Pazar, Ekim 31, 2010

beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın

dün gece bahsettiğim konuyu biraz açmak istiyorum. şöyle ki kalıplaşmış tek korku insanlara karşı duyulan değildir. zihnimizde o kadar çok sabit fikir vardır ki bunlar çeşitli korkulara yol açar. videoyu izledikten sonra bunların neler olabileceğini düşündüm. aklıma şunlar geldi, çok bilindik şeyler hepsi:

ırkçılık: ırkçılığın bilinmeyene duyulan korkudan olduğu söylenir zaten hep. belli insanlara karşı önyargı cehaletle korkunun karışımından doğar. 2 sene önce amerika'ya gittiğimde kim diye bir kadın bana karşı açıkça ırkçı davranmıştı. öyle ki konuşmaya ve iletişim kurmaya çalıştığım halde beni tanımayı reddediyordu. bir gün küçük kim'le konuşurken tesadüfen üniversite öğrencisi olduğumu duydu ve şaşırdı. ne saçma şeydi karşındakine sormak yerine kafandakine inanmak! belki de yabancı öğrencilerle kötü deneyimleri vardı. en yanlış şey de bir kaç deneyimi hayatının tümüne yaymak. mesela ben burda sınırlı deneyimime dayanarak "ayy, amerikalılar çok salak" desem hoş olur mu?:) kendi sınırlı deneyimimi gerçeğin bütünü sanmam?

kadından bilmem ne olmaz önyargısı: burda da elbette erkek egosunun, maço duyguların, üstünlüğün kırılacağı endişesi var. ah ne kırılgandır egomuz! annem genel cerrahi ihtisasına ilk girdiğinde kıdemlilerinden resmen "mobbing" görmüş. o zamanlar kadınlardan cerrahiyi seçen daha azmış. hatta biri ona "lavaboya işeyemiyorsan bu branşı seçmeyecektin!" bile demiş. annem şunu anlattı. ben bir iki kere hasta olmuşum da izin alması gerekmiş. aman ne kadar göze batmış. herkes "ben demiştim" havalarına girmiş. annem sonra dikkat etmiş, erkek doktorlar (ve hatta yaşça epey büyük) çocuklarının hastalığı için, kendisinden daha sık izin alıyorlarmış. ve kimsenin bu durum gözüne batmıyormuş. çünkü algıları bunu seçmiyormuş. ayrıca erkek doktorlar da çabucak yoruluyormuş ama bunu söylemekten çekinmiyorlarmış. hiçbir şeyi ispat etmek zorunda değillermiş çünkü. geçen senelerden birinde bu kıdemli "abi"lerden biri annemden gidip "biz sana çok çektirdik, hiç de hak etmemiştin" diyerek özür dilemiş. buna çok duygulanmıştı. demek ki değişmez dediğimiz düşünceler de değişiyor. evet insanlar değişiyor, bu da çok güzel bir şey.

hazır feminist takılmaya başladık, kadın cinselliği üzerine de 2 örnek vermek isterim. zira bu konuda, dünyada ve ülkemizde daha çok, korku, önyargı ve sabit fikirler almış başını gidiyor.

vajinismus (cinsel ilişki korkusu): bu korku da ya geçmiş tecrübelerden (taciz, tecavüz vs) ya da geçmişte sık sık duyulanlardan, bazen ikisinden gelir. türkiye'de avrupa ülkelerinden fazla olması duyulanların, hissedilenlerin, kollektif bilincin veya bilinçaltının kızları cinsel ilişkiden korkutan fikirlerden ve bazı yanlış bilgilerden oluşmasından dolayıdır. kollektif bilince veya bilinç altına sahip olmak için toplumun alt veya eğitimsiz, sıradan kesiminden olmak gerekmez. aksine okumamış kızlarda bu türden bir korkuya daha az rastlanıyormuş. cinsel ilişkiden korkan kadınlar esnasında daha önceden cinsellikten korktuklarını bilmezler. yüzeyde bu korku görünmeyebilir, hatta saçma bulunabilir. henüz fark edilmemiş bir korku vardır. yüzleşme esnasında ise kollektif bilince dayanaklık eden fikirlerin ne kadar berrak bir şekilde kadının zihninde yankılanıp durduğu tarif edilemez. kadın bunu fark edince şaşırır ve bu fikirlerin ne kadar da kendi içinden geldiğini duyumsar. "çok acıyacak." "artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak." "yüzüne baktıklarında her şey anlaşılacak." "kan gövdeyi götürecek." bu fikirler zincir gibidir, gevşemeye engel olur. öylesine içeri yerleşmişlerdir ki insan vücudunu kendi iradesinin değil zihnindeki bu demir fikirlerin yönettiğini düşünür.

