cuma günü annemle sinemaya gittik (zoraki kral). sonra spor yaptım.
cumartesi tembel ve depresiftim. akşam çorba yaptım. kardeşimle lorna'nın sessizliği diye bir film izledik, çok beğendim.
pazar günü çok mutlu kalktım. kahvaltı yaptık, odamı topladım, kaşlarımı aldım, kaplumbağamın akvaryumunu yıkadım, tırnaklarımı kestim. odamın penceresinden bakıp havayı derin derin içime çektim. ezan başladıktan bitene kadar öyle durdum. çok güzeldi. sonra yiğit diye bir arkadaşımı aradım. o da beni şişhane'de bir eyleme çağırdı. gittim. konu bedrettin mahallesi'ydi. bedrettin mahallesi kasımpaşa'nın güzel bir mahallesiymiş. fakat hükümetin "kentsel dönüşüm" adı altındaki faaliyetlerinden dolayı mahalledeki evler el değiştiriyor, tarihi yapılar yıkılıyor ve insanlar ta ikitelli'deki toki kiptaş vsnin yaptığı evlere taşınıp sonra da bedeli ödeyemiyorlarmış. mimarlar odası, şehir planlama derneği, beyoğlu'nu güzelleştirme derneği ve bedrettin mahallesi koruma(?) derneği ordaydı. sonuncunun adını hatırlayamadım, zaten yeni kurulmuş. teremin çalan bir adamı dinledik. sonra yiğit ve korodan dört arkadaşı ve başka kadın ve adamlar türkü söylediler. beni de çağırdılar. ben de söyledim, o kadar zevkliydi ki, baya güzeldi. yalnız mahallelinin sayısı çok değildi. dediklerine göre öbür evlere gitmek isteyen de epey varmış.
pazar akşamı filme gidelim dedik, annem, teyzem, ben, kardeşim özcan deniz'in filmine gittik. yani bir tek onun seansını bulduk, öhöm. şimdi aslında ben baya beğendim. hem filmi beğendim, hem özcan deniz'in kendisini. baya yakışıklıymış yani. ama şarkısını beğenmedik. kardeşim "bu şarkı başlı başına boşanma sebebi." dedi. "karıcımmmm, hayaattt arkadaşımmm" gibi bir şarkıydı. ööö, iğrenç.
bu sabah aldığım bir kararı uyguladım: okula gitmek. usulde tabi sıkıldım. sonra ceza özel vardı, onda artık kedi, kuş, inek çizmeye başladım defterime. sonra baronun mu ne düzenlediği bir panele gittik. türk ceza hukuku derneği de olabilir. konusu tutuklama, yakalama ve gözaltında uyulması gereken esaslardı. hem bunlardan (kanun, ilkeler ve aihm kararları) hem de gazetecilerin tutuklanmasındaki açık hukuka aykırılıklardan bahsedildi. konuşmacılar: timur demirbaş, ümit kocasakal. ümit kocasakal heyecanlı heyecanlı konuşuyordu. ben ama timur demirbaş'ın konuşmasını daha sistemli, daha toplu buldum zaten o aslında paneli yöneten kişiydi. bir sürü ünlü münlü profesör de söz aldı. panel çok anlaşılırdı. ikna ediciydi. koca koca adamlar umutsuzca, heyecanlı konuşuyorlar "hukuk devleti kalmadı" diyorlardı. timur demirbaş çok sistematik, basit açıkladı. ben ümit kocasakal'ın her görüşünü yüzde yüz tutmuyorum, ama tatlı bir adam, orası su götürmez.
sonra eve geldim ve evi süpürdüm. kadının çilesi hiç bitmiyor...
bugün bolluğun içinden, cebimde para olduğu halde aç acına geçtim. kumpircilerin, dönercilerin, kebapçıların, pilavcıların, hamburgercilerin, şık kafelerin, wafflecıların, baklavacıların, gözlemecilerin önünden geçtim ama hiçbirinden yemedim. ağzım pavlov'un köpeği gibi sulu, midem kazınır halde geçtim çünkü yine rejimdeyim.
yahu ben niye rejimdeyim? ben vücudumu çok seviyorum. yumuşacık, etli, beyaz bir balığa, besili bir kediye benziyor. peki o halde neden rejimdeyim? çünkü etrafımdaki herkes "çok şişmanladın, kilo ver" diyor. kaba, densiz, boşbeleş insanlar. kerizler.
bu manyakların en büyük iltifatı şudur: "sen zayıfladın mı?" "evet, kanser oldum 16 kilo verdim" desen cümlenin başını duymaz "ay ne güzel ben de pilatese başladım" der.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder