Zaman zaman 27 yasinda nasil buyuk bir bunalima girdigimi aciklamakta zorlanirim. O zamandan beri kendimi duzeltmedim mi, elbette duzelttim. Cumartesi trekking ve piknik, Pazar Sile meydaninda kahvalti sonra Rus konsoloslugundan yukari tirmanirken sararan yapraklarin ve gun isiginin icimde yarattigi sonsuz sessizlik. Bu sessizlik o kadar berrak, o kadar taze, o kadar guzeldir ki. Depresyondan kurtulmak mumkundur diye kamu spotu yapsam yuzde yuz basarili olabilecek bir atmosfer.
Su metoo hastagleri ciktigindan beri aklimi daha da mesgul etti bu konu. Idefixten bir kitap siparis ettim. Icinde siddet sahneleri olan. Sonra olanlar oldu ve aglamaya basladim. Neden, neden bunu kimseye anlatamiyoruz? Neden metoo yazip birakiyor insanlar? Neden: "Bir siddet sarmali hikayesinin icinde yasadim, korkunc seyler yasadim, o zaman anlamamistim ve hatta inkar etmistim ama simdi kime anlatsam suratlari allak bullak oluyor. Evet ben de siddetten hayatta kaldim." diyemiyoruz? Cunku bunu yapmak: "Gelin, gelin, daha cok vurun! Ne de olsa olmedim!" mi demek acaba? Yoksa merakli sorularin hedefi olmaktan mi korkuyoruz, veya aciklamaya gucumuz mu yok? Ya da anlattigimiz kisilerden ne istiyoruz ki? Ne turden bir destek umuyoruz? Veya neyi degistirmek istiyoruz?
Biz duzeltilmesi gereken insanlar miyiz yoksa sadece olagan seyler yasamis kisiler mi? Bu gibi hassas bilgilerle ne yapacagiz? Bunu cikarmak cok zor.
Yine de dusunmeden edemiyorum, herkes gercekten anlatsaydi, yani her seyi, tum ayrintilariyla anlatsaydi, mustechen siddet hikayeleri, utanc verici hikayeler, o zaman ne olurdu? Acaba ne tur bir hikaye ortaya cikardi ve bu durum, dunyamiz hakkinda ne derdi? Yalnizlik biraz olsun azalir miydi? Bu sorular muhtemelen 23. yuzyila kadar yanitsiz kalacak.
Insanlarin cogu nerede yasayacagini secemez. Bildigim bir alandan ornek vermem gerekirse, Kirikkale'de siginma basvurusu yapmis bir Iranli mesela, cogu zaman o ilden disari cikamaz. Bu mahpusluk sadece kucuk illere de mahsus degildir. Ulkeden kacma hayali kuran, kamplarda yasayan insanlar gibi bazilarimiza siradisi gelebilecek seyleri bir yana birakirsak, buyuk sehirden kacma hayalleri kuran beyaz yakalilari bile bir dereceye kadar mahpus kategorisine koyabiliriz. Cogu insan istedigi kadar sik hareket edemez.
Son 3 haftadir ise bu konuda benden iyisi yok. Isten 2 hafta izin aldim. Once annemlerle Kas'a gittim. Sonra Ankara'nin ucra bir kosesinde bir egitime katildim. Sonra Roma'da bir dugune gittim, oradan da Strazburg'da bir calisma grubuna katildim.
Kas'a gider gitmez "nerede yasamak" temali dusuncelerim o kadar artti ki heyecanim, atesli hayaller kafamdan fiskiracakti. O berrak, tertemiz, mavi renkli su, Cannes'i, Monacco'yu aratmayacak plajlar, Kekova, Kalkan, denizin hemen ardi sira uzanan daglar, Kalekoy... Tatilimiz boyunca Doris Lessing'in Ispanya'da gecen kitabini okuyup, kafamda Tanpinar'in Antalya tarifini, Vedat Turkali'nin Bodrum'unu, Maupassant'in Normandiyasi'ni aratmayacak guzellikte betimlemeler yazdim. Annem ve babami bir yetiskin gozuyle tekrar inceledikce daha cok seviyor, kafamda tuhaf tuhaf hayaller kuruyordum: 2023'te bireysel emeklilik parasi almak, o parayla ev almak, avukat veya noter olarak Kas'a yerlesmek, dalgic olmak... Once hayalimdeki Rwanda, Senegal veya Fas misyonuna gitmek, hala cocuk olmamisken, cunku cocuk olunca ise bambaska bir yasam olacak, bahceli, kucuk. Ancak cocuk icin 10 sene daha beklemeye karar vermistim. 40 yasinda, en olgun ve deneyimli yasta koruyucu ailelik muessesine basvurarak en dogru cocuk yetistirme metodunu sevgiyle uygulayacaktim. Murakami gibi her sabah kosacak, sik sik yuzecek, organik beslenecektim. Iste tatilde yaptigim hayat plani buydu.
Ankara'ya donunce ucra kosedeki otelde egitime gittik. Ilik Ekim gunesi altinda kahve icip is tartistik. Bir haftasonu daglara ciktik. Daglara bakip "buralarda yasasam mi?" diye dusundum. Gittigim her yere yerlesesim gelir, sonra acaba annemlere uzak olur mu diye endiselenirim. Sonra Cumatesi Roma'da, evlenip oraya yerlesen bir arkadasimin dugunune gittim.
Bu arkadasim cok geyik biri oldugu icin UFOlara inanan arkadaslari vardi. Dugun boyunca Alfa enerjisi dunyada nerelerden geciyormus bunu dinledim. Istanbul'da en sevdigi yer "Clandestino" sile bezi etek dukkani olan bir kadin gordum. Bir yerlere yerlesme meselesi cok zor cunku is yok. Arkadasim sevdigi icin tasinmisti ve Allah kerim diyordu. Yine de ne kadar mutluydu ben olsam cesaret edebilir miyim bilmiyorum. Hele de bu devirde.
Gerci Ankara'da epey mutluyum, hayat ucuz, insanlar birbirine cok yakin. Canim istediginde Belediye'nin havuzuna gidiyorum. Canim istediginde trekkinge, sinemaya, muzeye. Keyfim cok yerinde. Bu kadar hava atan bir yazi yazmak istemezdim ama oyle yani. Turkiye'de bir yer sececekseniz herkese Ankara'yi tavsiye ederim. Ama alismak 1 yilinizi alir.
Sonra bir genclik calisma grubu toplantisi icin Strazburg'a gittim. Bu geziden once cok buyuk bir huzursuzluk vardi uzerimde: birincisi, Balkanli diplomat cocugu hala ordaydi ve icten ice biraz onu tekrar gormek istiyordum. Hic gerceklesmemis bir askti, bir suru engeller, basta kendi kendime koydugum engeller, ustelik Strazburg, 1 senelik bir donemde, tez yazarken, yavas yavas kafayi yedigim, her seyin baslangici olan sehir.