kadınlardaki orgazm olamama sorunu: sorun şudur ki çoğu kadın kendisini seksle özdeştiremez. ülkede şahin k. gibi tüm erkeklerin kendini özdeşleştirebileceği çirkin, göbekli bir porno yıldızı varken, kadınlar seksin sadece "öteki kadınlar" için olduğunu hisseder. bu insanüstü, ahlaksız ve şuh yaratıklar seksi tekelleri altına almışlardır. ayrıca yukarda bir üst başlıkta belirttiğim şeyler hala geçerlidir. kız arkadaşlarınıza, etrafınızdaki kadınlara gidin de gizlice sorun. çoğunun cevabı "hayır" olacaktır. bu cevapları ala ala zihniniz "demek ki bir kadının bu noktaya ulaşması imkansıza yakın." diye bir sabit fikir üretecektir. sakın buna izin vermeyin! deniliyor ki her zaman "kadınlar daha zor uyarılıyor." "uyarılmak için tensel temas gerekiyor." bu fiziksel olarak doğru değil. "bunun için çalışmalısınız" der kadın dergileri. çalışmak derken sanırım en kökten çalışma yönemi "sabit fikir avı"na çıkmak olmalı. farkındalık, zihnin barajını yıkmak için birinci yolmuş. bana da mantıklı geldi.

aşk acısı: ayrılanlara sorun, bazıları "keşke ölseydi ama beni bırakmasaydı" bile diyecektir. bu kadar komik bir cevap olabilir mi? ayrı kalmak istemediğin bir insanın ölmesini neden istiyorsun? şaşırmış gibi göründüğüme bakmayın, ben de bunu birçok kez birçok farklı kişi için diledim. öyleyse ayrı kalmaktan daha çok acı veren bir şey var: bırakılmış olmak. sanki o kişi egonuzu da bıraktı ve çat! zavallı yumurtalar kırıldı... (neden yumurta dediğimi açıklayayım: oratokuldayken üstün dökmen ve doğan cüceloğlu kitapları hastasıydım. hayatımı bu iki insana göre yönlendiriyordum. bu ikisinden biri, sanırım üstün dökmen insanın sahip olduklarını birer yumurtaya benzetmişti. örneğin kariyeri bir yumurta, ailesi başka bir yumurta. onları ayrı sepetlere koyun, biri kırılınca hepsi kırılmasın, diyordu. siz yumurtalarınız değilsiniz, her şeyi gözlemleyen bilinçsiniz ve her şey değişip duruyor diyordu. sanırım eckhart tolle de aynı şeyi söylüyor.)

aşk acısı hakkında küçük bir hikaye anlatayım. benim yakın bir arkadaşım var. bir gün bunu epey yakışıklı bir çocuk öpmüş. arkadaşımın egosu o kadar büyümüş ki kendini olduğundan daha iyi görmeye başlamış. ama çocuk bir süre sonra arkadaşıma dönüp: "ya, öpüşürken bu kadar üzerime gelmesen? karın kaslarım ağrıyor. ben bir yere gitmiyorum sonuçta." demiş. kızcağız bu sözle egosunun yerin 56 m altına indiğini hissetmiş ve çok utanmış. bunu gören çocuk şefkatle kıza sarılmış ve kendinden emin bir şekilde "ileriki yaşamında yararlı olur diye söyledim." demiş. arkadaşım o güne kadar bu konuda gayet iyi olduğunu zannediyormuş. bir kaç gün sonra her reddedilmiş kızın ve güreşe doymayan mağlup pehlivanın yaptığı gibi google'da çocuğun adını aratmış ve çocuğun bazı gösterilerde dans ettiği videoları bulmuş. bu videolarda bir şey fark etmiş: stanislavski'nin "dansçılarda abartılı bir zarafet vardır." sözünün ne kadar doğru olduğunu. tuhaf bir şekilde dansçıların ne kadar minik hareketler yaptıklarını, ne kadar hafif dokunuşlarla birbirlerine dokunduklarını fark etmiş. ve bu onun hiç hoşuna gitmiyormuş çünkü bunu biraz komik ve yapmacık buluyormuş. bunu fark etmek, bir anda kırılan yumurtaları tamir etmeye yetmiş! "o çocuk her şeye dansçı gözleriyle bakıyordu ve o beni zarif bulmadı, ama bir başkası pekala bulabilir." "örneğin grotesk eserler sahneye koyan bir rejisör veya sado mazo partiler düzenleyen bir sapık beni zarif bulabilir! işin doğrusu ben ne güzel, ne de kötü öpüşmekteyim, tek bilebileceğim şey tarzımın o çocuğun hoşuna gitmediğidir."

