yaz ve gezi günlükleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaz ve gezi günlükleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Eylül 15, 2011

Erasmusçuluk ilk günümün izlenimleri

Erasmus denen şeye başladım. Salı günü Paris'e gittim, orda arkadaşım Y.T'in yanında kaldım. Ertesi gün trene binip 5 ay okuyacağım şehir olan Rouen'a gittim. Yurda geldiğimde giriş katta kimse yoktu, sadece çok tuhaf bir çocuk vardı. "Anahtarları burdan mı alıyoruz?" dedim. Sonra karşılıklı sustuk. Sonra onun bir arkadaşı geldi, o daha konuşkan olduğu için onlarla tanışmış oldum. Bunlar dündü, yurttaki ilk arkadaşlarım onlar olmuş oldu böylece. Tuhaf çocuk Montrealli imiş. Arkadaşı Kazablanka'dan geliyormuş. Tuhaf çocuk benimle geldi, işlemleri tamamladık. Sonra bana çikolatalı ekmek getirdi. Sonra bana "sıkılırsan gel" dedi. Ben de işleri yaptım, akşama doğru sıkıldım tuhaf çocuğun yanına gittim. Bir baktım ersamusçuluk yaşamına dalmışlar bu ve bunun 19- 23 yaş arası erasmus arkadaşları.

Bu grup hırt zırt veya pırt için bir araya gelmiş enternasyonal ve banal bir genç grubunun bütün klişelerine sahipti:

Habire bağıran iri yarı Meksikalı genç (o kendine "party animal" diyor)
Bir iki tane süslü ve konuşmayan latin amerikalı kız
İki tane çok güzel Polonyalı kız, biri "oo bensiz mi partiye başladınız!!" "of çok akşamdan kalmayım" laflarını ağzından düşürmez
İri yarı Meksikalı genç gibi bir "party animal" olma meraklısı Kanadalı sessiz çocuk (Meksikalı gençle erotik danslar yapıyorlar)
Şilili ve en azından akıllı bir insan
Üç Faslı (özellikleri politika hakkında konuşmaya olan hevesleri): En çok bunlarla anlaştım. Faslılık üzerine konuştuk.
İki Alman (bunlar bulundukları ortama göre daha olgunlar. aralarında almanca konuşuyorlar): Bunları "woher kommst du?" "ich kann nicht deuscth sprechen aber ich mochte lernen" cümleleriyle tekilemeye çalıştım, "wow" filan dediler.
Yabancılardan nemalanmaya gelmiş iki çıkarcı fransız (geçen sene de Erasmuslarla takılıyorlarmış): Bunlardan biri yabancı kızlara "büyytüful görrrrğl" diyip duruyordu. Önce bu iltifatlara çok sevindim, ama sonra baktım ki herkese yapıyor. Herkesi öpmeye çalışıyordu. Zannediyorum ki buna vakıf olamadı.

Bu tiplerle şehre gittik, sonra Faslı çocukla yine faslılık üzerine duygusal konuşmalar yapa yapa odama çıktım. Bir de baktım anahtar girmiyor. Çok korktum, aşağı indim, görevliye söyledim. onun da yardımıyla kapıyı açtık. Daha doğrusu biz açmadık, uykusundan uyanmış kızgın biri açtı. Meğersem yanlış binaya girmişim.

Böylece yaş 18 bir erasmus günü geçirmiş oldum... Ama çok memnunum.

Pazar, Eylül 06, 2009

ingilizcemi geliştirmek için yaptıklarımdan o kadar memnun olmasam da yine de idare eder. 50lerde çekilmiş komik dizileri izliyorum televizyonda, onlarda baya kelime oluyor yani bugünkü salak şeylerden daha zengin kelime açısından. paul austerdan 2 kitap okudum. onlar baya basitti. the readerı okudum, hani filmi çekildi ya. o da baya basitti. sonra hemingway'den öyküler okumaya çalıştım, yapamadım. şimdi on the roadu okumaya çalışıyorum. ingilizcem hala kötü ama yine de biraz gelişti sayılır. 1 günümüz kaldı!!! ondan sonra bu fucking parktan ayrılıp new yorka gidiyoruz. oh be, yetti amına koyayım. geliyorum new yorkçuğum, az kaldı. sonra evime. sanki kendi evim yokmuş gibi burda gördüğüm evinden çıkan, arabasına binen insanları kıskanıyorum. inşallah bir gün bizim evin önünden geçen bir turist de beni kıskanır. kardeşimi özledim. ben çok evcil bir insanım, evden hiç çıkmam. ama 1 hafta evde kalınca hemen başka bir yerlerde yaşamak isterim. sanki bir şey kaçırıyormuşum gibi gelir.

az sonra zee'yi göreceğim. dün mutfakta zee'nin salaklığından bahsediliyordu. ben de hemen ilgilendim. dedim ki aa o nerde çalışıyor şimdi falan. valerie hemen anladı, ezgi görmek istiyorsan zee'yi alpine'a gel dedi. ve ekledi, gerçi çok aptal bir insan ama yani dedi. şimdi oraya gidiyorum.

Pazartesi, Ağustos 31, 2009

bugün bir hiç yüzünden kasılıp durdum. sabah dutch fünel keklerine gittim. kasiyeri daha önce hiç görmemiştim. çok salak bir tipti. en unutulmayacak şeyleri unutup duruyordu. ingilizcesi kötüydü. adı zeeydi. sırp imiş. adı zee değil, zjelko muymuş neymiş. hiç yakışıklı olmamasına rağmen onu beğendim. funnel keki yiyip "kolesterol" diyerek kalbini gösterdi. "nerelisin?" diye sorunca "karadağ" dedim. "gerçekten mi?" dedi, "hayır." dedim, güldü. herkese burcunu sordu. sonra burçları yorumladı. seninki ne dedim. başak dedi. keşke boğa olsaydı diye geçirdim içimden. ne işime yarayacaksa. sonra onu kola doldurma noktasına gönderdiler. bizim tam karşımızda. bütün gün tuvalete gidip dönerken şu çocuğa uğrayıp naber desem mi diye düşünüp durdum. hiç yüzünden, çünkü tanımadığım bir insan. görünüşe bakılırsa hiçbir özelliği yok. adı da zee değil zjelko mu ne. kimbilir neye denk geliyordur. cenk filan gibi bir şeydir belki de.

Cumartesi, Ağustos 29, 2009

parasızlık belimi büküyor. içim sıkılıyor bu yüzden. başarsız hissediyorum kendimi. yalnız aynı şeyi gezilerimiz için söyleyemem, onlar çok güzeldi. boston& salem ve niagara şelaleleri'ne gittik. boston o kadar güzeldi ki... o kadar güzeldi ki... niagara'da ıslandık. arabada hiç tanımadığım bir rus çocuk başka romanyalı bir kızı öptü.
büyük kim, yani ırkçılığıyla ünlü süpervisor kim gitti. yerine kim geldi peki?? bizim moteldeki singapurlu ally'e yavşayan ricky. geçen gece sarhoş olup göle işeyen, boş zamanlarında "lan amcık", "siktir git" gibi kelimelerin türkçesini öğrenen ricky. bu geldi ve ortam anında değişti. kimseyle konuşmayan bahadır birden canlandı ve ricky'i gıdıklayıp durmaya başladı. ricky dükkanın telefonundan arkadaşlarını arayıp türkçe küfredip kapattı. sonra ricky boş zamanında arı yakalıyor tamam mı. plastik bardakla. ben de acıdım arıya gittim serbest bıraktım. bağırmaya başladı arım nerde diye. sonra fire burning on the dance floor çalınca işi gücü bırakıp oynamaya başlıyor. ricky var diye jun'la tavuk kanat pişirip yedik. ricky önce kınar gibi yaptı sonra gizli gizli o da yedi.
ricky bugün iş çıkışı çisem'in yanına gitmiş. bunu duyan salak çocuklar dalga geçmişler.
küçük kim ise beni korkutuyor. yaşından büyük laflar etmeye başladı. şimdi size söylediklerinden biraz aktaracağım:
- "taco bell'in tacoları beni orgazmik yapıyor." (çok biliyorsun)
- "t...k türkçe'de nasıl denir?"
- "jun 25 erkekle yatmış." (jun bunu yalanladı.)
- "jun bütün parkla yatmış." (jun bunu da yalanladı)
- "t.....klarım terledi türkçe'de nasıl denir?" (oha)

bu geyikleri yazmak çok hoşuma gitti, umarım sıkılmadınız.

Cumartesi, Ağustos 15, 2009

1 . talgat'a "talgıt" diyorsun. jun'a "can" diyorsun. bir doğru düzgün isimlerini söylemeyi beceremiyorsun. ve orda milletle geyik yaparken 80 pizzanın hepsini bana yaptırıyorsun. gerzek karıya bak. andrew bütün gün dalga geçiyor. küçük kim'den bir şey beklemiyorum zaten o yavrucağın kendine hayrı yok. ama yani herkes geyik yaparken neden hepsini bana yaptırdığının bir sebebi var ki o sebebi bütün park biliyor. ırkçısın, kıçımın kenarı. herkes bunu biliyor, herkes de söylüyor. öyle bir ünün var. anlamadığım benim, sen neyine ırkçı oluyorsun yani hani sen böyle çok matah bir şey olsan da diğerlerini beğenmesen anlayacağım. gerçi senin pek matah bir şey olmaman her şeyi açıklıyor, zira ırkçı olmak matah insanların takındığı bir tavır değildir genelde.

2 . bazı erkeklerden hoşlanmıyorum, örneğin şu aralar karşılaştıklarımın %90'ından tiksiniyorum. geriye sadece sevgili arkadaşımız arthur kaldı ki, o da beni sevmiyor. "arthur, why don't you like me?" diyince "i never said that." diyip kafasını çeviriyor. her neyse o ve onun gibi birkaç tane daha sayarım, gerisinin yanında rahat edemiyorum. özellikle bir grup var ki kaçmak istiyorum. "delikanlılar". onlara gidip şöyle demek isterdim: "siz kendinizi en delikanlı sansanız da 5 dakikada sizin gibi 100 tane toplarım. hepsi de en delikanlı kendini sanır." derim.
nefret kusma seansımız bitti. yarın aynı yerde bekliyorum anacım.