Tren garina ilk indigimde kalbim burkuldu, bu kadar guzel bir kucuk sehirde en kotu gunlerimi gecirmis olmam inanilmazdi. Bisikletli insanlari seyrettim, her zamanki gibi ic gecirerek, kiskanclikla. Aradan gecen 3 senede bisiklete binmeyi ogrenmistim ama rahatca surebilir miyim bilmiyordum. X'i arasa miydim? Ne getirecekti ki bana bu? Kendimi daha mi iyi hissedecektim? Hayir. Coktan bitmis, kayiplara karisip kul olmus bir alcaklik duygusunu korukleyecektim o kadar.
Sonuc olarak cok guzel bir hafta gecirdim. X'i filan aramadim. Calisma grubunda edindigim arkadaslarla aksamlari bisiklet turu yaptik. Biraz surunce alistim ve cok da zevk aldim. Her sey bekledigimden de iyiydi.
Metalciden ayrildiktan sonra bir sure yalniz olmanin tadini cikardim. Eve gelip film izlemek, ayaklarimi uzatmak gibi konularla ilgilendim. Bu arada ev arkadasimla da ayrildik. Ama bu konu burada bahsedemeyecegim kadar cetrefilli. Kardesimle guzel bir eve tasindik, camlari yere kadar gelen, buyuk bir eve. Ev Ayranci'daydi. 3 tane de kedimiz vardi. Hayalimdeki evi yapmak icin kollari sivadim. Ev yapmak derken elbette ev yapmadim. Evimi dosemek demek istedim. Bir suru takside girdim. Eskicilerden tablo aldim. Istanbul'daki esyalarimi getirdim. Ama olmuyordu. Ne yaparsam yapayim evim gozume guzel gelmiyordu.
Gunduzleri, ancak filmlerde olabilecek kadar korkunc hikayeler dinliyordum. Oyle hikayeler ki filmini cekseler oturur aglariz. Aksamlari eve gelince ise "evimi istedigim gibi doseyemedim' diye dertleniyordum. Ama elbette biz aglamiyorduk. Bunun yerine surekli bir bikkinlik, ancak humanitarian workerlarda gorulebilecek turden tuhaf bir sucluluk hissi. Biraz bosluk ve inancsizlik da vardi. Yine de isimi seviyordum ve hep iyi yapmaya calisiyordum. Isimi iyi yapmak bir saplanti olmustu bile denilebilir. Hizmet ettigimiz insanlarin her birine yararsiz bir sevgi besliyordum. En ufak elestiride uzuluyordum. Rapor yazarken o rapora ruhumu katasim geliyordu. Hak savunuculugu filan yapmak beni benden aliyordu. Bugun dahi baska bir iste calismak istemiyorum. Her seye ragmen yani. Biliyorum ki birkac yil sonra devam edilmez. Biraz raf omru var gibi insanin.
Ankara'da kendim gibi Istanbullu 3 tane daha kadinla cok yakin dost olduk. Bunlar cok komik tiplerdi. Ankara'da herkes birbirine yakin oturdugundan dostluklar daha da cabuk gelisiyor. Istanbul'daki yillar suren, hafif mesafeli, cok saygili dostluklar gibi degil. Hepsinin ayri bir yeri var gerci.
Bu surede acaba Metalci gibi insanlar Ankara'da var midir diye dusunuyordum. Bu soruya cevap bulmak icin bir suru dating uygulamasi indirdim ve hepsini de 3 gun icerisinde sildim cunku kimse onun gibi iyi degildi.
Bu arada evimi doserken, o siralarda Turkiye'de savas cikacagindan cok emindim. Ikea mobilyalar mi kacakciya verecek para mi diye geceler boyunca dusundum. Hala da pek bir birikimim yok. Hatta ay sonunu zor getiriyorum.
Dunyanin ve ulkemizin bu 5 sene icinde nasil degistigini anlatmama gerek yok hepiniz biliyorsunuz. Cember gitgide daraliyordu. Benim icin pek bir sey de fark etmedi aslinda. Yani herkes kadar fark etti. Aklimda ise hep babam vardi. Babamin kanser olmasi birden, bana her seyi sorgulatir olmustu. Onu kaybetme korkusu saplanti gibi bir sey oldu, yine de cabuk atlattik. Ailemi daha cok sever oldum. Bunda bana davranislari da etkili oldu. Annem ben issizken bana cok ama cok iyi davrandi. Kitapciyla evlenmek uzereydim. Bana evlenme teklif etmisti. Ortakoy'de gumuscuden yuzuk almistik. Ikimiz de takiyorduk. Ama bir zindanda gibiydim. Her gun daha da kotu oluyordu. Her gun daha da umutsuzluga kapiliyordum. Bu anlamda beni daha genc bir kadin icin terk etmesi cok iyi oldu bile diyebilirim. Ama nisanimizin bozulacagini da bilmiyor degildim. Hep biliyordum. Babam bu sure icinde bana hep iyi davrandi.
27 yasima Ortakoy'deki baba evinde girdim. Yetistiremedigim Decathlon cevirisi karsisinda 36 saattir hicbir sey yapmadan oturuyordum, zaman zaman agliyordum da. 27 yasinda olup issiz olmak ve evlilige giden ama yurumeyen bir iliski icerisinde olmak cok uzucuydu. Uzun suredir kimseyle gorusmemistim. Neredeyse bilincli olarak kilo aliyordum istikrarli bir sekilde. Ekrana bos bos bakiyordum. Kadinlarkulubu.com'u okuyordum. Babam eve geldi. Bana dedi ki "Hadi gel pizzaciya gotureyim seni". Bu sekilde dogumgunumu kutladik. Beni ne kadar sevdigini, bana ne kadar inandigini soyledi. Istersem evlenebilir, bu konuda deneme yapabilir, olmadi bosanirmisim. Issiz de degilmisim. Bu tur seyleri herkes yasarmis. Sen hasta olmussun kizim, dedi. Bu sekilde devam etmemen lazim. Biz senin icin her seyi yapariz dedi sonra.
O gunleri asla unutamiyorum. Insan gencken anne babasindan nefret ediyor ve onlara katlanamiyor ama zaman icerisinde boyle oluyor iste degisik bir durum.
Yazmak gunumuzde biraz cesaret gerektiren bir sey. Cesaret hep lazimdi gerci cunku evet herkes gunluk tutar ve zaman zaman gunlugunu baskasina okutur ama cogu kisi kotu yazar ve bu kotu yazilari okutmak cesaret ister. Tabi bir de bazi seyleri yazmak icin ciddi gozu kara olmak lazim. O yuzden uzun suredir yazamadim.