bir başka arkadaşımı ise sevgilisi başka biri için terk etti. o da bunu boyunun kısa olmasına bağladı ve sürekli boyunun kısalığından şikayet etmeye başladı. nedense boyu o zamanlar bana da biraz kısa gelmeye basladı, daha doğrusu kısa boylu bir çocuktu ama şimdi bu benim de gözüme batmaya başlamıştı. allahtan bahsettiğim arkadaşım aşk acısını atlattı ve ben onun kısa boyunu değil neşeli ifadesini fark ediyorum.

aşk acısından tek çıkarabileceğiniz sonuç onun sizi terk ettiğidir. belki biraz daha fazlasıi belki ona kaba davrandınız mesela. ama hepsi bu. daha fazlası değil.

neyse, görüşürüz. size vereceğim davranışçı ödev şu olacak: yarın aklınızdan geçen saçma sapan fikirleri yakalamaya çalışın ve onlara gülün. hahaaayt. sevgiler.

çuuu çuuu çuuu

Bugün Fuat Amca sağ olsun bir video izledim. Belli düşüncelerde yıllarca takılı kalmaktan bahseden. Bunların çoğunun saldırgan düşünceler olduğunu söylüyor. Örneğin “insanlar bana zarar verecek” düşüncesi gibi. (not: eckhart tolle'ün bir konuşmasıydı. kendisi zihnimizin bizi köleleştirdiğini ve geçmişle bağlantılı sahte egolar yarattığını savunuyormuş. fakat ne dediğini, savunduğu şeyi tam bilmiyorum aslında. bu, izlediğim kısımdan etkilendiğim şeyler)

Benim mesela çok iyi niyetli, insan canlısı bir görünüşüm var. Bunu karşılaştığım insanların yüzde 90ı filan diyor. Görünüşe bakan insanları çok sevdiğimi sanır. Fakat işin aslı, ben insanları o kadar sevmiyorum. Ben onlardan daha çok korkuyorum.

Bu korku ana okulundan beri vardır herhalde. Okul stres demekti. Ergenlikte bu korkumu saklayamadım o kadar. Gel zaman, git zaman, lisede, çok işe yarayan bir metot geliştirdim. Sevimli davranmayı öğrendim diyebilirim. Konuşmada bilerek bazı tatlı hatalar yapıyor, biri bir şey anlatırken pek o kadar ilgilenmesem de onu çok önemser gibi görünüyor, herkese çok cana yakın davranıyordum. “Savaşmak istemiyorum, haydi sevişelim” veya “beni bir rakibiniz değil bir dostunuz olarak görün.” Mesajları veriyordum. O zamanlardan sonra ortaokuldaki dışlanmışlığım ve horlanmışlığımın yerini sevilmek ve korunmak aldı. Bunu sadece etrafımdaki insanların değişmesine bağlıyordum. Oysa ben de değişmiştim. Artık beride durmuyordum, surat asmıyor, beni beğenmeyenlere “beyinsiz” demiyordum. Fakat gardım düşmüş değildi. Sinsice yerinde duruyordu.

Gel zaman git zaman insanlardan korkan tek kişinin ben olmadığını fark ettim. Hemen hemen herkeste bu korku vardı. Sadece farklı şekillerde kendilerini teselli ediyorlardı. Ben Çekoslovakya gibiydim, barışçıl çözümler istiyordum. Bazıları da Amerika gibiydi. Korku imparatorluklarını oraya buraya saldırarak yönetiyorlardı.

