Çarşamba, Ocak 23, 2008

iki balık aldı babam kardeşime. ama kavanozları o kadar küçük ki ölürlermiş. onlara akvaryum almazsam ben ne işe yararım? o kadar söyledim. gerçekten duyarsız babama o kadar söyledim. su kaplumbağası veya balık alacaksan bari yazık büyük kapta olsunlar da daha rahat dolaşsınlar dedim. kaplarından çıkmaya çalışan su kaplumbağaları ya da kavanozlarına burunlarını yapıştıran balıkçıklar vicdanımı sızlatıyor. ama dinleyen kim? iyi bakarsan ölmez dedi ağzını yaya yaya. ben balık istemedim. 13 yaşındayken bir su kaplumbağam, 6 yaşındayken kafeste muhabbet kuşum vardı öldü ikisi de. ben sorumsuz bir insanım ve bu sorumsuzluğumla insanların canını sıktığım yetiyor bir de hayvanlara acı vermek istemiyorum. onları ayrı ayrı evlerde süs diye tutmak üzüyor beni.

bizim evimizde salon bitkileri, balkon çiçekleri de var. ilgi istiyorlar. konuşmazsan soluyorlar. hayvanlar gibi. odamda bir iranlı kadının tablosu var. onu bütün gün karanlık odamda bırakıyorum. başlarda onunla ingilizce konuşuyordum ama sonra savsakladım. yüzü artık hep hüzünlü bakıyor gibi geliyor bana. balıklar da o tablo veya çiçeklerimiz gibi ilgisizlikten solacak. babam da beni akvaryum alma yükü altına soktu şu final haftamda. o kadar söyledim ama ona di mi. dinlemez mi insan? hadi dinledin, umursamaz mı? sinirleniyorum.

günü yaşayarak ömrümü tüketiyorum. oysa uzun vadeli aktivitelerdir geçmişinde iz bırakan. geçmişinin dönemleri uzun vadede ne yaptıysan odur. günü yaşamak, kendini günün yıldızı yapmak, incir çekirdeğini doldurmayacak konularla vaktini geçirmek, duygusal boşalmalar yaşayıp durmak, sonuç olarak kendini sevmemek ve bunu ulaşılabilecek en doğal varış noktası sanmak, seni ruhen de bedenen de bir halt yapmaz. bugün otobüse bindim, yol uzadıkça uzuyor, uzadıkça uzuyor tamam mı. bir anda ufff zaman da geçmek bilmiyor dedim hakikaten, insan bazen "oh, her şeye rağmen ben yaşıyorum" der ama ben o anda şöyle dedim: "benim kimseye yararım yok ki, yaşamam bir şeyi değiştirmiyor ki, yaşamasam ne olurdu, şu yolu katetmek gibi külfetler olmazdı."

peygamberler görevlendirildiklerinde hiç isyan etmediler mi? bana ne be, beni mi buldun bu angaryalar için demediler mi? kurtuluş savaşında askerler nasıl savaşı bırakıp gitmediler? ben bunlara şaşıyorum. iki balığa akvaryum almak, onlar sıkılmasın diye konuşmak bana zor geliyor, ama ben olmasam bunları yapacak kimse yok. ve o balıkların benim yüzümden öldüklerini düşünmek beni hüngür hüngür ağlatırdı. bazen sınavlarda da oblomov triplerine giriyorum, bırakıp çıkmak istiyorum. ama kendime küçük imajlar buldum, mesela birisi küçük düşünceli, birisi küçük inek, birisi de küçük şık. ama kimse bunları fark etmiyor, ben kendi kendime eğleniyorum sadece.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

kurtuluş savaşı'nda kaçan çoktu. hem de savaşanlardan bile daha çoktu. tek fark ihtiyaç anında onları geri toplayabilecek kararlı-gaz kimseler de vardı.
tıpkı -hafızası 6 saniyeyi geçmeyen ve dolayısıyla ona gösterilen ilgiyi anında unutan- bir balıkla ilgilenmenin insancıllığına inananlar gibi.