Gerci benim hayatimda ne gibi gizli bir sey olabilir? Belki muvekkillerin gizli bilgileri filan. Veya hepimizin icimizde sakli tuttugu bikkinliklar veya elestiriler. Yine de en gizli seyler insanin kafasinin icinde, uykusunda, hayallerinde diye dusunuyorum bu yuzden de bunlari anlatmaktan cekinsem de elimden geldigince anlatmaya calisacagim. Her zaman ozel hayatimi en gizli yonleriyle anlatmaktan buyuk bir zevk almisimdir.
2014'te Ankara'ya ilk geldigimde hava cok sicakti. Doktora mulakati icin gelmistim, ama yanlis doktora mulakatina kaydolmusum. Gunlerdir elimde CMK, Idare Hukuku, anayasa kitaplari, Kamu Hukuku mulakatina hazirlaniyordum. Sabah listede adimi goremeyince enstitu sekreterligine gittim. "Sizin adiniz AB Hukuku listesinde" dediler. Internetten yanlis basvurmusum. Babami aradim. Babam gir bence dedi. Mulakatta AB'nin Konseye uye olma surecini sordular benim de bildigim bir konuydu. Sonra doktoraya kaydoldum ama simdi devam etmiyorum.
2014 Eylulunde Ankara'da ne yapacagimi bilmiyordum. Gitgide kotuye giden bir mental durumum vardi. Disardan pek belli olmuyordu. Yazin kavurucu sicaginda Karanfil Sokakta, Guvenpark'ta, Yargitay'in onunde dolasiyordum.
Ruh sagligi konusu cok degisik. Agir depresyon gibi bir sey gecirenler cok iyi bilir. Sanki icinizden disariya baglanan birtakim ipler kopmus, motor bozulmus gibidir. Sanki bir sigorta atmis da siz serbest kalmissiniz, sanki kontroller ortadan kalkmis gibi basibos yasarsiniz. Ben de bir yandan Decathlon firmasinin cevirilerini yapiyordum. Kafamda trekkinge gitmek, kayak yapmak, gece kosuya cikmak icin kafa lambasi almak, darbe emiciligi yuksek botlar almak fikirleri vardi. Ama hangi parayla? Ve hangi icsel gucle?
Neyseki o gunler geride kaldi. Simdi bambaska bir insana donustugumu hissediyorum. Kaygilardan uzak, kus gibi hafif, hayatin her aninin degerini bilen biri oldum
Istanbul'da AIHM basvurulariyla ilgilenen bir avukata mail attim. Vakiflara gittim. Mulakatlara girdim. Ancak anliyorlarmis gibi geliyordu. Kitabindan alinti yaptigim, yazilarini takip ettigim bir hocadan randevu aldim. Gece hic uyuyamamistim. Adam bana "Neden benimle gorusmek istediginizi anlamadim" dedi. Kipkirmizi olup disari ciktim.
Yazinin burasinda 2000lerin basinda cok meshur olan bir sarki dinletmek istiyorum (Bu gunluk ile pek alakasi yok. Rastgele sectim)
Bu arada hala ask acisi cekiyordum hatta birden fazla ask acisi. Durust olmak gerekirse tam olarak 3 tane ask acisini ayni anda cekiyordum:
1. Beni Felsefe ogrencisi genc bir kiz icin birakan, kitapciyken kitapcisi batan ve seyyar arabayla kofte satmaya baslayan 3 sene boyunca beraber oldugum kisi
2. Strazburg'da tanistigim ve bana hep kotu davranan Balkanli bir diplomat cocugu
3. Kitapcidan ayrildiktan 1 hafta sonra tanistigim uzun sacli metalci.
Ozellikle bu sonuncusu gercekten iyi bir insandi. Hayatim boyunca icten ice erkeklerden biraz korkarim. Her daim beni yargiliyor, not veriyorlarmis gibi gelir. Kiligima, kiyafetime, sozlerime, davranislarima, hepsine tepeden bakiyorlarmis gibi gelir. Asktaki basarisizligimi da bu ozguvensizlige bagliyorum. Erkekler arkadas olarak cok iyiler. Babamla ve erkek kedim Izzet'le de cok iyi anlasiyorum. Ancak nedense ask iliskilerinde epey onyargili biriyim. Bunun sebebi kendi takintili tehayyullerim.
Ozellikle cinsellik, boyle kisilerle korkunc bir sey olur. Sanki bu kisiler, bu otorite sahibi, yuksek insanlar, beni bastirmaya, sondurmeye calisiyorlarmis gibi gelir.
Nedense metalciyle boyle olmadi. Onun bircok arkadasi olmus, tutuklanmis, ailesinden cok kisi iskence gormus. O da benim gibi herkese icten ice gicik oluyordu. Tanistigimizdan birkac gun sonra sabah, uyanir uyanmaz bana gece gordugu bir ruyasini anlatti. Bir nehir varmis. Oraya bebek domuzlari atiyorlarmis ki timsahlar onlari parcalasin. Ve biz, ikimiz de buna seyirciymisiz. Birden Suriyeli bir bebek gelip onun cuzdanini caliyormus. Oglum neden caliyorsun bu yanlis diyormus bebege. Bebek de ben hirsiz degilim acim demis. Bu arada bunlari hep elele izlemisiz.
Simdi dusununce, yasadigimiz ilk yakinlasmadan sonra bu kadar trajik bir ruya gormesi cok komigime gidiyor. Bebek domuzlarin parcalanmasi, Suriyeli bebekler filan. Bir de bu ruya benimle ne kadar da ilgili. Bunu yeni fark ediyorum. Muhtemelen beni biraz yavru domuza benzetti. O zamanlar hizla kilo aliyordum. Ve ne kadar uzgun, ne kadar kalbi kirik oldugumu gordu. Multeci hukukuyla ilgilendigim icin de araya Suriyeli bebegi karistirmis olabilir.
Sonra ondan da ayrildim cunku artik kendim gibi uzucu insanlara tahammulum kalmamisti. Yeter artik dedim yani yeter. Gencligimi yasamak istedigimi fark ettim. Tek basima tatile gittim. Trekking grubuna yazildim. Ve bugunlere geldim. Gerisini daha sonra anlatirim.
2017 senesi- 5 sene ara verdikten sonra bu günlüğe geri döndüm
Sevgili hayali okurlar, internet bu kadar gelismemisken tutmaya başladığım bu günlüğe yeniden yazma kararı aldım. Çünkü bu gece hiç uyuyamiyordum ve gizlilik sebepleriyle herkesten saklamak istediğim bu sanal sayfanın düşüncelerimi düzenlemeye ve etrafımdaki potansiyel arkadaşlarımla sohbet etmeye eskiden ne kadar yaradığını fark ettim. Elbette hiçbir zaman kitap yazamadim ve yetmezmiş gibi kitap okumayı da tamamen bıraktığım için. Neyse ki murakami roman yazarı olmaya 30undan sonra başlamış ben de belki istesem yapabilirim ama hayvan gibu değişen şu yeni dünyamızda kimsenin benim önemsiz, bunalımlı guncelerimi okuyacağını da sanmıyorum belki eski arkadaşlardan birkaçı okuyabilir. Şimdi 5 sene boyunca yazmaya ara verdikten sonra eminim bütün eski blog dünyası ne oldu diye merak ediyordur. Bu yüzden hemen anlatayım.