Çoğu insanlardan korkuyordu, hayattan korkuyordu. İnternete girin bakın. Forumlar, sözlükler… “hiçbir bok olamayışını aptal iki espriyle kapatmaya çalışan insan” “yuh artık bari kaftanla gelseydiniz İstinye park’a bayılıyorum bu Türk kadınlarının rüküşlüğüne” öyle korkuyorlar ki banal sayılmaktan… belki yanlış bir tespit ama kolektif bilincimiz veya bilinç altımız her neyse, saldırma- savunma ikilisi üzerine kurulu sanki. Benimkilere bakalm:

1- Genç olduğumuz için acımasızdık. Bir “soyutlama” vardı. Soyutlanan hakkında günlerce konuşur, ona “orospu çocuğu” manasında o.ç. derdik. Günlük okumaca, dolabında tampon bulmaca. Ben ki lisede mutlu saydım hep kendimi. Fakat hep bunları gördüm, belki de algım geçmişin etkisiyle de epey seçiciydi. İçimdeki insan korkusu pek dinmedi. Bir gün bir öğrenci grubu olarak münazaraya Robert Kolej’e gittik. Ben 15 yaşında, ilk defa okuldan dışarı çıkıyordum. Ve çok korkuyordum. O gün çok feci bir korku ile dolaştım bütün gün. Bu yüzden biri Robert Kolej dediğinde aklıma gelen ilk cümle “orda okumak çok feci olmalıdır.”oluyor. bu korku ne zaman okuldan olmayan birileri olsa geliyordu. Ancak AFS’den sonra biraz yatıştı..

2- İlkokul 3te serviste 3 kız vardı: Gözde, İnci, Derya. 4e gidiyorlardı. Ve benle hep dalga geçiyorlardı. Servis şoförüne “Mustafa Abiiii, Bakırköy deliler hastanesinde inecek vaaar!” diye bağırıyorlardı. O da gülüyordu. Ben bir gün bunu anneme söyledim. Annem de servise geldi ve kızlara aynen şunu demişti: “bana bakın ben cerrahım. Sizin o kulaklarınızı keserim yamuk yumuk dikerim.” Kızlar o günden sonra çok değiştiler. (ve hala hiç üzülmüyorum onlar için ki aslında yazıkJ) (o an is utançtan yerine dibine girmiştim) şoföre de “kocamı zor tutuyorum buraya gelip seni dövecekti.” Dedi. (babamın haberi bile yokJ)

Yok mudur hayatının 22 senesinde böyle 2 veya 3 vaka yaşayan? Videoda adam diyordu ki “bir düşünceye saplanınca algınız seçici hale gelir, hatta benzer olayları çekersiniz.” İnsan korkusu gökten inmiş değildi. Ben böyle bir izlenim edinmiştim, bir tür önyargı. “insanlar kötüdür” diye düşünüyordum ve buna inanıyordum. Her an bana saldıracaklar zannediyordum. Oysa insanın çok iyi olduğu anlar da vardı belki. Onları ben bir lütuf olarak görüyor, altında başka manalar arıyordum.

İnsanların bana karşı “agréable” oldukları zamanlar korkum daha da artıyordu. Çünkü beklediğim bu değildi. Indochine’in şarkısındaki gibi: “car j’imagine toujours le pire, le meilleur me fait souffrir.” (her zaman kötüsünü hayal ettiğimden iyisi bana acı veriyor) “ne zaman bu bitecek?” Yine bir gerilim içinde bekliyordum.

Diyeceğim o ki kendinizi tedavi etmeniz mümkün sevgili okurlarım. Biraz farkındalıkla iş düzelir. Bolca çaba gösterin. Barışçıl bir yaşam istiyoruz, hakkımız da. Ama özgürlükten ödün vererek değil. Evet, toplumda saygı görmek istiyoruz. Ama bunu etrafı korkutarak yapamayız. Korkmamayı başardığımız vakit, işte o vakit hayat ne kadar kolay olacak, biz ise özgür…

Cumartesi, Ekim 30, 2010

çibi çibi dup

haha burasını artık bunalım köşesi yaptım çok süper oldu bence.

HEPİNİZ ÖLECEKSİNİZ MALLAR.

