gibi yogurtlu bulgur pilavina sekil vermek, yavas yavas dilimlere ayirmak, çatalla katmanlar halinde ayirip yemek.

koca bir kulçe halinde sutlu çikolata. altin kulçelerine benziyor. isirmak için agzinizi iyice açmaniz gerek. koca lokmalar alacaksiniz çiklolatadan.

uzum. buzlarin arasina yatmis ve serin. koca taneli, serin ve dinlendirici. bunlar hiç aklimdan çikmiyor.

Cumartesi, Ocak 07, 2006

yazacak hiçbir seyim kalmadi. tamam benden bu kadar. artik kendimi tekrarlayacagim; zaten pek dise dokunur bir sey yazmamisim, biçime kaptirmisim kendimi, surekli fotografimi degistirmisim, bir imaj yaratmaya çalismisim okuyucunun gozunde. bir uslup benimsemisim, yapmacik. farkli yazarlara ve karakterlere ozenmisim. fuat amca da buna guzel der. oysa bir kiz olmak zorunda degilim. kiz yazar olmak zorunda hiç degilim. baska bir sey olmak zorunda da degilim.

simdi farlki sorunlara deginiyorum:
1° club kulturu ve yeni neslin libidosundaki artis, samimiyetsizlik
2° paranin dalginliklar yuzunden çarçur edilmesi
3° genç yasta ask kavramini artik guzel bulmamak
4° genç yasta soylenecek her seyi soylemis oldugunu sanmak (pek fazla okumamak)
5° karamsarlik
6° iç sikintisi
7° hatiralar

ee e.s.? diyorlar ki artik dalginligim çok hantal gorunmuyormus. son soz olarak nasil bitireceksin yazini? çok sey soylemek isterdim. ya e.s., birak bu ayaklari yeter allahim yeter, kimse bikmadiysa aptalliklarindan, çakacak kurnazliga sahip olmadiklarindan. ne diyosun fuat amca hala okuyo musun yazilarimi? okuyodur, okuyodur. ve bloglar ozgur alanlardir, cicim.

Pazar, Ocak 01, 2006

yeni yilin ilk gunude gozumu açtigimda yine seni dusundum. sonra dedim ki kendi kendime, yeni yilda dusunme bari su meseleyi. ama daha sonra fark ettim ki, tum yillar birbirinin benzeri (adres degisikligini saymazsak.) bu dusunce umutsuzlugumu buyuttu, ama yeni yilin tum sorumluluklarindan beni kurtardi.

oysa yeni moda yeni yilda bir seylerin degismesini emreder. ertesi yil yine begenmeyip yine yeni bastan degistirilir her sey. eger degisimler isabetli ve basarili olursa insan yildan yila degisir, basarililasir, zenginlesir, guzellesir, oldugunde tam ve butun bir insan olur.

asi ruhum diyor ki bu sefer alma degisim kararlari.
anne sagol

Perşembe, Aralık 29, 2005

gece

simdi geldi aklima. yatakhane pervazina oturup siir yazmaya çalisirdim. hazirlikta e.t. bana mor ve otesinin kasedini vermisti. gece yatakhanenin tavani o kadar yuksek gorunurdu ki. konusmalar ve yataklar arasi gidip gelmeler bittikten sonra gozlerimi karanlik tavana dikip o kasedi dinlemistim. koca kogusta sessizlik vardi. tek ses olmadan o sarkilar karanlikta çinlardi, her seyi onlarla dolu sanirdim. baska bir yerdeymisim gibi gelirdi. aslinda o baska yer yatakhanenin ta kendisiymis, yatakhanede baska yerler sakliymis ya neyse. "gece" çalarken simdi tekrar o geldi aklima. bu sarki ne zaman çalsa o zamanlar gelir aklima. baska seyler dusundugumu sandigim yerlerde, baska yerde oldugumu dusundugum zamanlarda aslinda tam da o zamanlari ve yerleri, hem de hiç sektirmeden yasamisim. nasil bir mutlulukla gozlerimi kapayip uyumustum, akmis el sabunumun islattigi yastigimin kokusunu duyarak ve yuzumu yikarken islanmis saçlarimin nemliligini hissederek.

not: anne n'olur, n'olur, n'olur.....

Çarşamba, Aralık 28, 2005

bogaziçi

ayir bizi bogaziçi
ayir bizi bogaziçi

gerekli vicdan azabi, uzakliklari kimsenin anlamiyor olmasi. ne kadar duygulu ve titrek ve vicdan azapli ve aglak olusum. her seyi dramatize etmeye ne merakli olusum. içten içe kahrolmayi sevisim.

amanin da aman demeyin. cynique olmayin. buraya gelin de gorun. elemimi anlayin. kuçuk sikintilarimin ne kadar buyudugunu desem gulmeyin.

anne bana ne olur izin ver. ne olur hadi ne olur. lutfen, canim annem. telefon konusmamizi hosgor. hep size sorun çikariyorum. ama doris dedi ki kararli olmaliyimisim :)

Pazar, Aralık 25, 2005

bunalim team

CUMARTESI, 2005

"hep varolmus olan sikintilarimi reddettim. hiç var olmamislar gibi davrandim. hayat benim için hep guzel olmus gibi davrandim. çocukluk ve ilkgençlik sikintilarima ihanet ettim. kuçumsedim onlari. herkese daha ciddi, daha anlamli sikintilar dusmustu. ben kendiminkilerden utandim. degistim diyordum. iste yine çiktilar meydana. hiç gitmemisler. ozumdeymis o sikintilar benim. o sikintilar benmisim. tanri bana onlari layik gormus."

KAYDIRAKCI KADIN
en unutamadagim sey de su animator kadinin kancikligidir. 9 tasindaydim ve etliydim. su parkinin havuzunun kaydiragindan kaymak istiyordum. butun yasitim arkadaslarim, kuçucuk vucutlariyla ozgurce kayabiliyordu. hepsi istisnasiz kaymisti. ben de tepeye çiktim. iste o zaman tanrinin yarattigi bir orospuluk ornegi olan o kadin beni durdurdu, bu çocuklar için dedi. kirarsin der gibi kaydiragi. etli bir vucudun altinda hassas bir kalp yatamaz mi kancik? ben çocuk degil miyim? sinifin en çaliskani degil miyim, hosa gidici bir kavrama gucune sahip degil miyim, benim annem beni sevmiyor mu? got kafali? simdi o kadina rastlasam, hiç gulumsemem, sikistirir doverim.

semiha aydın apaydın

bana ne demisti biliyor musunuz, butun sinifi toplar seni dovdurturum. sonra bana mektup yazdi. beni sevdigini soyledi. hihi dedim ama onu hiç affetmedim.


falan da filan da falan da filan da. içelim dostlarim, hayat guzellesir o zaman..

Çarşamba, Aralık 21, 2005

tatlikusum,

bugun "genç fonetikkaktus'un acilari" ile ilgili elestiriler geldi bana. degerli elestirmenler tarafindan yazilmis, gazete eklerinden parçalar. okuyasin istedim:

Image hosted by Photobucket.com
"eser, yeni seyler soylemekten hayli uzak, uslubu ve içerigiyle bir esinlenmeden ibaret. burada kullanilan usluba deginmeden edemeyecegim. sozde bir genç kizin yasamindan enstanteneler içeren bu kitapta , bir elestirmenden ote, bir okuyucu olarak beni en çok rahatsiz eden sey, bu fazla yapmacikli, fazlasiyla çalinti uslup oldu."

Image hosted by Photobucket.com
"genç ezgi'nin acilari çaginin gerçeklerini yansitmiyor. edebiyatimizda yenilige ihtiyaç duydugumuz su zamanlarda, bugune egilmek, 21. yuzyil insanin sorunlarini açiga vurmak yerine, olaylarin 19. yuzyilda geçtigi izlenimini veriyor yazar okuyucuya. ornegin bas kahraman belçika'da yasadigi ve belçika'da uçyuz kusur bira markasi bulundugu halde, kitapta sadece grisette ve kriek'ten bahsedildigini goruyoruz. belçika'nin goç almaya baslamasiyla ortaya çikan issizlik, irkçilik gibi sorunlardan ise hiç bahsedilmemis. genç ezgi'nin gunleri, abidin dino ve aragon'un bulusup tartistiklari zamanin kafelerinde geçiyor sanki. oysa unutmamaliyiz ki, baudelaire'in soyledikleri, baudelaire'in zamani için oldukça yeniydi."

Image hosted by Photobucket.com
"genç ezgi, sanildigi kadar acikli olmayan, koylu mu, sehirli mi, avrupali mi, asyali mi olduguna karar verememis, kendine odakli, içinde yasadigi toplumun sorunlarina duyarsiz, korkak ve pasif bir karakter. yazar boyle bir karakteri sayfalar boyunca anlatmis, desifre etmis ve en kotusu yuceltmis. vakit oldurmekten hoslanmiyorsaniz yanasmayin derim. ben hiç begenmedim."

iste boyle tatlikusum, çagdisi olmakla suçlarlar bizi. buralara alismaya basladim. bruksel'i sevmeye, namur'e gitmeye basladim. yilbasim yalniz geçmeyecek. bir kiz için dogumgunu hediyesi alacagim. seni seviyorum, sevgili tatlikusum. benim tek dert ortagim sensin, bir de milyonlar. ve tum sevdiklerim. oss de neymis??????

Cumartesi, Aralık 17, 2005

hiç mail gelmedi, harika. gonlumce yazabilirim demek ki. neyse, gunluk tutarken bazen gunlugume sevgili okuyucu diye baslardim daha gençken. soyle devam ederdi bu.

"sevgili okuyucu,
kim oldugunu bilmiyorum ama bu yaziyi okuduguna gore gunlugumu okuyorsun. sana soylebilecegim tek bir sey var, okuma gunlugumu."

tabi bunlar kendini opturmeyen bir genç kizin nazlanmasi gibi, "istemem- isterim, yok hayir istemem, tamam tamam, yan cebime koy" diye devam ederdi.

neyse, son kez soyluyorum, insanlarim, size ihtiyaç duymaktayim. bana mail atin.

bu arada bu demek degil ki burda duygusal yalnizlik çekmekteyim (çekmekteyim! çekmekteyim!) bu uslubu da degistirecegim. ne demek bu çekmekteyim? çekiyorum desene.

Perşembe, Aralık 15, 2005

dedemi arasam ya bi. bayramda arayamadim, unuttum. of, ne çok olmus. degil mi ya? aylar olmus. ne yapalim?

bu yaziyi okuyan istinasiz herkes, bana saglik durumunuzla ilgili mail atin. herkes ama. blogumu gizli gizli okumak yok artik. haberleriniz beni mutlu edecek.

çok optum. bay.

Pazartesi, Aralık 12, 2005

acili kisisel yazilarima son veriyorum demisim. verdigim sozu tutmayacagim. (ratingimi artik pek umursamiyorum) zannediyorum ki degerli her sanat eseri çagimiz sorunlariyla dogrudan ilgilenmek zorunda degil. ya da belki bizimkiler de çagimizin sorunudur. abartiyorsak bu da bir sorundur. sikintimizi gosterir. evet. ne demistim? suna bir bakin mesela:

Image hosted by Photobucket.com

bunu big bang'de melankoli kismina koymuslardi. yani aslinda muzeyi bolumlere ayirmislar, savas, çocukluk, cinsellik gibi. bunu da melankoli odasina koymuslar. muzecilere hayranim, sak, buldum iste! ne? melankoli. oysa boynundan bas yerine çiçek çikan adam ilk bakista melankolik olamaz. ama muzeciler harika, ben bu kadar iyisini yapamazdim. yani gunumuz sanatçilari çok sansli aslinda. bir adam babasinin portesini yapmis. odanin kosesine kilolarca seker yigmis, gelen geçen o sekerlerden yesin diye. ben buna bir anlam veremedim, ama muzeci bunun yamyamliga, vucudun olumden sonra yokolusuna bir referans oldugunu soyledi. muzecilerdir sanatçilari anlayacak olan.