1. Başıma ne geldi? 2012 senesinde avukatliga başladıktan sonra hayatımın aşkı olacak olan, bütün gençliğimde acaba kim olacak diye merakla beklediğim kişiye rastladım. Onunla tanıştıktan sonra kendisini türkiye'de bırakarak fransa'ya insan hakları masteri yapmaya gittim. Bu hayatımın aşkı gerçekten de tam bu bunalım köşesine yakışır, mahvedici, yıkıcı, korkunç bir aşktı. Her zaman hafif depresyonda olmuştum ama bu sefer 30 kilo aldım sonra da ayrıldık. Doktora için ankaraya taşındım sonra daha çok kilo alıp iyice kafayı siyirdim sonra iş buldum ve işimi çok seviyorum. İsim gereği her daim acı ve felaketlerin içindeyim. 2011 yılında bir yazı yazmışım. Babam o zaman 2012de kıyametin kopacağını, çünkü maya takviminin bittiğini ve deccal ile mesihin kıyasıya savaşacağini ama sonunda dünyamızın kökten değişeceğini söylemişti. Dünyamızın bu garip haline bakarsak haklı da çıktı. Ancak garip bir şekilde babam bana o şakayı yaptıktan sonra bu inanç benim için her anlamda her şeye temel oldu. Dünyada kıyametler kopar ama düzelir, kişisel anlamda insanlar kafayı siyirir ama sonra ortalık süt liman olur ve ateşkes imzalanır. İsim gereği her daim felaketler yaşamış ama güçlü insanlarla karşılaştığım için her daim bu iyimserlikteyim.
2. Blogda adı geçenler ne yapıyor? Babam akciğer kanserine yakalandı ama şimdi atlattı.
Bu sene halalarimdan ikisi ve amcam vefat etti.
Kardesimle yaşamaya başladım çok mutluyuz.
Arkadaşlarımı sonra yazarım aklıma geldikçe. Hepsi çok iyi.
Pazartesi, Ekim 29, 2012
Şekerler,
Artık neden yazmadığımı soruyorsunuz. Sebebi şu: işe başladım. Bu zaman meselesi olduğu gibi aynı zamanda öğrencilik kadar ihtiyatsız davranmanın mümkün olmadığı bir dünyaya giriş yaptığımı sezdiğim için. Eskisi gibi aynı açıklıkta ve gizliliğe pek fazla dikkat etmeden yazabileceğimi ve günlük tutabileceğimi, biraz da stajyeri olduğum avukatlık mesleğinin doğası gereği, pek sanmıyorum. Belki anonim bir takım meslek mensuplarına özenip bu türden bloglar tutabilirim. Böyle yazılara ulaşmak isteyen kişiler bu yazıya yorum olarak kendi mail adreslerini veya bloglarını yazabilirler, ben de ilerde bu yazıları yazdığım bir blog olursa bu kişilere seve seve haber veririm. Ha bu demek değil ki bu bloga hiç yazmam. Belki buraya da yazarım.
Bugün okuldan bir çocuk, 11 yıl 3 ay hapse mahkum oldu. Sabah kalktım, Çağlayan adliyesine gittim, basın açıklamasına katıldım, ama dersim vardı, ben de duruşmayı beklemeyeyim dedim. Derse girdim, derste bir karar incelendi. İşyerinde cinsel taciz. İşveren bundan sorumlu mudur? Tehlike sorumluluğu dolayısıyla sorumludur, evet. Peki, cinsel tacizi gören olmamış? Yargıtay demiş ki bir kadın boşu boşuna iffetini tehlikeye atacak bir beyanda bulunmaz. Peki, dedi hoca, bu bir ceza davası olsaydı, cevabımız değişecek miydi?
Evet, dedik hepimiz, çünkü ikinci sınıftan beri ezberleye ezberleye bir hal olduğumuz şeyi söyledik, şüpheden sanık yararlanır. Ceza yargısında hakimde ve herkeste aksi kanaat oluşsaydı bile sanığın beraatine karar verilmesi gerekirdi.
Dersten çıktım, yemeğe gittim, sonra arkadaşlara sorayım dedim Cihan Kırmızıgül davası ne olmuş. 11 yıl üç ay hapse mahkum olmuş. Dosyasında ise, basından ve dosyayı inceleyen hocalardan dinlediğim kadarıyla, avukatın mobese kayıtlarının incelenmesi talebinin reddedilmiş olması, gizli tanığın ifadesini değiştirmesi, yakalamayı gerçekleştiren polislerin sonradan eylemi gerçekleştiren kişi (bir süpermarkete molotof kokteyli atmak) Cihan mı değil mi emin olamadıklarını söylemeleri gibi çelişkiler mevcut. Delil? Bildiğim kadarıyla yok. Karara internetten ulaşamadım, en yakın zamanda okuyacağımı umuyorum, ama kararda da delil gösteren bir gerekçe bulunmadığını söyledi okuyan bir arkadaşım. Buna rağmen kararda, puşi geçiyormuş. Puşiye de el konulmuş. Kamuoyuna "puşi davası" olarak yansıyan bu davanın, hükmünde de puşi geçiyor yani. Bugün yapılan mitingde bunu vurgulamak istercesine haykırdı bir sürü insan: "Cihan özgür kalacak, yine puşi takacak" diye. Ne puşiymiş be.
"Kesin bir şey yapmıştır, yoksa neden ceza alsın?" diyor bazıları. Evet, belki yapmıştır. Belki de örgüt üyesidir Cihan Kırmızıgül. Olmaz diye bir şey yok. (Gerçi sadece örgüte yardımdan dolayı mahkum edilmiş, örgüt üyesi olma suçundan beraat etmiş.) Ama ben Cihan'ın suçsuzluğundan bu kadar emin olamazken onlar nasıl suçluluğundan bu kadar emin olabiliyorlar onu anlamıyorum. Ne bir DNA izi, ne de kaydedilmiş bir görüntü var ortada. Ortada sadece Adıyaman'lı, minibüs beklerken yakalandığını söyleyen bir genç var. Bir tarafta "oh iyi olmuş"çular, diğer tarafta bu gencin mahkumiyetinden samimi bir üzüntü duyanlar. 22 yaşında bu kadar etki yaratmak, adeta kamuoyunu bölmek. O da 11 yılın bir mükafatı olsun, değil mi?