Salı, Ağustos 11, 2009

cem yılmaz

çalışmak yoruyor adamı. şu an yeni geldim. kendimden yükselen bu iğrenç kokuya katlanamıyorum artık ama duşa girince de bir saat çıkamam genelde. uff ne kadar yorgunum. kokunun ne olduğunu buldum. ekşi lahanaları atmışlar üstüme sinmiş. marks'ın işine yabancılaşma geyiğini anladım. hakikaten yaptığın işin sana hiçbir şey öğretmemesi böyle bir şey. benimkini alalım: pizza yapmak. hamurun, ki burda yapılmışı var üstüne doğradığımız peynirleri koyuyoruz ki burda doğranmışı var, üstüne dilimlediğimiz, ki dilimlenmişi var salamları dizelim sonra da kendiliğinden dönen fırına atalım pizza yapmış olalım. yani tüm gün yaptığım işi 5 jeste filan indirgeyebiliriz. şimdi çisem gelecek. bana hadi klaba gidelim diyecek. ben de tamam diyeceğim. ama aslında gitmek istemiyorum. ve ayrıca param yok. şu gitarı alınca hiç param kalmadı. blog yazarak eğleniyorum. o bedava.

Cumartesi, Ağustos 08, 2009

insanlar...

bazen kendimi yorgun bir ağız gibi hissediyorum. amerikanvari yayvanlığa alışamamış bir ağız. konuşmanın doğal bir davranış olmaktan çıktığı bir zamanda ne yapacağını şaşırmış bir ağızcağız. yeah yup oh sorry diyiveren, bir şey değil ile önemli değil sözlerini sürekli unutan bir ağızcağız. fakat kendimi en çok yorgun ve az duyan bir kulak gibi hissediyorum. o kadar çok insanı dinlemeye çalışıyorum ki hepsi kafamda geziniyorlar ve yerlerini arıyorlar.

talgat kazakistanlı. çalıştığım yerde herkesin dövmesi var, 35 yaşındaki alice'ten tut 17 yaşındaki andrew'e kadar. talgat'a ille de dövme yaptırt diye tutturdular. talgat "benim ülkemde onu ancak mahpuslar yapar" falan dedi. talgat insanın içini ısıtacak kadar sevimli, can bir çocuk. ben bugün gidip ona son saçmalığımı yaptım "talgat, sen kımız içiyor musun?" dedim. o da "tabi içerim, kımız sağlığa çok faydalıdır." dedi. bunu duyan kim (15) ne???!! "peanuts" mı içiyorsun??? dedi. talgat da "hayır at sütü içiyorum" dedi. bunun üzerine kim "ne????!!! at sütü mü içiyorsun?!!!" dedi. süpervisor kim'e gelip "kim, are you retarded?" dedi. bu da sevdiğim kelimelerden biri. 15 yaş çalışmak için bence çok erken ama. aklıma kendi kardeşim geliyor da, çok küçük.

ryan diye bir çocuk geldi bugün. beraber pizza yaptık. 17 yaşında olduğu isim kartından belliydi. başta hiç konuşmuyordu, sonra ben ona bileğindeki dövmesini sordum. sonra 13 yaşından beri anne babasıyla yaşamadığını, onlardan hiç para almadığını, 25 yaşındaki kuzeni, kuzeninin sevgilisi ve 5 yaşındaki kızlarıyla yaşadığını söyledi.

17 yaş diyince sırtına soyadını yazdırmış andrew geldi aklıma. o da akşamları kavga ediyormuş. street fight club gibi dedi, övünerek. canım yesinler. pırıl pırıl, sarışın, kaslı, genç biraz da salakça bir amerikan delikanlısı.
çalıştığım yerdeki insanlar bunlar. bir de öğretmenler var ki onları severim. honeyi dearı dillerinden düşürmezler.

bugün ise.... bugün saratoga'ya gittim. gitar aldım. evet, yeaaah yazının bu bölümüne ayrı bir başlık açmak istiyorum. minicik, çok hoş bir gitar. sesi çok tatlı, biraz tenekemsi ama dandik değil, oldukça gür. eski gitarımı her zaman seviyorum yanlış anlamayın, ama bunu aldığı için çok çok mutluyum. çok mutluyum!!!! çok!! yol gitarı bu. minik ve güzel. her neyse, parkta 2 çocuk bir de kız arkamdan seslendiler. bize gitarını çalsana dediler. ben de dog thinking of suicide ve trying to find out the imperfection adlı 2 bestemi çaldım. beğendiler, kate nash'e benziyormuş. california'ya git filan dediler. günün geri kalanında onlarlan takıldım. kız metalciydi, oğlanlardan biri bukowski hayranıydı. kızla diğer çocuk gitti, bukowski hayranı çocuk bana şiirlerini okudu. "kızlar gelip geçiyor ben abazan kaldım" gibi şeyler. ama çok şeker bir çocuktu. 17 yaşındaydı. bana istersen benimle çık gibi bir şey dedi, ben de geçiştirdim. 17 yaş diyince benim aklıma ekin geliyor. "ekin senden 1 yaş küçük bir çocukla çıktım." desem herhalde bizim ekin bana epey gülerdi.

sevgiler, ezgi.