Cuma, Ekim 29, 2010

biricik okurlarıma aşk tavsiyeleri

eğer bir insan sizinle tatlı tatlı flörtleşiyor ve son derece gizemli davranabiliyorsa o size aşık değildir. tabi bunu zaten istemezsiniz o başka. çünkü oyunsu, hafif bir şeyler, türlü türlü aşk oyunları aşıkken yapılamaz. aşıkken o evreyi insan kendi kendine aşar ve kontakt kurma evresine geçmek ister. paylaşmak filan ister. konuşmak ister. ama aşık olmayan kelimelerle kendini ifade etmez çünkü gerizekalının söyleyecek bir şeyi yoktur. onun artık dili susar, vücudu konuşur. konuşmaz bakışır. bunu da bilerek yapar. bu da laf salatasından daha çekicidir elbette. gerçekten cilveleşen kişinin aklına konuşacak bir şey gelseydi böyle mal mal cilveleşmezdi. onun aklından şöyle şeyler geçer:

haha! benden hoşlandı.
güzel hamle yaptım.
hihi öpüşsek ya.

çoğu zaman bunlar bile geçmez çünkü beyni boştur. onun yaptığı da hissettiği de sadece oyundur. bu da ona çekicilik verir. aşık kişi ise vücut dilinde kıvranır. ama kelimeler kıvrak bir şekilde kağıda dökülür. ama genelde kimse kelimeleri dinlemez. paylaşmak çoğu için arkadaşlarla yapılır. oynaşmak sevgililerle. aşık kişiler! kaybettiniz. çok aceleci davrandınız. aşık olmayan mallar kazandı. ama elbet sizin de aşık olmadığınız bir an gelecek ve turnayı gözünden vuracaksınız.

saçmalardan seçmeler

çok komik diyaloglar yaşanıyor:

-kadın olarak görülmekten niçin korkuyorsun?
-düşman edinmekten korkutuğum için.
-düşman nedir?
-iyi niyetinden şüphe edenler. insanlar çok saldırgan. her an seni rezil etmek istiyorlar. insan baştan çekilmezse düşmanı çok olur. öyle bir duruşun olmalı ki kimse iyi niyetinden şüphe etmesin.seni yanlış anlamaya insanlar dünden hazır. bir kişi kadınlığını ortaya çıkaran hareketler yaparsa sonuçlarına katlanır. o zaman insanlar herkese olduğu gibi ona da saldırırlar. insan yarışın dışında tutmalı kendini.
-insanın düşmanı olursa ne olur?
-daha zor olur.
-kendini saklamak da zor ama. başka ne yapılabilir?
-bilmem.
-bulmaya çalış.
-insan umursamayabilir.
-işte bu! etkilenmeyebilir, değil mi?

Cumartesi, Ekim 23, 2010

3. sınıf, karma sözleşmeler, tartışma programları

işte bunlar son 3 günümün özeti. 3. sınıf çok kötü. nedenini şu diyalogda bulabilirsiniz:

kardeşim- uf bugün çok sıkıcıydı. ingilizce ingilizce tarih tarih coğrafya coğrafya.
ben- ticaret ticaret ticaret eşya eşya eşya.

bir arkadaşım var, pek samimi değilim. aşık da değilim ona hem de hiç, ama hiç, ama böyle garip bir şey. insana dokunması çok güzel bir şey. resmen gelip insanın omzuna dokunuyor, tatlı tatlı soruyor "nasılsın?" diye. konuşurken arada şivesi ortaya çıkıyor, o kadar güzel oluyor ki. rüyalarımda kanat takıp uçuyor, beni zor durumlardan kurtarıyor.

birinin sizi daha çok sevmesini istiyorsanız ona sarkınıtılık sınırlarına girmeyecek şekilde dokunun.

o kişi muhtemelen yeni bir öğrenim yılının başlamasından rahatsız. önünde kapalı havaların hüküm süreceği stresli günler var. bu kişinin evinde de ufak tefek kavgalar olabilir. bu kişi duygusal açıdan kendini yalnız hissediyor, kalbi şu aralar boş. bu kişinin kendini içkiye ve eğlenceye adamak gibi bir olanağı da yok çünkü şu aralar hiç parası olmayabilir ve ailesiyle yaşıyor olabilir. bu kişinin muhtemelen yeni başlayan ama artık kanıksadığı küçük bir iç sıkıntısı var. bu sıkıntı olağan, hatta olması gereken bir şeymiş gibi sunuluyor, etraftaki herkeste olan bir şey. ona eğitim gördüğü veya çalıştığı yerde biraz insanca temas iyi gelir. bu yüzden samimiyetine güvendiğiniz bu kişinin omzuna dokunabilir, onu hunharca kucaklayabilirsiniz. ONA ŞU LANET OLASI DÜNYADA KARMA SÖZLEŞMELERE UYGULANACAK HÜKÜMLERDEN DAHA GÜZEL, DAHA SICAK ŞEYLER OLDUĞUNU HATIRLATABİLİRSİNİZ DOSTUM! o akşam o, kendisini bir kalabalığın içinde ödevini teslim etmemiş görecek, siz de uçan bir yaratık olarak rüyaya gireceksiniz ve onu kaçıracaksınız. aynı bir dost gibi...

not: anonim avukat diye bir blogu tavsiye etti c.t. okudum da, baya güzelmiş. ben de size tavsiye ederim. çok ilginç ve öğretici.