Bence bu sadece hukuki bir olay değil, yani bunu "Karar hukuka aykırı mı değil mi? Karar yerinde mi değil mi?" diye tartışamayız. Kimsenin yaptığı politik eylemlerden, hak kullanımından, telefon konuşmasından, eleştirmekten, mizahtan, mitingden, yürüyüşten, ses çıkarmaktan korkmadığı bir dünyanın bir parçası, bütün özlem ve isteklerimiz. Bugün anında organize olup yürüyen bir sürü insanı görmek de açıkçası bu umudumu canlı tutmaya yetiyor da artıyor bile.
Bugün resmen yoldan geçerken tutuklanmış olan okul arkadaşımızı 2 yıl sonra tahliye ettiler ancak İstanbul Üniversitesi öğrencisi 90 doğumlu Deniz'in Adliye'nin bahçesinde tanıştığımız annesine "darısı sizin başınıza" demek çok tuhaftı. Şimdiden başıma böyle bir olay gelirse hangi örgüt üyesiyim diyeyim diye düşünmeye başladım. Devrimci Çıngıraklı Çok Fena Terörizm örgütündenim diyeceğim çok havalı. Tek suçu yolda yürümek dergi okumak staja başvurmak ve enn kötüsü!!!! demokratik haklarını kullanmak olan bütün akranlarımın bu suçlardan beraat etmeleri dileğiyle.
"Türk yargısı sadece yaramazlar için değil, hayatını kurallara göre yaşayan itaatkar insanlar için de tehlikelidir." Bunu bir hakim yazmış. Güncel Hukuk adlı dergideki bir yazısında. Merak etmeyin size bu yazıda yargımızın aksayan yanlarından bahsetmeyeceğim. Yargıda bir "hakim vasatı"ndan bahsediyordu bu güzide hakim. Adil olmayan geleneğin mahkeme salonunda yeniden üretilmesine sebep olan hakim vasatından.
Burdan varmak istediğim sonuç şu: dünyadaki en güç şey sevgilisiyle, karısıyla, veya başka bir kadınla "ya kızım git yaaaa, sorunlu musun yeaaa" gibi laflarla konuşan manyak bir "ERKEK"e cevap yetiştirmektir. Evet, hayatta en zor şey budur. Mesela ben geçen sene bir AYM üyesine bundan sonra anadille ilgili talepler karşısında ne yapacakları gibi abuk bir soruyu cesaretle sordum, tanımadığım insanlarla tanımadığım yerlere gittim ve valonca birkaç kelime dahi öğrendim ama "erkek vasatına" cevap yetiştiremem. Belki buralardan kaçacak cesareti bulurum, kendimi bir fanusa kapatacak koşulları dahi yaratırım ama günlük hayatta böyle bir ERKEKLE karşılaşırsam "çok haklısın kardeşim, kesinlikle çok haklısın" demekten başka bir şey yapamam.
Nasıl hakim vasatı tek tük olaylarla sınırlı kalamıyorsa, yargının tamamının elini kolunu bağlıyor, insan onurunu iki paralık ediyorsa, erkek vasatı da tüm toplumun elini kolunu bağlayan bir hastalıktır. Kadınlar! Böyle bir vasatla karşılaşırsanız onun dünyada tek olmadığını, bunun size özel gönderilmediğini düşünüp rahatlayınız.
Ama yine de günün birinde böyle bir hanzo kızkardeşimi, kız arkadaşımı filan üzerse onu babacığıma arattıracağım ve "Sen kimsin lan? Sen kimsin lağım faresi?" dedirteceğim. Sonuçta babamın da bir ağırlığı var.
Haha, evet, yeni bir seks end dı siti konusuyla karşınızdayım. Beğenmiyorsanız çekiniz gidiniz. Özür dilerim biraz hassaslaştım da.
(Yazıma ilk olarak şöyle bir giriş yapmak istiyorum, eğer burayı okuyorsanız bana yeni şişman halimle ne giyeceğime dair öneride bulunan yorumlar yapabilirsiniz. Çünkü kısa şortunu ve eteğini artık giyme dedi arkadaşlarım. Çok şişmanladım yine. Bir de bence bu bir sorun değil, olmamalı!!)
Şimdi konuma geçiyorum. Konum bazı insanların ne kadar benmerkezci olduğu. Bunun da bir ritm sorununa yol açması. Şöyle düşünün. Bir erkek var. Herkese benzeyen biri. Yani ne yazık ki herkes daha doğrusu erkeklerin çoğu bu kişiyle aynı. Beraber yolda yürüyorsunuz. Onun adımları daha uzun ve hızlı, siz ise 70 kilosunuz ve kısa bacaklısınız. Sizin ondan tek istediğiniz biraz yavaşlaması ama angut yavaşlamıyor. Tüm dünyanın onun ihtiyaçları için, onun doğruları uyarınca yaratıldığını düşünen bu psikotik varlık, size dönüp "of çok sıkıldım" diyor. Çünkü bunlar sıkılgan yaratıklar. Sıkıldığını da belli etmekten sıkılmaz hiç.
Sizsiniz hep "doğaya" aykırı, boş işler kraliçesi, kendiyle küs. Beyefendi bütün sorunlarını halletmiş. Tek sorunu siz kalmışsınız.
Ulan salak, "doğa" dediğin ne yani ne? Doğa sen misin? Bensiz bir doğa düşünebiliyor musun? Mal.
Şimdi sevgili kozmopolitan okuru, sevgili kız kardeşim, ne yapacaksın biliyor musun? WHO THE FUCK ARE YOU? Diyeceksin. Çünkü sorun evet, biraz da sensin. İşin zor. Sonra seveceksin, kimseyle arana öfkeyi sokmayacaksın. Ama öfkelendiğinde, bunu da yok saymacaksın.
Çok uzun süredir yazmadım. Bu süre içinde annemler geldi, Belçika'ya gittim. Bir sürü müze gezdim, "Bienvenue chez les chitis"yi izledim. Annemler giderken çok üzüldüm. Belçika'da Guy ve Kathe diye 2 kişiyle tanıştım. Yılbaşında antikapitalistlerin evine gittim, ancak ateşim vardı, sonra sınavlar başladı. Sınavlar pek iyi geçiyor diyemem.
Bu özetten sonra (ne işinize yarayacaksa artık) bu gece neden uyumayıp size bunları anlattığıma geleyim:
-Babamı özledim. Hem de çok. İnanılmaz özledim babamı.
-Arkadaşlarımı ve ailemi özledim.