Perşembe, Ağustos 06, 2009

şu facebook bir işe yarasın bir gün. 100 tane kevin o'brien var. yarısı irlanda'da, yarısı ABD'de. yanımda mobilya şirketinin kartı var ama işime yaramıyor. çocuğu parkta sevgilisiyle görmüşler. o değil de bizim parka gelen bir insan benim gözümden düşmüştür. bizim motelin sahibi sucks dedi. ben dedim neden sucks? sen orda çalışıyorsun, söyle bakalım neden sucks dedi. ben de bütün gün depresif bir şekilde pizza yaptım, kimseyle konuşmaya çalışmadan. bir camın arkasında hissettim kendimi. alice diye salak bir kız var junu, loisi bahadırı şikayet etmiş. neden yapmıştır dedim juna. dedi ki because she's kaltak. ben de artık bezdim. dün garip bir rüya gördüm. bir çinli, bir de amerikalı kız varmış lumberjack grill'de çalışan. bir ay ortadan kayboluyorlar. sonra ikisini görüyorum yeniden. gizemli bir şekilde birbirlerine gülüyorlar. nereye gittiniz? diyorum. istanbul'a diyorlar. nerde kaldınız? diyorum. dışarda diyip gülüyorlar. kolları hep mor, dişleri çürümüş. ayak parmakları simsiyah. niçin konsolosluğu aramadınız, niçin parasız kaldınız? diye bağırıyorum. cevap vermiyorlar çünkü beni duymuyorlar. 5 doların var mı? diyorlar. aniden deniz gelip bağırıyor: sakın verme, uyuşturucu alacaklar diye. böyle garip bir rüyaydı.

bu arada deniz'e yaşlı bir adam 50 dolar kazanmak ister misin diye sormuş. kız şok olmuş biçimde adama bakınca peki 100 dolar olsun demiş. morali bozulmuştu. benim de bozuk gibi ama artık kendi moralimle ilgilenmediğim için bunu söylememe gerek yok. belki boston'a gideceğiz. tek güzel haberim bu. öpücükler.

Salı, Temmuz 14, 2009

bugün bütün gün funnel cake dedikleri şeyden pişirdim. bu amerikalıların yiyeceklere verdikleri oyuncaklı adları çok sevdim: funnel cake, kettle chips vb. funnel cake denen tatlıya 3 isim buldum, onu pişirirken: "döndürmeli lokma tatlısı, çiğ börek, fünel keki" sonuncu isme güldüm de güldüm içimden. kendi esprilerime kendim gülerim ben böyle, ama sessiz. içimden gülerken, dışımdan çalışıyor görünürüm. bu da çalışma hızımı yavaşlatır. ben yavaşlayınca insanlar sinirlenir. vb vb.

kekler bitti, ugandalı supervisorımla, yani süpervizörümle, şaka şaka üstümle dışarı çıktık. ilk defa biriyle bu kadar detaylı konuştum galiba. kimseyle iletişime girmemekten, daha doğrusu kimsenin benimle iletişime girmeye ihtiyacı olmamasından o kadar sıkıldım ki... ben ki, iletişimde kendimi hiç öne sürmemeye çalışırım. ben sadece new york eyaletinde kendi yaşamlarını süren insanların yaşamlarından bir anlığına geçmeyi, iz bırakmadan onların benim belleğimde iz bırakmasını istiyorum şu an için. evlerinin içi nasıl döşeli? sabah kahvaltısında ne yerler? ve her şeyin nedeni nedir? ben sadece bilmek istiyorum ama birine yaşamlarını açmaları saçma olsa gerek...

konuşmak bana temasın getirdiği o güzel doyumu verir her zaman. kız şişmandı, bizim parktaki herkes gibi. ama şişmanlık bana artık çirkin gelmemeye başladı. zayıflıkla şişmanlık arasında fark yok gibi. hatta şişman kadınları daha kadınsı görüyorum artık.

sonra kaldığımız yerde sevimli çinli dostlarım, onur ve ahmet adında iki şaklaban türk ahbabımla takıldık.

Pazartesi, Temmuz 13, 2009

"fattening myself". bu tabiri öyle çok sevdim ki her snickers, kek, dodurma yediğimde içimden, "oh gene fattening myself yapıyoruz iyiymiş" diyor, omuz silkiyorum. ulan kazandığımız para kaç dolar ki gidip onla yiyoruz. sanki çok ihtiyacım var.

ayakta dikilmekten varislerim çıktı. pek mutlu olacak bir ortamda değilim ama içimde garip, güzel bir duygu var, huzur gibi.