"bir sabah uyandim. boynumdan çiçekler çikmis."

oysa bilmemkimbilmemkimlebilmemnerdebilmemneler yapiyorken, senin çiçeklerinden bize ne? senin çiçeklerinden ancak muzeciler anlar. zaten çok muhim degil senin çiçeklerin. (bu gorusumde samimiyim)

Cuma, Aralık 09, 2005

sivgin ve barcelona

sikintili bir gunun sonucunda kendi kitabimi yazdim:

"GENC EZGI'NIN ACILARI

yazari: fonetik kaktus (gerçek adi bu degil)

basim yili: 2005

yeni sehirler gorme istegiyle yanip tutusur genç ezgi. ama tum aksilikler onu bulur. ellerini froydik bir sekilde hep kazaran kesmektedir. bu sozde tesadufi yaralanmalar onun acili dunyasini ne guzel anlatir bize. genç ezgi gerçekten gençtir. ama gençliginin kiymetini bilmez. bu gunlerin ilerisi için pek onemli olmamasini umar."

bunu devam ettiremeyecegim, çunku simdi oldukça saçma geldi. yeni sehirler gorme istegi demistim, peh! istanbul'u ozluyorum tekrar ve tekrar. eski hayalleri yeniden kuruyorum.

yarindan itibaren acili kisisel yazilarima son verecegim. bunun yerine avrupa'yi tartisacagiz. neseli yazilarla tekrar gorusmek uzere.

Salı, Aralık 06, 2005

havalar iyice yumusadi, sadece yagmur yagiyor artik. bugun buyuk meydana tahta evler kurmuslardi. sen nikola'nin bayrami yahut noel diye.

Perşembe, Aralık 01, 2005

haftalardir hiç geçmeyan uzuntum sonunda vucuduma vurdu: ishal olmusum. dun korkunç kabuslarla dolu bir gece geçirdim. sabah kalktigimda kafami banyo kuvetinin içinde buldum, nasil oldugunu ben de anlamadim. bu haldeyken okula gidemezdim tabi. gunum evde istirahat ederek ve okuyarak geçti. bu govde benim olamazdi artik. "dunyaa, dunyaa, rahat birak beni artik" diye bir sarkinin nakaratini yazdim, her zaman kullandigim akorlarla, çunku daha baskalarini denemek için gucum yoktu. aslinda bu bile beni yordu, diyelim. bugun daha iyiyim. dun hep yogurt ve ekmek yedim, simdi biraz açim. aslinda ben boyle uzuntuden hasta olmayi, yemek yememeyi falan çok fiyakali buluyorum, ama yasarken hiç guzel degil tabi. karin agrisini da sayarsak.

not: doris ishalin uzuntuden degil, mikroptan oldugunu soyledi. bunu ben de biliyorum. yine de husnu talil yaptim.

Salı, Kasım 29, 2005

bunlar sigarayi dunyanin en muhim seyi sanirlar, içerken alinan keyiften anlamazlar. dili yeni akima gore kullanmak bir ustunluk belirtisidir.

bu gun çok uzuldum, çunku adam cumartesi duzenlenen seye gelmiyor. yapilacak daha ilginç isleri varmis, guney sehrinde (adini yazmayacagim) duzenlenen bi aksama (ingilizceden bozmasini yazamam) katilmak gibi. tek basima olurum, herkes sosyallikten olurken, konusmalara girmek, yilbasinda ne yapiyorsunuz demek, telefonlar almak ve becerememek zorunda kalirim. ve ayrica boyle aksamlardan nefret ederim. isviçre'de bir tanesine katilmak zorunda kaldim (bak bak...) (katimak zorunda kalmismis) (ozenti). once çok huzursuzdum, ya gerçi sonradan çok iyiydi. neyse. bak dun bir paragraf yazdim. (once holden, sonra dali, sonra melenkolik, simdi de selimci oldum):

kendimi kaptirmis konusurken içimdekilerin disina çikmasindan korkarim. içindekilerden utanma dersiniz. içimdekiler utanilacak seyler. kliseler dusmeyin.

cansu, annem, hepsi der ki simdi:

bunlardan bize ne? bize ne?

haklilar. ama yazdiklarima kaptirdim iste. gondermeden edemem.
yine yapmislar yapacaklarini. bu hakki kendimde nasil gorurum? tutnamayanlarin yarisina bile gelemedim. hep ortalarindan okuyorum. daha dogrusu pek okumak istemedim, evet. ahmet altan daha çekici geldi. neyse.

su an kendimde hiç bir ustunluk, hiç bir hak gormuyorum, evet. ama eksisozluge girdim, bakalim selim hakkinda ne yazmislar diye. ne yazmis olduklarini da tahmin ediyordum aslinda ama yine de kendime hakim olamadim. bu insan surusu, selim'i goklere çikarmis. oyle ya, iyi olan begenilmeli. musveddeler, diye geçirdim içimden. holden'i begenirsiniz, selim'i begenirsiniz. unlu olsam beni de begenirdiniz asagilik marjinal populer ortamci parti çocuklari. oysa bi zirvenize gitseydim... selim de gitseydi. sizi hiç begenmezdi, hayir selim benim olarak kalmali. eksisozluge uye oldugunuz halde, boyle ortamci ve dandirik, evet, allahin belasi ukala, asagilayici, ulasilmaz bir siteye uye oldugunuz halde nasil selim'i begenirsiniz ve bunu niye yazarsiniz? bunu bir sozlukçu googledan gorse, sozluge tasisa, dese ki, boyle salak bi kiz var, ezigin allahi, yuzeysel, kultursuz, bize laf atiyo, belli ki kendini selim'le ozdeslestirmis. kiçimin kenari.

ben de boooook ye derdim. sinirimden kudururdum. hepsinin kafasina çekiçle vururdum. yok, tamam.

ya tamam, etkilenip de mi yazdim bunlari, selim'in uslubunda. yoksa hep mi boyleydim. yazilarima baktim onceden, içime fenalik geldi. diyecekler ki etkilendin de boyle oldu. (of selim de boyle der, bu ne megalomanlik) hayir! tamam! ozur dilerim. ben mtlda'dan da etkilendim. istemeden. o donemdeki yazilarim çok kotuydu.

belki bu yazimi okusa bana kizardi ama sanmiyorum. bu tur hatalari affedebilir. sadece eksisozluge olan nefretimi belirtmek istedim. sen tut ah loserlara buyuk saygim var de, sonra aptal aptal zirveler yap. gençligin geri kalanini hor gor. ozenti uslup benimse. okumayi sevsem de sonradan beni hasta et. belki de sizin suçunuz degil. tamam, affettim sizi.

Cuma, Kasım 25, 2005

çok ozledim. istanbul gunlerimi.

Perşembe, Kasım 24, 2005


Image hosted by Photobucket.com



baska turlu bir hayat mumkun olabilirdi. nasil oldugunu ben de bilmiyorum. elindekilerle bir sey yapamayan, sikilgan biriyim. bel�ika'ya geliyorum, keske brezilya'ya mi gitseydim diye dusunuyorum. brezilya'da ne yapacaksin diye sorun. cevap veremem. dusledigim bir yer var. annem tutunamayanlar'i yolladi. hemen selim'in gunlugunu okudum. diger bolumlerini hi� okumadim. selim'in seker kralina benzeyen oykuler uydurdum. bunlari ilerleyen gunlerde anlatacagim, baska isim olmadigi ve olan islerimi yapmak istemedigim uzere. kis depresyonu olabilir. hep boyle olur. bana yazin da boyle olur. bilmiyor muyum sanki.   

Çarşamba, Kasım 23, 2005

bugun her sey iyi gidiyor, yalniz dun çok kotuydu. insanlari dinlemeye çalistigimi soylemistim, etrafimda konusulanlari hep dinliyorum. pazartesi gunu beden egitimi dersi vardi. cep telefonumu ve cuzdanimi madama verdim, hiç de adetim degildir halbuki. fakat benim disimda herkes oyle yapiyor. bir isi herkes gibi yapmis olmanin gururuyla esyalarimi kuçuk esya kutusuna biraktim.

fakat her sey tasarladigim gibi gitmedi, esyalarimi geri almayi unutmusum. okul bittikten sonra farkettim bunu. oysa gara gidip çikolatali gauffre yerken babami aramayi duslemistim okuldan sonra. okula dondum, madami sordum, dogal olarak okulu terketmis.

ertesi gun okula gittim, madamin esyalarimdan haberi yoktu. gozlerim doldu ve akmaya basladi. o gun butun gun çilginlar gibi agladim. her derste bosluga bakiyor, ve içime gelen garip kasilmayla agliyordum. yalnislikla gozleri bana kayanlar agladigimi gorup gulumsuyor ve "courage, ezgi" (cesaret, ezgi) diyorlardi. iki esya için bu kadar agladigimi gormelerinden utandim. kredi kartimin iptali için annemi aramam gerekti. annem bana o kadar iyi davrandi ki bu daha çok aglamama sebep oldu. cep telefonsuz kendimi boslukta hissediyordum. sanki hiç anlayanim, sahibim yokmus gibime geldi. insanlari islerimi yaptiklari için mi sevip sevmedigimi dusundum. dessin scientifique dersinde butun gun aglamis olmanin verdigi yorgunlukla uyudum, ama madame segot uyumama hiç ses çikarmadi. yanima gelip bana kenari 60 derece kadar çikik olan kupu nasil çizecegimi anlatti sefkatlice. bu bana annemin davranisini hatirlatti. beni huzne bogdu. o anlatirken benim gozlerimdeki tukenmeyen yaslar akiyor ve akiyordu. oysa boyle davranmamasi gerekti, diye dusundum sonra. bana neden kagitlarini unuttun diye kizabilirdi. turkum diye beni simartmasi gerekmiyor.

iste bir daha sorumluluklarini baskasini ustune attin, dedim kendi kendime. bu oldukça kolay. hayatin sorumluluklarina katlanacak olgunlukta degilim. cuzdanlarin, anahtarliklarin, odenecek faturalarin dunyasinda yasayamam. yasamak dedigimiz gibi yasama istegim yok zaten. butun bunlar tabi ki affettiremez. zorunda oldugumuz bazi seyler var.

aksam tiyatroya gittim, 6 aralikta yaslilar beni aralarina davet etti. hep bir bosluk duygusuna dusuyorum, bir arabada, sicak ve isikli, tanidigim biriyle olmak istiyorum. bu duyguya çok dustum, oyle geceler oldu ki tanrinin yoklugunu hissederdim. uyanir ve pencereden bakardim, annemin yanima gelmesi durumu degistiremezdi. tanriya inaniyorum tabi. yoklugunu ne zaman hissetsem, tum insanlar, sevdiklerim, hiçbiri o korkunç issiz duyguya çozum degil. aksine, onlar da çaresizlesiyor gozumde, onlar için endiseleniyor ve korkuyorum. ve uzaklasiyorlar.

