Salı, Aralık 01, 2009

aşağıdaki hissin tersi de gerçekleşti. yıllar sonra, bugün:)

asosyalliğimin doruklarındaydım. öyle ki üniversitede orda burda, kantinde gördüğüm insanlar bana insanmışlar gibi gelmiyorlardı. şekilmişler gibi geliyorlardı ve içten içe tanımadıklarımdan nefret ediyordum. tanıdıklarımla ise, 2 tane çok iyi arkadaşım hariç ayaküstü konuşmak bile bana eziyet gibi geliyordu. bir şekilde anlayacaklarmış gibi geliyordu bana, hiç konuşmak istemediğimi, orda olmadığımı. zaten ağzımı her açtığımda kendimi geri zekalıya benzetecek bir laf ediyordum. pek zeki görünmem. hele bunalımlı, asosyal zamanlarda.

bu akşam çıkışta ayaklarım eve gitmek istemedi, bunun da sebepleri ayrı bir yazı konusu teşkil eder. şöyle diyeyim, aslında çok sevdiğim anneannem ve dedem bizdeydi ve biz dinin gereklerine uygun yaşamıyoruz diye üzülüp duruyorlardı. bir yandan eşi görülmedik bir gerginlik, sessizlik ve rahatsızlıktan bıkmıştım öbür yandan onların üzülmelerine hak vermekten kendimi alamıyordum. konuşma konusu bulmak zorlaşmıştı. dün bir cenazeye gitmiştik ve beni aslında ilgilendiren bu ölüm karşısında suçluluk duymaktan kendimi alamıyordum. ama bu konudan burda bahsetmek istemiyorum. demek istediğim, depresyon yapan ünlü sivilce ilacı gerçekten kendine süper bir ortam bulmuştu. nedensiz de olsa kendimi malak gibi hissediyordum.

ırmak'la beraber kütüphaneye devletler hukuku sınavına çalışmaya gittik. onun bazı tanımadığım arkadaşları da vardı. bunlar aslında fena insanlar değillerdi. ama dediğim gibi benim için uzaylıyla birdiler. kahve almak için dışarı çıktık. hava alacakaranlığa dönüyordu. sonra kütüphaneye döndük. ve sonra birden... o his geldi. proust'un swan'lerin tarafı kitabında bahsettiğine benzettiğim o muhteşem haz duygusu... o kadar mutlu oldum ki birden anlatamam. dışarısı alacakaranlıktı, gökyüzünün koyu mavi rengi kütüphanenin ahşap sıcaklığına karışıyordu. masanın üsütnde "para" isimli bir kitap duruyordu ve ben ilham gelmiş gibi "boston!" dedim. evet, benim günün en sevdiğim saatiydi şimdi. aynı bu saatlerde deniz avcı ben ve çisem boston umumi kütüphanesine gitmiştik. kütüphane o kadar güzeldi ki, boston'da yaşamak, her gün buraya gelmek, kitaplar arasında boğulmak, boğulmak istemiştim. sonra o muhteşem avluya çıkmıştık. gökyüzü şimdiki gibi koyu maviydi, alacakaranlık mavisi. yine şimdiki gibi coşkulanmıştım. deniz avcı'ya ne harika, ne kadar güzel diyip durmuştum. ırmak'ın arkadaşlarına sevgiyle baktım. onlar benim hayali boston'ımın figuranlarıydılar.

böyle bir his lisede de oldu. ezgi trak'ın elleri sayesinde. bayram tatilinden okula dönmüştük. gitarımı yatakhaneye çıkarmıştım. ezgi trak da ordaydı. pencerelerin önündeki yataklarda yattığımız yıldı. kafasını kaldırdıve gitarımı akord etmeye başlamıştı. onun ellerine bakmış "tanrım ne güzel..." diye düşünmüştüm. onun elleri o kadar huzur vericiydi ki. tanıdık ve yabancıydı, aynı anda.

sonra sevil'in yüzü de bana aynı hissi verir bazen. o kadar tanıdığım o kız, günlük ve banal dünyamın parçası o kız bazen yabancı bir insan olur nazarımda ve çekicileşir. aşık olduğumuz kişiyi bize yabancı ve girmek istediğimiz bir dünyanın parçası olduğu için severiz demiş proust, işte sevil de bana o anlarda o kadar ulaşılmaz geliyordu. patates burnu, sevimli gülümsemesi, kumral saçlarıyla ışıl ışıldı. buraya değil de cumhuriyetin ilk yıllarına, doğu bloku ülkelerine ait gibiydi. o zaman ona "sen şimdi ne kadar farklısın sevil" derdim o da "üf saçmalama benim işte" derdi. o zaman şüpheye düşerdim, ama onda olup bende olmayan şeyden yoksun olduğumu bilmediğinden böyle dediğini de düşünürdüm.

geçen sene tiyatro klübünde pek de tanımadığım öykü diye bir kıza hayrandım. kızı tanısam hayranlığım geçeceğinden, yani kız benim için banalleşeceğinden tanımak da istemezdim. neden onu sevdiğimi açıklayamıyordum. seviyordum çünkü teni çok pürüssüzdü. orta boylu orta kiloluydu. abartılı olmayan ama çok hoşa giden bir yeteneği vardı. tepkileri çok normal, çok abartısızdı. ne bileyim... ziya koskoca klüpte en az tanıdığım kişiyi en çok sevmemle dalga geçer, "kimseyi sevmiyorum, öyküyü seviyorum. kimseyi sevmiyorum cem'in kardeşini seviyorum" derdi.

ah bilmiyorum işte böyle. havadan sudan konuştuk, söyleştik. etrafımdaki insanların tacizine maruz kalıyorum şu an. kalmasam rahat rahat yazardım anacım.

4 yorum:

Adsız dedi ki...

ezgisirin varligin hayatimi renklendiriyor, her seferinde o daha çok daha çok istiyorum, çikolata gibisin.

Adsız dedi ki...

ezgi hanım merhaba,
yazılarınızı büyük bir keyifle okuyorum. ve yazdıklarınızı çok içten buluyorum. yalnız bir konuda yanlışınız olduğunu düşünüyorum. sevil çok gerizekalı biri sanırım. ve onun neresini sevimli buluyorsunuz anlamıyorum. benim böyle arkadaşım olsa kendisiyle değil hayat üzerine konuşmak, kaka yapmaya bile gitmem. ama sizin kararınızdır, saygı duyarım.
kucak dolusu sevgiler.

Adsız dedi ki...

ezgi hanım merhaba,
yazılarınızı okumak çok keyifli.ancak bazı kendini bilmezlerin yaptığı yorumlar blogunuzu kirletmekten öteye gitmiyor. Bu şahısları ciddiye almamak gerek tabi. ayrıca kullandıkları üslupla kendilerini fazlasıyla ele vermekteler.saygılar

Adsız dedi ki...

çok güzel yazıyorsun. bence artık keşfedilmelisin.