Cumartesi, Temmuz 11, 2009

yeah i know i've got an unimproved english but today i would like to express myself in these words.

today, it was like, the first day of my period so working was more painful than ever. i'd been singing to myself "a hard day's night" from beatles. but the difference is, that i've got nobody making me feel "allright" when i come back home. and yes, i'd been working like a dog.

yesterday, i had my day off, so i went to lake george. i met a girl in the trolley and we went to her motel. later, i walked back to the lake, walked in to a taverne and i drank two beers. they somehow caused a big encouragement in me and i decided to walk back to the park. at first, i was walking on the highway and i was scared of the cars. then i found a walking route passing through the forest. after 2 hours i was in the park, but i was miserable. i decided not to drink anymore.

i am tired right now. but i cannot sleep.

Cuma, Temmuz 03, 2009

bugün çok güzel bir gündü. sabah sosyal güvenlik numarası almaya gittik. adam pasaportumdaki doğum tarihimi görüp bana gülümsedi ve bana şirin şirin: "happy birthday" dedi. bu sahte friendly havalarını ben pek yemem, ama bu sefer gerçekten çok mutlu oldum. saat 2de "training" vardı, pazartesiye kadar boşmuşuz. bunu öğrendiğimiz anda deniz bana dönüp "new york'a gidelim." dedi. sonra oteli, otobüsü araştırdık, ayarladık. mutfağa girince en sevdiğim kızlardan biri "bugün ezgi'nin doğumgünü!" dedi, sonra herkes elini çırptı. tanımadığım bir çocuk kek yapmış, ilk keki bana verdiler. sonra beni bir sandalyeye oturtup havaya fırlattılar.

ve sonra hepsine müjdeyi verdim: "biz yarın new york'a gidiyoruz" diyerek. bir kız "siz buraya 3000 dolarla filan geldiniz herhalde, ne bu gelir gelmez new york'a gitmeler?" dedi. korkularım bu sözle biraz daha su yüzüne çıktı.

annem de çok tatlı bir mail atmış. bütün ahbaplar, dostlar atmışlar sağolsunlar. doğumgünleri aşırı güzel. herkes seni kutluyor. insanın her yıl bir defa sevgiyle kutlanması çok hoş. kimse bundan mahrum kalmamalı. ama kalmıyor mu, kalıyor.

Salı, Eylül 16, 2008

hello sivik

isteyim, yapacak bir seyim yok ben de aklima gelen yeni ve cok sahane fikirleri yaziyim, paylasiyim dedim. son zamanlarda kafami astrolojiyle bozdum. bu da iyi bisey diil. yani kafami karakterimle bozmus olmak demek bu. tamam, saglam temelleri olan bir kac sey var elbette ama gerisi olusturulmus bos bir mukavva kutu gibi. yengec yengec. bu da burcum. ozelliklerini okuyup duruyorum.ve her seferinde kendi kendime hmm ben boyle boyleyim diyerek mutlu oluyorum. ben boyle boyleyim dedikce oyle oyle davranmaya alisiyorum ve sonunda dun, asiri bir ic sikintisiyla uyandim: oha dedim, e.s., kendini nasıl bir dar cemberin icine hapsettiginin farkinda misin??

beni bu dar cemberde tutan bir insan da milan kundera. onun o utangac kizlarini idol yaptim kendime tabi farkinda olmadan. yazdigim oykuler, nasil anlatsam.. bak simdi bu yazarin oykulerinin birinde utangac kiz hakkinda diyor ki "sevgilisine her seyi vermek istiyordu ama buna cabaladikca ona flortlesmenin yuzeysel hazzini veremiyordu." yani ben surekli derinlesmeye calistikca, aslinda olmayan trickadan konular uzerine yogunlastikca yogunlasiyorum ve ne oluyor? sokagin, insanlarin yuzeysel ama guzel seslerini kaciriyorum. ve budur beni bunaltan, yeah. ornegin gecen gun internette amelie hakkinda bir adam soyle demis onu okudum: montmarte da bissuru zenci olmasina ragmen filmde sirf parisin ideal goruntusune uysun diye sadece beyazlar var. benim de kafamda soyle banliyo ya da sokak gibi bi yerde, iste degisik degisik insanlarin yasamini, hayat mucadelelerini ya da eglencelerini konu alindigi bir oyku yazmak gecti. fakat bunun icin sadece dissal ogeleri kullanmak gerekiyordu. fakat ben bunu yapabilir miydim? boyle, insanlari kendimden ayri tutarak onlari sadece disardan ele alabilir miydim? bunun gibi seyler.

ben de ne yaptim, hizli gazeteci adli bir cizgiromanin ikinci cildini aldim. onu okuyarak 1994 yilinda cem boyner in kurdugu liberal siyasi parti hakkinda fikir sahibi oldum. cok sasirticiydi aslinda. ve simdi gulme ama ihtiyacim olan sey buymus! kendimin disinda bir konuda kafa yormak yani.

gecen gun sevil ve kemale ders anlattim. sevil ve kemal, onlar da bana cok iyi geldi. civil civildik. onlara benzeyen insanlarla konusmak, beni kendi trickadan sikintilarimdan uzaklastiriyor, en azindan, uzuldugum konulardan beni uzaklastiriyor, dunyadaki tek secenek bu degil!! diye dusunuyorum yani. okula gittim onlari calistirmak icin, bogaza bakarken, su evlerin birinde olsam diye gecirdim icimden, ama burda degil, ne oldu da yasamdan zevk alamaz oldum dedim, bu uzuntu 1 sene once haberdar bile olmadigin ama buna ragmen mutlu oldugun bir sey icin, sacmalama yavrum ezgi dedim kendime. ama kendine demekle olmuyor, iste.

ohoo, iyice de abartmisim, hayatimi anlatmisim. sen nasilsin? sen nasilsin? nasil oldugunu az cok tahmin ediyorum aslinda. bu maili hotmailde yaziyordum ama su an bloga koymaya karar verdim. bilmem, daha surprizli olacagi icin herhalde. bir de icinde cok ayrinti oldugu icin, okumaya usenenler olabilir. boyle surprizler yapmak da dogamda vardir. muneccim.com oyle diyor. haydi eyw.