Pazartesi, Ekim 11, 2010

ben kadınlar dünyasını pek tanımıyorum, yani öyle milletin içini okuduğumdan veya herkes ne hissediyor yüzde yüz bildiğimden değil bunları söylemem. sadece sezgilerim konuşuyor.

şimdi mesela erkeklerden sık sık hangi cümleyi duyarız? "kadınları severim." teoman misal. rahat rahat, gevşek gevşek söylerler bu cümleyi. bu cümleyle herhalde hem cinsel aktiviteyi, hem kadın vücudunu hem de mizacını sevdiklerini kast ederler. oysa "erkekleri severim." cümlesini bir kadının ağzından duymayız pek. bunun nedeni sadece toplumsal baskı mıdır? yani kadınlar erkekleri çok severler de bunu söylemeye çekinirler mi?

bence toplumsal baskının yeterince ulaşamadığı yerlerde bile çoğu kadın bunu söylemez çünkü çoğu kadın erkekleri sevmez. elbette aşk, cinsel istek, evlenme, sevgili olma vs isteği her zaman vardır. ama her zaman arada bir öfke, bir soğukluk kalıyor. birçok araştırma gösteriyor ki kadınlardan cinsel aktiviteyi seven de öyle çok fazla değildir. bu da kanımca yeterince erkek sever olmamaktan geliyor. öyleyse kadınların çoğu kadın sevmeyen sevici gibi bir şeydir.

öfke bir yere kadar insanı öfke duyduğu şeye çeker, kadınların çoğu da erkeklere öfke duyuyor. anlaşılmazlık, karmaşıklık aradaki çekimi yaratsa da geriye genelde çok az şey kalıyor. bu da öfkenin, hıncın bir sonucudur. kendini tam olarak vermemek, sever görünerek sevmemek, tüm kalbiyle sevmemek. bir kişinin her yanını sevmemek. sevgiyi bir zaaf, insanın zayıf ve önemsiz bir yanı, bir ihtiyacı gibi görmek. günümüzde türlü kurallar ve baskılarla, insanüstü ve saçma sapan güzellik ölçüleriyle, ukalalık ve hor görmeleriyle kadını kendi vücuduna yabancılaştıran erkek cinsine bu sevgisizlik müstehaktır bence. yalnız, ucu da en çok kendimize dokunur.

imza: azılı erkek düşmanı kadın sevmeyen türden bir sevici olan bir genç kadın

Perşembe, Ekim 07, 2010

bugünümü ne boş işlerle doldurdum

merhaba!

bugün yeniden tiyatro klübünün atölyesine gittim de hoşuma gitti. bir vücut olmak, bu vücudu durmadan aklını, hayal gücünü kullanarak hareket ettirerek güzel bir tablo ortaya koymak... güzel değil de, teatral, hayata benzer bir şeyler. başka vücutları yakınında hissetmek ve onlarla uyum içinde hareket etmek... insanı zinde, mutlu kılıyor. geçen senelerde bir yazı yazmıştım. orada vücudumu sevmediğimi, sahnede hoş görünmediğimi söylemiştim. vücudum şimdi 10 kilo daha ağır ve kalın, oysa onu daha çok seviyorum. çünkü bu sevgi dıştan içe değil, içten dışa doğrudur. aynı şekilde başkalarını da daha çok seviyorum.