Perşembe, Kasım 17, 2005

bugun yeryuzune indim. ve gerçegi tum korkunçluguyla gordum. birinin bagirip çagirmasi gerekliymis. ara sira kendinizi yoklayin, derinlerde korkunç seyler bulabilirsiniz. sizin için korkunç, baskalari için sadece uzucu.

evet, bir gunlugune yeryuzune indim ve kafamdaki tum sisler silindi. etrafimda konusulanlari dinledim, arabalara dikkat ettim, dersi dinledim, yururken ayaklarimi kaldirdim, etrafimda konusulanlari dinledim ve ara sira ilgilenerek sorular sordum. ve yemin ederim, gunlerdir kafama yerlesmis o ot çekmis hissi veren duman dagildi.

bundan gurur duymuyorum, gerçekten. uzun zamandir boyle olmus olmaktan yani. hayir, bu zaten yanilginin kendisi olurdu.

iliski kurmak için seviyorum demek yeterli degil ki, gunluk seyler vardir paylastigimiz. birini seviyorsak butun bu onemsiz seylerle ilgilenmeliyiz, daha onemli sandigimiz seyler bunlardan onemli degil. dusunceyle uyusturulusmus bir kafa demistim, bu yanlis, soyut ve aldatici dusuncelerine kaçan, izole, yukseklerde, sikilgan, yasamayan bir kafa. derinlik bu degil. derinlik sadece bos laflar etmekle olmaz. iliski derinliktir. yalnizlik derin degil. ya da evet, belki de derinliktir. ama bu aptal bir sey. yalniz olmayip akilli olan ne çok insan var. ya da bu kadar anlatmamaliyim. kafam karisiyor ve soyleyecegim pek bir sey kalmadi. oldugum seyleri degil, olmasi gerekeni soyluyorum. bir nevi ahlak dersi.

peki ya yazi? onu da mi birakmak zorundayiz? ya sarkilar? onlari ne için yaziyor insanlar?

sunu kafana sokmalisin ki çocugum, sanatçilar illa ki sorunlu olmak zorunda degil. boyle saçmaliklarina artik ne ben, ne de kimse katlanamiyor. seviyorum diyerek sevemezsin.

Pazartesi, Kasım 14, 2005

al bak iste blog dedigin bu yani bu

dissmissed var ya, acaip super bisiiii:pp:))) chok guselllll:p:p:)))


Image hosted by Photobucket.com
beni merak eden okuyucularim için gelsin bu fotograf.





bu kadar seksisini siz de beklemiyodunuz tabi...



ya bosluk.... napalim? odevlerim var ama yapmak istemiyorum. biz degisim ogrencisiyiz içeriz siçariz sarkisi gondermis biri bana. haaaaaaaaaaa, dedim, evet. gerçekten oyleymis. hayatinin en guzel yiliymis. afsssss!!!!!! donmek de istemem, kalmak da istemem. yasamak istemem.

Cuma, Kasım 11, 2005

bern'de fersaye

hayir ezgi trak, bern'de fersaye yapamadim. tunel'de oturup acikliga baktigim gibi olmadi. zamani hep yakamda hissettim, guzel bir seyi hissetmek icin farkindalik yetmiyor. gozun kaldi degil mi kor olasi?

sabah her sey cok guzeldi, aksama dogru ustume kotu bir keder coktu. keder dediysem, artist kederi degil. gundelik seylerin getirdigi sikintilardir olsa olsa. artist kederi melankolidir, benim kederim ise melankoliye donusmedi. daha acik anlatmam gerekirse, artist ruhlu insanlari biliyorsunuz. bir seye uzulurler, aslinda uzulmek degildir onlarinki. melankolilerinden zevk alirlar. onu anlatmak icin hos cumleler bulurlar. kederlerinden kurtulmak akillarina gelmez. uzuntuleri onlari sevimli yapar.

oysa benim bu sabah hissettigim utanc verici bir sikintiydi. aynaya baktigimda duydugum seydi, kurtulmak istedim. ozguvensizlikle doluydu. gercek keder, ondan kurtulmak istegiyle vardir. tabi, bahsettigim gercek bir kederse, bu konuya girmiyorum. hemen bir cozum bulayim istedim. sonra her zaman yaptigim gibi yazar gibi dusunmeye basladim, su an okudugunuz, bu savunmanin eseridir. sonra bu beni uzuntumun kaynagindan uzaklastirdi ve duygularimi yatistirdi.

oysa sen olsaydin ezgi trak, daha da uzulecektim. yeter artik diyeceksin ama bu boyle. arkadaslar bu yuzden faydalidir iste. seni somurmek degil amacim tabi ki. bak seni bloguma malzeme yaptim. sayemde googleda cikiyosun, sevin.

Çarşamba, Kasım 09, 2005

ya sen salinger, sen nesin ya?

zeynep ve o.m. vardi. blogumu yaziyordum. bu ne? dedi zeynep. blog dedim. internet gunlugu. sen boyle bir sey yapar miydin? dedi zeynep. yooo, dedi o.m. ikisi de çok seker, biliyorum. phobe onlar. zeynep sudan çiktiginda sarilmak için birebir. fakat durumum beni korkutuyor. saçmalama. acindirmak iyi midir?

artik normal deftere yazamiyorum. blog yazarken okuyacaklarini unutuyorum da. yazmak zaten artistik bir sey. oyleyse yazma daha iyi.

yazmak artistik, evet. duygularin tepeye çikiyor, kendini bir filmde gibi hissediyorsun. okuyanlar vayyy diyecekmis gibi. yazdiklarini bir ay sonra oku, begenmezsin. ama yazarken çok muthis geliyor iste. hayatta en onemli sey senin afs deneyiminmis, tum dunya bugun mons'ta ne yaptigini merak ediyormusçasina bloguna akacakmis. su cumleye bir bakalim: tanrinin erkeklere, en azindan rodin'in paolo'suna benzeyenlerine verdigi bir ozellik bu.

ama o zaman neden yazar ki insanlar?

Pazar, Kasım 06, 2005

opucuk heykeli

Image hosted by Photobucket.com
rodin'in en unlu eserlerinden biri olan "le baiser", donemin heykeltraslarinin da islemeyi pek sevdigi paolo ve francesca'nin hikayesini konu alir. eseri yakindan inceledigimizde onu olusturan iki karakterde birbirinden çok farkli davranis ozellikleri buluruz.

kadin, kollarini cesurca adamin boynuna dolamis, sevgilisini kendine dogru çeker, ne bir tereddut vardir onda, ne baska bir engelleyici duygu, kendinden emin ve açiktir, gururunu saf bir sekilde hiçe sayar, aski her seyin onundedir. opusmelerine ne engel olabilir ki? adama dogru akan odur, bu yuzden kadin, bu heykelde sanki biraz geri plandadir. asil temsil edilmis olan o zannederiz ilk baktigimizda, ama hayir, kadindan ve onun duygularindan hepimiz haberdariz. ilgi çekici olan adamdir.

adam, opucuge karsilik verirken, kadin kadar curetkar olamaz. eserin topraktan yapilmis kuçuk eskizinde daha da açiktir bu. kadinin kalçasina asla dokunmaz adamin eli, tereddutlu bir biçimde yavasça havada asili kalir. mermerden yapilmis buyuk modelde ise, el kalçanin uzerindedir, ama tereddutunu kaybetmemistir. eserin en dokunakli yani iste bu kafa karisikliklariyla dolu eldir. çiplak kalçanin ustunde utanmayla ve agirbaslilikla dolu olarak durur, zariftir. adamin tum davranislarinda bu tereddutu açikça goruruz. bas, alçakgonullukle egilmis, gozler, opusmenin hazziyla kapanmis, ama asla tutkuya kendini kaptirmamis. peki buna sevgisizlik diyebilir miyiz? sogukluk? aslinda kadinin curetkarliginin asktan geldigini soylemek ne kadar yanlissa, adamin tereddutlu davranisinin da sevgisizlikten geldigini soylemek o kadar yanlis olur. ya da, umarim, ve tum kizlar olarak umariz ki, oyledir.

tanrinin erkeklere, en azindan rodin'in paolosuna benzeyenlere verdigi guzel bir ozelliktir bu. asla francesca gibi opusmeyecek olmalari yaralayici, ama çekici bir gerçek. agirbasli çizgileriyle gerçekten çok hostur opucuk'teki paolo. francesca sadece takdir edilesi, cesur bir kadindir, paolo zariftir. ve belki o da francesca'yi seviyordur. insallah oyledir.


Image hosted by Photobucket.com

Pazar, Ekim 30, 2005

saf insan - saf olmayan insan

hayat ne kolay olurdu. sosyete içinde, hayir o sosyete degil seni frenk ozentisi, toplum, top-lum. neyse, toplum içindeki yerimi korumaya bu kadar dikkat etmeseydim. kuçuklugumde çok kitap okumustum -artik okumuyorum- bundan olabilir mi? teoman'in sarkilarini hatirlayin, ordaki kadinlar kulaga ne hos gelir, ama oyle davranan kadin var midir? olsa da ben ona gulerim. camin bugusuna hosçakal yazmak zorunda misin?

diane lane bir filminde muhtesem bir italyan erkegiyle sevistikten sonra evine gelip siyah kombinezonuyla dansediyor, sevinçle: tanrim, hala çekiciyim, hala çekiciyim. hala çekici oldugunu bilmekten alinan zevk nasil bir zevktir?

oysa saf insan boyle midir? hayal kurup kurdugu hayaller içinde kendini bir yere oturtup bundan manyakça zevk almaz. gun isigindan hoslanir, yururken aptalca seyler dusunmez. ve hayat onun için iyidir. beklentilerle ve manyakça seyler uzerine kurulmus romanlardan alintilarla degil, dogrudan maddeyle ilgili. sicak hosuma gider, midemin dolu olmasi hosuma gider. annemi severim, o olmazsa yanimda benim için zordur. evet, bu. bunu yapmak pek zor olmasa gerek.

Cuma, Ekim 28, 2005

afs is passing by

"kuslar otuyor ama benim için soylemiyorlar sarkilarini çunku çok tembelim
insan sesleri dolduruyor caddeleri ama bana ne ben çok asosyalim
bu hareketsizligin içinde sen de ol isterim
bu sessizligin içinde sen de ol isterim"

çok pismis spagettiye benziyorum. bu aksam saçma sapan bir sey yuzunden aglamaya baslayinca beni avutmak istediler. afs grafigini gosterip, kasim- aralik ayindaki dusen çizgiyi isaret ettiler: "1. kultur soku donemindesin. bunlar normal seyler."

durumumun kulturle alakasi yok. en sinir bozucu sey ise benimki gibi zayif bir karaktere sahip olmak. zayif da demeyelim, assez gentil. evet boyle deniyor frenkçe.

ben de adam'i aradim. asiri gurultu vardi. bir saat sonra ara dedi. bir saat sonra arayinca yarim saat sonra arayacagini soyledi. sosyallesmesi sinirimi bozuyor.

hayir. bak. oldukça kayitsizim tamam mi. bu ruh halimin kaybolmasindan korkamayacagim. kaybolmaz çunku. bana ne tamam mi, hiçbir seyden utandigim yok. eve erken donecek olmamiz benim elimde olan bir sey degil. skuas oynamis olmasi daha utanç verici. o kizi hatirliyorum, mtvdeki. evet. aferin ona. bak, ne kadar mutluyum simdi. ve ata, sen de umrumda degilsin, soylediklerin.

ezgi trak bi oyku yazmis, harika.

Çarşamba, Ekim 26, 2005

elleri su kokana kadar tutmak


Image hosted by Photobucket.com



hayata karsi durusun ne ezgi s.? tepkisizim. umursamaz gorunmek i�in deme bunlari. hayir, gercekten. ne peki?



kisisel yazilar yaziyorsun. devam edecek misin? evet. baska turlusunu bilmiyorum. hadi hadi. ayse arman da olmazsin herhalde. aslinda yazilarim pek kisisel degil. abartma simdi. nasil kisisel degil? ama okuyan annem. evet. bu da var. ama annenin de bir hayati oldugunu dusunursek... evet, biliyorum. konusmustuk. gunluk ne peki?



hayata karsi tepkisizim diyorsun... boyle mutluyum, evet. bugun mons garina giden cesmenin tasina oturdum. ellerimi akan suyun altina tuttum. guzeldi. suyun da bir kokusu oldugunu biliyor muydun? ellerim su kokuyordu. kokladim, gercekten su kokuyordu. bunu fark ettin mi hic? ellerini suyun altinda cok tutarsan su kokuyor. ben de dakikalarca ellerimi kokladim. doris'in dun cok mutsuz oldugunu biliyor musun? bunu mu dusundun? hayir, elbette dusunmedim. hicbir sey dusunmedim. degersiz seyler dusunmekle gecirdim zamanimi. bir yazar okuru etkilemek icin yazar. durumuna uzuluyorum bazen. beni etkilemek icin boyle huzunlu gorunen cumleler kurma. sevdigim cocukla mons yayalar yolunda taze krem santili gauffre yedigimi anlatsam, herkes inanir. bunu anlatmak hosuma gider. yazilarin bok gibi. hahaaa. mtldanin da bok gibi. millet bayiliyor ama. kenar, sen kimsin de mtlda'yi kucumsicek, kic? hadi lan, sen nesin? sosyeteye yaranmaya calisan sozde elestirel mutevazi kimse?? ben hic degilse egleniyorum. sen git okura kendini acindir. durust gorun. bu da bi prim. anlamadim sanma. zekanin sinirlarina hayranim. bu yaziyi da gondericen yani? tabi. o kadar yazdim. worde mi kaydetseydim. narsist megaloman. ozurlu. 