Çarşamba, Eylül 03, 2008

işyerinden gizli gizli blog yazan işçi

bugün 91 sayfalık bir çevirinin rakamları, isimleri doğru yazılmış mı diye kontrol ettim. evet, benim işim bu. ve işimi seviyorum. rakam deyip geçmeyin, hidroelektrik santrallerle ilgili bir şeydi. ve bir sürü de tablo vardı vallahi. yanımda 40 yaşlarında bir düzeltmen abi oturuyor. ve sabahtan beri telefonda sevgilisiyle konuştu. assos'ta tatil yapacaklarmış. aman allahım, ya ben? bütün tatilimi iki tane hıyar arkadaşımla geçirdim. biri temizlik hastası manyak bir kızcağız, biri de öküz gibi kaba bir adam. ve işin en acıklı tarafı, mutluydum! mutluydum, demek ki beklentilerim düşük.
şimdi çevirileri kontrol etmeyi bitirdim, moladayım yani. saat 6da mesai bitecek, benimse bir planım yok. eve gidip yemek filan yaparım herhalde. aman allahım! beklentilerin düşüklüğüne bak. hayır, böyle olmaz. ama nasıl olur? dünyada 400.000 kadın erkek arıyormuş. beni kim ne yapsın?

not: inanmak güç ama düzeltmen beyin 2 sevgilisi varmış. bunu anlattı bize gülerek. dolayısıyla artık onu gizlice dinliyorum ve hangisiyle konuştuğunu çıkarmaya çalışıyorum. tek eğlencem bu:)

Pazar, Ağustos 31, 2008

iki tane çocuk var. benden her zaman uzak dursunlar isterdim. kötü çocuklar oldukları için değil. ama birini sevmeyince ona garip diyorlar.

YILAN BALIĞI

bu öykü, tatilden dönmeden, döner dönmez içimi garip duygular, kasvet ve sıkıntı doldurmadan önceydi. iskelede oturuyordum. güneş batıyordu. normalde çocuklara hiç ama hiç sinir olmam ama o kıza çok çok sinir oldum. elinde tuttuğu ölü bir yılan balığını sadist bir gülümsemeyle teyzesine sallıyordu. teyzesi belli ki sinir oluyordu bu duruma, gamsız anası ise kızına engel olacağı yerde içten içe onu tutuyor, nanemolla teyzeye ezici bakışlar atıp "aman noucak, onların kaç tanesi sana değiyo yüzerken" diye de ekliyordu. şimdi, bizler doğayla barışık olmalıyız, ormanın, denizin içinde pek de korkulmaması gereken hayvanlardan korkup kendimizi tiksindirmemliyiz asla değil mi? yılan balığı da son derece zarasız, uzunca bir balık, adı üstünde balık. yılan değil balık.

fakat kıza sinir olmamın iki nedeni vardı, bir teyzeyi anlıyordum çünkü benim de hayatta en korktuğum şey yılandır ve yılan derisi, su yılanı, yılan fotoğrafı, yılan belgeseli, yılan balığı (sadece balık bile olsa) beni çok, çok ürkütür. ikincisi şöyle insanlardan nefret ederim: senin inançların, korkuların çok saçma öyleyse sana her türlü saygısızlıkta bulunabilirim. evet teyzenin korkusu yersiz ama ona korktuğu şeyi pis pis sırıtarak, sadist sadist, saygısız saygısız, yüzüne yüzüne sallayan küçük kızdan, küçük de olsa tiksindim. bu hareketinden tiksindim. ilişkileri kişisel düşünen, keskin ilkelere sahip olmayan insanları genelde pek bir saçma, pek bir korkak, liboş bulurlar. ben de o liboşlardanım. yılan balığından korkan kadına ölü bir yılan balığı sallanmaması gerekir. insanlara her zaman saygılı davranmak gerekir. sevecen olmak gerekir.

denize girmeye bayılırım ama "yılan" korkum buraya da sıçramıştı. korkak korkak yüzüyordum. tek tesellim japonların bu balığı yediği oldu. iştah kabartıcı bir şey aslında. ha demiyorum ki yılanları öldürelim. onları seviyorum aslında. en nihayetinde hayvan oldukları için masum buluyorum onları.