bugün "aldatacağım" diye bir kitap okudum, yazarı esat mahmut karakurt. eski kanun dönemindeki ceza hukukunu anlatan bir kitap. şöyle ki genç muharrir evinde otururken telefon acı acı çalar. arayan genç bir kadındır. kocasının onu yarın gece aldatacağını, bu yüzden kendisinin de onu yılladır kitaplarından hayran olduğu ve hem yakışıklı hem de zengin olduğunu bildiği genç muharrir ile aldatmak istediğini söyler. muharrir kısa bir tereddütten sonra kadının evine gider ve bu nefis kadınla süper bir gece geçirir. bu arada adamın adı macit kadının adı mualla. sabah ise koca bu ikisini basar. yanında da polisler. ama meğersem bu karı koca kumpas kurmuş. eski kanunda zina suç olduğundan 30 aya kadar da cezası olduğundan ve dava etme hakkı kocada olup isterse kullanmayacağından bunlar da işte macit'e şantaj yapıyorlar, bize 100 bin ver yoksa dava ederiz diye. yani planlanmış. ama aslında mualla'nın suçu yok. her neyse sonra mualla pişman oluyor çünkü macit'e aşık olmuş. ve parayı geri götürüyor sonra mualla kocasını öldürüyor. mahkemede nefsi müdafaa mı tasarlayarak mı bunu tartışıyorlar. hatta bir diyalog var ki al ceza derslerinde okut:

- hakim bey ben kocamı öldürdüm, ha tasarlayarak öldürmüşüm ha o anda karar vermişim, ne fark eder... (mualla o kadar namuslulaşmış ki idama bile razı)
- fark etmez olur mu kızım, birinin cezası idam diğerinde serbest kalırsın.

sonra nefsi müdafaanın yokluğuna ama haksız tahrikin varlığına karar veriyorlar çünkü macit arkadan "durun!" diye şahitlik yapıyor. mualla 5 yıl yatıyor, çıkışta macit onu arabasıyla almaya geliyor, eve gidiyorlar.

okuyunca ibrahim'e de anlattım, o da deftere macit kalp mualla yazdı.

Pazartesi, Ekim 04, 2010

bazı insanlar vardır mesela çok açık saçık şakalardan rahatsız olurlar. veya bir kişinin konumuna yakışmayacak samimiyetten. veya birinin gelip ansızın sana hayatını anlatmasından. ben olmuyorum. yeter ki başkasına da yer bıraksınlar. "her şeyi anlatıyorsun" benim de karşılaştığım bir eleştiri.

bence biri sınırlarını genişletmek istiyorsa sorun yok. ben de ona uyum sağlarım. bunu ucuzluk olarak görmüyorum nedense. bir hocadan zorla hoca gibi davranmasını istemem, beklemem de. şimdi ben bunları ne için anlattım? bugün bir kıza "ya sen çok güzelsin, biz şunla ve şunla konuştuk hatta aramızda, seni çok güzel buluyoruz" dedim. başka biri de beni arkadaşlarımla aramda konuştuğum her şeyi herkese anlatmakla suçladı. bunun adı samimiyet değilmiş. sosyal yaşamda filtre olmalıymış.

böyle bir suçlama kadar utandırıcı bir şey yok. "her şeyi herkese anlatmamalısın." yalnız herkes sınırlarını biraz kendi çizmez mi? bir de bu sınırlar gençken daha esnek olmaz mı? ben de işe girince belki bu kadar çok bilgi vermeyeceğim kendim hakkında. ya da belki de vereceğim. çünkü belki de o ilişkiler içinde kalmayı seçeceğim, bilmem ki. gençlikte (ve belli bir yaşam tarzını seçenlerde) şöyle değil midir, paylaşım derinliksizdir ve çok fazladır. hatta bazen absürde varır paylaşmak. sarhoşken tanıştıklarına insan tutar da aşklarını anlatır.

ya bir de amaç da önemli, belirlemesi zor olsa da. biri bir şey anlatırken etkilemeye çalışıyorsa farklı, karşılık bekliyorsa veya konuşacak konu çıkarıyorsa özel hayatından, kişisel şeyler hakkınsa karşısındakinin görüşünü merak ediyorsa o farklı bence. yani teşhir yine teşhir ama monolog şeklinde mi diyalog şeklinde mi teşhir? teşhire katılım var mı? ilki basit/adi teşhirken benim gözümde, ikincisi nitelikli teşhir hatta sanat oluyor. yani teşhir bir amaca hizmet ediyorsa bence iyi. uslup da önemli, bunun için ise ne yazık ki zeki olmak gerekiyor, çok zeki...:(

bir de ben şey değilim yani, hani çok seçkin bir çevreden gelmiyorum. belli görgü ve davranış kurallarını bilmiyor olabilirim. gerçi artık kimse bilmiyor.