Cuma, Ekim 21, 2005

Image hosted by Photobucket.com

neden hatiralar yasanirken guzel olmaz?

Image hosted by Photobucket.com

hayir, biz fersaye diye bir kelime icad ettigimize gore

Image hosted by Photobucket.com

baya mutluymusuz

Image hosted by Photobucket.com

zeynep de gidecek

Image hosted by Photobucket.com

Salı, Ekim 18, 2005


Image hosted by Photobucket.com



_ Tum interrolarini bilerek kaçiriyosun di mi? neden geç kagidi getirmedin?

_ Yok oyle bir sey. geç kagidi vermiyor egitmen. serbest ogrenciyim ben.

_ Serbest ogrenciler interroya girmiyor mu hanim?

_ Si

_ Neden geç kaldin?

_ Otobusu kaçirdim.

_ Uyuya mi kaldin?

_ Evet

_ Hep uyuyosun zaten

_ Uyuyorum.


bunun boyle olmadigini hepimiz biliyoruz. kadin konustu, ben sustum, kadin konustu ben sustum.

bazi geceler ruyanizda agladiginizi gorursunuz, bazen de ruyada gorduklariniz karsisinda aglarsiniz. 4- 5 yaslarinda bir çocuktum. yosunlu, islak bir anne gormustum ruyamda. insanlarin yuzleri çamurla kapliydi. kendimle ozdeslestirdigim kara çocuk anneyi siki siki tutuyordu. çocugun içinde acima vardi. etraf griydi ve su an tam hatirlamadigim için tarif edemeyecegim bir kokuyla kapliydi. her sey yosunlu ve islakti. çocuk-anne çocugun kollarindan dustu, bir portakaldi. yavas yavas kabugu soyulmaya basladi. dustukçe kabugu soyuluyordu. çocugun içindeki acima artti, bense uykumda aglamisim. o gri, islak, soguk koku ve o aglatici acima duygusu bir kaç ay pesimi birakmadi.

surrealist ruya gorup de aglayan velet bir ben varimdir herhalde. çok enteresanim ya ben.
yerden goge kadar hakliydin onuray mete. buraya gelmem gerekirdi. dogru soylemissin. ama sanma ki her sey yolunda gidiyor. yani, aslinda kuçuk problemler bunlar. ama bu çok da onemli degil. benim aklimin buyuk bir hayretle karsiladigi, senin bu kadar dogru seyi nasil birlestirip sap diye bana soyledigin. yani, simdi bunu gorenler "oooo, onuray mete sana neler dedi bakiyim?" diyecek ama gerçekten buraya gelmem konusunda ne dediysen simdi bunun tastamam dogru oldugunu goruyorum. artik ben de senin dedigin gibi hiçbir sey dusunmemeye çalisacagim. hayat herhalde daha kolay olur. senin yontemlerini de acayip takdir ediyorum, gerçekten, bence ne gerekirse onu yaptin ve bence çok iyiydi. sana bunlari elektronik posta yoluyla yollasaydim, tam istedigim etkiyi elde edemeyecektim tabi, aramizda direk olarak boyle konusmalarin geçmesinden ben de hoslanmiyorum. sanatsal yonume ver.

Pazar, Ekim 16, 2005

y: ben offspring'in cdsini aldim.
x: ben bir ara dinlerdim, artik dinlemiyorum.
y: ben de bir ara dinlerdim, sonra biraktim, artik tekrar dinliyorum.
x: ne guzel...

...

x: (aniden) bugun bize gelsene
y: niye?
x: ...
ne biliyim
y: yani, çok iyisin ama, benim lenslerim var. onlari çikarmam lazim, solusyonu evde.
x: hii.
y: su z'nin uzakta oturmasi ne kotu. çok tatli bi kiz. boyle tatli insanlar hep uzakta oturur zaten.
x: evet di mi, ne sanssizlik.
y: di mi.
su ana kadar hiçbir oda tam anlamiyla benim olmadi. derinlerde, ulasamadigim bir seyler odayi hep benden bagimsiz, benden buyuk ve bogucu yapiti. atmaya kiyamadigim kisiliksiz nesneler bana karsi birlestiler. esya! bu ne kadar sik geçer kitaplarda. bahsettigimiz esya ayni esya mi bilmiyorum, ben esyanin kendisinden, iste canim, bildigimiz esyadan bahsediyorum. esyalarla aramdaki iliski çok zayif demistim. bir kiyafeti askiya asarken o kiyafeti askiya astigimi dusunsem belki hayat pratik açidan daha kolay olurdu benim için.

Çarşamba, Ekim 12, 2005

aferin. buyuk marifet.

isinlari anlayamiyorum. isik isinlarini. aynalari anlamak da zor. matematikle zekanin sinanmasi insana zevkli geliyor, ama boyle seylerden anlamamak kotu. nasil oluyor da elektrik enerjisi isik enerjisine (boyle bir sey var mi?) donusebiliyor? elektronlar hiç varolmus mudur?

insanlarin nasil amuda kalktigini da anlayamiyorum. vucudu nasil yillardir kullaniyormusçasina rahat kullanabildiklerine sasiyorum, çunku ben yapamam boyle bir sey. "evet, çunku etrafinla ilgilenmiyorsun" dedi doris. "pratik seylerde sifirsin. ama sifir. (null diyor abartarak) etrafindaki seylerin nasil isledigini anlamaman normal, seni bisikletini bahçeye tasirken izledim. tanrim, dedim, bir insan nasil bir bisikleti merdivenlerden boyle indirebilir?"

ben siritarak yere baktim, boyle radikal bir sifatimin olmasi hosuma gitmisti. evet, hakli aslinda. dun bana bir kutlama mesaji geldi:

"DUNYANIN EN AZ ATLETIK INSANI OLMA ODULU

sevgili e.s. hanim,

beden egitimi dersinde sergilediginiz davranislar, amuda kalkmanin, parande atmanin sizin için imkansiz olmasi, agaca çikmayi, kasadan atlamayi, ve, ve, (duyunca inanamayacaksiniz buna) BISIKLETE BINMEYI hala ogrenememis olmaniz, ustune ustluk bunlari yapmaya çalisirken sergilediginiz çekinceli davranislar, en basit merdivenden inmeye bile korkmaniz size bu odulu vermemize vesile oldu. yapabildiginiz en estetik hareket Matisse tablolarindaki kadinlar gibi butlarinizi serbestçe serip yatmak. size inanamiyoruz. aferin. insanlik artik, akil almaz kesifler yapabilecek kadar ustun bir dehaya sahip. her sey gelisiyor. bunu konumuzla alakasi yok ama olsun."

ben de dedim ki evet ya, bugun ne yaptim ki ben? su an yaptigim is mi mesela, BAKIN SEVGILI OKUYUCULARIM BEN GAYET HAYATTAN KOPUK, HAYATLA CELISEN, ETRAFINDA OLUP BITENI ANLAMAYAN, KENDI DUNYASINDA YASAYAN, YANI HAFIF ARIZALI VE ORIJINAL BIR EDEBIYATCININ SAHIP OLMASI GEREKEN TUM OZELLIKLERE SAHIP BIR KISIYIM.
çakal belçikalilar sizi. bunlar elektrik paralarini almanlara odetiyormus birinci dunya savasindan kalmis bir sozlesmeyle (yanilmiyorsam). bu yuzden butun yollara sokak lambalari dikmisler. butun gece de yaniyo valla, hepsi açik.

yaa, onuray mete, iste boyle. (bogun beni)
bugun ingilizce dersinde:

karsimda oturan tanguy'le goz goze geliyoruz. içimden, dogal, ama hiç mudehalesiz, bir ses yavas yavas:

"ne bakiyon dik dik, anani mi siktik?"

diyor.

bu ses bana asiri komik geliyor bir an için. yavas yavas yukselen bir sesle içimden tekrarliyorum:

ne bakiyon dik dik, anani mi siktik?
ne bakiyon dik dik, anani mi siktik?

bu bir sarki halini aliyor. degisik tonlamalarda ayni seyi tekrarliyorum. içimden yavas yavas gulmeye basliyorum. içimdeki gulumseme, kahakaha haline donusuyor, en sonunda agzima vuruyor bir siritis olarak.

yeny garip garip bakmakta bana: "ezgi asik olmus" diyor. ben yine dudagimda ayni siritisla ona bakiyorum. "ahh nerde"yi fransizca'ya çeviremedigim için, fransizca, çok isterdim ama bir turlu olmuyor, bulamiyorum, diyorum. yeny bana garip garip bakip guldukten sonr arkasini donuyor. aman bok yesin.

Pazar, Ekim 09, 2005

platonik

rumelikonserinde; Cinsiyet: Erkek; Yaş: 25; İl: İstanbul

2004 Rumeli Konserleri'nde Yeni Türkü´yü dinlemeye gelen sarı saçlı, mavi gözlü, müthiş güzel kız, bana adının Yasemin olduğunu ve İstanbul Üniversitesi´nde yüksek lisans yaptığını söylemiştin.O gün seninle ilgilenmek istedim ama hem sen bana pek yüz vermedin hem de yanımda akrabalarım vardı. Konser çıkışında arabana kadar peşinden geldim, telefonunu istedim ama vermedin. O güzel arabaya binip gittiğinde içimden bir şeyler koptu gibi oldu. Ankara´ya dönünce hep seni düşündüm. Bu sene ilk fırsatta üniversitene geldim ama üç gün boyunca kime sorduysam tanımadıklarını söylediler. En son sorduğum bir öğretim görevlisi okulu bitirdiğini söyledi. Bu sene gene Yeni Türkü konserine gittim seni görürüm diye, otoparkta arabaları taradım seninkini bulurum diye ama yok. Gene yoksun. Bunu okuyorsan mutlaka bana yaz.

she_manner; Cinsiyet: Kadın; Yaş: 21; İl: İstanbul

Galeria Beymen'de çalışan Erdem, seni görür görmez "İşte bu o!" dedim. Sen yılardır aradığım insansın. Sana aşık oldum. Ne olur gör artık beni. Ben o esmer kız.
kaynak: itiraf.com