gece rüyamda benim minik su kaplumbağam ölü bir yılan balığıyla aynı akvaryumun içindeydi ve korkuyordu. korktuğunu hissedebiliyordum. onun korkusunu içten içe duyuyordum, paylaşıyordum. onu ordan çıkarmak istiyordum ama yılana dokunamıyordum. uyandığımda kaplumbağamı özledim. özlemedim, daha doğrusu (beraberken en fazla ne yapıyoruz ki?), endişelendim. hala yaşıyor muydu? yemini doğru veriyorlar mıydı? kabuğu mikrop kapmış mıydı? tüm ihmallerimin ona acı çektirdiğini hissettim, onun ne kadar acı çekebileciğini düşündükçe endişem arttı. evet, evde yüzüne bile bakmadığım bu hayvanı seviyordum herhalde.

tatilimin kalan kısmı çok rahatlatıcı, eğlenceli, vs vs geçti. sanki içine düştüğüm günlük bir boşluktan çıkmak için bilinçli bir çaba sarf ediyor gibiydim. bunun için, süregelen karamsarlığımdan, içimi kaplayan kasvetli düşüncelerden ve neredeyse en önemli özelliğim haline gelmiş isteksizliğimden kurtulmak için gerçekten çabalıyordum ve dünya bu çabamı takdir ediyordu. sürekli ona buna fal baktırıyordum. geleceğimi bir de onların ağzından duymak istiyor gibiydim. tabi ki geleceği söyleyeceklerine inandığım için değil. gelecekten bahsetmek istiyordum sadece. önümde ne gibi seçenekler var görmek istiyordum.

fakat bu akşamüstü yaratmaya çalıştığım bu iyimser hava küçük şeylerle bozuldu, ters bir laf, bir suçlama, mevsim değişikliğine uygun şarkı bulamama, televizyondaki program, hepsi umut kırıcıydı. neden küçük şeylerden geleceği çıkarmaya uğraşıyordum ve neden hep kötü şeyler seziyordum? ve neden yaşamım bu önemsiz şeyleri dert edecek kadar boşlaşmıştı?

Perşembe, Ağustos 21, 2008

kedi mıknatısı

bugün danışmanda oturuyor, soda içiyor ve gazete okuyordum. derken yanıma tembel, zarif bir kedi geldi, ayaklarımın üstüne oturdu, yumuşaklığını bana hissettirerek. o kadar teklifsiz ve tatlı bir davranıştı ki içten içe gururlandım, kendimi çekici hissettim. hiç ses etmedim, kediyi okşamak gibi bayağı şeylere kalkışmadım. kedi de öylece duruyordu ki münasebetsiz kızın biri geldi kediye bağırarak işkence etmeye, onu mıncıklamaya, okşamaya başladı. kızın erkek arkadaşı kızın bu tür davranışlarından bıkmıştı sanki ve ona kediyi rahat bırakmasını söyledi. sonra kız dinlemedi ve en sonunda sanki kedinin sahibi benmişim gibi bana bakıp gülümsedi. ben de bundan onur duydum, kıza gülümsedim.

one çok güzel bir şarkı ve ben böyle boktan püsürden yazı konuları çıkarmaktan utanıyorum.

her neyse, şu aralar mutluyum, her şey beni büyülemeye başladı yine.

Salı, Şubat 12, 2008

sirinlerin ulkesine donus

11 gun icin guzel bir donus, baglarin tazelenmesi. mesela celine ki 2006 yilindan hatirlayacaksiniz. harika bir kizdi ki hala da oyle duruyor.

illustration okuyor, çok hos dersleri var. bizim derslerimiz biraz ayni. tabi daha tam gecemdik. ortacag muzesine gittik. baska ne diyeyim ki her seyi anlatmak istemiyorum. onemsiz de olsa bana kalsinlar, benim olsunlar istiyorum. sizle paylasmak istemiyorum her zaman.

Salı, Ekim 02, 2007

yazmamamın nedeni binbir soru döneminin tekrar beynimde ve bedenimde başlamasıydı. boş işlerle uğraşmak pek istemedim, blog da biraz boş bir iş hani itiraf etmem gerekirse. bunun yerine evde kara lahana sarması, hünkar beğendi yaptım. ve düşünüp duruyordum. huzurum kaçmıştı, hani hiç huzurum olduysa. yararlı bir soru dönemi olmalıydı bu. alnımın akıyla işin işinden çıkmalıydım. daha anlamlı, daha mutlu bir kişi olarak. dikkatinizi çektiyse, daha zayıf, daha güzel, daha sosyal vs demedim. zaten dünyada yaşayabileceğim ne varsa tattım gibi hissediyorum kendimi. ama yine de bu arada içim biraz bayıldı, bunu da saklamamalıyım. her neyse. sadece güzellikle uğraşıyordum birkaç hafta önce farkındaysanız. sadece daha güzel bir dünya istiyordum. her şey bana daha alımlı, daha güzel gelsin istiyordum, tek derdim buydu.