-Rouen'dan ayrılacağım için tahmin edemeyeceğim kadar çok üzülüyorum. Hatta bu satırları yazarken gözlerim doluyor. O kadar insan tanıdım. Hepsini de çok yüzeysel tanıdım. Ama hepsini de sanırım çok sevdim. Yaşama biçimimi, kayıtsızlığı, serseriliği, Normandiya'nın bu güzel yerini çok sevmişim. Mesela Anne Laure. Mesela Meriem. Mesela Cezayirli komşularım. Bunları çok mu tanıdım? Hayır. Ama yarım kaldı ilişkimiz, işte bu üzücü bir şey. Bir yerden ayrılmak, bir alışkanlığı kesmek, birilerini bırakmak, bir daha görmemek. İşte bunlar gerçekten insanı üzüyor. Marcel Proust anneannesine demiş: "Sensiz yaşayamam." İşte ben de şu an bu durumdayım. Ayrılık bana inanılmaz adaletsiz geliyor. Sadece şimdi karşı karşıya kaldığım ayrılık değil. Bütün ayrılıklar. Marcel Proust'un anneannesi de tutup buna diyor ki "Oğlum bu kadar duygusal olma. Ben bugün varım yarın yokum." Marcel P. ne dese beğenirsiniz? "Valla büyükanne, ben alışkanlıkların insanıyım. Önce çok zor gelir, sonra alışırım." İşte sanırım o küçücük yaşında durumu özetlemiş Proust.
Ayrılık her zaman adaletsiz, isyan ettirici, başlarda yürek yakıcı. Bu her şey için böyle. Sonra ise insan alışıyor.
Bir de acaba gidince sınıfı geçebilecek ve okulu bitirebilecek miyim? Okul bitince ne olacak? Aman Allah'ım ne biçim konular? :) Bütün akşam ders çalışırken Billie Holiday'in solitude adlı şarkısını dinlerken (herhalde 350 kere çalmışımdır) bunları düşündüm. Kendimi çok tuhaf hissediyorum. Ders çalışmayı keseli üç saat oldu, bu saatten beri yatakta dönüp durdum. Yarın kütüphaneye gitmem lazım.
Böyle değişim programları bağlanmadan sevmeyi bilen insanlar için. Ben de belki bağlanmadan seviyorumdur, ancak bende sınavlardan 2 saat önceki bilgileri kullanmaya yönelik kısa süreli hafıza ne kadar güçlüyse kısa süreli bağlanma da o kadar güçlü. Harry Potter filminde de ağlamıştım. (Burasını filmi izlemeyenler okumasın: Dumbledore öldüğünde) Şimdi de ağlıyorum. Ağlamamın sebebi tamamen kısa süreli bağlanmalar. Film boyunca Dumbledore'a nasıl bağlanıp alıştıysam Rouen'a da öyle alıştım. Sadece yaşadıklarıma değil, yaşayıp da uzatamadıklarıma da üzülüyorum. Üniversiteye ilk başladığımda aşk anlayışım şuydu: bir insanla zamanının tümünü geçirmek, ondan hiç kopmamak, ondan hiç ayrılmamak, onu bir alışkanlığa çevirmek. Şimdi ise tam tersi, izlenimler ne kadar fluysa o kadar güçlü oluyorlar. Yarım kalan aşklar hiç ölmüyor. Ben Rouen'a aşığım çünkü onun sadece bir bölümünü ele geçirebildim. Ve alıştığım hiçbir şey henüz bana bıkkınlık vermedi.
Öte yandan İstanbul'un en iyi yanı ordaki insanlar. Ancak tehlikeli bir yanı da var İstanbul'un: beni yeniden tembel, kararsız bir insana çevirmesi. Yani kendi huylarımın beni yenmesinden korkuyorum. Aslında o tembellik vs dediğim şeyler sadece sınav dönemlerinde ortaya çıkıyor. Burda da ortaya çıktılar. Sınav dönemleri dışında her an Beyonce ile dans etmeye hazırım.
Neyse, her şey olacağına varır. Hayat o kadar da korkutucu bir şey değil aslında.
Bunun birçok karmaşık sebebi olabilir. Yani insan ille herkesle yatmak mı isteyecek? Hayır. Hayır demenin zevki kadar güzel bir şey yok. Hayır. Ve bunu kibar kibar, yavaş yavaş, hızlı hızlı söylebilirsiniz: hayır. Hayır. Hayır. Hayır.
Ve sonra isterseniz şu sebepleri sıralayın:
-Başka birine aşığım. -3 gündür duş almadım. -Kafamda sana söyleyemeyeceğim kadar özel bir şey var, sana söyleyemiyorum. -Konsantre olamıyorum.
Ve asıl sebebi sakın ola söylemeyin:
-Senden hoşlanmıyorum.
İşte o zaman insanlığın karanlık, öfkeli yanını göreceksiniz. Plastik bardağınıza daha çok votka koyacak, gözünüzün içine ucuz ucuz bakıp daha çok "çok güzelsin" diyecek. Oysa ki biliyorsunuz ki normal bir insansınız. Güzel veya çirkin değilsiniz. Oyunbozansınız. Bu gece yalnız kalmak istiyorsunuz. Ve içinizden bir şey diyor ki, özgürce hayır diyen özgürce evet de der. Kendinden emin bir hayır veya kendinden emin bir evet, dünyanın en müthiş şeyidir. İçiniz kaynarken hayır demek ne kadar yazıksa, içiniz sopsoğukken evet demek de o kadar yazıktır.
Ve bir insan hayır dediğinde onun adı hayır'dır.
2- Radikal solcularla takılma sebeplerim:
Bugün yine antikapitalistlerleydim, aptal erasmuslların yanına gitmeden önce (Erasmuslar bence çok aptal, birkaç tanesi hariç.) Artık daha iyi hissediyorum kendimi antikapitalistlerin yanında. Bir tanesiyle epey konuştum. Ona radikal solcularla takılma sebeplerimi anlattım:
"Sınıflar arasındaki kesin sınırlar ortadan kalktı ya, ben de kendimi işçi sınıfıyla asla bir tutmazdım. Mezuniyetim yaklaşmadan önce sömürüleceğimi düşünmüyordum bile. Irkçılığa maruz kalmayacağımı düşünüyordum, ben beyazdım, ırkçılık siyahlar içindi. Okuyan bir kızdım, patriyarkanın şanssız kadınlar için olduğunu düşünüyordum. Bana tüketim konusunda verilen azıcık konfor hayal dünyasında yaşatıyordu beni. İlk düşüncemi mezuniyet çürüttü. Avukatlar da gayet sömürülebilirdi. Dünyanın en apolitik insanı doktor annem mitinge katılmıştı. Okul arkadaşım Cihan Kırmızıgül 2 yıldır içerdeydi. Konforum çok kırılgan temeller üzerindeydi. Asıl kapitalist ben değildim. Kendimi bir bok sanmıştım. Ben de Kunta Kinteydim :P
Çok da beyaz olmadığımı anlamam için, 2 hafta Almanya'ya, 3 ay Fransa'ya gitmem yetti.
Patriyarka'nın bana dokunmadığı fikrine ise şimdi kıçımla gülüyorum.
Bu yüzden işte, radikal solun beni de ilgilendirdiğine karar verdim. Ve onlarla takılmaya başladım."