Cumartesi, Ekim 08, 2005

l'enfant

adam çocugunu satiyor. en sonunda agliyorlar kizla birlikte. çok begendim filmi. liege'in kirli çamurlu banliyoleri çok iyi olmus. bruksel'i seviyorum. bu çarsamba benoit'nin yanina gittim bruksel'e. guzel sehir. nato'da bir seye atanmis bir turk adam ve karisiyla tanistim trende. "ezgi bizi ara" dediler. sonra sevgili benoit'yi buldum garda. omzunu kirmis. konusurken gozlerini içi guluyor. benim sinema parami ve yemek parami odediler. içmedigim ve oruç tuttugum için beni tutucu saniyor (ne salaksin ezgi). benoit'nin umursamazligi ve neseliligi hosuma gitti. ben de konuskan ve seker biri haline donustum. sonra benoitnin karisi chantall beni eve birakti. arabanin arka koltugunda uyudum eve gelirken. ertesi gun annemi aradim. aliye'yi seyretmesi gerekiyormus. onun da kendine ait bir hayati varmis. bugun dus alirken "ohaaa" dedim; "aliye" nasil da kaçirdim aliye'yi. ama sonradan dedim de istanbul'da olsaydim da izleyemeyecektim. ve farkettim de su an herhalde en az ipimde olan sey aliye'dir. hahaha. bu hosuma gitti. bugun de otobusler grevde oldugu için okula gitmedim. evde karakalemle bir seyler çizdim. çok muthis seyler yaptim. gozler, dudaklar, hepsi çok hosuma gitti. aksam doris'le star akademi'yi seyrettik. ya bi klip var, acayip hosuma gidiyo. love generation diye. sarki da hos olmus. klipte çok seker bi çocuk, herhalde kuçuk olsam asik olurdum, bir gun okula gitmiyo, bisikletiyle kisa bir amerika turu yapiyo. dusundum de amerika o kadar da banal bi yer degil aslinda. arizona filan, hos yerler. aslinda arizona'ya baya bi gitmek isterdim. yup. ya ben saçlarimi kestirdim. çok seksi oldu. :)

ben neler yapiyorum

butun peygamberleri esit severiz, ama hz. isa'ya kendimizi en çok yakin hissederiz. tabi hz. isa'yi tanimis olmamiz mumkun degil. kendisi hakkinda anlatilanlardan yola çikarak soyluyorum bunlari. diger peygamberler de kuskusuz iyi ve mukemmeldirler. ama hz. isa'daki bagislayicilik onlarda bu kadar one çikmamistir.

din hakkinda ileri geri konusmak istemem, konusanlara da kil olurum ama amacim bu degil. aslinda buradan van gogh'a geçecektim. bugun doris bana van gogh'un rahip olmak istedigini, isçiler yemek yemiyor diye kendisinin de yemedigini anlatti. su kulak hikayesine zaten hastayim. ve kendisinin teknik anlamda resimde pek basarili olmadigini soyledi, dali'yse istese çok asmis çizebiliyormus. ben van gogh'u dali'ye bin kez yegledigimi soyledim. bir kere çok iyi bir adam. muthis bir bosvermislige sahip. kurt cobain de boyledir. hz. isa karakterine sahiptirler. belki oyle degildirler ama ne bileyim. tutunamayanlar'in hepsini okumadim ama bence selim de oyleydi. ben de oyle olmak isterdim. ama oyle olsaydim oyle oldugumun farkinda olmayacak kadar salak olurdum. ama bana 13 yasimdan bu yana bir çok insan iyi biri oldugumu tekrarlayip duruyor. bu yuzden kor gozume parmak oldugu için, artik ben de iyi biri oldugumu biliyorum ve bu beni biraz megoloman yapti. en ufak bir iyiligimi bile farkedebiliyorum. eskiden mutsuzdum, artik degilim. bahtsiz da degilim. ersin karabulut'la ayni kaderi mi paylasiyoruz? ama ben onu da severim. yasasaydi van gogh da bizimle ayni kaderi paylasirdi belki. belki de degil; çunku bu bir karakter meselesi olabilir. yok, artik benim idolum dali.

Pazartesi, Ekim 03, 2005

yetiskin bakisiyla yuzumun betimlemesi

"sevmek heyecan verir,
sevilmemek uzuntu
sevilmek mutluluk verir,
sevmemekse sikinti"

boyle filozofça laflar eden bir babanin ozlemiyle ozdeslesmis, kirmizilasmis gozlerine ragmen hala safligi bozulmamis bir yuz tasiyorum. bogaz'in derin sularini, amasra'da balikçi lokantalarinin sen kahkalarini barindiran, safligi bozmaya yonelik egilimlerin (kimilerine gore geç kalmis egilimlerin) daha da safdillestirdigi, siyah goz makyajinin veya dun gece uyumamis olmanin degistiremedigi (ne yazik), buna ragmen her su serpiste berraklasan bir yuz bu. evden yeni çikmis olmanin heyecanli gulusu ve yuvarlak gozlerin verdigi sut çocugu ifadesi, daha dunyayi tanimiyor oldugunu ele veriyor yuzun sahibinin, yazik. itici bir dargoruslulukten ote kafasi karisik, sevecen bir dindarlik tasidigini goruyorum. piercing yaptirmaya korktugunu anliyor ve guluyorum. kendimi bir yetiskin edasiyla seviyorum. zeyneple açik havada sen kahkahalarla guluyorken ayni seyleri onda da goruyorum. bir sarilisin izlerini goruyorum onda. mutluyum. bunu kaybetmek istemezdim. çocuklar gibi seniz simdi.

Perşembe, Eylül 29, 2005


Image hosted by Photobucket.com



painti yeniden bulan ben miyim acaba? ama ustteki bence seker bir sey. yani. ne biliyim.

hislerle ilgili


Image hosted by Photobucket.com
Arizona veya Tutunamayanlar. Ibsen, Akçakoca yahut Bruksel meydani. Gunesli bir gunde denize bakmak ya da Tunel'deki açiklik, Lambo'nun tavani. Neyin ozlemini çekmekteyim? Yalniz sunu hatirlamam gerek ki nereye gidersem gideyim orayi siradanlastiririm ben. Neyin ozlemini çekmekteyim?

Salı, Eylül 27, 2005

Image hosted by Photobucket.com

haftasonu baslayan midemdeki sikisma bu pazartesi sirtima geçti ve dayanilmaz bir hal aldi. her nefes alisimda genisleyen akcigerlerim bir igne batmasiyla aciyor gibiydi. akcigerlerimde bir sorun oldugunu dusundum. hayalimde akcigerde toplanmis ve bir akne halini almis cerrahat ya da mosmor olmus bir kan pihtisi canlaniyordu. bu mide yanmasini tukuruk sivisiyla açiklamaya benziyor. zavalli hasta halimle aynada gobegime bakiyor ve govdemin ayni hasta bir insaninki gibi kuçuk ve zarif oldugunu dusunuyordum, ki aslinda hiç de oyle degildir. ezgi trak ve zeynep bu konuda bana biraz kizginlar, geçen hafta sonu bana kendimi, gereksiz bir sekilde içten içe begendimi soylediler. bense bunun çok hos bir sey oldugunu dusunuyorum, narsizm sanki sadece guzel ve zarif insanlara ozgu bir ozellikmis gibi geliyor. narsist olunca guzellik artarmis gibi. melissa p. nin kitabini da sevmemim nedeni buydu. yumusak boynundan ve guzel omuzlarindan bahsetmesi ve kullandigi dil çok hosuma gitmisti. edebi degeri var mi tartisilir tabi. yani gelecek kusaklari herhalde melissa p.nin yumusak boynu veya guzel omuzlari veya kalin dudaklari ilgilendirmez. gelecek kusaklari tabi benim akcigerimle ilgili korkularim da ilgilendirmez. aslinda ara sira gelecek kusaklari ilgilendirecek seyler yazasim geliyor. ama o zaman bu kadar kendine odaklanmis (self centered) olmuyorum. daha çok gozlemci ve sakin oluyorum, ideal insan. ideal insan ruh halimi takinmayali çok oldu.

bu sabah da sirtim için doktora gittim. sirtimi usutmusum, yorgansiz yattigim için. sinirler için B vitamini verdi. dedim ya, yetersiz beslenmekten. gozlerimin alti da çokmustur belki, kim bilir. ah bir de ishal olsam, nasil mutlu olurum. hasta. hasta çocuk. kuçuk hastalikli ve sari benizli, bilekleri hastaliktan incelmis, govdesi usumus çunku hep atletsiz geziyor.

boyle deseler nasil sevinirsin degil mi salak?

Pazartesi, Eylül 26, 2005

çok mutsuzum. koskoca bir afs haftasonu geçti hala birini bulamadim. tas gibi bir genç kiz oldugum için nedenini anlamakta zorlaniyorum. adama bile milyonlarca kiz yavsadi (aptal kiz, neden "bile" olsun); eve geldim midem feci sekilde agriyordu: çok çikolata yedin ondan dedi, uvey annem. kotu kotu baktim, ne alaka, dedim, allah allah. hiç çikolata yiyen insan gormemis.

Cuma, Eylül 23, 2005

dun bir ruya gordum. kolumdan yesil bir biber çikiyordu. derimi deliyordu ve koca yesil biberi çikardiktan sonra kolum genisçe delinmis olarak kaliyordu. korktum ve olanlari babama anlattim. babama yarilmis kolumu gosteriyordum. babam koluma bakti ve aynisindan kendinde de oldugunu soyledi. anneme gosterdim; annem doktordur. "anne kolumdan yesil biber çikti" dedim ve anneme yarilmis kanli kolumu gosterdim. annem bunun yetersiz beslenmekten kaynaklandigini soyledi, daha çok yemek yemem gerekirmis. bugun annemi arayacaktim ama galiba artik çok geç.

Çarşamba, Eylül 21, 2005

cocuk kadin ya da kucuk lolita olmak. bu sabah dedim ki kucuklugumdeki o seker çocuk buyuyunce boyle mi olacakti? kucuklugum bana cok tatli geldi, oysa ben artik degilim. sanki uygun kisi degilmisim gibi geldi bana.

hasta

buralarin havalari beni hasta etti. yorgunum. anneme yazacaktim ama bilgisayarlar iste. bir tusa basmisim, her sey silinmis.

Perşembe, Eylül 15, 2005

turkçe dusunmenin buyusu. okulun avlusunda çantami kafamin altina alip uyudum. tiffanie, nadege, edwige, celine etrafimda gulusuyorlardi. hafifçe gozlerimi kapadim, epey yorulmusum. sonra anadilimde dusunmeye basladim. o zaman kuçuk bir damlacik oldum. okyanusun yuzeyinde biraz gezindikten sonra vakumla çekilmis gibi dibe dusmeye basladim. derinlerde anadilimin barindirdigi seyler, okulum, annem, babam, halalarim, sarma ve borekler, mahmutpasanin sari otlari, bogazdan vapurla geçis, altinci sinifta asik oldugum çocuk sakliydi, bu bana kendimi ozel hissettirdi. dusunmenin konusmaktan daha guzel ve derin bir eylem oldugunu anladim ve etrafimdaki kizlari kuçumsedim. konustugun dille dusunmenin ne kadar yuzeysel bir sey oldugunu dusundum, ve dusuncelerimi duysalar bile anlamayacaklari gerçegi hosuma gitti. geride biraktigin bir hayatinin olmamasi ne kotu, diye dusundum, geride biraktigin bir kaç hayatinin, bir kaç çocugunun olmamasi ne kotu, bir erkekle hayati tuketmek ne kotu, bir çocuga hayatini adamak ne kotu, bir dille yetinmek ve dusundugun dille konusmak ne kotu, kocani sevdigini bilmemek, çocuklarini sevdigini anlamamak, dilini sevdigini dusunmemek ve dogdugun sehri ozlememek ne kotu.

ben boyle anadilimde dusunedurayim, tiz bir ses uyandirdi beni: uyanin matmazel, burasi plaj degil. anadilimin getirdigi masum tavirla cevap verdim: peki.
bugun adam'in ailesi bize geldi, fakat adam yoktu. bunun uzerine gerçekten çok uzuldum ama neden adam'i getirmediklerini sormaya çekindim. marie lise ve marie astred gittikten sonra doris'e sordum: adam'i neden getirmemisler? ve verdigi cevapla yikilmamam olasi degildi: getirmemisler degil, kendi gelmek istemememis. televizyonda mac varmis. bu yaptigi gerçekten ayip. ki ben, geçen çarsamba ogleden sonra kendisini ziyaret etmek için tren garinda kayboldum.

Çarşamba, Eylül 14, 2005

bugun iki belçikali kiza turkçe orospu çocugu demeyi ogrettim. unutmasinlar diye de (biraz zorlaniyorlardi çunku) bir kagida fransizca telaffuzunu yazip ellerine verdim. simdi tiffanie sik sik cebinden kuçuk kagidini çikarip orospu çocugu diye bagirarak guluyor, edwige ve nadege de birbirlerine siktir git diyip duruyorlar. kendimle gurur duyuyorum.