örneğin istiklal caddesi. çok klişe olacak ama ben okula 2002 yılında girdiğimde istiklal caddesi daha güzeldi. daha bir eski tipliydi. şimdi yol yürü yürü bitmiyormuş hissi veren mermerimsi taşlar, kalabalıklaşan cadde, açılan yeni dükkanlar, yok, artık çirkin geliyordu bana. ama okul bir güzellik adasıydı. hiçbir fikri içinde barındırmayan saf bir güzellik. ya da birçok fikri içinde barındırıyor ama belli etmiyordu. böyle bir güzellik meşru muydu? işte bu soru sorgu döneminin konusudur. şifreli konuştuğumun farkındayım ama ancak bu kadarını söyleyebiliyorum, yetinmek zorundasınız, malesef. yeni okulumda ise bir kör göze parmak güzelliği var. resim gibi bir boğaz köprüsü. neymiş, oh ne güzelmiş, insan daha ne istermiş. sırf bunu dedirtmek için... yanlış anlamayın, biliyorum ki şükretmek en büyük erdem. ama insanların yaptıklarına kızıyorum bazen. arkadaşım anlıyor ama bunu. o da sevmiyor manzarayı. biz de onun etüt ablası olduğu eski okula gittik. koltuğun üstüne uzandığında yüzüne yaprakların arasından süzülen güneş vuruyordu. "işte bu! dedim, işte bak bu kendi içinde güzel." biliyorum, burda güzellik bulmak hiç zor değil. herkes bulabilir böyle bir güzellik. canım, ille zor olmak zorunda değil. başka bir şey de olabilirdi. ne bileyim yahuu. aman. işim mi yok.

zaten dedim ya, o güzellik dönemleri geride kaldı. her şeyi bırakıp arkanızda kaçmak istiyor musunuz? dürüst olabileceğiniz bir yaşama doğru, kendi kaypaklığınızdan uzağa, kaprissiz bir yaşama yol almak? işte orda sonsuz iç rahatlığı var ama nasıl? ben bunu yapamıyorum. ama belki yapabilirim. istersem, tüm yaşamım değişebilir. doğru bir yönde değişebilir. korkuyu geride bırakarak.

Çarşamba, Ağustos 08, 2007







bu haftasonu kırklareli yakınlarında iki yere gittik: saray ve vize. oradaki doğa beni çok cezbetti, insan eli değmiş olmasına rağmen vahşi ve değişik, karadenizin saklı kalmışa benzeyen, güzel bir kıyısı. beni en çok cezbeden ise yağmurlu ve serin havaydı, ve buna eşlik eden soluk, kapalı renkler... akdeniz de güzel ama artık ben alıştığım için o kadar sevmiyorum. renkler capcanlı, mavi fazla mavi, yeşil fazla yeşil, güneş fazla güneş, hepsi çok sırıtır güzellik insanın gözüne gözüne girer. oysa karadeniz ve trakya böyle değil. her neyse.

bu yazıda doğa gezisinden çok yeni arkadaşlardan bahsetmek isterim. babam onların "gerçek" insanlar olduğunu söylüyor, belki de bir bakıma doğru. gerçi böyle diyemeyiz. sonuçta içlerini bilmiyorum. hepsi hayat yarışına bir yerden girmiş, başlamışlar ve mutlular, gerçi benim gerçek insan olmayan arkadaşlarım da milyoner değil ya, onlar da başlarlar bir gün :) ama her zaman içlerinde o mutsuzluk ve bıkkınlığı taşıyarak?? hayır bunu da bilemeyiz. hayat insanı olgunlaştırır bir anda. ve bir gün düşündüm de tanımadığım birinin ölüm haberini alınca, bana pek üzücü gelmedi. çünkü o kafamda benim gibi olmayan biriydi. çünkü biliyorum çok saçma ama ben bir odaya girince o odada bir karakter ve ruh rüzgarı esiyor çünkü ben kendimi önemsiyorum biraz ama örneğin bilmemne mahallesinden bilmemne teyze odaya giryor esen rüzgar bir mücadele rüzgarı, acıklı, tekdüze, ve mutlu, ve alçakgönüllü. benim ölmem milyonlarca saçma sapan günlük sayfasının da beraberimde ölmesi demek, bir tarihin ölmesi demek. yani gerçek olmayan bir insanın ölmesi demek. ama onun ölmesi somut bir varlığın ölmesi. insanları böyle ayırmak hangi önyargı oluyor ne kadar da salak bir düşünce, hemmen geri aldım, onlarcası gibi.

Salı, Temmuz 31, 2007

gıcık fransız hippisi

bugün hayatımdaki ilk işimi yaptım, çok deneyimsiz olmama rağmen, ama tabi çok küçük bir şeydi, kızın tekinin fransa'da geçici oturma izni, tabi otuzluk (ben onun hayatında bir hiçim, oysa o benim için ne kadar önemli ki bakın oturup ona isimler taktım.) buna pasaport diyordu ya anlamadım. o geldiğinde "işte bu o, ilk iş yaptığım kız" diye düşünerek ona hayran hayran bakmaya başladım, ayağında açık ayakkabılar ve koyu renkte çoraplar, hippi elbisesi, sütyen askıları, saçlar kuş yuvası, ben bakıyor ve gülümsüyordum ona ama o hiç oralı olmadı, çok küstah bir kızdı. sonra o gitti, iki yumuşak ve iyi adamdan biri istifasını verdi, hayatından bezmişti.