benim en kötü huylarımdan biri sorularım. insanlar bir şeyler anlatsın, ben de masal dinler gibi tembel tembel dinleyeyim isterim. bu yüzden üzerinde iyi düşünülmemiş, güzel formule edilmemiş salak salak sorular sorarım. aslında çok net iki soru kalıbım vardır.
1- "ahmet nasıl? yani nasıl biri?": bu soru kalıbını amerikadayken arthur diye bir çocuğa ingilizceye "how is..." diye çevirmiş ve ona, ülkesiyle ilgili bir şeyler anlatsın diye şu can alıcı soruyu sormuştum: "how is america?"
2- "sonra ne demiş? peki sen ne dedin?": bu tür sorular size doğal gelebilir ama ben bunları en olmadık noktalarda sorarım. öyle ki çocukken temel fıkraları anlatılırken temel dursun'a komik ve hazırcevap yanıtını verince ben tatmin olmaz "peki dursun ne demiş?" diye sorardım. tamamen fıkra devam etsin, ben de tembel tembel dinleyeyim diye.
yani çok iyi bir soru sorucu değilim. her şeyin cevabı önüme paket yapılıp getirilsin isterim. okumak, araştırmak yok bende. o sabır, o takat yok, biraz tembel biriyim. bu yüzden çoğu zaman derinlemesine bilmem birçok şeyi. işte geçe gün böyle bir anda yavaşça babama sokulup şunu sordum: "90lar nasıldı?" 88 doğumlu olduğum için 90larda çocuktum, hem çok az hatırlıyorum çocukluğumu, hem de çok özlüyorum ve sanki olağanüstü günler geçirmişim gibi sürekli hatırlamaya çalışıyorum. sanki her şey çok farklıydı gibi geliyor. oysa o kadar da değildi belki de.
babam hiç tereddütsüz "90lar iğrenç yıllardı" dedi. "çok kimliksiz yıllardı. 2000ler, 2010lar çok daha iyi." ben de bir şey söylemiş olmak için "bizimkiler dizisi varmış" dedim. hemen "bizimkiler iğrenç bir diziydi" dedi. "kendi muhafazakar mı ne olduğu belirsiz, sıkıcı yaşamımızı her gün yaşadığımız yetmiyordu bir de bunun dizisini izliyorduk. benim içime daral geliyordu televizyona bakarken. iğrenç bir yaşamdı."
anneme sordum aynı soruyu. dudağını büktü. "benim için o yıllar çalışmakla ve çocuk bakmakla geçti. bu yüzden dış dünyayı çok izleyemedim." dedi. ve konuyu her zamanki gibi babamın hayatını tabi ki daha çok yaşadığına getirdi. böylece bir kadın problemine bir kez daha dikkatleri çekti.
bu ikisinin cevabından anladığım, genç evliler oldukları, 30larını sürdükleri bu yılları hiç sevmedikleri oldu. oysa ki öğrenciliklerinin geçtiği 70 sonu- 80li yılları pek bir şevkle anarlar, parasızlık, vakitsizliğe rağmen dostluğun tavan yaptığı yıllarmış, her şey çok samimiymiş vs.
ibrahim'in bir arkadaşı ile tanıştım, 80 doğumluymuş. ona da sordum: "90ları hatırlıyor musun? nasıldı?" o da dedi ki iğrenç yıllarmış. siyasi durum ortadaymış. habire hükümet kuruluyormuş. ekonomik durum da ortadaymış. ve en önemlisi hiç moda yokmuş yahu! ancak türkü barlar varmış. biraz da atari oyunlarından bahsetti. bir de emanule tutti frutti ne iğrenç şeymiş, o yıllarda ne kadar da abazanmışız toplumca. sezen aksu verimsiz dönemine girmiş.teoman, özlem tekin, şebnem ferah yeni çıkmış. bu sorudan şevk alarak sordum: "peki ya grunge, generition x, uyuşturucu bağımlıları?" omuz silekerek, biraz da bana küçümsemeyle bakarak: "valla, öyle şeyler pek bilinmezdi zannediyorum, belki küçük bir grubun haberi vardır." dedi.
sonra yengeme sordum. "özlem abla, 90larda sen bir üniversite öğrencisiydin, nasıldı?" dedim. o da bana pop ve fantezi modasını, gazi üniveristesinde tek solcu fakültede olduğunu, ama fakültedeki öğrencilerin daha çok zengin tipleri olduğunu ve ankara'da salata bar'a gittiklerini anlattı. sonra da kendi hayatını anlattı, ama açıkçası buralar biraz alakasızdı.
hikayeler dinlemek çok güzel bir şey. sizin geçmişinizde neler var? aklınıza ilk gelen, anlatmak istediğiniz bir şey, bir olay var mı? bana buraya yorum olarak bıraksanıza. illa süper bir tespit veya eşi görülmedik bir olay olmasına gerek yok. çok basit bir şey de olabilir. hangi çocuk kitaplarını okurdunuz, arkadaş grubunuz var mıydı vs. ya da akrabalarınız kimlerdir? nerlerden gelmişlerdir?
3 yorum:
işkence, okulu bırakma, sürgün, evlilik, evlatlık, babalık, işssizlik, salaklık, müzik, falan filan...bazıları da anlatma tembeli...90'lı yıllar --> ben
doksanlı yıllarda televizyon izlemediğim için oldukça kişisel bir belleğim var o zamanlara dair. sanırım doksan ikide liseye başlamıştım aileden uzaklaşmanın ve bende hala süren çakı merakının başlangıcıdır bu, çakı benim için hem kitsch denebilecek tuhaf bir estetiği olan hem de savunmaya dair bir ilgi nesnesidir.şimdi ne zaman bir sokak satıcısının tezgahında çakı görsem ailesinden ilk kez uzak düşen ve akşam karanlığında sokakta yürürken hareketlerine erkeksi tavırlar katmaya çalışan o yalnız çocuk canlanır gözümde.
üniversiteye başladığımda hala doksanlar sürmekteydi ve ben hala televizyon izlemeyen her tanıştığını ne tatlı ne sevimli ne iyi diye tanımlayabilen naif saftirik arası bir kıvamdaydım. haa eğer hafızam beni yanıltmıyorsa ilk masaüstü bilgisayarımı da o yıllarda almıştım babamın desteğiyle. ama devalüasyon denen nane bilgisayarımı bana iki katına falan mal etmişti. kişisel ekonomimde yol açtığı ağır hasar hala içimi acıtır. döviz kuruna bağlı alışveriş yapılmaması gerektiğini de doksanlı yıllarda öğrenmiş oldum.
bir sürü sıkıcı detayla doldurabilirim burayı. ama kısaca babanın da dediği gibi doksanlı yıllar iğrenç yıllardı.
seda onok: çakılar ha? vay. iki genç kızın romanı'nda vardı çakılar. doksanların sert genç kızları çakı taşıyor, çok hoş.
ateş hırsızı: yorumun baya bir şey anlatıyor bence.
ikinize de teşekkür ederim:)
Yorum Gönder