Pazartesi, Eylül 12, 2005


Image hosted by Photobucket.com



bu elim benim


Image hosted by Photobucket.com



bunu da


Image hosted by Photobucket.com



bunu da


Image hosted by Photobucket.com



okulda yaptik :)

Image hosted by Photobucket.com
kim gibi davranmam gerektigini bilmiyorum. yalnizken cok guzel ve sevimli oldugumu dusunuyorum. baskalari varken bu his kayboluyor. dunyanin en onemli seyi bu degil herhalde.

yagmuru ve serinligi seviyorum. havanin acikligini kopruler boyunca yurumeyi ve bazi kisilerle konusmayi seviyorum. sevdiklerimle konusurken ne kadar sacmalarsam sacmalayayim bu beni endiselendirmiyor ve sevgime karslik beklemiyorum. sadece konusma anlarini seviyorum. tutkulu ve bagli asklari anlamiyorum. anladigim zamanlar oldu. ama bir sure sonra geciyor iste.

allah beni ne yapsin. matilda 18 yasindaymis. ben de 17mde oldugum icin bunu hic tahmin etmemistim. matilda bana hep 24 yasindaymis gibi gelirdi. bugun otobuste 14 yasinda cok guzel bir kiz gordum. elimde olmadan uzgunce baktim. bakislarim cok uzgun oldugu icin gozgoze gelince kiz bana sakin saskin bakti. neden bir yabanciya boyle baktigimi anlamadi herhalde. hayir canim, aptal misin? her sey mukemmeliyetcilikte sakli. filimi asagilarda ulutamam.

boyle kimsenin anlamadigi salak komplikemsi ve huzunlu gorunumlu cumleler kurmaktan vazgec salak. aptal bazi blogculara benzedin. hayir asifte, sevimli de degilsin. bugun zeynep aradi, biraz konustuk. beni yanlis anladigindan korkuyorum. gercekten eglendigini anlatirken biraz kiskandim ve zavallim nasil oldugumu ogrenmek icin aramis sadece ama ben de altta kalir yanim olmadigini gostermek icin bizde de fotograf dersi oldugunu soyledim. yani, herhalde pek anlamamistir ama sezgi yetenegi gucluyse bunun iyi bir konusma olmadigini farketmis olsa gerek.

Pazar, Eylül 11, 2005

bugun tanidigim insanlar:

paolo
claire
yigit

ve adam tabi onu sik sik goruyorum.

Perşembe, Eylül 08, 2005


Image hosted by Photobucket.com



 



dun gece ruyamda Hz. meryem'i gordum, cilgin bir kalabalik icinde kosuyordu, colleri asip, sonunda ogluna ulasti, Hz. isa carmiha gerilmisti, romali askerler Hz. Meryem'in ayaklarini sabitlediler zincirler ve civilerle, yere sabitlediler, tam oglunun onundeyken. ve Meryem egildi, oglunu optu. bu anla birlikte ruhlari da uctu, oylece kaldilar.


Image hosted by Photobucket.com



all is full of love

Çarşamba, Eylül 07, 2005

OKULLLHRRRRGRRR

aptal Adam okula ilk gunden kisa sortla gittigi için mudur tarafindan azarlanmis. ya bu okul bi garip allah allah... gitmedigin zaman rapor getirmen lazim. devamsizlik hakki diye bir sey yok mu dedim yok dediler. ALLAHIM YA RESULALLAH YA!!!!

Salı, Eylül 06, 2005

okul... neden hatiralar yasanirken pek fevkalede degillerdir de sonradan deger kazanirlar? galatasaray lisesinin guzel sari binasindan baska bir yere okul demiyordum 14 yasimdan bu yana, ondan once "okul" benim için zevksiz bir seydi zaten.

bugun "okul" denilen ve yasitlarimizin gittigi, fakat kalmadiklari ve asla evleri gibi benimsemedikleri baska yerler oldugunu kesfettim ve bu hosuma gitmedi. gurultulu yemekhanede sandvicimi yerken etrafima bakip buranin artik benim okulum oldugunu (en azindan bir sureligine) ve burayi da, mektebimi de ayni adla adlandirdigimi (okul) dusundum ve yabanciladim.

oysa okul ne guzeldir. bir sallapatilik getirir, pervazlarinda uyursun, okulda giydigin kiyafetle disari cikmazsin, cunku genelde pijamaya benzer. ve su kadin "neee? 6. sinifa gelmissiniz hala 14uncu yuzyilda hangi akimin hakim oldugunu bilmiyor musunuz?" derken (nasil bilebilirim?) simdi okulda olsaydim diye dusundum. tiyatro olmasaydi, nee 4le 6 arasi bos deseydik, kallaviye giderdik okuldan çikip, gunesli bir gunde bogaza bakar tavla oynar, sonra okula doner, ugur abiyle karsilasir, biraz konusup yatakhaneye cikar, etudde semsettini oynar, aksam cekirdek esliginde d.a.k seansimizi yapar uyurduk. artik birbirini tanimaninn getirdigi ortak dille, mutlu umursamazligin adini fersaye, eglenip yorulmuslugun adini serebenlik koymustuk, hihi.

kimbilir nasil uzulmus olmaliyim ki bunlari dusunurken, donup yanimdaki sivgin kilikli kiza sordum: okuldan sonra bir sey yapacak misiniz? bugun hayir, ben uzakta oturuyorum. peki baska zamanlar? ah, tabi canim, uzulme, 1 seneni ot ot gecirmeni biz de istemeyiz, seni hareket ettiriz azcik. ve kimbilir rahatladigimi ne sekilde gosterdim ki gulduler.

Pazartesi, Eylül 05, 2005

sarki sarki

bugun otobuste:

j'ai demandé à la lune,
si tu voulais encore de moi
elle m'a dit j'ai pas l'habitude
de m'occuper des cas comme ça
et toi et moi, on était tellement sures
et on se disait quelque fois
que c'était juste une aventure
et que ça ne durerait pas.

ve yeni bir koku duydum, hiç bir seye benzemeyen, ve yeni girdigim bir yerin kokusuydu bu, endise vermiyordu, huzur ve ask doluydu, mutlu oldum =)

Pazar, Eylül 04, 2005

"ee, anlat bakalim turkiye nasil?"
evet, sanki temsile gelmisiz buraya. agzimi her açisimda fas'tan yahut italya'dan bahsetmeseler olmaz. karsimda 3 kadin, duraksiyorum: "eee, turkiye'de idam yok, biliyorsunuz."
"ah, ben istanbul'a gitmistim, dedi biri. çok harikaydi, sùltanahmet (boyle diyor), o camiler, gerçekten muhtesem." kimdi o, biri demisti batilinin kafasindaki turkiye'den bahsederken, çok arabik, çok dogulu oldugunu soylemisti, bazilari da "allah allah, biz arap miyiz?" diye kizar, arap olmak ayipmis gibi. neyse, tabi ben istanbul'un ne o, ne de bu oldugunu biliyorum, istanbul çok farkli bir seymis gibi geliyor simdi. gitarda kargo'nun renklerin içinde'yi çalarken farkettim, istanbul çok farkli bir sey dedim. (ne alakaysa)
kemal, eski bir afsli, amerika'dayken en çok martilara simit atmayi ozledigini anlatmisti, oysa boyle bir sahneyi ancak bir ya da iki defa yasamis, belki de sabahleyin martilara hiç simit atmamis kemal abi*. ben de, garip bir hisle hiç gitmedigim yerleri ozlemeye basladim.


*= oyle abi degil, ama kocaman adam, napalim

Cumartesi, Eylül 03, 2005

sevmedigim sey sevilmeye layik olmadigim zamanlarda sevilmeye layik olmadigimi muthis bir yetenekle sezmem.
zeynep bize geldi. uvey abim sylvain evden tasindi.

Cuma, Eylül 02, 2005

içten içe hala biraz çaresiz ve biraz saskin oldugunuzu farketmeniz çok kisa surer ve bu hissin ustesinden hemencecik gelebilirsiniz, tabi kesinlikle, ama bu his zaman zaman su yuzune çikarsa ve artik biraz farkettiyseniz korkuyla karisik soyle dersiniz: ne isim var benim burda? ediz mi olacagim yoksa?

istanbul'da yasamis biri olarak kadikoy buyuklugundeki mons'ta çaresiz ve saskin olacak degilim tabi, ya da hatice teyze ile komsuluk yaptiktan sonra monique teyzenin karsisinda dut yemis bulbule de donmedim, yine de au niveau des emotions, ah pardon, duygusal anlamda hala bazi geceler anneyle uyuma istegi gibi sorunlar çikiyor karsima. burda 2 haftadir yetiskin gibi davraniyorum, herkese karsi, 2 hafta evini ozlemek için erken biliyorum, ama sonrasini dusununce insan korkuyla karisik bir seyler hissediyor, bu his ayni ilk gunku telefon konusmasindan sonra telefonu kapatirken hissettigim sey gibi.

Pazar, Ağustos 28, 2005

ath devleri karnavali

bugun guzel bir gundu, ath devleri karnavalina gittik.

Cuma, Ağustos 26, 2005

pyramid song

son sahnenin ardindan çalar. seslerle sozlerin garip çeliskisi abartili hareketler yapmak istemenize sebep olur. hikayeyi ogrendikten sonra o kadar da etkilenmezsiniz. artik çeliski kaybolmustur. sarkilar zaten ancak istedigimiz zaman guzel oluyor.

Perşembe, Ağustos 25, 2005

adam marie lise'lerde kaliyor. tabi iyi bir sey bu cunku marie lise ve kizi marie astred gercekten iyi insanlar. (ah allahim, yazdigim her sey ne kadar garip geliyor bana. bugun gurbetci bir kizla konustum, belki ondan etkilenmisimdir. hayir, turkcem 5 gunde bozulmamalisin.) neyse, adam icin kotu olan su ki marie lise'lerin interneti yok. adam macaristan'daki ailesine sik yazamiyor. bunu ogrenince: "aa, bizde internet var, bizden yazarsin, doris bir sey demez" dedim, ama tabi zavalli adam bizden mail falan atamadi, bunu soylemek icin cok utangac cunku. neyse, marie lise benim burdaki annem olan dorisin arkadasi ve adam da benim gibi afsyle geldi buraya. dun doris beni marie liselere birakti, marie lise, marie astred, adam ve ben louviere'e gittik. ben adam'i cok seker buldugum icin surekli konustum ama adam pek fransizca konusamiyor. cok komik bir aksani var, tam bir macar çocugu. adam dedi ki bir sey anlamiyorum, sadece gulumsuyorum, ben de insanin gulumsemekten yanaklari agriyor di mi bazen dedim. seker adam uff, evet dedi ve yanaklarini ovusturdu. (burda insanin gerçekten yuz kaslari agriyor. yorucu. bir sure sonra kendini yapma bir çiçek gibi hissediyorsun. ve etrafinda seni seyre dalmis belçikalilar var.) sonra marie lise belki ilgimizi çeker diye bizi brosur almaya gonderdi, biz de sanki okuyacakmisiz gibi hepsinden aldik, ama bunu yaparken guluyorduk.