Bakın, yorum yapılmı önceki yazılarıma. Cevap verecektim ama hep internetime bir şey oldu ve veremedim ama yorumların hepisnden çok memnunum. Çok tatlı yorumlardı. Blogumu okumasını istediklerimin hepsi okuyor, ve bu bir arkadaşlığın başlangıcı, anlıyor musunuz? Teyzecim, biliyuorum, sen de blogumu okuyorsun. Ve seni de çok ama çok seviyorum. Senin gibi bir teyzem olduğu için çok mutluyum. Ve sen evine arkdasşı gelecek olan insan, inşallah iyi geçmiştir canım. Sen de bedrosyan, çok tatlısın.
Hepinize iyi geceler dilerim... :))))))))))))))))))))))))))))))))!!!!!!!!!!!!!!!
Salı, Kasım 29, 2011
sağlıksız, tuhaf yanlarımı bırakmaya çalıştıkça böyle insanlarla karşılaşıyorum. sanki deliler alemi "hayıır, bizi öylece bırakıp gidemezsin!!" der gibi. huzursuzluk kaynağı olan bu insanlar bana muhtaçmış gibi geliyor. herhalde kendimi dev aynasında gördüğümden. veya onlarda eski-öz kendimden bir şeyler bulduğumdan.
örneğin geçen sene gezi parkında çay bahçesinde otururken yanıma kendini eski bir tiyatrocu olarak tanıtan (yalan da söylemiyordu) çok şirin, çok yaşlı, kibar bir adamcağız geldi. o kadar duygulu ve tatlıydı ki onu gördükçe içim acıyordu. sonuç olarak baş harflerimden oluşan bir akrostiş yazdı, bana her hafta 50 lira karşılığında seks teklif etti ve kabul etmeyince ağladı. eve gidip uzun uzun yıkandım, kendimi bir çocuk tarafından taciz edilmiş gibi hissediyordum.
buraya geldiğimde amélie nothomb'un "les catallinaires" diye bir kitabını okumuştum. güzel ve gözden ırak bir kır evinde son yıllarını başbaşa geçirmeye karar vermiş yaşlı bir çiftin hikayesiydi. bir gün gayet soğuk, nemrut, sıkıcı, aşırı derecede de kaba bir adam olan, hiç konuşmayan komşuları doktor palamede bunların kapısını çalar, tam 2 saat oturur, kalkar gider. derler ki herhalde hoşgeldin ziyaretine geldi bizi. ama ertesi gün yine gelir, ertesi gün yine gelir, hastalık filan dinlemez yine gelir, tam 2 saat kalkmak bilmez. bu tuhaf durum yaşlı çiftin çocukları gibi sevdikleri ve inzialarında tek görmek istedikleri kişi olan öğrencileri claire'i de onlardan uzaklaştırır. çünkü claire, böyle iğrenç bir adamın arkadaşlıklarından hoşlandıklarına göre bu çiftin de artık bunamış olduğunu düşünmüştür. gitgide yaşamlarındaki en büyük sorun haline gelir. ancak erkek, sadece kibarlığından ve iyi eğitimden dolayı kapıyı açmamazlık edemez. en sonunda palamede'in yaşamda hiçbir şeyden zevk alamayan biri olduğu ortaya çıkar.
bunları niçin dedim? belki de abarttığım için. geçen gün bir fransız çocukla tanıştım. çocuk tanışır tanışmaz "ailemin evine gel (epey turistik bir yerde oturuyorlar), annemle babamla tanış, yabancıları çok severler, seni gezdireyim" dedi. ben de çok şaşırarak ve sevinerek kabul ettim. o da bunu her yabancı öğrenci için yaptığını söyledi. ertesi gün yine buluştuğumuzda, çocuğun deli olduğuna kanaat getirdim. çünkü insanı inanılmaz bir baskı altında tutuyordu. iki dakikada bir "ama geleceksin değil mi? bahane kabul etmem!!" diyordu. akşam zorla bulunduğum yere geldi ve üstelik orayı beğenmedi ve sürekli bir şeyler empoze etmeye çalıştı. ben başka insanlarla konuşmaya çalışıyordum, çünkü sürekli kulağıma bir şeyler söylüyordu. sonradan öğrendim ki konuşmaya çalıştığım insanlara "o benimle beraber, gidin" filan demiş. "aramızdaki arkadaşlık yıllar boyu sürsün, ben türkiye'ye geleyim, efes'e gidelim" bu cümleyi 15 kere tekrar etti. sonuç olarak o gece ailesinin evine gitmemeye karar verdim. çünkü yaptığı iyiliklerle övünüyordu ve ben oraya gitsem, muhtemelen ona borçlu olduğumu düşünerek benden daha fazla şey isteyecek. (sonra yarım saatte bir arayıp "seninle konuşmam gereken şeyler var" dedi.)
şimdi benim sorunum ailesinin evine gitmek istemediğimi nasıl söyleceğimde. aslında her şeyi açık açık söylemeye karar vermiştim ki, şu rüyayı gördüm. rüyalarım bana işkence etmeyi sever de:
buradaki en yakın faslı kız arkadaşım gelmiş. "ezgi, senden artık hiç hoşlanmıyorum. seninle arkadaş olmamız mümkün değil. çünkü sen çok ama çok beceriksizsin ve para konusunda küçük hesapların var. soğudum ben senden" diyor.
bu duygu bana hiç yabancı değildi. yıllar yılı kız arkadaşlarıma yaranmaya çalışmış, fazla üzerlerine düşerek onları bıktırmışım. kız arkadaşların sıkılganlığını, uçarılıklarını benden iyi kim bilebilirdi? ama şimdi idare eder gibiydim, kalbimde fırtınalı heyecanlar yoktu artık. biliyordum az çok insanların neyi sevip neyi sevmediğini.
ama bu rüya, "kimseyi incitme çünkü bir gün sana döner, seni de üzerler" işareti miydi? neydi?
bugün antikapitalist partinin arjantin'le ilgili formasyonuna gittim. dediler: "sen neden burdasın?" dedim: "ben hiç politik bir insan değilim, bundan suçluluk duyuyorum" dediler: "markizm ahlaka dayalı bir şey değildir". sonuçta neden orda olduğumu anlamadılar.
sonra bir partiye gittim. yeni bir çocuktan hoşlanıyorum. bana azıcık karşılık verir gibi oldu, sonra gitti, uçtu. ben de benden karşılık bekleyenlerle konuştum. onlara o çocuğu anlattım.
işte teoman'ın en sevdiğim şarkısı. çok seviyorum bu şarkıyı. içim üşüyor bu şarkıyı dinlerken.
bir arkadaşıma bir şarkı yazmış yollamıştım, sonra çok üzüldüm çünkü o şarkı ona umutsuzluk veriyordu, oysa ben ona umut vermek istemiştim, kesinlikle ukalalık yapmak istememiştim...
bazen aynen şöyle hissediyorum:
bana yoksun, biliyorum, usul usul eriyorum, kararıyor gözlerim hep, yorgunum
evet teoman ne kadar haklı. gelip benimle öyle konuşan insanlar var, asla beğendiğim çocuklardan karşılık göremiyorum, hep beğenmediklerimden karşılık görüyorum, onlar da sanırım benimle çirkinim diye konuşuyorlar, hani kolayca tavlanır diye ve çok üzülüyorum.
