Pazartesi, Ekim 31, 2011

kilise deneyimi, amsterdam yolculuğu ve belçika'da aile ziyareti

Şu macar "inancım çok önemli" derken aslında önemli bir şey söylüyormuş. geçen hafta peşlerine takılıp evanjelist kiliseye gittim. papazın mütevaziliği, ayinin içtenliği hoşuma gitse de bir şeyler beni korkutmadı diyemem. dindarlıktan zaten biraz korkan biriyimdir. müslüman, "progay" ve "yeni antikapitalist parti"yi destekleyen bir insanım şimdi ben. yani olmaya çalıştığım insan o. o yüzden hafif alakasız kaçtım açıkçası evanjelist kilisede. aman neyse. vaazın konusu "acı çekmek"ti. papaz tanrıyı sevmenin ve onun tarafından sevilmenin insanı farklı kıldığını, bu farklılığın da acı verdiğini, zaman zaman bir hristiyanın kendine "bu acıları çekmem normal değil" dese de, bu acıların güzel acılar olduğunu söyledi. bu söylemin güzel bir yanı olsa da, farklılığa bu kadar vurgu yapması, "biz farklı yaşıyoruz" diyerek inananlar ve inanmayanlar arasındaki farkı çok yoğun vurgulaması açıkçası her zındık gibi, hoşuma gitmedi. şaka şaka tövbe tövbe.

ayinden sonra duyurular bölümüne geçildi. papaz dedi, broşürleri kim dağıtacak? bir baktım bizim macar ayağa kalktı. papaz "ah, yine sen! kardeşlerim, size ta macaristan'dan gelen kardeşimizi takdim edeyim. kendisi yöremizi hiç tanımasa da kaç haftadır broşür dağıtıyor" dedi. macar da gömleğiyle kazağıyla pek yakışıklıydı. ışıl ışıl gülüyordu. vaaz sırasında yüzünü ellerinin arasına almış ve çok duygulanmıştı. ben de ona kaçamak bakışlar atmış ve ben de duygulanmıştım, elbette çok farklı bir duygulanma idi benimki.

sonra gençler ve papaz, hep beraber yemek yedik. kendimi tanıttım. macar bana okumam için incil temin etti. ben zaten eski ahitin bir bölümünü okumuştum, ama utanarak söylüyorum ki gerisini okumamıştım. aslında fransızca tercümesi o kadar kolay ve güzel ki insan sıkılmadan okuyor.

haftasonu aniden karar verip pazartesi akşamı lille'e gizem diye bir arkadaşımın yanına gittim. o, onun iki arkadaşı laura ve nora, bir de ben amsterdam'a gittik. böylece cepleri boşaltmış oldum, şimdi neyle geçineceğim o da bir dert. yine de çok güzel bir şehir. müzeler pahalı ama çok güzel. red light district denen fuhuş semti, seks ve esrar dükkanları, kanallar ve bisikletler vardı. güzel bir yerdi, ben beğendim.

dönerken doris'e gittim. çok tuhaf, nostaljik bir duyguydu. benoit'nın çocuklarını gördüm. adları david ve hugo. biri üç yaşında, diğeri sekiz aylık. david o kadar tatlı ki. bu çocuklar melez, babaları belçikalı, anneleri burkina fasolu. melez bebekler çok tatlı oluyor. david ile epey oynadık. sonra doris'in annesi ve babasıyla yemeğe gittik. onlara opa ve oma diyorlar, annesi alman çünkü. babası flaman aslında, ama artık frankofonlaşmış. bu ikisi ikinci dünya savaşından sonra tanışmışlar. doris'in babası askermiş, galip tarafın askerleri alman ailelerin evinde kalıyormuş o zaman. babası da evin kızına aşık olmuş, almış belçika'ya getirmiş. işte böyle bir aşk hikayesi. ama oma epey kötüleşmişti. daha ben ordayken hafızasında sorunlar vardı, şimdi iyice kötüleşmişti. beni tanıdı mı tanımadı mı anlamadım. güzel bir gezi oldu.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

abi doris'in oğlunun çocuklarımı olmuş. hem de iki tane. isn't this unbelievable?

e.t.

sinirkoyu dedi ki...

evet e.t ya o kadar tatlılar ki hem de.. üstelik ben gittikten sonra küçüğünün de sevgilisi doğurdu. yani toplam üç çocuk var şu anda!!!! sen ne yapıyorsu e.t., nasılsın?