Salı, Ağustos 23, 2005

abim sylvain japonlarin fotografini cekmeyi seviyormus. simdi italya gezintisinin fotograflarini gosteriyor bana. doris annem diyor ki, buraya en rahat uyum saglayan çocuk benmisim.
aslinda biraz oyle oldu, havaalaninda annem salya sumuk aglarken ben yere egilmis vesikalik resimlerimi ariyordum, oyle ya, okul icin lazim olabilir. giderken aglayan zeyneple ezgiyi duygusuzca teselli ettim, niye agliyosunuz ki, cok guzel olucak. eve geldigimde coskuyla merdivenleri ciktim, amanin ne guzel ev, amanin ne seker kadin, amanin ne cici kopek, tanrim her sey ne kadar guzel, nasil da eglenecegim burda.
cati katindaki odami severek yerlestirdim, ustumdeki kiyafetleri cikardim, ve bir kirli poseti aramaya koyuldum (tatile ciktigimizda kirlilerimizi posete koyar, geri gotururuz) ama sonra dank etti, camasirlarimi geri filan goturemeyecegim, ve tuhaf oldum. neyse, buraya eglenmeye geldim ben; sonra annemi aradim geldigimi bildirmek icin, ama telefon gozumde anlamsizlasti, ne de olsa kapattigimda annem hala orda olacakti ve ben burdaydim, o halde bu pek de gercek bir iletisim sailmazdi. sonra amerikan kizlari gibi kendi kendime dedim ki, hey kizim, senin yasin kac ha, 12 filan mi? sonra dusundum ve 17 yasin aileden ayrilmak icin gayet uygun bir yas olduguna karar verdim. evet.
gunlerim ziyaretlerle gecti, 1 kere de Monsu gezdim, hakkatten guzel sehir. karnavallara gitmek istoyorum.
dorisle konusurken, allahim ne cok konusuyor, bana dedi ki kendimi pek feminen hissetmiyorum, hele su aralar hic, goruyorsun, sismanim biraz. ben de iyi de dedim, yani bu cekici olmana engel mi ki? o da ne dese begenirsin: yok, bu vucutla bir erkekle yataga giremem.
amanin! kultur soku.

Pazartesi, Ağustos 08, 2005

gamze

dün gamze'yi gördüm. gamze fahriye halamın eski ev sahibinin kızı. fahriye halamlar mahmutpaşa'da otururlardı. ben üç yaşında filandım. annem beni fahriye halamlara bırakırdı. çocukluğum orda geçti. bir hamakları vardı. mükerrem halamın oğlu haktan abim, zekiye halamın kızı hatice ablam, ben, o hamakta oynardık. sonra halam KOM'dan, cimi eniştem de İETT'den emekli noldu, manavgat'a taşındılar. gamze'yi hiç görmedim. yüzünü de hatırlamıyorum. ama gamze'yi hep bilirdim. hatta geçenlerde acaba gamze şimdi nerdedir diye de düşünmüştüm. nebahat halamın kızı aslıhan ablanın düğününde gamze'yi gördüm.

gamze yozgatlı kocasıyla fransa'ya yerleşmiş. bir çocuk kadar zayıf ve güzel. bir çocuğu var. türkiye'ye gelir gelmez canı lahmacun çekmiş. sebahat halam da ona ''bizim orda bir lahmacuncu var, nasıl güzel, nasıl güzel, parmaklarını yersin, 20 tane yersin valla.'' dedi. sebahat halam da bir garip. bir keresinde anneme ''senin evini ben taşıyacam seher'' dedi, ayağı sakatken. gamze utangaçça güldü. türkçeyi pek iyi konuşamıyor.

Cumartesi, Temmuz 30, 2005

Televizyonda gördüğüm kadarıyla çok şeker bir adam olan doğan cüceloğlu ''yetişkin çocuklar'' adlı kitabında iç çocuğun utanca boğulmasından bahsediyor, bakalım nasıl:

''iç çocuk, ebeveynler veya çevre tarafından bir şekilde utanca boğulduysa, kişi vücundaki küçük kusurları abartabilir. bu yüzden utanır, vücudu bu haldeyken insan içine çıkamayacağını filan düşünür. kozmetik sektörü de bu durumdan bol bol istifade eder.''

utanca boğulmuş iç çocuklarımızı derin kaygılara sokan gazetelerin güzellik sayfaları bir yana, bu uğraşı veren bir sürü komik reklam var:

  1. Blendax ( konserden sonra grupla resim? havalı saçlarımızla kesin.) en aptal yeri esas kızın alaycı alaycı gülüp: o şampuanla asıl elktriklenme saçlarında olacak demesi.şıllık.
  2. Dove ( neden pürüzsüz koltukaltlarına sahip olasın? çünkü herkes koltukaltlarına bakıyor.) hihi, bir keresinde birinin koltukaltına bakmaya çalışmıştım. ortaokulda, güven diye bi çocuktu. anladı ve garip garip suratıma bakmıştı. neden koltukaltına bakmak istemiştim bilmiyorum. allah allah, niye bakmışsam?
  3. Discreet (senin eskisi can burda) kadınlardaki tuhaflık. nasıl görünüyorum? felaket.
  4. Elidor 7/24 (yine can yüzünden yaşanan gerginlikler ve tuhaf arkadaşlar) aa, can değil mi şu? öyleyse git bi merhaba de salak kız. ah, hayır saçlarım felaket. şapkam nerde? değişik arkadaş bu durumda şöyle bir cevabı uygun görmüş: şapka olmaz bunu kullan.
  5. Rexona (kesin ter kokuyorsunuzdur.) iki kişi de birbirinden tiksiniyor, çünkü ikisi de ter kokuyor. siz de ter kokuyor olabilrsiniz, rexona kullanın demek isteniyor.

yani, bu garip dünyada her şey mümkün. koca koca adamlar ve koca koca kızlar, oturmuş kalçalardaki bir tutam selüliti tartışıyor. ben selülite karşı değilim, aksine kızların tombul kalçaları ve narin ayakbilekleri olmalı.

ve bunlar hayatımızı güzelleştirmek yerine, düşüncelerimizi kendimize döndürüyor, hayatı renksiz ve kokusuz yapıyor. güzel filmlerdeki hayat mümkün değil, çünkü acısız ve steril ama dertli bir dünyada yaşıyoruz.

bu iğrenç yazıyı burda sonlandırdım.

Salı, Temmuz 19, 2005

sahtekar sevgi böceği

bazı insanlara biraz aşığım. duyduğum sevgi aşkla karışıyor.

bir kızla konuşurken gözlerim parlıyor, eğer benden güzelse ondan çekinebiliyorum. sanki dünyanın en güzel varlığı oymuş. ona olan yakınlığımı ona anlatmak, onun sevgisini kazanmak istiyorum, coşkulu oluyorum böyle anlarda. utangaçsam eğer, kendimi taşralı, basit bir kız gibi hissediyorum ve tutuklaşıyorum. ve karşımdaki kişi, kız ya da değil, yüceldikçe yüceliyor, bense alçaldıkça alçalıyorum. eğer çekinilecek biri değilse, anaç ve sevimli oluyorum. en son sevdiğim birine bunu dedim: ben sana aşkla karışık bir sevgi duyuyorum. ve hemen ekledim: tabi, yanlış anlamazsan. güldü, ama yanlış anlamamıştı, ve ben çok mutlu oldum. tabi bunu söylemek bazen sevgiyi öldürebilir. hassas bir konudur bu. bazılarını severiz, fakat bazılarını aşkla karışık severiz. sevgilimizin kıskanmaması gerekir.

aşkla karışık sevmek, belki, yalnız yüce bir kalbe mahsustur. ya da şu daha geçerli olabilir:

''komşumuzu sevmemiz, kendimizi kötü sevmemizden gelir. sen kutsanmıştır, fakat ben daha kutsanmamıştır, bu yüzden benden kaçar sana koşarım ben.''

beni yüce değil, ezik yapan da bu zaten.

afs is passing by

bugün belçika vizesi aldık.
keşke bir su balerini, patinajcı, jimnastikçi yahut yüzücü olsaydım. tenisçi de olabilirdim, ama zeynepin tenisçi arkadaşları pek fevkalade değiller, yani şişman olabiliyorlar bazen. dans da edebilirdim tabi. yeter ki zarifçe süzüleyim, biraz da kaslı olmak isterim. fakat hayır, ne yazık ki hiçbir vasfım yok.

Perşembe, Temmuz 07, 2005

melankoli burgacı

aptal şeyleri abartmayı ne çok severim. lise2 psikoloji kitabına göre bir savunma şekli bu. başına kötü bir şey gelince insan ezilmişlik duygularını abartır ve sanat yapar: yüceltme. insana kendini özel hissettirir. mesela kimse seni okumuyor değil mi, buna dersin ki: ''kimsenin beni anladığı yok. şu koca dünyada garip, savunmasız bir varlığım ben. ah, şehir! benim yegane dostum sensin. ne de severim hüzünlü gecede parlayan ışıklarını...'' böyle deyince okunmayan, ezik blogger olma duygusu, yerini anlaşılmamış, değerli fakat değeri bilinmemiş, şerefli bir ''loser''lığa bırakır, ve bu duyguyu yaşamak gerçekten çok hoştur. (işin garibi bunu güzel bir şekilde ifade edersen, eserin beğenilir ve sen de sevilirsin. fakat kimse gerçek yüzünü keşfetmemeli.)

ben de dün, böyle duygular içindeyken tam, babamla arabada, bir sarhoş gelip bir kaç milyon istedi açım diye. sevgili babam adama 5 milyon uzattı. adam ''saol'' dedi, babam ''sen de saol'' dedi. sonra bana bakıp kendine has bir biçimde gülerek ''şarap içmiş lavuk'' dedi. o zaman, tam da bu duygular içindeyken babamı sevdiğimi, sevmekten çok ondan hoşlandığımı düşündüm. bazı insanların bazı şeyleri hoşuma gider, onları severim, ama onlardan hoşlanırım da aynı zamanda.

Pazar, Temmuz 03, 2005

dün doğumgünümdü, ben keyifsizdim. nedeni ise bence tamamen şımarıklık. alınan hediyeleri beğenmedim, ne bileyim, buna benzer şeyler. manavgat'a gittim, halamın eski evine, gerçekten güzel yermiş orası, özlediğim kadar varmış hani. çocukluk arkadaşlarım egzozcu bilal'in oğulları tuna ve ismail'le görüştüm. ikisi de clubber olmuş çıkmış. iyice soğuk nevale gibi davrandım, tabi elimde olmadan ve asla clubber oldukları için değil. ben bu kadar keyifsizken ezgisunun kutlama mesajı geldi: ''nice mutlu senelere, bu yaşam enerjini ve delidoluluğunu hiç kaybetme!'' mesajı tekrar okurken bu son cümle gözüme takıldı, demek ezgisu beni yaşam enerjisiyle dolu ve delidolu sanıyor. insanlara kendimi ne kadar yanlış tanıtıyorum ben. mesela 10 gün önce tatil köyüne gittik biz ve ben, nasıl bir kompleksse bu, etrafıma bakınıyor ve ''yiyin bakalım yiyin, sizi zengin domuzlar.'' diye söyleniyordum. neyse ki babam buranın o kadar pahalı olmadığını, gelenlerin emekli tipli kişiler olduğunu söyledi de ben de ''biz de mi görgüsüz ve zenginiz acaba'' diye düşünmekten kurtuldum. 17 yaşıma girmeme rağmem, kişiliğim henüz oturmamış.

doğumgünü akşamı annemlerle okey oynarken kavga çıkardım, sonra da live8'i izledim. bunu vicdani bir gereklilik olarak ve beni o kadar öküz sanmayın diye söylüyorum, live8'i izlerken sabahtan beri yaptığım şımarıklıklardan utandım.

bu arada blogumun reklamını yakın çevremde yapmaya başladım. şıvgın, cansu, ezgisu blogumu okudular ve şıvgın çok beğendiğini söyledi. hele onuray mete'li kısımlar çok hoşuna gitmiş. ben de bundan sonra blogumda onur'dan bahsetmeyeceğim, çünkü sevgili onuray mete, senin saf varlığını blogumu daha eğlenceli kılmak için kullanmak istemiyorum, gerçi bence bu bir tür edebiyat ve sen dahil her şey malzeme olabilir ama sen şiir sevmiyorsun, ve her yazımı senden bahsederek bitirirsem, bunu blogumun malzemesi yaparsam seni biraz kullanmış olurum ve sen bunu hemen sezebilecek birisin. bu durum hiç hoşuna gitmez ve benimle eskisi gibi konuşmak istemezsin. zaten biri bir şeyi övdüğünde, o şeyi yapmayı hemen kesmek gerekir, bu ne olursa olsun. yayın ilkelerimiz var bizim de.

buna karşın arsız ezgi yıldız, sürekli neden benden hiç bahsetmiyorsun diyor. budala, kendisinde malzemem olması için hiçbir özellik bulamadım. bunun farkında değil. şaka lan şaka.

neyse, kendimi malzeme yaparım ben de:


GARİP HUYLARIM

1) birbirine bağlı iki kirazdan biri çürükse, sevenleri ayırmayayım diye, diğerini de yemiyorum. eğer iki kiraz birbirine yapışıksa ikisini de yiyorum, biri annesi, öteki yavrusu diye.

2) bir ayakkabının yanından geçerken (misal) o ayakkabı hakkında yüksek sesle ''şu ayakkabılar da ne dandik'' dediysem hemen geri dönüp ayakkabılara kimse görmeden öpücük yollarım. onları kırmak istemediğimi bilsinler.

3) duşakabin kapanmıyorsa onu döverim, sonra da pişman olup özür dilediğm de olur.

yaa, beni tanımadığınıza yanın siz.
uzun süredir düşündüğüm bazı şeyler var. her şeyi çocukluğumuzda olduğu gibi görsek ne güzel olur diye düşünmüştüm otobüste, arkadaşlarımla buluşmaya giderken. eşyalardan bahsettiğim günkü düşünceme benziyor bu. otobüste insanlar vardı, bir an otobüsün içiyle ilgilenmemeye başladım. dışarıya baktım, kenar mahallelerin apartman-gecekonduları ve kaldırım kenarlarında üstüne güneş vurmuş sarı çiçeklerden oluşan bir yerdi burası. bir an dünyanın en güzel yabancılaşmasını duydum, benim yaşadığım, günlük hayattan(otobüşün içi ve şöför), günlük düşüncelerden(şıvgın'ı aramak, kemal'i görecek olmak, şarkıcı olmak istemem) arınmış bir duyguydu bu. dediğim gibi ''neden böyle yaşamışım yıllar boyu, yoksa gözlerimi mi bağladılar?''
o ana kadar yaşamış olduklarım tatsız, kokusuz, huzur vericilikten uzak geldi. bir şizofren kızın güncesinden biraz bahsedersem, o duygunun nasıl olduğunu anlarsınız. gerçekdışılığı eşyaların metalik bir ışıkla parlamasıyla açıklıyordu kız. tamam, çok alakası yok ama, hissettiğim şey, zaman zaman herkesin hissettiği garip gerçekdışılıktı.

huzur veren şey, belki de çocukluğumu buna benzer yerlerde geçirmiş olmam, zira belli bir yaşa kadar bütün hatıralarım huzur verici, ama sonrası değil. her şeye çocukluğumuzdaki gibi bakmak gerektiğini o zaman anladım işte. gerçekte, bir fotoğrafa bakınca güzel deriz, bir kıza bakarsak güzel deriz, günlük ve alışılmış estetik ölçülerine uyuyorsa. ama bana da şu iğrenç binalar güzel geliyordu işte, hem de bu güzel geliş farklıydı, çok hislerle alakalıydı ve bana kendimi her an bu hissi yitirebilecekmişim gibi hissettiriyordu. bir değneğin üstünde yürüyor gibiydim, içim tanımlayamadığım hislerle doluydu, bu hale ''Barok'' adını verdim, uçucu olduğu için. diğer, normal yaşamın getirdiği normal hislere ise ''Klasik'' dedim, herkes tarafından kabul göreni oydu. (kavramları iyi bilenler, lütfen ne alakası var demesin) ve savım şuydu: çocukluğumu halamın mahmutpaşa ve manavgat'taki evlerinde geçirmiş olan ben, sonra konforlu dairelerde yaşamaya başlamıştım, fakat çocukluğum çok güzel geçtiği için gerçek yerim orası olarak kalmış, ailemle yaşadığım evleri sevememiştim. hayat ise yetişkinler için hayalgücünden yoksun ve yüzeysel olduğu için, eşyalara ve dış dünyaya karşı olan çocuksu duyarlılığımı yitirmek üzereydim. bu yüzden akımımın adına tekrar Barok koydum, çocuk olacaktım ve bu gerçekdışılığı hep yaşayacaktım.

insan Klasik haldeyken Barok hale geçmek istemiyor, tabi tam tersi de söz konusu.

Pazartesi, Haziran 20, 2005

Pazar, Haziran 19, 2005

evdeki kullanılmayan eşyalar ve bunların hayatımızdaki yeri

nasıl ki bütün evler ıvır zıvırla doluysa bizim ev de öyledir. yalnız bizim ev bu konuda biraz daha üstündür. günlük kullandığımız eşyalar bizim için ilginç sayılmaz, tanıdık, bildik eşyalardır işte, oysa çekmecelerimizde az yer kaplıyorlar. benim asıl değinmek istediğim evimizde bizimle yaşayıp giden bir sürü yabancı eşyanın oluşu. geçen seneye kadar varlığını farketmediğim ama sonradan benim için çok önemli bir hazine olmuş 5 ciltlik sosyalist kültür ansiklopedisi, fi tarihinden kalma çocuk eğitimi konulu dandik bir kitap, kimsenin nerden evimize geldiğini bilmediği absürd bir elbise, bilmemkimin düğün davetiyesi, saçma sapan broşürler... araştırıp incelediğinizde hepsinin bir geçmişi vardır ve hepsi bize çekici bir biçimde yabancıdır bu yüzden daha çok incelemek istersiniz ve vay be ben nerde yaşıyormuşum dersiniz. demek istediğim, daha güzel bir dünya. bunu ilk defa ezgi traktan duydum. bazen bir görüntü bile bunu hissettiriyor. manzaralı dere kenarları çoğu kez beni sıkar, doğayla iç içe parklardan da bahsetmiyorum. bazen gri bir apartman bile günlük yaşamdan ayrıksı durabiliyor ve o zaman diyorsun ki ben neden hep böyle hissetmiyorum kendimi, yoksa gözlerimi mi bağladılar? evet, ezgi trakla okul bahçesinde yürüyorduk, kilse kulesi okul duvarından görünüyordu akşamın karanlığında, barlardan gelen canlı müzik sesleriyle sanki beyoğlu'nda, lisenin bahçesinde değil de, başka bir yerdeymişiz gibiydi. bu hissi ezgi trak'a anlattım, o da: evet, sanki daha güzel bir dünya varmış gibi dedi. benim arkadaşlarım işte böyle akıllıdır.

Çarşamba, Haziran 15, 2005

savaş ay ve pink floyd

savaş ay'a kızacak hakkı nerden bulduğumu sormayın. yalnız bugün pink floydun şarkı sözlerinin en çeviri olduğu belli hallerini, konu kıtlığından olmalı, köşesine almış ve şu notu eklemiş:

Yukarıda The Wall albümünden apartılmış şarkıların Türkçesini yazdım size. Şaşırıp: ''Yine ne yazmış bu salak?'' diyeceğinize kalbinizi çalıştırıp nüfuz edin içine her sözcüğün.

gsl ve hanım kızların bozulması

Bugün 138 abilerleydim, hem de tek başına, devresinden tek insan olmadan. Bir abi boş su şişesini işaret ederek: İşte galatasaraylılığın insanı dönüştürdüğü şey, dedi. Tabi sen hariç, E.S. Sen beste yapıyorsun, aferin. Hem seneye Belçika'ya gideceksin. Ve tabi biraz inek sayılırsın. Annem arabada bir alt devrem olan ve annesini tanıdığı bir kızdan söz etti, kardeşim karnıyarık yapan, hanım bir kızmış ama okul onu serseri bir çocuk yapmış. Ya anne, dedim, işte böyle. Bozuluyor olabiliriz, bundan gurur duyan bir yanımız var. (Şovenist insanları da hiç sevmem.)

Salı, Haziran 14, 2005

oldukça garip bir buluşmaydı, okuyucu olmayan sevgili insanlar, belki sen onuray mete, buluşmanın kendi değil oluş şekli çok garipti. 135 Ozan Abi'yi gördüğümde normal bir gün geçiriyor olsaydım o ana dek, bu görüşme de oldukça sıradan geçerdi. fakat garipliklerin başladığı yere bakın. eski zavallı günlerime döndüğümün resmidir bu.

sabah dün otobüste beni seven çarşaflı kadın bugün bana seni çok sevdim ben arkandan dedi. ne güzel kızmışsın dedi. keşke herkes böyle düşünse teyze. kıkırdadım. fakat bu aptal düşsel ruh haline nasıl girdim ben? şimdi uzun uzun anlatacak değilim. önceleri şöyle diyordum: eski saf halime ne oldu? konuşurken, akranlarımla aramda onarılmaz bir uçurum hissederdim, onlar ayrı ben ayrıymışım gibi gelirdi, ölsem arayı kapatamayacakmışım gibi gelirdi. bu halime acır ve kendim için üzülürdüm, aynı sözcüklerle konuşamıyorduk bile. ve tabi böyle olunca evimde doğumgünü partisi düzenleyecek halim yoktu, çünkü eve içki sokamazdım ve doğru düzgün bir müzik setim de yoktu. fakat değiştim. ve konuşurken yavaş yavaş kendimi okul insanlarının sözcüsü gibi hissetmeye başladım. bu topluluk ruhunu içimde taşıdığımı görenler toplantılarda bana gitar falan çaldırmaya başladılar, ve böyle olunca da şımardım tabi. kuzenimin ortamcılık akan konuşmalarını kuzu masumluğuyla ve içten içe bir alaycılıkla dinleyen ben, günlüğüne dünkü sabahlamasını yazacak kadar yüzeysel oldu. ve son günlerde bunun için tasalanıyordum biraz da, artık ezik olmamanın verdiği bir suçluluktu bu. ah, çünkü insan ezik günlerinde düşünür ancak. öyle değil mi?

fakat bugün anladım ki, hala aramızda uçurumların olduğu zamanlar olabiliyor, ve hala kimseyi yatıya çağıracak kadar mutlu değilim henüz, aptal şeylerden aptal sonuçlar çıkarabiliyorum. bu da içimi rahatlattı, asla sosyal kuş olmak istemem çünkü.

saray helvası

Image hosted by Photobucket.com

çek ailem ve ben. en esmeri benim, yanımdaki Radka, küçük kız, Jana büyüğü. baba abye karşı, komünist rejimden kurtuldukları için sevinçliler. kızlar çok kibar, adımın anlamını (ezgi) egzotik buldular, ve giderken onlara sarılınca biraz afalladılar ama yine de sevgilerini hissettim, chartier de böyle diyor: C'est Europe.
biliyorum, Ezgi Yıldız ve Onuray Mete, buranın ratingini ölçen alet 0 okuyucun var dese de, siz beni okuyorsunuz.

Cuma, Haziran 10, 2005

masumiyet

bugün herkes beni seviyordu ve gerçekten sıkıcı bir durumdu bu. eminönü otobüsünde yanına oturduğum kadın bana liseye gidip gitmediğimi sordu, yüzünde sevecen bir gülümsemeyle, taksim otobüsüne bindiğimde ise genç bir kadın "torbalarını tutayım mı canım?" dedi. pek sevimli bir görüntüm olduğunu sanmıyorum, niye böyle yaptılar anlamadım. okulda adını bilmediğim bir müzikoloğun söyleşisine katıldım, salondaki en genç çocuk olduğumdan olacak, sürekli anladım mı diye kontrol etti ve sevecen sevecen göz kırptı. onlar bana böyle iyi davrandıkça ben yapmacık bir sevimliliğe büründüm, anaçlıklarını boşa çıkarmamak için uğraştım. hiçbir zaman gülümsemediğim kadar masum ve şirin gülümsemeye çalıştım ve uysal uysal başımı da sallıyordum. allah beni davul etsin.