Salı, Kasım 15, 2011
Cumartesi, Kasım 12, 2011
bugün alman bir grubun konserine gittim, adı thursday's rhytm and beat organisation. çok güzel bir gruptu, myspace sayfası da var. bugün 1. dünya savaşı ateşkes günü olduğundan biri bağırdı bunlara "biz kazandık ama" diye. solist de "vous avez sarkozy, nous avons merkel. je ne sais pas qui a gagné" (sizde sarkozy var, bizde merkel. bilmem artık kim kazandı) dedi. çok komik oldu bence yani.
tam karşımda benden hoşlanan biri oturuyor. bunu böyle söylüyorum çünkü birincisi böyle bir şey hiç başıma gelmemişti dolayısıyla azıcık hava atayım dedim ikincisi bu aşk olayı daha önce kendim hakkında hiç fark etmediğim şeyleri fark etmemi sağladı.
bu çocuk çelimsiz, beyaz tenli, esmer. habire kısa boylu, ispanyol bir kızla dolaşıyor. birkaç kere odama gelip bana gitar çaldırdı, sonra da gitmemek için ısrar etti. çok kibar olmasına rağmen çok can sıkıcı. uyumam gerekse ve yüzonbin kere bunu ima etsem, hatta açık açık söylesem de gitmek istemiyor. bahsettiği şeyler: müzik, resim, bunların kendisine hissettirdikleri. burcunu sordum balık dedi. bir kere yüzüne baktım, acaba olur mu diye, ama imkanı yok. çünkü aşırı derecede anneanneme benziyor. gözlerinin etrafındaki çizgiler, iç çekişi, konuşması... en kötüsü de aslında biraz da bana benzemesi.
neden? acaba yıllarca ben de sevdiğim kişilere böyle mi davrandım? acaba ben de gerçekten fiziksel olarak hoşuna gitmediğim insanların peşinden koşup onları daha da mı bıktırdım? eğer böyle yaptıysam ve beni okuyorlarsa, hepsinden özür dilerim.
bugün ormanda yürüyüş yapalım dedi, kabul ettim. biraz yürüdük, o zaman ona olan tiksintim geçti, sonra koridora geldik, yine ayrılıp odasına gitmemeye başladı, ben de yine zalim olmak zorunda kaldım. işin garibi tiksindiğim halde aslında onu sevmem, çünkü iyi bir çocuk. acaba benim hakkımda da sevdiklerim bu şekilde çelişkili duygular içine girmişler miydi?
en kötüsü, bu aşk olayı kendime güvenimi artıracağına azalttı. çünkü en beğenmediğim erkekler gelip beni beğeniyor. beğendiklerim hiç beğenmiyor. bu da demektir ki ancak beğenmediklerimi etkileyebiliyorum...
Şu macar "inancım çok önemli" derken aslında önemli bir şey söylüyormuş. geçen hafta peşlerine takılıp evanjelist kiliseye gittim. papazın mütevaziliği, ayinin içtenliği hoşuma gitse de bir şeyler beni korkutmadı diyemem. dindarlıktan zaten biraz korkan biriyimdir. müslüman, "progay" ve "yeni antikapitalist parti"yi destekleyen bir insanım şimdi ben. yani olmaya çalıştığım insan o. o yüzden hafif alakasız kaçtım açıkçası evanjelist kilisede. aman neyse. vaazın konusu "acı çekmek"ti. papaz tanrıyı sevmenin ve onun tarafından sevilmenin insanı farklı kıldığını, bu farklılığın da acı verdiğini, zaman zaman bir hristiyanın kendine "bu acıları çekmem normal değil" dese de, bu acıların güzel acılar olduğunu söyledi. bu söylemin güzel bir yanı olsa da, farklılığa bu kadar vurgu yapması, "biz farklı yaşıyoruz" diyerek inananlar ve inanmayanlar arasındaki farkı çok yoğun vurgulaması açıkçası her zındık gibi, hoşuma gitmedi. şaka şaka tövbe tövbe.
ayinden sonra duyurular bölümüne geçildi. papaz dedi, broşürleri kim dağıtacak? bir baktım bizim macar ayağa kalktı. papaz "ah, yine sen! kardeşlerim, size ta macaristan'dan gelen kardeşimizi takdim edeyim. kendisi yöremizi hiç tanımasa da kaç haftadır broşür dağıtıyor" dedi. macar da gömleğiyle kazağıyla pek yakışıklıydı. ışıl ışıl gülüyordu. vaaz sırasında yüzünü ellerinin arasına almış ve çok duygulanmıştı. ben de ona kaçamak bakışlar atmış ve ben de duygulanmıştım, elbette çok farklı bir duygulanma idi benimki.
sonra gençler ve papaz, hep beraber yemek yedik. kendimi tanıttım. macar bana okumam için incil temin etti. ben zaten eski ahitin bir bölümünü okumuştum, ama utanarak söylüyorum ki gerisini okumamıştım. aslında fransızca tercümesi o kadar kolay ve güzel ki insan sıkılmadan okuyor.
haftasonu aniden karar verip pazartesi akşamı lille'e gizem diye bir arkadaşımın yanına gittim. o, onun iki arkadaşı laura ve nora, bir de ben amsterdam'a gittik. böylece cepleri boşaltmış oldum, şimdi neyle geçineceğim o da bir dert. yine de çok güzel bir şehir. müzeler pahalı ama çok güzel. red light district denen fuhuş semti, seks ve esrar dükkanları, kanallar ve bisikletler vardı. güzel bir yerdi, ben beğendim.
dönerken doris'e gittim. çok tuhaf, nostaljik bir duyguydu. benoit'nın çocuklarını gördüm. adları david ve hugo. biri üç yaşında, diğeri sekiz aylık. david o kadar tatlı ki. bu çocuklar melez, babaları belçikalı, anneleri burkina fasolu. melez bebekler çok tatlı oluyor. david ile epey oynadık. sonra doris'in annesi ve babasıyla yemeğe gittik. onlara opa ve oma diyorlar, annesi alman çünkü. babası flaman aslında, ama artık frankofonlaşmış. bu ikisi ikinci dünya savaşından sonra tanışmışlar. doris'in babası askermiş, galip tarafın askerleri alman ailelerin evinde kalıyormuş o zaman. babası da evin kızına aşık olmuş, almış belçika'ya getirmiş. işte böyle bir aşk hikayesi. ama oma epey kötüleşmişti. daha ben ordayken hafızasında sorunlar vardı, şimdi iyice kötüleşmişti. beni tanıdı mı tanımadı mı anlamadım. güzel bir gezi oldu.